Görüş
Batı’da kültür savaşlarının son perdesi: Gamergate 2.0

Geçtiğimiz on yıl içerisinde Batı’da pişen herhangi bir film, oyun, kitap veya diziye maruz kaldıysanız, gerçekleşen kültürel değişime biraz da olsa vakıf olmuşsunuz demektir. Batılı eğlence üreticileri “temsil” meselesini ürettikleri içeriklerin merkezine yerleştirdiler. Eminim sizin de “Netflix neden herkesi zenci yapıyor?” gibi tartışmalar kulağınıza çalınmıştır. Malum, bizim Z kuşağında bile iptal kültürü ya da “sjw” yani sosyal adalet savaşçısı gibi kavramlar yer etmiş durumda. Buna şaşılacak bir şey yok çünkü küreselleşmiş dünyada Batı’daki akımların burada doğrudan karşılığını bulmayacağını düşünmek saflık olurdu. Hele böylesi bir kültür savaşı devam ediyorken!
İşte bu kültür savaşlarına dair çok yazı kaleme aldım. Bu yüzden baştan tekrarlamak istemiyorum. Ancak geçtiğimiz günlerde Batı’da bir şey oldu. Ve bu olay, kültür savaşlarının 0 noktasına çok benziyor. Bu yüzden Batı’daki tüm kültürel dengeleri altüst edebilecek bir meselenin Türkiye’de de anlaşılmasında fayda var.
Küçük balık büyük balığı yutarsa…
Şimdi kendinizi kurumsal terim bombardımanına hazırlayın. Hikayemizin kahramanı Kanada’nın Montreal kentinden küçük bir danışmanlık şirketi; Sweet Baby Inc. (SBI). Bu şirketin amacı, oyun endüstrisinin devlerine DEI (Çeşitlilik, Eşitlik, Kapsayıcılık) kurallarına uymalarını sağlayacak tavsiyelerde bulunmak. DEI, son yıllarda şirketlerin kendi çalışanları ve hizmetleri arasında cinsiyet ve ırksal eşitlik sağlama amacıyla geliştirdikleri kurallar bütünü olarak açıklanabilir. SBI’nın uzmanlaştığı alan ise hikâye tasarımı. Yani bu şirket, endüstri devlerinin yaptığı yeni oyunlardaki hikayelerin yeterince çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık taşıdığından emin oluyor. “Irkçı” ya da “cinsiyetçi” karakterler veya hikayeler ortaya çıkması durumunda müdahale ediyor ve düzeltmelerine yardımcı oluyor.
Böylesi bir hizmeti bakış açısına göre adaleti sağlayacak eşitlikçi bir çaba, ya da insanoğlunun yaratıcılığına yapmacık sınırlar çizerek sıkıcı işler çıkmasına yol açan bir angarya olarak görebilirsiniz. Ancak SBI bunu sağlayan tek şirket değil. Gelelim bunun adını niye duyduğumuza. Bilgisayarda oyun oynamış herkesin şüphesiz masaüstünde bulunacak bir platform var; Steam. Bu platform, dijital bir kütüphane görevi görüyor. İnternetten satın aldığınız oyunlar ve çeşitli yazılımları biriktirdiğiniz platformların en popüleri. Steam, aynı zamanda oyun eleştirisi yapan topluluklara da ev sahipliği yapıyor. Bu topluluklardan birisi “Sweet Baby Inc. Detected” yani “SBI tespit edildi”. Bu topluluğun maksadı, SBI şirketiyle çalışan oyunları tespit edip fişlemek.
Brezilyalı bir genç tarafından oluşturulan topluluğa göre SBI ile çalışan oyunlar, hikayelerini yapımcının kreatif dizaynı yerine agresif kurumsal beklentilerle hazırlıyor. Bu da işin sonunda sıkıcı oyunların ortaya çıkmasına yol açıyor. Her şey SBI çalışanı bir Twitter kullanıcısı olan Christian Kindred’in “bu topluluk kapatılsın” kampanyasını duyurmasıyla ortaya çıktı. Streisshand efektini bilir misiniz? Duyulmasını istemediğiniz bir mevzu, siz müdahale ettikten sonra daha da duyulur ya! Aynı öyle oldu. O dönemde yalnızca 40 bin üyesi olan topluluk Kindred’in tweeti sonrası birkaç hafta içerisinde 280 bine tırmandı!
SBI şirketi, kamuoyunun ilgisini çekmişti. Ufacık bir şirket endüstri devlerine nasıl hikâye yazılacağını mı öğretiyordu? Biraz eşeleme sonrası daha da ilginç bir görüntü ortaya çıktı. Şirketin CEO’su Kim Belair’in kamuoyuna açık yaptığı konuşmalar şoke edici cinstendi. Belair, “bir hikâyeyi değiştirecekseniz çalıştığınız şirketin patronlarına baskı yapın. Bir köşeye çekin ve Twitter’da iptal edilmekle tehdit edin!” diyordu. Yani, ufacık bir şirketin CEO’su endüstri devlerini Twitter’da ırkçı ya da cinsiyetçi yaftası yiyerek linç edilme korkusuyla rehin almayı başarıyordu.
Bir mafya gibi düşünün. İptal edilmek istemiyorsan istediğimiz değişimleri uygula! Peki seni kim mi iptal edecek? Tabii ki biz!
Sonra bir başka SBI çalışanının daha ifadeleri ortaya çıktı. Dani Lolanders, SBI’nın yanı sıra endüstri devi Electronic Arts’ta da hikâye tasarımcısı olarak görev alıyordu. Lolanders, bir konuşmasında yan projeleri için işe alımlarda beyazları tercih etmediğini söylemişti. Lolanders’a göre beyazların ofisteki varlığı kendisini rahatsız ediyordu. Bu nedenle sadece azınlıklardan kişileri işe alıyordu. Bu, sadece ırkçı bir hareket değil aynı zamanda federal bir suçtu. ABD yasalarına göre işe alımlarda ırk veya cinsiyet gözetmek yasaktı.
SBI çalışanlarının skandal paylaşımları birer birer ortaya çıktıktan sonra merkez oyun medyasının sessizliği uzun sürmedi. Neredeyse aynı gün içinde Kotaku ve IGN gibi büyük medya kuruluşları SBI detected topluluğu başta olmak üzere SBI’dan şikayetçi kimseleri hedef alan makaleler paylaştılar. Bu makalelerde, SBI’ya düşmanlığın aşırı sağcı bir komplo olduğu, azınlıklar ve kadınların endüstride istenmemesinden ortaya çıktığı anlatıldı. Tabii ki iddialarla ilgili pek bir karşı tez sunmadılar. Sadece, SBI’nın oyun tasarımlarında tahmin edildiği kadar etkili olmadığını söylediler. Kotaku’nun makalesinde son dönemin pek dalga geçilen ve çıktığından sadece birkaç gün sonra 300-400 kadar oyuncu sayısına düşen Suicide Squad’ın hikayesine ancak geliştirme tamamlandıktan sonra ufak dokunuşlar yapıldığından bahsedildi. Ancak bu doğru değildi.
Sweet Baby inc. Suicide Squad hikaye yazarları arasına üç çalışanını sokmuştu. Bunlardan biri şirketin CEO’su Kim Belair, bir diğeriyse “baş yazar” titrini taşıyan Grand Roberts’dı. SBI sadece ufak dokunuşlar yaptıysa projenin başyazarı bunca zaman ne yapmıştı?
Dahası, Kim Belair tüm röportajlarında çalıştıkları projelerde hikayelerin daha çok kimlik çeşitliliği taşıması adına baskı yaptıklarını itiraf ediyordu. Yani kısacası oyun medyasının savunması ölü doğmuştu.
SBI bir kum tanesi
Şimdi, “ne yapalım kardeşim bir tane ufak şirket bunları yapıyorsa? Bizi niye ilgilendirsin?” diyebilirsiniz. Bekleyin, konu daha da büyüyecek. SBI detected topluluğunun üye sayısı 300 bine dayanırken, işe ana akım medyada dahil oldu. Guardian dahil birçok Batı kaynaklı gazetede oyun dünyasında patlak veren skandala yer verildi. Medya kuruluşları tüm olayı zavallı “SBI’ya azınlık oldukları için aşırı sağcılar taciz kampanyası yürütüyor” diye duyurdu.
Ancak bu sefer işler değişmişti. Elon Musk’a ait X platformunun “Community Note” özelliği, paylaşılan birçok makalenin altında olayın bir taciz kampanyası olmadığına dair mesajlar bırakıyordu. Sonra, SBI’yı savunan şirketlerden biri olan Take this’in ABD İç Güvenlik Bakanlığı tarafından fonlandığı ortaya çıktı. Anlaşıldı ki bu tarz firmaların ciddi bir kısmı federal yapı tarafından “oyun dünyasındaki aşırılıklarla mücadele” amacıyla destekleniyormuş.
Elon Musk, bu haberden sonra olaya doğrudan müdahil oldu. SBI gibi firmaların eğlence dünyasının üstünde bir kanser olduğunu ve seri bir şekilde batmasını diledi. SBI ile ilgili gelişmeleri X hesabında paylaşmaya devam etti.
Gelelim bu olaya neden Gamergate 2.0 dendiğine.
Gamergate, aynı SBI gibi epey uzun bir hikâye ancak olabildiğince kısa biçimde özetlemeye çalışacağım. Tüm hikaye, Zoey Quinn adındaki bir oyun geliştiricisi etrafında gerçekleşti. 2014 yılında Quinn’in eski erkek arkadaşı, fırtınalı bir ayrılık sonrası Quinn’in kendi oyununa pozitif puanlar vermesi karşılığında bir oyun eleştirmeniyle birlikte olduğunu iddia etti. Olay kısa süre içerisinde bir kültürel savaşa dönüştü. Feminist gruplar, Quinn’in bir kadın olduğu için taciz kampanyasına uğradığını iddia ederken Gamergate destekçileri feministler başta olmak üzere liberal ilerici grupların medyayla etik dışı ilişkilerini ortaya çıkardıklarını savundular. Gamergate ile ilgili ne düşünürseniz düşünün, Batı’da başlayan kültür savaşlarının sıfır noktası olduğunu söylemek abartı olmaz. Gamergate’in baş karakterleri, yıllar boyu ana akım medyada yüzlerini gösterdiler. Hatta Birleşmiş Milletlerde bile konuşmalar yaptılar. ABD başta olmak üzere batılı devletler, Gamergate sonrası “aşırılıkla mücadele” adı altında fonlar ayırmaya başladı. Film, dizi ya da oyunlarda çeşitlilik arttırıcı dokunuşlar yapan SBI gibi firmalar bu şekilde ortaya çıktı.
Bu sırada eklemekte fayda var; Zoey Quinn, yıllar geçtikçe tartışmalı bir karakter olmaya devam etti. Gamergate skandalında elde ettiği ünü kullanarak yeni yapacağı oyun için bağışlar topladı, oyun hiçbir zaman yapılmadı. Dahası, başka bir erkek arkadaşı olan Alec Holowka’yı sosyal medyada cinsel saldırıyla itham etti. Kendisi de bir oyun geliştiricisi olan Holowka, suçlamalar sonrası intihar etti. Sosyal medya mahkemesi sonrası intihar eden Holowka’nın suçu gerçekten işleyip işlemediğini asla öğrenemedik. Daha tuhafı, intihardan sonra Quinn’den yana tavır alan Holowka’nın kız kardeşi Eileen Mary Holowka’nın şirketi Baby Ghosts, bugün SBI’yı fonlayan şirketlerden birisi. Kimler, kimlerle beraber değil mi?
Kültür savaşında dönüm noktası
SBI büyük bir şirket değil. Etki alanındaki oyun sayısı da iki elin parmaklarını geçmez. Ancak SBI gibi bir şirketin ortaya çıkması kültür savaşlarının gidişatı adına bize çok şey söylüyor. Bugüne kadar Batı’da üretilen eğlence içeriklerindeki kültürel değişimin finansörü olarak ESG yatırım sistemi ve bunu destekleyen Blackrock şirketi göze batıyordu. ESG sistemi, çevreci ve eşitlikçi politikalar güden şirketlere yüksek puanlar vererek yatırımcılar için “güvenli” olarak işaretliyordu. Bu da çevreci olmaya para harcamak istemeyen şirketleri eşitlikçi olmaya itmişti. Bir düşünün, kimlik salatalı bir reklam mı çekmek daha pahalı? Yoksa gerçekten çevre dostu bir şirkete dönüşmek mi? Bu yüzden bir gofret firması bile ne kadar cinsiyet eşitliğine önem verdiğini tekrarlamak istiyor. ESG ve Blackrock’ın sosyal mühendislik çabalarına ayrıca bir yazı yazmak gerek. Şimdilik SBI’dan devam edelim.
SBI ve benzeri şirketler, finansörü Blackrock ve ABD federal hükümeti, kuramcısı ise liberal akademisyenler olan bu yapının uygulayıcısı konumunda bulunuyor. Kamuoyunda pek karşılığı bulunmayan sosyal değişimleri bu yöntemle dayatıyorlar. SBI skandalının patlaması devam eden kültür savaşlarında bir dönüm noktası olabilir. İlk Gamergate’e nazaran bu değişime karşı olanların grubu daha kalabalık. Eski Twitter’ın bugün Musk’a ait olması da dengeleri tamamen değiştiriyor. Eğer SBI gibi şirketlerle çalışmak kamuoyunu bir takım eğlence araçlarından uzaklaştıracaksa üretici firmalar bu şirketlerle çalışmaktan korkmaya başlayabilir. Tabii mevzu hala ortada. Kimin kazanacağını söylemek için çok erken.
Neyse… işin sonunda kamuoyunda sanat eserleri üzerinde kurulan baskı ortamına karşı duyulan ciddi bir tepki var. Evet, oyun endüstrisi de başta olmak üzere eğlence dünyasında kadın ve azınlıkların rahat çalışabileceği bir ortam ve onlara yönelik içerikler üretecek şirketlere ihtiyaç var. Endüstrinin geçmişteki sorunu da bunun eksikliğiydi. Dürüst olmak gerekirse Gamergate gibi hareketlere aşırı sağcı unsurların ve art niyetli kişilerin dahil olmadığını söylemek gerçekçi olmaz.
Ancak bu sorunlara getirilen çözümler neredeyse tüm eğlence dünyasını aynı sıkıcı karakterleri üreten bir fabrikaya çevirdi. Kurumsal beklentilere tik atmak amacıyla eklenmiş yüzeysel azınlık karakterler, saldırgan sayılabilecek bir cümle dahi kurmaktan çekinen kötü adamlar, yıllar boyu sahip oldukları “imtiyazların” bedeli olarak kasten aptal ve beceriksiz dizayn edilmiş beyaz erkekler, “aman objeleştirme olmasın” diye olabildiğince çirkin dizayn edilen kadınlar ve daha nice sıkıcı modern dizayn kuralı eğlence endüstrisinin etrafını sardı. En büyük motivasyonu tutku olan George Lucas ve Stan Lee gibilerinin yerini laboratuvar ortamında kendi politik mesajını dayatmak isteyen orta üst sınıf liberal kimseler aldı. Eğlence dünyasının bu karanlık çağını eleştirenler de medya tarafından sabah akşam topa tutuldu. Ağzının suyu akarak “2023’ün en seksi erkekleri” gibi şaheser makaleler yazan medya kuruluşlarının oyunlarda tek bir çekici kadını gördüğünde “objeleştirme” diye bağırması toplumda doğal olarak karşılık bulmuyor.
Tam da bu yüzden Batı’da üretilen eğlence araçları albenisini yavaştan yitiriyor. Marvel ve DC çizgi romanlarının yerini bu tarz baskılara boyun eğmeyen Japon Mangaları alıyor. Büyük oyun şirketlerinin milyon dolarlar saçtığı yapımlar çakılırken yerini ufak stüdyoların basit oyunları alıyor.
Açıkçası, geçmişten kalma efsane sanat eserlerinin yaratıcılığına kurumsal zincirlerin vurulduğunu hayal bile edemiyorum. SBI gibi bir şirketin danışmanlık yaptığı Yüzüklerin Efendisi’ni kim oturup izlerdi? Dostoyevski’nin ya da Hemingway’in ırksal eşitliğe, çevreciliğe ve cinsiyet eşitliğine dikkat ederek iptal edilme korkusuyla yazacağı kitabı kim zaman ayırıp okurdu? Bu yapımlar, tutkulu yaratıcıların kendilerinden ve çevrelerinden bir tutam kopararak yarattığı şaheserlerdi.
Eğer onlar da kendi işlerini böylesi kurumsal sınırlarla çizilmiş politik mesajlara boğsalardı, o mesajı savunan kimseler tarafından alkışlanır ancak kısa sürede unutulur giderlerdi, tıpkı son on yılda ortaya çıkan birçok film, dizi ve oyun gibi…
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları










