Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Barrack, Hizbullah’ın silahsızlandırılması gündemi ile Beyrut’ta

Yayınlanma

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack, Hizbullah gündemi ile Beyrut’a giderek yetkililerle görüştü.

Barrack’ın açıklamaları, pazartesi günü Lübnan’ı ziyaretinde Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam ile yaptığı görüşmenin ardından geldi.

Barrack, Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunun Lübnan’ın iç meselesi olduğunu ileri sürerek, örgütün ABD tarafından “yabancı terör örgütü” olarak tanımlanmaya devam ettiğini, fakat Washington’un şu anki rolünün “danışmanlık yapmak, diyaloğu kolaylaştırmak ve gerginliğin tırmanmasını önlemek” olduğunu ekledi.

ABD’li diplomat ayrıca, İsrail’i “hiçbir şey yapmaya zorlayamayacaklarını”, sadece “etkide bulunabileceklerini” söyledi.

Barrack, Lübnan’a dönüşünün, ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgede istikrarın sağlanmasına yönelik yenilenen ilgisinden kaynaklandığını ve Lübnan’ın bu konuda kilit bir rol oynadığını açıkladı.

‘Son hafta yaşanan şiddet olaylarından Suriye yönetimi sorumlu tutulmalı’

ABD’li, Lübnan hükümetinin reform çabalarını desteklemenin ve güvenlik ve kurumsal istikrarı korumanın önemini vurguladı.

Barrack ayrıca Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının başarısızlığına dikkat çekerek, anlaşmanın çöküşünü anlamak ve çözmek için çabaların sürdüğünü söyledi.

Lübnan’ın durumunu Suriye’ninkiyle karşılaştırarak, Suriye’deki çatışmayı “felaket” olarak nitelendiren elçi, Suriye hükümetinin sorumlu tutulması gerektiğini vurguladı.

Potansiyel askeri müdahaleye gelince, Barrack, ABD’nin “düşmanca koşullar altında” herhangi bir çatışma bölgesine daha fazla asker gönderme niyetinde olmadığını açıkça belirtti.

Bu ziyaret, Barrack’ın iki hafta içinde Lübnan’a yaptığı ikinci ziyaret. Lübnan ve ABD, nihayetinde Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına ve tüm silahların Lübnan devletinin kontrolüne geçmesine yol açacak bir öneri üzerinde “fikir alışverişinde” bulunuyor.

Hizbullah Amerikan planını reddetti

Beyrut ayrıca İsrail’in ülkeye yönelik günlük saldırılarını durdurmasını ve Lübnan’ın güneyinde işgal ettiği beş stratejik noktadan çekilmesini istiyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Barrack’ı Lübnan ordusunu grubu silahsızlandırmaya ve iç savaş çıkarmaya teşvik etmekle suçladı.

Kasım, silah konusunda da sert bir tavır sergileyerek, Hizbullah’ın yokluğunda İsrail’in Lübnan’ın bazı bölgelerindeki toprak kontrolünü genişleteceğini savundu. 

Kasım, geçen yıl İsrail ile savaşta ölen üst düzey bir Hizbullah komutanının anma töreninde yaptığı video konuşmasında, “İsrail’e teslim olmayacağız veya pes etmeyeceğiz; İsrail silahlarımızı bizden alamayacak,” dedi.

Barrack’tan Lübnan ve Hizbullah’a yeni HTŞ yönetimi aracılığıyla şantaj

Önceki ziyaretinde Barrack, Lübnan’ın Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik ABD planına verdiği yanıtı memnuniyetle karşıladığını söylemiş ve “hızla değişen bölgede” Lübnan’ın geride bırakılmaması gerektiğini de vurgulamıştı.

Lübnan yetkilileri, ABD’nin önerisine yanıt olarak, Şeba Çiftlikleri de dahil olmak üzere tartışmalı topraklardan İsrail’in tamamen çekilmesini talep eden ve tüm silahlar üzerinde devlet kontrolünü yeniden teyit eden yedi sayfalık bir belge sundu.

Hükümet ayrıca, Güney Lübnan’daki Hizbullah’a ait silahların imha edileceğini taahhüt etti.

The National’a verdiği röportajında Barrack, zamanın çok önemli olduğunu söylemiş ve “Dürüstçe, onların ‘dünya bizi geçip gidecek’ diyeceklerini düşünüyorum. Neden mi? Bir tarafta İsrail, diğer tarafta İran var ve şimdi Suriye de o kadar hızlı bir şekilde kendini gösteriyor ki, Lübnan harekete geçmezse, yine Bilad’üş Şam olacak,” diyerek “Büyük Suriye” bölgesinin tarihi adını kullanmıştı.

Barrack’ın bu yorumu, Lübnan’ın Büyük Suriye’ye yutulma riskiyle karşı karşıya olduğu şeklinde yorumlanmıştı fakat elçi daha sonra sadece “Suriye’nin etkileyici adımlarını” övmek istediğini söylemişti.

Barrack, “Suriye liderlerinin Lübnan ile sadece bir arada yaşama ve karşılıklı refah istediğini ve ABD’nin barış ve refah içinde yaşayan eşit ve egemen iki komşu ülke arasındaki bu ilişkiyi desteklemeye kararlı olduğunu garanti edebilirim,” dedi.

Barrack, mevcut Şam yönetimi haricinde ‘B planı’ olmadığı söyledi

Öte yandan Barrack, Suriye’deki yeni hükümete Washington’un desteğini yineledi ve ülkeyi birleştirmek için mevcut yetkililerle işbirliği yapmaktan başka bir “B planı” olmadığını söyledi.

Beyrut’ta Associated Press’e (AP) konuşan Barrack, İsrail’in Suriye’ye son müdahalesine eleştirel bir tavır sergiledi, müdahalenin zamanlamasının yanlış olduğunu ve bölgenin istikrarına yönelik çabaları zorlaştırdığını söyledi. 

Barrack, AP’ye verdiği demeçte, “her iki tarafın da işlediği cinayetler, intikam eylemleri ve katliamlar”ın “kabul edilemez” olduğunu fakat “Suriye’nin mevcut hükümetinin, çok çeşitli sorunları çözmek için çok az kaynağa sahip yeni bir hükümet olarak elinden gelenin en iyisini yaptığını” savundu.

İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları hakkında Barrack, “ABD’den bu konuda görüş alınmadı, bu karara katılmadı ve İsrail’in kendi savunması için gerekli gördüğü konularda ABD’nin sorumluluğu yoktur,” dedi.

Öte yandan elçi, İsrail’in müdahalesinin “çok kafa karıştırıcı bir bölüm daha yarattığını” ve “çok kötü bir zamanda gerçekleştiğini” söyledi.

Son çatışmalar patlak verdiğinde, İsrail’in görüşünün, Şam’ın güneyinin “şüpheli” bir bölge olduğu ve bu bölgede askeri olarak ne olursa olsun, bunun kendileriyle mutabık kalınarak tartışılması gerektiği yönünde olduğunu kaydeden Barrack, “(Suriye’de) yeni gelen hükümet tam olarak bu görüşte değildi,” dedi.

Cumartesi günü Suriye ile İsrail arasında ilan edilen ateşkesin de sadece Suveyde’deki çatışmayı ele alan sınırlı bir anlaşma olduğunu belirten elçi, anlaşmanın, Şam’ın güneyindeki bölgenin askerden arındırılmış bölge olması gerektiği yönündeki İsrail’in iddiası da dahil olmak üzere, iki ülke arasındaki daha geniş kapsamlı sorunları ele almadığının altını çizdi.

Elçiye göre İsrail, bölünmüş bir Suriye’den yana

Barış anlaşmasına giden görüşmelerde Barrack, “her iki tarafın da Suriye güçlerinin ve teçhizatının Şam’dan Suveyda’ya taşınmasıyla ilgili belirli konularda anlaşmaya varmak için elinden geleni yaptığını” söyledi.

“İsrail’in egemen bir devlete müdahale etmesini kabul edip etmemenin ayrı bir mesele” olduğunu söyleyen Barrack, İsrail’in, Suriye’nin güçlü bir merkezi devlet tarafından kontrol edilmesindense parçalanmış ve bölünmüş olmasını tercih edeceğini öne sürdü.

Güçlü ulus devletlerin, özellikle de Arap devletlerinin İsrail için bir tehdit olarak görüldüğünü belirten Barrack, “[Fakat Suriye’de] Bence tüm azınlık toplulukları, birlikte, merkezi bir yapıda daha iyi olacağımızı söyleyecek kadar akıllı,” dedi.

‘Suriye-Türkiye savunma anlaşması, bu ülkelerin bileceği bir iş’

Suveyda’daki şiddetin Şam’daki yeni hükümete olan güvensizliği derinleşip derineleştirmediği ve SDG anlaşmasının ne olacağı yönündeki soruya Barrack, Suveyda’daki şiddet olaylarının bu görüşmeleri rayından çıkaracağını düşünmediğini ve “önümüzdeki haftalarda” bir ilerleme kaydedilebileceğini söyledi.

Barrack, hafta sonu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüşmüştü.

Türkiye’nin, Suriye’ye savunma yardımı sunmayı teklif ettiği hatırlatıldığında ise Barrack, görünürde, olası bir Şam-Ankara anlaşmasına yeşil ışık yaktı.

Barrack, ABD’nin Suriye ile Türkiye arasında bir savunma anlaşması olasılığı konusunda “herhangi bir tutumu” olmadığını söyledi ve “Çevre ülkelere birbirlerine ne yapmaları gerektiğini söylemek ABD’nin işi veya çıkarına değildir,” dedi.

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD ve İsrail, ara seçimlerin ardından İran’ı vurmayı planlıyor

Yayınlanma

New York Times gazetesinin haberine göre ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’daki nükleer tesisleri, enerji altyapısını ve cephanelikleri hedef alan yeni bir askeri harekat planı hazırladı. Kongre ara seçimlerinin ardından başlatılması gündemde olan operasyon için ABD üç uçak gemisi dahil geniş bir askeri gücü bölgeye sevk ediyor.

ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırladı. Planlanan harekatın ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerinin ardından başlaması gündemde yer alıyor.

The New York Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı habere göre, hazırlıkları yapılan plan kısa süreli ancak yoğun bir operasyonu öngörüyor.

Askeri birimlerin tatbikatlarını artırdığı bu süreçte, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth olası saldırı senaryolarını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ele aldı.

Hedef listesinde İran’ın nükleer tesisleri, enerji altyapısı ile füze ve insansız hava aracı cephanelikleri var.

Gazeteye konuşan bazı yetkililer, yeni saldırı dalgasının İran ekonomisine ağır zarar verebileceğini ve Tahran yönetimini taviz vermeye zorlayabileceğini öne sürüyor.

Buna karşılık bazı kaynaklar, çatışmaların yeniden başlamasının şubat ile nisan ayları arasındaki önceki harekattan daha başarılı olacağından şüphe duyuyor.

Söz konusu önceki harekat, enerji fiyatlarının yükselmesine ve ABD’nin önleme füzeleri stoklarının tükenmesine yol açmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu operasyonu onaylayıp onaylamayacağı henüz netlik kazanmadı.

Planların seyrinde İsrail’deki iç siyasi durumun da etkili olabileceği değerlendiriliyor; zira ülkede genel seçimler 27 Ekim’de yapılacak.

Gazeteye görüş veren bazı uzmanlar, Netanyahu’nun savaş tehdidini ulusal birlik hükümeti kurmak amacıyla kullanabileceğini savunurken, diğerleri muhalefetin başbakana yönelik güvensizliğine dikkat çekiyor.

Washington bölgesel yayılmadan çekiniyor

Washington yönetimi, çatışmaların bölge geneline yayılma ihtimalinden de endişe duyuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, İran destekli Husilerin saldırıları nedeniyle Çarşamba günü Suudi Arabistan’daki zorunlu olmayan kamu personelinin ve ailelerinin ülkeden ayrılması talimatını verdi.

Üç uçak gemisi, savaş uçakları ve özel kuvvet birliklerini kapsayan ABD askeri gücünün kasım ayı başına kadar bölgeye tamamen konuşlandırılması planlanıyor.

Masadaki hedefler arasında “Pickaxe” adlı yer altı nükleer tesisi de yer alıyor. Trump bu tesise karşı “tüm bombaların anası” olarak bilinen yüksek tahrip gücüne sahip GBU-43/B bombasının kullanılabileceğini dile getirdi; ancak uzmanlar bu mühimmatın yerin derinliklerindeki kompleksi imha edebileceğinden şüphe ediyor.

Tahran yönetimi ise gerilimin olası tırmanışına karşı kendi hazırlıklarını yürütüyor ve hedef listesini genişletme tehdidinde bulunuyor. İran’ın olası karşı saldırılarında gemiler ve enerji altyapısının yanı sıra veri merkezleri ile deniz altı internet kablolarının da hedef alınabileceği belirtiliyor.

İranlı müzakerecinin danışmanı Mehdi Muhammedi, ABD’nin yeni harekatı 72 saat içinde bitirme hesabını “hayal” olarak nitelendirdi. Muhammedi, Tahran’ın vereceği yanıtın daha şiddetli ve beklenmedik olacağını kaydetti.

Financial Times ise daha önce İsrail’in 10 Ekim için planladığı İran operasyonunun, ABD Başkanı’nın Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı çatışmalara dönmek istememesi nedeniyle iptal edildiğini aktarmıştı.

Habere göre ordu, Netanyahu’nun talimatıyla nükleer tesislere, İran yönetimine, elektrik santrallerine ve sivil altyapıya yönelik çok günlük bir saldırı hazırlamıştı. Bu harekatın şubatta başlayan operasyondan daha yoğun olması tasarlanmıştı.

Washington yönetimi Tahran’dan Hürmüz Boğazı ve nükleer program konularında bir anlaşma koparmayı hedefliyor.

Financial Times‘a konuşan bir kaynak, “Ya bir anlaşma olacak ya da bir saldırı” diyerek önümüzdeki haftalarda operasyonun başlayabileceğini ifade etti.

Aynı gazeteye konuşan bir başka yetkili, İsrail’in hazırlıklarının müzakerelerde İran üzerinde baskı kurma amacı taşıyabileceğini dile getirdi.

Axios da Pentagon’un saldırıların yeniden başlatılması için hazırlık emri verdiğini, ancak belgede belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın nihai kararı henüz vermediğini bildirmişti.

ABD ve İsrail, İran’a karşı operasyonu 28 Şubat’ta başlatmıştı. İran bu hamleye bölgedeki ABD ve İsrail tesislerine saldırarak ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini kısıtlayarak karşılık vermişti.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın kaldırılmasına yönelik müzakereleri öngören bir mutabakat zaptı imzalamış, ancak ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar devam etmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English