Görüş
Çatışmalı ittifak

Çatışmanın nedeni, Sovyet sanayisinin, yani iktisadi bağımsızlığın ucuz batı mamulleri karşısında yıkılmış olmasında. Şimdi ya yeniden yapmak zorundalar bütün bunları ya da bağımlılığı koruyup krizin yakın zamanda çözülmesi umuduyla idare-i maslahatçılık yapmak zorundalar.
Rusya’da “mali bloğun” ekonomik dogmatizmine başlıca eleştiriler, birbiriyle büyük ölçüde çakışan iki kutuptan yükselir. İlki, halen Avrasya Ekonomik Komisyonu Makroekonomi ve Entegrasyon Kurulu üyesi olan “millici” Sergey Glazyev. Kremlin üzerindeki etkisi üzerine mütemadiyen spekülasyon yapılan (2012-2019 arasında Putin’in danışmanları arasındaydı), ama 2017 seçimlerinde “Sol Cephe” ile birlikte hareket edecek kadar da sola yakın tutum takınabilen Glazyev daha 20 Nisan’da Merkez Bankası’nı kredi sistemiyle ilgili hiçbir şey bilmemekle ve “az gelişmiş ülkelerin yabancı yatırıma hasret vatandaşlarına güvenerek ortaya konulmuş ilkel IMF dogmalarına göre” hareket etmekle suçlamıştı. Glazyev birçok açıdan yeni bir NEP (Yeni Ekonomi Politikası) vazediyor. İkinci kutup ise Adil Rusya’nın en soldaki vekili Mihail Delyagin ve Komünist Partisi. Bunlar da şu veya bu biçimiyle millileştirmelerden ve yeni bir “Gosplan”dan yanalar.

Sergey Glazyev, Putin’le
Ancak bu iki çakışan kutup sadece kendi aralarında değil, aslında aynı zamanda “mali blokla” da iç içe geçmişlik sergiliyorlar.
“Mali blok” iki merkezden oluşur: Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı. Hiç değilse Merkez Bankası’nın krizi (elbette kapitalizm içinde) aşmak için benzersiz bir çaba gösterdiği ve üstelik az çok başarılı da olduğu açık. Nitekim Avrupa ve ABD mali kuruluşlarından takdir ve hatta hayranlık dolu övgüler de bunu gösterir. Ama bu övgü ve başarı enflasyonu geleneksel “mali bloğun” parçalanma eğilimine de işaret sayılmalı, zira 24 Şubat öncesinde “düzenleyici” (yani siyaset yapıcı) olan Merkez Bankası artık “tekniker” (yani uygulayıcı) haline geliyor. “Mali bloğun” en gözü pek savunucularından, özellikle iktisat haberlerinde uzmanlaşmış medya holdingi RBK’nın daha haziran başında, rublenin değerini düşürmeyi bir türlü başaramadığı eleştirisiyle Merkez Bankası’na “ekonomistlerin” saldırısının işaret fişeğini çakması, tesadüf değildi.
Bu bloğun dogmatizmi üzerinde sıkça durdum. Gene de dogmatizmin boyutlarını gösteren hiç değilse iki örnek vermek gerek. Örnekleri incelerken iç çatışma dinamikleri ve bunları sınırlayan faktörlerle de karşılaşacağız.
Temerrüt
Birincisi, Rusya’nın temerrüde gitmesi sürecinde, Merkez Bankası değilse bile Maliye Bakanlığı, adeta “temerrüde gitti demesinler” obsesyonuyla, Eurobond tahvillerine döviz ödemelerine devam etmek dâhil her yolu denedi. Üstelik, alacaklının eline para saymanın karşı konulamaz cazibesinden başka çok güçlü bir müttefiki de vardı: PIMCO’ydu bu. PIMCO (Pacific Investment Management Company), Rusya’nın temerrüde düşmeyeceğine o kadar güveniyordu ki, sadece geçen yıl Rusya’ya 1 milyar dolar civarında kredi risk primi (CDS) yatırımı yapmıştı; Tinkoff yatırım danışmanlığının verilerine göre mayıs ortası itibariyle Rusya’nın 3,1 milyar dolarlık dış borç tahvillerine sigorta poliçesi kabilinden CDS satmıştı. (Poliçe veya “türev”, satıcının, tahvili basan ülkenin temerrüde gitmesi durumunda, bu tahvillerin nominal fiyatıyla pazar fiyatı arasındaki farkı alıcıya ödeme taahhüdüdür.) Dolayısıyla PIMCO, olası bir zarardan kurtulmak için “bırakınız ödesinler” kulisi yapmak zorundaydı. Ama olmadı, ne paranın sesi ne PIMCO’nun kulisi başaramadı bunu durdurmayı; ABD Maliye Bakanlığı en nihayet 25 Mayıs’tan itibaren OFAS lisansını iptal edince tahvil ödemeleri mecburen durdu. 24 Haziran’da bir sonraki ödemeler yapılamadı; böylece (Medvedev’in deyişiyle) bir “siyasi temerrüt” durumu ortaya çıkmış oldu.
