Bizi Takip Edin

Görüş

Çatışmalı ittifak

Avatar photo

Yayınlanma

Çatışmanın nedeni, Sovyet sanayisinin, yani iktisadi bağımsızlığın ucuz batı mamulleri karşısında yıkılmış olmasında. Şimdi ya yeniden yapmak zorundalar bütün bunları ya da bağımlılığı koruyup krizin yakın zamanda çözülmesi umuduyla idare-i maslahatçılık yapmak zorundalar.

Rusya’da “mali bloğun” ekonomik dogmatizmine başlıca eleştiriler, birbiriyle büyük ölçüde çakışan iki kutuptan yükselir. İlki, halen Avrasya Ekonomik Komisyonu Makroekonomi ve Entegrasyon Kurulu üyesi olan “millici” Sergey Glazyev. Kremlin üzerindeki etkisi üzerine mütemadiyen spekülasyon yapılan (2012-2019 arasında Putin’in danışmanları arasındaydı), ama 2017 seçimlerinde “Sol Cephe” ile birlikte hareket edecek kadar da sola yakın tutum takınabilen Glazyev daha 20 Nisan’da Merkez Bankası’nı kredi sistemiyle ilgili hiçbir şey bilmemekle ve “az gelişmiş ülkelerin yabancı yatırıma hasret vatandaşlarına güvenerek ortaya konulmuş ilkel IMF dogmalarına göre” hareket etmekle suçlamıştı. Glazyev birçok açıdan yeni bir NEP (Yeni Ekonomi Politikası) vazediyor. İkinci kutup ise Adil Rusya’nın en soldaki vekili Mihail Delyagin ve Komünist Partisi. Bunlar da şu veya bu biçimiyle millileştirmelerden ve yeni bir “Gosplan”dan yanalar.

Sergey Glazyev, Putin’le

Ancak bu iki çakışan kutup sadece kendi aralarında değil, aslında aynı zamanda “mali blokla” da iç içe geçmişlik sergiliyorlar.

“Mali blok” iki merkezden oluşur: Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı. Hiç değilse Merkez Bankası’nın krizi (elbette kapitalizm içinde) aşmak için benzersiz bir çaba gösterdiği ve üstelik az çok başarılı da olduğu açık. Nitekim Avrupa ve ABD mali kuruluşlarından takdir ve hatta hayranlık dolu övgüler de bunu gösterir. Ama bu övgü ve başarı enflasyonu geleneksel “mali bloğun” parçalanma eğilimine de işaret sayılmalı, zira 24 Şubat öncesinde “düzenleyici” (yani siyaset yapıcı) olan Merkez Bankası artık “tekniker” (yani uygulayıcı) haline geliyor. “Mali bloğun” en gözü pek savunucularından, özellikle iktisat haberlerinde uzmanlaşmış medya holdingi RBK’nın daha haziran başında, rublenin değerini düşürmeyi bir türlü başaramadığı eleştirisiyle Merkez Bankası’na “ekonomistlerin” saldırısının işaret fişeğini çakması, tesadüf değildi.

Bu bloğun dogmatizmi üzerinde sıkça durdum. Gene de dogmatizmin boyutlarını gösteren hiç değilse iki örnek vermek gerek. Örnekleri incelerken iç çatışma dinamikleri ve bunları sınırlayan faktörlerle de karşılaşacağız.

Temerrüt

Birincisi, Rusya’nın temerrüde gitmesi sürecinde, Merkez Bankası değilse bile Maliye Bakanlığı, adeta “temerrüde gitti demesinler” obsesyonuyla, Eurobond tahvillerine döviz ödemelerine devam etmek dâhil her yolu denedi. Üstelik, alacaklının eline para saymanın karşı konulamaz cazibesinden başka çok güçlü bir müttefiki de vardı: PIMCO’ydu bu. PIMCO (Pacific Investment Management Company), Rusya’nın temerrüde düşmeyeceğine o kadar güveniyordu ki, sadece geçen yıl Rusya’ya 1 milyar dolar civarında kredi risk primi (CDS) yatırımı yapmıştı; Tinkoff yatırım danışmanlığının verilerine göre mayıs ortası itibariyle Rusya’nın 3,1 milyar dolarlık dış borç tahvillerine sigorta poliçesi kabilinden CDS satmıştı. (Poliçe veya “türev”, satıcının, tahvili basan ülkenin temerrüde gitmesi durumunda, bu tahvillerin nominal fiyatıyla pazar fiyatı arasındaki farkı alıcıya ödeme taahhüdüdür.) Dolayısıyla PIMCO, olası bir zarardan kurtulmak için “bırakınız ödesinler” kulisi yapmak zorundaydı. Ama olmadı, ne paranın sesi ne PIMCO’nun kulisi başaramadı bunu durdurmayı; ABD Maliye Bakanlığı en nihayet 25 Mayıs’tan itibaren OFAS lisansını iptal edince tahvil ödemeleri mecburen durdu. 24 Haziran’da bir sonraki ödemeler yapılamadı; böylece (Medvedev’in deyişiyle) bir “siyasi temerrüt” durumu ortaya çıkmış oldu.

Ama dünya batmadı; tersine, temerrüt obsesyonunun bütün obsesyonlarda olduğu gibi tamamen saçma bir nedene dayandığı anlaşıldı; nitekim yapılamayan ödemeler bu tarihten sonra artık haber konusu bile olmadı.

Yeri gelmişken, sahnedeki diğer aktörü es geçmeyelim. PIMCO hiç de zarar etmiş sayılmaz. “Türev” veya risk yönetim kuponları vb., finans tanrısına tapan neoliberal çağın alametifarikaları arasındadır, artı-değerin spekülasyon yoluyla sızdırılması aracıdır bunlar ve daha önemlisi, piyasayı kontrol eden güçler kendileri çalıp kendileri oynarlar ve kasa her zaman kazanır. Bir ülkenin temerrüde düşüp düşmediğini, CDS poliçeleri satan dev şirketlerin oluşturduğu CDS komitesi belirler. ABD Maliye Bakanlığı OFAS lisansını iptal edince doğal ki pazar kalmadı, pazar olmayınca pazar fiyatı belirlenemez oldu, pazar fiyatı belirlenemeyince nominal fiyatla arasındaki fark ölçülemez oldu, o zaman ne yapsın zavallı PIMCO, zavallı Golden Sachs! Nereden bilsinler ne ödeyeceklerini? Ve böylece CDS komitesi ABD Maliye Bakanlığı’ndan Rusya’nın devlet tahvilleri için açık artırma izni istedi, aldı ve açık artırmada tahvillerin fiyatı yüzde 48 ile 56 arasında fırladı. Bunların önemli bölümünü de (tesadüfe bakın siz!) PIMCO ve Golden Sachs aldılar.

Demek ki artık varlıkların sahipleriyle varlıkları sigortalayanlar aynı kişiler. Bu, Rusya “borcum borç” dediği sürece çağdaş simyacıların kazanmaya devam edecekleri anlamına geliyor. Rusya borçlarını silse de kazanacaklar, çünkü 340 milyar dolar rezerv ellerinin altında. Bu durumda temerrüt, tahvili elinde bulundurup üstüne türevini satanlar için baştan çıkarıcı bir fırsat bile olabilir. Hem zaten kaybetseler de dişe tırnağa dokunur bir şey yok; birkaç milyar dolar, sadece PIMCO’nun (2021 sonu verilerine göre) 2,2 trilyon dolarlık işlem hacmi karşısında nedir ki?

Leasing

Leasing meselesi, başka bir örnek; üstelik bu defa Maliye Bakanlığı, hazinenin zararına ödemeleri devam ettirme mücadelesinde kısmen başarı kazandı.

Mesele şuydu: Rusya pazarından çekilen ve böylece üretim, ithalat, bakım ve yedek parça teminini bırakan, dolayısıyla sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmeyen yabancı şirketlere Rusya şirketlerinden leasing ödemeleri yapmaya devam etmeli mi (bunların bedeli yıllık 350-400 milyar rubleyi buluyor), yoksa moratoryum mu ilan edilmeli? Ekim ayı sonunda Başbakan Mişustin, bu konuda karar verilmesi için Başbakan Yardımcısı Manturov ile Ulaştırma Bakanı Savelyev’i görevlendirdi. Ulaştırma Bakanlığı “uzman raporuna” dayanarak olumsuz görüş bildirdi, Maliye Bakanlığı da bunun arkasında durdu. Ne var ki raporu düzenleyen “uzman” kurulun üyeleri, Rusya pazarından ayrılan yabancı şirketlerin temsilcileriydiler zaten. O kadar kör gözüm parmağına bir oyundu ki bu, Mişustin müdahale etmek zorunda kaldı ve “problemi” kısmen çözme yoluna gitti, buna göre ödemeler azaltılacak. Ama leasingli araçların bakım ve yedek parça temini sorunu çözülmüş değil; bunun için Türkiye ve en çok da İran üzerinden paralel ihracatla muhkem kanallar açılması gerekiyor. Leasing ödemelerinde ise son söz henüz söylenmedi, onu “ithal ikameci bloğun” temsilcisi, Başbakan Yardımcısı D. Manturov söyleyecek.

Denis Manturov

Bakanlıkların dünya kapitalist sisteminde kalma kararlılığını göstermesi açısından önemli bir örnek bu. Çatışmanın nedeni, Sovyet sanayisinin, yani iktisadi bağımsızlığın ucuz batı mamulleri karşısında yıkılmış olmasında. Şimdi ya yeniden yapmak zorundalar bütün bunları, ya başka ucuzcular bulmak zorundalar (Çin gibi; ama tedarik zincirini kaydırmak kolay iş değil, üstelik kendisi de dünya kapitalist sistemine bağımlı olan Çin bunu yapmakta pek istekli davranamıyor), ya da bağımlılığı koruyup krizin yakın zamanda çözülmesi umuduyla idare-i maslahatçılık yapmak zorundalar.

Üç alternatif

Ancak üç alternatif arasında bıçak sırtı bir farklılık yok. Bu alternatifleri uygulama yolunda aşamalar çakışıyor. Yeniden yapma taraftarlarını en radikaller kabul edersek eğer, bugünden yarına yeniden yapamazlar, ucuzcu bulmak zorundalar bunlar ve bu yüzden “ithal ikameci blokla” aşamalı geçişte ortaklaşıyorlar. Ve tedarik zincirini doğuya kaydırmak isteyen ithal ikameciler de bugünden yarına yapamazlar bunu, o zaman sorun tamamen çözülene kadar emperyalist sistem içinde kalma yanlılarının idare-i maslahatçılığına yaslanmak zorundalar.

Taraflar arasında bu çelişik geçişkenlik, bu kavgalı birliktelik iktisadi hayatın her alanında devam ediyor.

Diyelim ki, dev şirketlerin temettü ödemeleri.

Birinci grup, ister siyasi olarak “sağdan” (askercil) olsun isterse soldan (halkçıl), bu ödemelerin tamamen durdurularak dev devlet şirketlerinin gelirlerinin olduğu gibi bütçe finansmanında kullanılmasını istiyor. Üstelik onların kanısına göre kaçınılmaz bir durum bu, zira petrol ve doğalgaz gelirleri yaptırım terörü altında ister istemez düşecek, bu durumda finansman için ya halka gidecekler, ya burjuvaziye.

İkinci grup da bunun farkında, ama bu şirketlerin sermaye yapısında değişikliği göze alamaz, zira bu grubun siyasi hedefi orta burjuvazinin diğer sınıflar, ama en çok da büyük burjuvazi hesabından yiyerek yükselişi, ama bu ancak kapitalist sistem içinde mümkün, oysa birinci grubun radikal çözümü orta burjuvazinin yükseliş kanallarından birini kapatmak anlamına gelir.

Üçüncü grup bu noktada devreye giriyor: Kapitalist sistemin devam etmesi için borsanın işlemeye devam etmesi gerek; bu da Rusya ekonomisinin kaldıracı olan dev devlet şirketlerinin temettü ödemelerine, yani bunların yerli ve yabancı büyük burjuva kurtçuklarını beslemeye devam etmeden mümkün değil. Böylece çatışmayı sulh sınırları içinde devam ettirecek bir uzlaşmaya varılır: temettü ödemeleri kısmen sınırlanır, ama tamamen kaldırılmaz. Bu öncelikle ikinci grubun işine yarar, ama öyle olunca “kesişen kümeler” sayesinde diğer ikisi de faydalanır.

Denge

Denge öyle bir kurulmuştur ki, orta burjuvazinin önünü açma taraftarları yaptırım şartları altında avantajlı durumdadır. Ama bu diğerlerini umutsuz kılmaz. Neden?

1) Siyasi açıdan sol, orta burjuvazinin yeni bir yükselişine karşı değildir, zira bu, solun asr-ı saadeti olan NEP’e yol açabilir. Neydi NEP? Lenin’in deyişiyle: “Büyük bir sıçrayış için küçük bir ricat.” “Savaş komünizmi” döneminden çıkışın, iktisadi yok oluşun eşiğindeki SSCB’nin yeniden imarının ilk halkası. Büyük burjuvazinin ezildiği şartlarda küçük ve orta burjuvazinin mutlak devlet denetimine dayanan yükselişi. Rusya’nın belki de ta Kiev prensliğinden bu yana gördüğü en demokratik dönem. (Bu sonuncusu, birinci grubun diktatoryal yetkilerden yana “askercil” kanadıyla azami demokrasiden yana “halkçıl” kanadı arasında ikincil bir çelişki yaratır.)

2) İktisadi açıdan sağ, “mali blok”, orta burjuvazinin yeni bir yükselişine karşı değildir, meğerki büyük burjuvazinin menfaatleri korunsun. Zira, eğer bunlar korunursa, büyük burjuvazi diğerlerini zaten yutacaktır; üstelik ikinci grubun öngördüğü imtiyazlar hayata geçerse semirmiş halde yutacaktır ki bu fazladan iştah açıcıdır.

“Süreç, ancak çatışma kavrandığı ölçüde kavranabilir.”

Çatışma ve öngörülebilirlik

Putin 16 Kasım’daki Bakanlar Kurulu toplantısında, Sanayi ve Ticaret Bakanı Denis Manturov’un askeri personel ve kısmi seferberlikte askere alınanlara uygun şartlarda araç kredisi programını genişletme önerisine mutabakatını vermeden önce Maliye Bakanlığı’nın onayı olup olmadığını sordu. Dikkat çekiciydi bu, zira bakanlıkların yetkilerinin kesin sınırlarla bölündüğünü ve aralarındaki ihtilaflarda başkanın da değil ama öncelikle yetkili bakanlığın onayının arandığını gösteriyor. Tekil bir örnek değil, benzerleriyle sıkça karşılaşılır; özellikle de finans ve sanayi arasındaki ve “askeri blokla” diğerleri arasındaki çelişkilerde.

Bu, bugünlerde gene pek moda olmaya başlayan, burjuva siyaset biliminin en anlamsız kavramlarından birinin, “totalitarizmin” aslında hiçbir nesnel temeli olmadığına işaret eder aynı zamanda; zira hiç de “total” bir yetki uygulaması yok, tersine yetki alanları kesin sınırlarla belirlenmiş; özel durumlar dışında başkan da bu bölünmüş yetkilere müdahale etmiyor. Bu sınır çizimi bir grubun oturup optimal “yönetişim” usulünü belirlediği keyfiyetten doğmuyor; sınırlar belli, çünkü farklı siyasi ve sosyal hedeflerin güdüldüğü çatışma devam ediyor ve bu çatışmanın kontrolünü kaybetmemek için kurallar konuluyor.

Bu yüzden, Rusya’nın devlet kararlarını (hangi alanda olursa olsun: militarizmden dış siyasete, ekonomi siyasetinden offshore hesaplarının akıbetine) “total” bir grup karar alıcının anlık, öngörülemez, sürpriz kararlarına bağlama eğilimi bana hep saçmalık olarak görünmüştür, zira siyaset öyle net çizgilerle belirlenmiş ve kurumların yetkileri çatışmanın savaşa varmaması için öyle kalın çizgilerle tayin edilmiştir ki, pek az sürprizle karşılaşılır. Bu yüzden süreç, ancak çatışma kavrandığı ölçüde kavranabilir.

Yetki çatışması ve geçici ricatlar

Taraflar yetkilerini kıskançlıkla korur; birbirlerine müdahaleleri hoş karşılanmaz ve neredeyse gözlerine sokarcasına geri püskürtülür.

“Askeri blok” ile “mali blok” arasında nisan sonunda böyle bir olayla karşılaşılmıştı; Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri “Bay Siloviki” Patruşev, rublenin döviz sepeti ve altına sabitleneceği bir mali sistem üzerinde çalışıldığını söylemiş, ama Merkez Bankası Başkanı Nabiullina bunu kesin, hatta neredeyse protokol dışı bir dille yalanlamıştı.

Bu gerçekten de hayati bir sorundur. Diyelim ki “dost” hatta müttefik ülke olarak Kazakistan’la dış ticaret sözleşmeleri ruble ve tenge üzerinde yapılabilir ve yapılıyor, ama her halükârda, bu ruble veya tenge tutarlarının tartısına vurulacağı bir (kaçınılmaz olarak marksist kavramlara başvurmalıyız) “evrensel eşdeğer” gereklidir. Bu evrensel eşdeğer ne olacak? Uluslararası ticarette “de-dolarizasyon” sadece hoş bir retorik değilse (değil), başka bir şey bulunmalıdır. Patruşev’in önerisi, bunu altın ve döviz sepeti olarak öngörüyordu, ama onun önerisi, bu sırada hâlâ emperyalist sistem içinde kalma yollarını arayan “mali bloğun” duvarına çarptı ve “askeri blok” yetki gaspından kaçınarak geri çekildi. Oysa süreç ister istemez tam da bu noktaya vardı. RBK 19 Kasım’da, mealen şu haberi geçti: “RBK’nın görüştüğü kaynaklardan biri… mesela Kazakistan’la ticaret milli paralar üzerinden yapılsa bile 1 tengeye karşılık kaç ruble düşeceğinin tengenin dolar kuruna göre belirlendiğini söylüyor. Bu yüzden Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı bankalarla birlikte, çapraz kur hesaplamalarından bir ölçüde çıkılmasına imkân verecek bir inisiyatif üzerinde çalışıyor.”

Anlaşılan o ki, “mali blok” altın (veya petrol) standardına dolaylı olarak bile geçilmesinden inatla imtina ediyor, bunun yerine aslında hibrit bir dolarizasyondan başka anlama gelmeyen “döviz sepeti” oluşturmaya çalışıyor ve bu sürece neoliberalizm çağın kutsal sunağı bankaları da katacağını hiç değilse şimdilik taahhüt ediyor.

Başarılı olur mu? Olur. Dolarizasyonun tasfiyesi anlamına gelir mi? Hayır. Eğer bu konuda kararlılarsa (ve troykanın yaptırım terörü, hiç istemeseler de onları kararlılığa itiyor) yeni bir (bir!) evrensel eşdeğer bulunması kaçınılmazdır; ister “evergreen” altın olsun bu, ister yuan, ister “toprağın yağı” olsun, isterse de koyun postu.

“Post-Sovyet Rusya’da özgül bir iktidar yapısı olarak bonapartizm”

Denge kılıcı

İyi ama bütün bunlarda Kremlin nerede? Kremlin, tıpkı askeri-siyasi meselelerde olduğu gibi siyasi iktisat meselelerinde de pragmatist bir tutum takınıyor, ama bu pragmatizm tıpkı ilk grup meselelerde olduğu gibi ikinci grup meselelerde de ilkesiz değil. Birinci grup meselelerde asgari siyasi hedeflerine ulaşana kadar (bu, Kiev rejiminin Rusya için güncel tehlike veya potansiyel tehdit olmaktan şu ya da bu biçimde çıkartılması demek) çatışmayı sürdürme kararlılığı gibi, ikinci grup meselelerde de orta burjuvaziyi büyük burjuvazi hesabından güçlendirmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla Kremlin’in güncel tutumu ikinci grupla çakışıyor; bununla birlikte Kremlin kendi suretinde çatışmalı ittifakın ta kendisi zaten, zira tarafların güç dengesi nispetinde pozisyonu değişebilir, ama bunu sulh dairesinde yapmaya devam edecektir.

Bir örnek: Putin, yukarıda sözünü ettiğim 16 Kasım toplantısında “mali bloğun” kutsal sunağı bankalara saldırmaktan da kaçınmadı: “Bankalar kolayca ve keyifle küçük miktarda krediler veriyor… ama sonra bu insanlar ebedi borçlular haline geliyorlar. Bu mali kuruluşlara bütün saygımla birlikte, bankalar mezara kadar insanların kanını emiyorlar. Elbette buna son vermek gerek.”

Kremlin’in tutumu ampirik olarak tamamen saptanabilir, ama teorik bir problem var orta yerde. Daha önce birçok defa değindiğim bir problem bu: post-Sovyet Rusya’da özgül bir iktidar yapısı olarak bonapartizm.

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Avatar photo

Yayınlanma

Uranyum

Neticede, gelinen noktada çok açık ki olası bir anlaşmanın esas olarak iki düğüm noktası var. Birincisi Hürmüz, ikincisi zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti.

Bu uranyum meselesi Aragçi’nin Moskova ziyaretinde de gündeme geldi ve Aragçi’nin iddiasına göre (daha sonra Rusya da bunu doğruladı) Putin, eğer çatışmanın bitmesine katkısı olacaksa, zenginleştirilmiş uranyumun UAEK yerine Rosatom’a teslim edilmesini teklif etti.

Bunun tamamen yeni bir teklif olduğu ileri sürülemez. Epstein koalisyonunun İran’a geçen yılki saldırısı sırasında da Rusya’nın benzer bir teklifte bulunduğu o zaman çokça yazılıp çizilmişti. Ama teklifin niteliğinden çok İran’da yarattığı tartışma daha büyük önem taşıyor.

Kuşkusuz meselenin, İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesiyle bir ilişkisi var. Rusya’nın kategorik tutumu, nükleer silahların yayılmasını önlemektir ve bu tutum değişmeyecek. Bir diğer “muhafazakar” güç olan Çin için de aynı şey geçerlidir. Ancak “revizyonist” ABD ve “müttefikleri” için bu söylenemez. ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasından ayrılmasından başka “nükleer eşiği yükseltme” girişimleri de sır değil. Şaka veya abartı değil bu; 2016’da yayınlanan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) raporu (“Thinking about the Unthinkable in a Highly Profilerated World”) tam da bunu söylüyordu; rapora göre nükleer eşik “yükselir”, yani nükleer silahlanma mevcut 9 nükleer güce ilaveten baz ülkeler olarak Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Güney Kore, Japonya ve Polonya’ya da yayılırsa, çatışmacı devletlerin “nükleer eşiğin altında çatışmaya girme eğiliminin daha yüksek olacağını” ileri sürüyordu. (Bu raporu 2024’te ayrıntılı olarak incelemiştim.)

Gene de bu meselenin İran’da bir siyasi mücadele alanı olduğunu unutmamak gerek. Putin’in, zenginleştirilmiş uranyumun Rosatom’a teslim edilmesi önerisinden yukarıda söz etmiştim. Her ne kadar ABD yönetiminin iki ucu, Rubio ve JD Vance buna açıkça karşı çıktılarsa da (ABD’nin uranyumun kendisine teslimi için direttiği, ancak en optimal durumda UAEK’na verilmesine razı olacağı mesajını da verdiği anlaşılıyor) Aragçi belli ki buradan bir uzlaşma çıkabileceği inancıyla, üstelik de Devrim muhafızları ve Hamaney’in buna karşı olduğunu bildiği halde, 15 Mayıs’ta Yeni Delhi’de teklifi “Moskova ile görüşmeye hazır olduklarını” söyledi. 24 Mayıs’ta bu defa El Arabiya, İran’daki kaynaklarına dayanarak (bunun gerçekten mi böyle olduğunun bir önemi yok) uranyumun Rusya’ya değil de Çin’e verilebileceğini yazdı. Eğer uzlaşmacılar arasında gerçekten böyle bir eğilim doğduysa, bunun tek anlamı, yönetim içinde Rusya ve Çin arasında kutuplaşma yaratarak yeni bir oldubitti çabası olduğuna kuşku yok; antiemperyalist kanat da bu düşüncede olacak ki Reuters’in 21 Mayıs’ta yazdığına göre tam bu aşamada Mücteba Hamaney, uranyumun İran dışına çıkarılmasını en yüksek ruhani (yani siyasi) otorite sıfatıyla yasakladı.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Yeni kabuk ve altındaki

ABD’nin siyasi hedefi, ateşkes denilen şeyle geçen yaklaşık iki ayda kabuk değiştirmiş, askeri hedefi de buna uygun şekilde değişmiştir. Artık siyasi hedef, rejim değişikliği gibi olmayacak bir duaya amin demekten vazgeçip İran’da antiemperyalist kanadın doğrudan değil ama dolaylı tasfiyesi, yani Devrim muhafızları vb.nin iktidardan büsbütün uzaklaştırılıp “reformistlerin” uzlaşmacı hükümetinin kurulmasıdır.

1 Nisan’da Ruhani’nin “barışa hazır olmalıyız” çağrısı, 2 Nisan’da Hazrati’nin, Hürmüz boğazının egemenliğini paylaşmaya yönelik çıkışı, 3 Nisan’da Cevat Zarif’in Foreign Affairs’teki, Epstein koalisyonunun saldırısı arifesinde Umman’ın arabuluculuğunda varılan mutabakata (ABD’nin belirsiz bir miktar tazminat ödemesi şartıyla) geri dönmeyi savunan makalesi, yeni kabuğu içinde bu değişmeyen siyasi hedefe hızlı bir uyum çabasıydı. Özellikle uzlaşmacıların ideolojik önderi sayılabilecek Zarif’in makalesi, yazdıklarıyla ABD’ye çağrı, yayınlandığı yerle de bu çağrının karşılık gördüğü anlamına geliyordu.

Bu durumun Pakistan’daki ilk tur ve yapılamayan ikinci tur görüşmelerinde uzlaşmacı ve liberal kanatlar arasındaki gerginliği tırmandırdığına daha önce değinmiştim. The Wall Street Journal’ın bütün bu aylar boyunca en isabetli gözlemi de o günlerde yayınlandı: 25 Nisan’da İran yönetici çevrelerinde ABD’yle anlaşma yönünde olası tavizler konusunda ciddi bir ihtilaf olduğunu yazdı. Dediğine göre gerilim nisan ayındaki görüşmeler sırasında sürekli şekilde gözlenmiş ancak özellikle son bir haftada derinleşmişti; İran yönetimi aktif çatışmalar devam ederken siyasi retoriğinde bir bütünlük sağlamıştı ama bu bütünlük artık zayıflamaktaydı, zira görüşmelerde gündemin ilk sırasına yaptırımların kaldırılması meselesi çıkıyordu. Başka deyişle bu savaş kışkırtıcısı paçavra, İran yönetimindeki ihtilaftan gayet memnun görünüyordu; yaptırımların kaldırılması birinci sırayı aldığına göre (ve bu, müteakip defalar söylendiği gibi, İran’da uzlaşmacıların yükselmesi halinde ABD’nin sınırlı ve dolaylı olarak kabul edebileceği bir şarttır) antiemperyalistlerin savunduğu egemenlik ve uranyum meselesi ikinci plana itilmiş demekti.

Ertesi gün Pezeşkiyan’ın açıklamaları bu gözlemi doğruladı. Pezeşkiyan, İran ve ABD arasında diyaloğun yeniden başlaması için İran gemilerine ve limanlarına yönelik ambargonun kaldırılması gerektiğini, “ABD’nin baskı taktiğine devam etmesinin, Tahran’la diplomatik sürece girme niyetiyle çeliştiğini” ve böyle çelişkilerin “İran toplumunda ve yetkililerindeki güvensizliği güçlendirdiğini” söyledi. Mealen şöyle çevrilebilir: onlarla değil bizimle anlaşabilirsiniz çünkü biz anlaşmak istiyoruz, ancak bunun için önümüzü açmalısınız.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

Gözlem isabetli ancak varılan sonuç yanlıştı; ihtilaf derinleşiyordu ama hiç değilse bu aşamada uzlaşmacılar geriliyor ve antiemperyalist kanat, Mücteba Hamaney’in de nüfuzuyla yükseliyordu.

Sadece Journal veya Post değil, El Cezire’den El Arabiya’ya kadar hemen bütün uluslararası kanallar bu ihtilafı tıpkı Journal gibi doğru gözlemlediler ancak yanlış yorumladılar. Örneğin 3 Mayıs’ta El Cezire, İran’ın savaşı bitirmek için üç aşamalı bir teklif sunduğunu ileri sürdü. Buna göre birinci aşamada taraflar 30 gün içinde mütarekeyi kalıcı barışa çevirecek; bu sürede Hürmüz’den geçişler tedricen yeniden başlayacak, abluka da aynı şekilde kaldırılacak, bu arada karşılıklı saldırmazlık anlaşması (veya mutabakatı veya memorandumu) imzalanacak. İkinci aşamada İran nükleer meseleyi görüşmeye başlayacak; bu çerçevede uranyum zenginleştirmeyi 15 yıla kadar donduracak; bundan sonrasında sıfır depolama şartıyla (halihazırda yüzde 60 olan zenginleştirme oranını) yüzde 3,6’ya düşürecek. Nükleer altyapı sökülmeyecek ama yaptırımlar aşamalı kaldırılacak. Üçüncü aşamada daha geniş bir formatta Ortadoğu’da güvenlik görüşmelerine başlanacak.

Eğer böyle bir teklif var idiyse bu ancak uzlaşmacılardan gelmiş olabilirdi ve gene ancak antiemperyalist kanadın onayı alınmadan sunulmuş olabilirdi. Oysa aynı gün Tasnim (genellikle Devrim muhafızlarına yakın olduğu ileri sürülür) İran’ın 14 maddelik bir barış planı gönderdiğini duyurdu. Bu, yukarıda ekleriyle sıraladığım 8 maddenin revizyonunu andırıyordu; uranyum meselesi görüşme konusu olarak anılmıyordu bile, dahası “sınır bölgelerinden ABD askeri birliklerinin çıkarılmasını” da şart koşuyordu. Haberi ilk Tasnim’in vermesi, Fars’ın haberinde ise teklifin “içeride devlet organlarının mutabakatının ardından” sunulduğunun vurgulanması da teklifin içeriği kadar önemliydi, zira çok kuşkulu olsa bile bir mutabakata varılması için öncesinde mutabakatsızlık olması gerekir; dahası bu durumda mutabakat ifadesi gerçekte örtük biçimde mutabakatsızlığın itirafıdır.

Nitekim 17 Mayıs’ta İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı, herhangi bir uzlaşma olacaksa ancak İran’da antiemperyalist kanadın talepleri çerçevesinde olabileceğini bir kez daha vurguladı: “Yakında İran körfezinin güneyindeki bütün ABD askeri üsleri deaktive edilecek. Yeni Düzen inşa edeceğiz.” Birleşik komutanlık 25 Mayıs’ta da ABD’nin üç İran gemisine ve Bandar-Abbas limanında füze rampasına saldırısının ardından (İran iki gün sonra Kuveyt’teki ABD üssünü vurarak buna cevap verdi) ABD Ortadoğu’da ve İran yakınlarında askeri maceralarına devam ettikçe bir mutabakatın söz konusu olamayacağını açıkladı ve ekledi: “Petrolün varil başına 200 dolara çıkmasına hazır olun.”

Buna karşılık uzlaşmacı kanat geri çekilmiş değil; Pezeşkiyan’ın 31 Mayıs’taki “halka gerçekleri açıklayalım” açıklaması tam bir garabet. Dahası bu ve benzer açıklamalar, siyasi olarak Ruhani’nin ve ideolojik olarak Zarif’in başını çektiği uzlaşmacı kanadın da vites yükseltmeye çalıştığına yorulmalı.

Bu yakın zamanda başarılı olur mu, bilinmez; ama ABD siyaseti realist olmak zorunda. Siyasi hedefte kabuk değişikliği bununla ilgilidir: ABD artık “rejim” değişikliğinin yerine uzlaşmacıların iktidarına razıdır. Ancak Hamaney’in mirası, bedelini kendi ölümüyle ödeyerek antiemperyalist kanadın yükselişinin önünü açması, ve mirasçılarının siyasette sadece geçici bir süre için ve askeri durum gerektirdiği ölçüde tayin edici olmakla kalmayıp uzlaşmacılara karşı iktidar mücadelesinde sürekli (ancak doğrudan çatışmadan kaçınarak) el yükseltmesi, buna karşılık İran’da yeni baştan oluşan milli birlik, siyasi konsolidasyon ve 5’inci kol faaliyetinin zayıflığı açıkça gösteriyor ki, ABD’nin bu hedefe kısa zamanda varması mümkün değil. Bu durumda askeri strateji siyasi hedefin yeni kabuğuna uymakta sıkıntı yaşıyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Görüş

Yeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu

Avatar photo

Yayınlanma

15 Mayıs 2026 tarihinde Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı sıradan bir diplomatik toplantı olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu toplantıda BRICS’in 2026 yılında nasıl bir dünya düzeni tasavvur ettiğini gösteren en kapsamlı siyasi belgelerden birine imza atıldı. Belgenin satır aralarına bakıldığında yalnızca bir dışişleri bakanları toplantısı olmasının ötesinde Batı merkezli mevcut uluslararası sisteme yönelik kapsamlı bir alternatif vizyonun ana hatları da ortaya konmaktadır. Bu belge aslında son yıllarda hızlanan küresel güç mücadelesinin değişen dengelerin ve yükselen yeni dünya düzeninin siyasi manifestolarından biri olarak okunmalıdır.

Belgenin tamamına hâkim olan temel tema, “Küresel Güney’in Yükselişi”dir. BRICS üyeleri mevcut uluslararası düzenin adil olmadığını, yeterince temsil edici olmadığını, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını yansıtmadığını savunuyor. Bu nedenle BM, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi kurumların yeniden yapılandırılması gerektiğini vurguluyorlar. Böylece BRICS artık kendisini Batı dışındaki dünyanın sözcüsü olarak konumlandırıyor. Bugün dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistemin ciddi bir meşruiyet ve temsil krizine sürüklendiği bir dönemden geçiyor. Ukrayna savaşı, İran savaşı, Lübnan savaşı, Gazze krizi, küresel ticaret savaşları, yaptırımların silaha dönüşmesi, enerji güvenliği sorunları ve teknolojik rekabet gibi gelişmeler mevcut sistemin artık küresel gerçeklikleri yansıtmakta zorlandığını ortaya koyuyor. BRICS ülkeleri de tam olarak bu noktadan hareket ediyor ve Yeni Delhi Sonuç Belgesi ile dünyaya açık bir mesaj veriyor: “Mevcut düzen artık sürdürülebilir değil.”

Belgenin en dikkat çekici yönlerinden biri BRICS’in kendisini artık sadece ekonomik bir iş birliği platformu olarak görmediğini açık biçimde ortaya koymasıdır. Kuruluşundan bu yana uzun süre ekonomik kalkınma, ticaret ve finans konularına odaklanan BRICS, bugün çok daha iddialı bir noktaya gelmiş durumda. Yeni Delhi Sonuç Belgesinde ekonomi kadar güvenlik, jeopolitik krizler, yapay zekâ, siber güvenlik, iklim politikaları, enerji dönüşümü ve uluslararası yönetişim reformları da merkezi bir yer tutuyor. Bu durum BRICS’in küresel siyasette kurucu aktör olma hedefinin giderek güçlendiğini gösteriyor. Belgenin satır aralarına bakıldığında en güçlü vurgu “çok kutuplu dünya” kavramında ortaya çıkıyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yaklaşık yirmi yıl boyunca Batı merkezli ve büyük ölçüde Amerikan liderliğinde şekillenen uluslararası düzenin artık tek seçenek olmadığı düşüncesi BRICS’in temel yaklaşımını oluşturuyor. Bildiri boyunca tekrar tekrar kullanılan “daha adil”, “daha temsilî”, “daha demokratik” ve “daha kapsayıcı” uluslararası sistem ifadeleri aslında mevcut küresel güç dağılımına yönelik doğrudan bir eleştiri niteliği taşıyor.

Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi reformuna ilişkin bölümler son derece önemlidir. Belgenin en kritik siyasi bölümlerinden biri BM reformu çağrısıdır. BRICS ülkeleri mevcut yapının bugünün gerçeklerini yansıtmadığını açıkça ifade ediyor. Afrika’nın, Latin Amerika’nın ve yükselen Asya güçlerinin karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmediğini savunuyorlar. Daha da dikkat çekici olan ise Çin ve Rusya’nın, Hindistan ve Brezilya’nın Güvenlik Konseyi’nde daha büyük rol üstlenmesi gerektiğine ilişkin desteğini yeniden açıklamış olmasıdır. Bu durum bize öncelikle Hindistan ve Brezilya’nın küresel güç statüsüne yükseldiğini göstermektedir. Ardından BRICS içindeki siyasi uyumun arttığını kanıtlamaktadır. Son olarak da II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin sorgulandığını görüyoruz.

Belgede öne çıkan bir diğer unsur ise ABD ve Batı’nın yaptırım politikalarına yönelik sert eleştiridir. Son yıllarda ekonomik yaptırımların dış politika aracı olarak yoğun şekilde kullanılması BRICS ülkelerinde ortak bir rahatsızlık yarattı. Metinde tek taraflı yaptırımların uluslararası hukuka aykırı olduğu ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomik kalkınmasını olumsuz etkilediği vurgulanıyor. Bu ifade doğrudan isim vermese de ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları, Rusya yaptırımları, Venezuela yaptırımları, Küba ambargosu gibi uygulamalara yöneltilmiş güçlü bir eleştiri olarak okunabilir. Bu yaklaşım, BRICS’in uzun süredir dile getirdiği “ekonominin silahlaştırılması” eleştirisinin devamı niteliğindedir. Aslında bildirinin en stratejik bölümlerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Çünkü BRICS artık sadece mevcut finansal sisteme eleştiri getirmiyor. Aynı zamanda alternatif mekanizmalar geliştirmeye çalışıyor. Sınır ötesi ödeme sistemleri, yerel para birimleriyle ticaret, finansal entegrasyon ve Yeni Kalkınma Bankası’nın güçlendirilmesi gibi başlıklar dolar merkezli küresel ekonomik yapıya karşı uzun vadeli bir alternatif oluşturma arayışının işaretleri olarak okunabilir. Henüz doların yerini alabilecek bir sistemden söz etmek mümkün değil. Ancak BRICS’in attığı adımlar mevcut finansal düzenin tek seçenek olmadığını göstermeye başlıyor.

Yeni Delhi Belgesi’nin yine önemli siyasi bölümlerinden biri ise Gazze ve Filistin meselesidir. Gazze konusunda en güçlü BRICS duruşlarından birine şahit oluyoruz. Belgede Gazze ve Filistin konusunda oldukça sert ifadeler yer almaktadır. 1967 sınırları temelinde bağımsız Filistin devleti vurgusu dikkat çekmektedir. Ayrıca Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı dava ve Uluslararası Adalet Divanı kararları belgede doğrudan hatırlatılmaktadır. BRICS ülkeleri son dönemdeki saldırılar ve insani kriz karşısında şimdiye kadarki en net ortak duruşlarından birini sergilemiştir. Ateşkes çağrısı, insani yardımların engelsiz ulaştırılması talebi Filistin devletinin desteklenmesi ve uluslararası hukuka vurgu yapılması bildirinin en güçlü siyasi mesajları arasında yer alıyor. Bu durum, BRICS’in küresel krizlerde daha görünür ve daha etkili bir siyasi aktör olma isteğinin de göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Öte yandan metin BRICS içindeki farklılıkları da tamamen gizlemiyor. Özellikle Orta Doğu konusunda üyeler arasında farklı görüşlerin bulunduğu açık şekilde ifade ediliyor. Bu durum önemli çünkü günümüzde BRICS yalnızca Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan bir yapı değil. İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Etiyopya ve Endonezya gibi yeni üyelerle birlikte çok daha karmaşık bir jeopolitik yapıya dönüşmüş durumda. Belgede ilginç şekilde bazı konularda ortak tutum yerine farklı görüşlerin bulunduğu açıkça belirtilmektedir. Özellikle İran, Körfez ülkeleri, Yemen gibi meselelerde üyelerin farklı pozisyonları olduğu kabul edilmiştir. Buna rağmen birliğin ortak zemin oluşturabilmesi BRICS’in diplomatik kapasitesinin arttığını gösteriyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde Yeni Delhi süreci aynı zamanda Hindistan’ın önemli bir diplomasi başarısını temsil etmektedir. BRICS’in son genişleme dalgasıyla birlikte İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Etiyopya Endonezya gibi yeni üyelerin birliğe katılması bir yandan platformun jeopolitik çeşitliliğini artırırken diğer yandan ortak karar alma süreçlerini daha karmaşık hâle getirmiştir. Özellikle İran savaşının devam ettiği bir dönemde İran ile Körfez ülkeleri arasındaki derin görüş ayrılıkları nedeniyle birçok uzman, BRICS’in ortak bir siyasi zemin oluşturmakta zorlanacağını ve toplantının ciddi diplomatik gerilimlere sahne olacağını öngörmekteydi. Ancak tüm bu farklılıklara rağmen Hindistan, çıkarları ve öncelikleri birbirinden ayrışan üyeleri aynı platform etrafında bir araya getirmeyi başararak BRICS’in parçalanmak yerine diyalog üretme kapasitesini koruduğunu göstermiştir. Bu bağlamda Yeni Delhi’de ortaya çıkan sonuç yalnızca yayımlanan ortak metnin içeriğiyle sınırlı değildir. Asıl dikkat çekici başarı son derece hassas ve kutuplaştırıcı bir kriz ortamında bazı konularda doğrudan karşı karşıya gelen üyelerin diğer konular üzerinde uzlaşarak BRICS çatısı altında müzakere etmeyi sürdürmelerini sağlayan diplomatik zeminin korunabilmiş olmasıdır.

Ayrıca belgenin en önemli mesajlarından biri teknoloji alanında ortaya çıkıyor. Yapay zekâ, dijital altyapılar, veri güvenliği ve siber güvenlik gibi başlıkların geniş şekilde ele alınması tesadüf değildir. Çünkü geleceğin küresel güç mücadelesi teknolojik üstünlük üzerinden de şekillenecektir. BRICS ülkeleri bu gerçeğin farkında olduklarını ve teknoloji yarışında ortak hareket etmek istediklerini açıkça ortaya koyuyorlar. Özellikle yapay zekâ yönetişimi konusunda Batı merkezli normlara alternatif üretme arayışı dikkat çekiyor. Enerji ve iklim politikaları konusunda da BRICS’in farklı bir yaklaşım geliştirdiği görülüyor. Batılı ülkelerin sıklıkla vurguladığı hızlı enerji dönüşümü yerine “adil enerji dönüşümü” kavramı öne çıkarılıyor. Bu yaklaşımın temelinde gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyüme ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesi bulunuyor. BRICS ülkeleri çevresel sorumluluk ile kalkınma hakkı arasında denge kurulmasını savunuyor. Bu da küresel iklim tartışmalarında önümüzdeki yıllarda daha belirgin hale gelecek önemli bir ayrışma alanına işaret ediyor.

Tüm bu başlıklar bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo oldukça nettir. BRICS artık sadece ekonomik çıkarların korunduğu bir platform değildir. BRICS, uluslararası sistemin nasıl işlemesi gerektiğine dair kendi vizyonunu oluşturmaya başlayan bir güç merkezidir. Bu vizyonun temelinde daha fazla temsil daha fazla egemen eşitlik daha fazla çok kutupluluk ve gelişmekte olan ülkelerin küresel karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olması hedefi yer almaktadır.

BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısında masaya konulan Yeni Delhi Belgesi bir toplantı sonuç metninden öte küresel siyasette yaşanan tarihî dönüşümün önemli belgelerinden biridir. Dünya tek merkezli yapıdan hızla uzaklaşırken BRICS de bu dönüşümün en güçlü siyasi ve ekonomik taşıyıcılarından biri haline gelmektedir. Bugün hâlâ uluslararası sistemin birçok kuralı Batı tarafından belirleniyor olabilir. Ancak Yeni Delhi’den yükselen mesaj şudur: O kuralların yeniden yazılması için artık çok daha fazla aktör masada yer almak istemektedir. BRICS artık ekonomik kulüp olmaktan çıkıyor. Bu yapı siyasi, diplomatik, finansal ve teknolojik bir güç merkezine dönüşüyor. Küresel Güney’in ortak sesi ve pusulası olma iddiası güçleniyor. Batı merkezli kurumlara hem alternatif hem de onları dönüştürmeye çalışan bir strateji izleniyor. BRICS henüz BM, IMF, Dünya Bankası veya WTO’nun yerine geçecek kurumlar kurmuyor. Lakin bu kurumların kurallarını ve güç dağılımını değiştirmeye çalışıyor.

Dönem Başkanı Hindistan’ın Dışişleri Bakanları Toplantısı 2026 Yeni Delhi Belgesi, BRICS’in 20 yıllık tarihindeki en kapsamlı stratejik belgelerden biri olarak değerlendirilebilir. Metin; ABD ve Batı’nın liderlik ettiği tek kutuplu dönemin sona erdiği, yükselen güçlerin daha fazla söz sahibi olmak istediği ve Küresel Güney’in uluslararası sistemde kalıcı bir ağırlık oluşturma arayışının hızlandığı bir dönemin siyasi manifestosu niteliğindedir.

Belgenin özü tek bir cümleyle özetlenebilir: BRICS, mevcut uluslararası düzenin kurallarına uyum sağlayan bir platform olmakla birlikte bu kuralları yeniden yazmak isteyen küresel bir aktöre dönüşmektedir.

Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.

X: @umur_tugay

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English