Ama dünya batmadı; tersine, temerrüt obsesyonunun bütün obsesyonlarda olduğu gibi tamamen saçma bir nedene dayandığı anlaşıldı; nitekim yapılamayan ödemeler bu tarihten sonra artık haber konusu bile olmadı.
Yeri gelmişken, sahnedeki diğer aktörü es geçmeyelim. PIMCO hiç de zarar etmiş sayılmaz. “Türev” veya risk yönetim kuponları vb., finans tanrısına tapan neoliberal çağın alametifarikaları arasındadır, artı-değerin spekülasyon yoluyla sızdırılması aracıdır bunlar ve daha önemlisi, piyasayı kontrol eden güçler kendileri çalıp kendileri oynarlar ve kasa her zaman kazanır. Bir ülkenin temerrüde düşüp düşmediğini, CDS poliçeleri satan dev şirketlerin oluşturduğu CDS komitesi belirler. ABD Maliye Bakanlığı OFAS lisansını iptal edince doğal ki pazar kalmadı, pazar olmayınca pazar fiyatı belirlenemez oldu, pazar fiyatı belirlenemeyince nominal fiyatla arasındaki fark ölçülemez oldu, o zaman ne yapsın zavallı PIMCO, zavallı Golden Sachs! Nereden bilsinler ne ödeyeceklerini? Ve böylece CDS komitesi ABD Maliye Bakanlığı’ndan Rusya’nın devlet tahvilleri için açık artırma izni istedi, aldı ve açık artırmada tahvillerin fiyatı yüzde 48 ile 56 arasında fırladı. Bunların önemli bölümünü de (tesadüfe bakın siz!) PIMCO ve Golden Sachs aldılar.
Demek ki artık varlıkların sahipleriyle varlıkları sigortalayanlar aynı kişiler. Bu, Rusya “borcum borç” dediği sürece çağdaş simyacıların kazanmaya devam edecekleri anlamına geliyor. Rusya borçlarını silse de kazanacaklar, çünkü 340 milyar dolar rezerv ellerinin altında. Bu durumda temerrüt, tahvili elinde bulundurup üstüne türevini satanlar için baştan çıkarıcı bir fırsat bile olabilir. Hem zaten kaybetseler de dişe tırnağa dokunur bir şey yok; birkaç milyar dolar, sadece PIMCO’nun (2021 sonu verilerine göre) 2,2 trilyon dolarlık işlem hacmi karşısında nedir ki?
Leasing
Leasing meselesi, başka bir örnek; üstelik bu defa Maliye Bakanlığı, hazinenin zararına ödemeleri devam ettirme mücadelesinde kısmen başarı kazandı.
Mesele şuydu: Rusya pazarından çekilen ve böylece üretim, ithalat, bakım ve yedek parça teminini bırakan, dolayısıyla sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmeyen yabancı şirketlere Rusya şirketlerinden leasing ödemeleri yapmaya devam etmeli mi (bunların bedeli yıllık 350-400 milyar rubleyi buluyor), yoksa moratoryum mu ilan edilmeli? Ekim ayı sonunda Başbakan Mişustin, bu konuda karar verilmesi için Başbakan Yardımcısı Manturov ile Ulaştırma Bakanı Savelyev’i görevlendirdi. Ulaştırma Bakanlığı “uzman raporuna” dayanarak olumsuz görüş bildirdi, Maliye Bakanlığı da bunun arkasında durdu. Ne var ki raporu düzenleyen “uzman” kurulun üyeleri, Rusya pazarından ayrılan yabancı şirketlerin temsilcileriydiler zaten. O kadar kör gözüm parmağına bir oyundu ki bu, Mişustin müdahale etmek zorunda kaldı ve “problemi” kısmen çözme yoluna gitti, buna göre ödemeler azaltılacak. Ama leasingli araçların bakım ve yedek parça temini sorunu çözülmüş değil; bunun için Türkiye ve en çok da İran üzerinden paralel ihracatla muhkem kanallar açılması gerekiyor. Leasing ödemelerinde ise son söz henüz söylenmedi, onu “ithal ikameci bloğun” temsilcisi, Başbakan Yardımcısı D. Manturov söyleyecek.

Denis Manturov
Bakanlıkların dünya kapitalist sisteminde kalma kararlılığını göstermesi açısından önemli bir örnek bu. Çatışmanın nedeni, Sovyet sanayisinin, yani iktisadi bağımsızlığın ucuz batı mamulleri karşısında yıkılmış olmasında. Şimdi ya yeniden yapmak zorundalar bütün bunları, ya başka ucuzcular bulmak zorundalar (Çin gibi; ama tedarik zincirini kaydırmak kolay iş değil, üstelik kendisi de dünya kapitalist sistemine bağımlı olan Çin bunu yapmakta pek istekli davranamıyor), ya da bağımlılığı koruyup krizin yakın zamanda çözülmesi umuduyla idare-i maslahatçılık yapmak zorundalar.
Üç alternatif
Ancak üç alternatif arasında bıçak sırtı bir farklılık yok. Bu alternatifleri uygulama yolunda aşamalar çakışıyor. Yeniden yapma taraftarlarını en radikaller kabul edersek eğer, bugünden yarına yeniden yapamazlar, ucuzcu bulmak zorundalar bunlar ve bu yüzden “ithal ikameci blokla” aşamalı geçişte ortaklaşıyorlar. Ve tedarik zincirini doğuya kaydırmak isteyen ithal ikameciler de bugünden yarına yapamazlar bunu, o zaman sorun tamamen çözülene kadar emperyalist sistem içinde kalma yanlılarının idare-i maslahatçılığına yaslanmak zorundalar.
Taraflar arasında bu çelişik geçişkenlik, bu kavgalı birliktelik iktisadi hayatın her alanında devam ediyor.
Diyelim ki, dev şirketlerin temettü ödemeleri.
Birinci grup, ister siyasi olarak “sağdan” (askercil) olsun isterse soldan (halkçıl), bu ödemelerin tamamen durdurularak dev devlet şirketlerinin gelirlerinin olduğu gibi bütçe finansmanında kullanılmasını istiyor. Üstelik onların kanısına göre kaçınılmaz bir durum bu, zira petrol ve doğalgaz gelirleri yaptırım terörü altında ister istemez düşecek, bu durumda finansman için ya halka gidecekler, ya burjuvaziye.
İkinci grup da bunun farkında, ama bu şirketlerin sermaye yapısında değişikliği göze alamaz, zira bu grubun siyasi hedefi orta burjuvazinin diğer sınıflar, ama en çok da büyük burjuvazi hesabından yiyerek yükselişi, ama bu ancak kapitalist sistem içinde mümkün, oysa birinci grubun radikal çözümü orta burjuvazinin yükseliş kanallarından birini kapatmak anlamına gelir.
Üçüncü grup bu noktada devreye giriyor: Kapitalist sistemin devam etmesi için borsanın işlemeye devam etmesi gerek; bu da Rusya ekonomisinin kaldıracı olan dev devlet şirketlerinin temettü ödemelerine, yani bunların yerli ve yabancı büyük burjuva kurtçuklarını beslemeye devam etmeden mümkün değil. Böylece çatışmayı sulh sınırları içinde devam ettirecek bir uzlaşmaya varılır: temettü ödemeleri kısmen sınırlanır, ama tamamen kaldırılmaz. Bu öncelikle ikinci grubun işine yarar, ama öyle olunca “kesişen kümeler” sayesinde diğer ikisi de faydalanır.
Denge
Denge öyle bir kurulmuştur ki, orta burjuvazinin önünü açma taraftarları yaptırım şartları altında avantajlı durumdadır. Ama bu diğerlerini umutsuz kılmaz. Neden?
1) Siyasi açıdan sol, orta burjuvazinin yeni bir yükselişine karşı değildir, zira bu, solun asr-ı saadeti olan NEP’e yol açabilir. Neydi NEP? Lenin’in deyişiyle: “Büyük bir sıçrayış için küçük bir ricat.” “Savaş komünizmi” döneminden çıkışın, iktisadi yok oluşun eşiğindeki SSCB’nin yeniden imarının ilk halkası. Büyük burjuvazinin ezildiği şartlarda küçük ve orta burjuvazinin mutlak devlet denetimine dayanan yükselişi. Rusya’nın belki de ta Kiev prensliğinden bu yana gördüğü en demokratik dönem. (Bu sonuncusu, birinci grubun diktatoryal yetkilerden yana “askercil” kanadıyla azami demokrasiden yana “halkçıl” kanadı arasında ikincil bir çelişki yaratır.)
2) İktisadi açıdan sağ, “mali blok”, orta burjuvazinin yeni bir yükselişine karşı değildir, meğerki büyük burjuvazinin menfaatleri korunsun. Zira, eğer bunlar korunursa, büyük burjuvazi diğerlerini zaten yutacaktır; üstelik ikinci grubun öngördüğü imtiyazlar hayata geçerse semirmiş halde yutacaktır ki bu fazladan iştah açıcıdır.
“Süreç, ancak çatışma kavrandığı ölçüde kavranabilir.”
Çatışma ve öngörülebilirlik
Putin 16 Kasım’daki Bakanlar Kurulu toplantısında, Sanayi ve Ticaret Bakanı Denis Manturov’un askeri personel ve kısmi seferberlikte askere alınanlara uygun şartlarda araç kredisi programını genişletme önerisine mutabakatını vermeden önce Maliye Bakanlığı’nın onayı olup olmadığını sordu. Dikkat çekiciydi bu, zira bakanlıkların yetkilerinin kesin sınırlarla bölündüğünü ve aralarındaki ihtilaflarda başkanın da değil ama öncelikle yetkili bakanlığın onayının arandığını gösteriyor. Tekil bir örnek değil, benzerleriyle sıkça karşılaşılır; özellikle de finans ve sanayi arasındaki ve “askeri blokla” diğerleri arasındaki çelişkilerde.
Bu, bugünlerde gene pek moda olmaya başlayan, burjuva siyaset biliminin en anlamsız kavramlarından birinin, “totalitarizmin” aslında hiçbir nesnel temeli olmadığına işaret eder aynı zamanda; zira hiç de “total” bir yetki uygulaması yok, tersine yetki alanları kesin sınırlarla belirlenmiş; özel durumlar dışında başkan da bu bölünmüş yetkilere müdahale etmiyor. Bu sınır çizimi bir grubun oturup optimal “yönetişim” usulünü belirlediği keyfiyetten doğmuyor; sınırlar belli, çünkü farklı siyasi ve sosyal hedeflerin güdüldüğü çatışma devam ediyor ve bu çatışmanın kontrolünü kaybetmemek için kurallar konuluyor.
Bu yüzden, Rusya’nın devlet kararlarını (hangi alanda olursa olsun: militarizmden dış siyasete, ekonomi siyasetinden offshore hesaplarının akıbetine) “total” bir grup karar alıcının anlık, öngörülemez, sürpriz kararlarına bağlama eğilimi bana hep saçmalık olarak görünmüştür, zira siyaset öyle net çizgilerle belirlenmiş ve kurumların yetkileri çatışmanın savaşa varmaması için öyle kalın çizgilerle tayin edilmiştir ki, pek az sürprizle karşılaşılır. Bu yüzden süreç, ancak çatışma kavrandığı ölçüde kavranabilir.
Yetki çatışması ve geçici ricatlar
Taraflar yetkilerini kıskançlıkla korur; birbirlerine müdahaleleri hoş karşılanmaz ve neredeyse gözlerine sokarcasına geri püskürtülür.
“Askeri blok” ile “mali blok” arasında nisan sonunda böyle bir olayla karşılaşılmıştı; Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri “Bay Siloviki” Patruşev, rublenin döviz sepeti ve altına sabitleneceği bir mali sistem üzerinde çalışıldığını söylemiş, ama Merkez Bankası Başkanı Nabiullina bunu kesin, hatta neredeyse protokol dışı bir dille yalanlamıştı.
Bu gerçekten de hayati bir sorundur. Diyelim ki “dost” hatta müttefik ülke olarak Kazakistan’la dış ticaret sözleşmeleri ruble ve tenge üzerinde yapılabilir ve yapılıyor, ama her halükârda, bu ruble veya tenge tutarlarının tartısına vurulacağı bir (kaçınılmaz olarak marksist kavramlara başvurmalıyız) “evrensel eşdeğer” gereklidir. Bu evrensel eşdeğer ne olacak? Uluslararası ticarette “de-dolarizasyon” sadece hoş bir retorik değilse (değil), başka bir şey bulunmalıdır. Patruşev’in önerisi, bunu altın ve döviz sepeti olarak öngörüyordu, ama onun önerisi, bu sırada hâlâ emperyalist sistem içinde kalma yollarını arayan “mali bloğun” duvarına çarptı ve “askeri blok” yetki gaspından kaçınarak geri çekildi. Oysa süreç ister istemez tam da bu noktaya vardı. RBK 19 Kasım’da, mealen şu haberi geçti: “RBK’nın görüştüğü kaynaklardan biri… mesela Kazakistan’la ticaret milli paralar üzerinden yapılsa bile 1 tengeye karşılık kaç ruble düşeceğinin tengenin dolar kuruna göre belirlendiğini söylüyor. Bu yüzden Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı bankalarla birlikte, çapraz kur hesaplamalarından bir ölçüde çıkılmasına imkân verecek bir inisiyatif üzerinde çalışıyor.”
Anlaşılan o ki, “mali blok” altın (veya petrol) standardına dolaylı olarak bile geçilmesinden inatla imtina ediyor, bunun yerine aslında hibrit bir dolarizasyondan başka anlama gelmeyen “döviz sepeti” oluşturmaya çalışıyor ve bu sürece neoliberalizm çağın kutsal sunağı bankaları da katacağını hiç değilse şimdilik taahhüt ediyor.
Başarılı olur mu? Olur. Dolarizasyonun tasfiyesi anlamına gelir mi? Hayır. Eğer bu konuda kararlılarsa (ve troykanın yaptırım terörü, hiç istemeseler de onları kararlılığa itiyor) yeni bir (bir!) evrensel eşdeğer bulunması kaçınılmazdır; ister “evergreen” altın olsun bu, ister yuan, ister “toprağın yağı” olsun, isterse de koyun postu.
“Post-Sovyet Rusya’da özgül bir iktidar yapısı olarak bonapartizm”
Denge kılıcı
İyi ama bütün bunlarda Kremlin nerede? Kremlin, tıpkı askeri-siyasi meselelerde olduğu gibi siyasi iktisat meselelerinde de pragmatist bir tutum takınıyor, ama bu pragmatizm tıpkı ilk grup meselelerde olduğu gibi ikinci grup meselelerde de ilkesiz değil. Birinci grup meselelerde asgari siyasi hedeflerine ulaşana kadar (bu, Kiev rejiminin Rusya için güncel tehlike veya potansiyel tehdit olmaktan şu ya da bu biçimde çıkartılması demek) çatışmayı sürdürme kararlılığı gibi, ikinci grup meselelerde de orta burjuvaziyi büyük burjuvazi hesabından güçlendirmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla Kremlin’in güncel tutumu ikinci grupla çakışıyor; bununla birlikte Kremlin kendi suretinde çatışmalı ittifakın ta kendisi zaten, zira tarafların güç dengesi nispetinde pozisyonu değişebilir, ama bunu sulh dairesinde yapmaya devam edecektir.
Bir örnek: Putin, yukarıda sözünü ettiğim 16 Kasım toplantısında “mali bloğun” kutsal sunağı bankalara saldırmaktan da kaçınmadı: “Bankalar kolayca ve keyifle küçük miktarda krediler veriyor… ama sonra bu insanlar ebedi borçlular haline geliyorlar. Bu mali kuruluşlara bütün saygımla birlikte, bankalar mezara kadar insanların kanını emiyorlar. Elbette buna son vermek gerek.”
Kremlin’in tutumu ampirik olarak tamamen saptanabilir, ama teorik bir problem var orta yerde. Daha önce birçok defa değindiğim bir problem bu: post-Sovyet Rusya’da özgül bir iktidar yapısı olarak bonapartizm.
Görüş
Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.
Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.
Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.
İşin matematiğini biraz anlatayım;
Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.
Anketler yanılacak mı?
Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.
Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.
2028’e giden yol
Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.
2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.
2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.
Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.
El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.
İsrail meselesi
Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.
Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.
Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!
Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.
O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.
Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.
Rubio bekliyor
Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.
Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.
Topal Ördek
Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.
Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.
Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…
Görüş
Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi
Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?
Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi
Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.
Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.
Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj
Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.
Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.
Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.
Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.
İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi
Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.
Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.
Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?
15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.
Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.
Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.
Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.
Görüş
İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir
İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.
İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.
Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.
Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.
Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.
Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.
Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.
Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.
Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.
Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.
Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.
Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.
Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.
Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.
Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.
Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.
Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?
Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Asya2 hafta önceÇinli matematikçi Sun çözülmemiş bin hipotez için ödül koydu
Ortadoğu1 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti












