Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Avrupa düşüncesinde Rusya karşıtlığı

Yayınlanma

Rusya ile Ukrayna arasında başlayan savaşın ilk sıcak günlerinde, Batı kamuoyundaki Rus hükümetine karşı tepki, birden alevlenerek topyekun Rus kültürüne karşı nefrete dönüşmüştü.

Rus edebiyatının başyapıtlarının kütüphanelerden toplatılmasından, Rus klasik müzik bestelerinin filarmoni orkestralarında yasaklanması talebine kadar, Batı uygarlığı için utanç verici sahneler yaşandı.

Kriz ve savaş dönemlerinde ana akım medyanın, herhangi bir ülkeye karşı halkı kışkırtarak kendi iktidarları etrafında birleştirmeye çalışması, Batı’da sürekli yaşanan hadisedir.

Şaşırtıcı olan, nasıl oldu da Putin’e karşı siyasi tavır, Rus kültürünü kökten yadsıyan bilinçsiz öfke patlamasına dönüştü?

Şüphesiz bugün dizginlerinden boşalmış ‘Rus nefretinin’ Batı toplumlarının çoğunluğunda etkili olmasında, Batı entelektüelinin, özellikle Avrupa solunun rolü belirleyici olmuştur.

Soğuk Savaşın en kasvetli günlerinde dahi Dostoyevski, Tolstoy bütün Fransız klasiklerini geride bırakacak kadar çok yayımlanıp okunmaktaydı. Anti komünist propagandanın en sert dönemlerinde dahi Avrupa solunun gardı bu denli düşmemişti.

Bugün Avrupa solunun, kendi neoliberal iktidarlarının payandası olacak şekilde Rusya’ya karşı hizaya girmesi, hafızalara ilk olarak 2. Enternasyonalin ‘siyasi ihanetini’ getirse de, Avrupa solunun Rusya karşıtlığının kökleri çok daha eskilere uzanmaktadır.

Aydınlanma’dan Marksizm’e

Kıta Avrupa’sında muhafazakar düşünce kadar cumhuriyetçi, demokratik ve sosyalist düşünce geleneğinde de Rusya karşıtlığı göz ardı edilemeyecek ölçüde belirgindir.

18. yüzyılın son çeyreğinden 19. yüzyılın son çeyreğine kadar, Kıta Avrupa’sındaki neredeyse bütün ilerici kesimde Rusya ‘otokrasiyi, barbarlığı, despotizmi’ temsil etmekteydi.

Batı entelektüelinin Rusya karşıtlığını sağlıklı tarihsel zemine oturtabilmek için bu yüz yıllık dönemin öncesinde ve sonrasında yaşanan tutum ve değerlerin değişmesine, var olan yargıların neden ve nasıl değiştiğine bakılmalıdır.

Öncelikle Batı entelektüelinin Rusya’ya karşı tavrı, bu düşünürlerin kendi siyasal sistemleriyle ilişkisine doğrudan bağlıydı.

Kıta Avrupa’sındaki monarşilerin toplumsal özgürlüğe, ilerlemeye set çektiği dönemlerde Rusya aydınlanma fikirlerinin yeşerebileceği alternatif topraktı. Toplumsal hareketlerin ve devrimlerin gerçekleştiği dönemlerdeyse Rusya, Kıta Avrupa’sında canlanan özgürlüğün en büyük tehdidi olarak görülmekteydi.

Kıta Avrupa’sındaki ilerici düşünürlerin Rusya karşıtı yaklaşımındaki bütün bu değişimler, iniş çıkışlar en net şekilde Diderot’dan Marx’a takip edilebilir.

Bir anlamda Diderot’nun ilk dönemdeki görüşleriyle Marx’ın son dönemdeki görüşleri arasında döngü vardır.

Aydınlanma’nın Rus steplerine yolculuğu  

Avrupa düşüncesinde, Rusya’yı Aydınlanmanın ilerleme ve özgürlük ideallerinin gerçekleşebileceği ülke olarak ilk dile getiren ve hatta bunu siyasi eyleme dönüştüren Alman düşünür Leibniz’di.

Feodalizmin kasvetinin hissedildiği Prusya’da Alman yöneticiler ve küçük prensliklerin sonu gelmeyen kavgasına dayanamayan Leibniz, Aydınlanmanın toplumsal tasarıları için en uygun yerin büyük coğrafyaya ve güçlü yönetime sahip Çarlık Rusya’sının olduğunu düşünmüştü.

Leibniz “Bu tasarıları Rusya gibi büyük bir ülkede hayata geçirmek, birbiriyle rekabet içindeki Alman prensliklerinin herhangi birinden daha kolay olacaktır” diyerek Büyük Petro’nun danışmanlığını yapmış ve Petro’nun Avrupa gezisine eşlik etmişti.[1]

Fransız Aydınlanma düşünürleri de eşitlikçi ve özgür toplumsal tasarıları için yüzlerini Rusya’ya dönmüştü. Çariçe Katerina izlediği Avrupa siyasetinin parçası olarak kendisini Aydınlanma’nın öğrencisi olarak sunup, monarşiler ve kilise tarafından hedef gösterilen Fransız düşünürlerine kanat açmıştı.

Diderot “Fransa’nın geleneksel mülkiyet ilişkileriyle sımsıkı bağlanmış̧ durumda olması yasalarda reform yapılmasını olanaksız kılarken, Rusya’da … daha üzerinde hiçbir işlemde bulunulmamış̧ ulusa ne mutlu”[2]diyerek Leibniz’le aynı yaklaşımı sergilemişti ve  Katerina’nın daveti üzerine 1773’te Rusya’ya gitmişti.

Diderot ve 2. Katerina

Diderot’nun Petersburg’da bulunduğu sırada patlak veren Pugaçev ayaklanması sonrası Katerina’nın reformlarını askıya alması ve Aydınlanma düşüncesinden hızla uzaklaşması, Aydınlanma düşünürlerinin Rusya’ya bakışlarındaki ilk önemli kırılmaya neden olmuştu.

Rusya gezisi sonrası Diderot’nun dile getirdiği “Rusya’da bireysel özgürlüklerin olmadığı”, “kamusal yaşamın yokluğu”, “doğal haklara pranga vuran despotizm” gibi ifadeler, Avrupa’nın ilerici kesimlerinin değişmez retoriği haline gelecekti.

Özellikle Fransız Devrimi ve sonrasındaki Jakoben dönemin radikal politikaları karşısında, Çarlığı devrim dalgalarından korumak isteyen Rusya’nın tutucu politikaları, Avrupa entelektüelindeki bu yargıları güçlendirmiştir.

Kuskusuz Napoléon’u Moskova önlerinden Paris’e kadar kovalayan, ‘barbar’ İskitli savaşçıların Paris’in sokaklarında zafer yürüyüşü yapması, Rusya’yı Avrupa’daki özgürlüğün en büyük düşmanı olarak görüp ‘Rusofobi’ düşüncesinin kökleşmesini hızlandırmıştı.[3]

Napoléon Moskova önlerinde

Napoléon’un düşüşü sonrası gerek Restorasyon döneminde gerekse 1830 ve 1848 devrimlerinde Rusya’nın Avrupa monarşilerinin ayakta kalmasını sağlayan en büyük güç olarak, siyasi kuvvet kazanması, ilerici kesimlerdeki Rus karşıtlığını pekiştirmişti.

Rusya artık sadece ‘despotizmin’ kalesi değil aynı zamanda demokrasi ve devrimin ‘en büyük düşmanı’, karşıdevrimin kalesini simgelemekteydi Avrupa entelektüellerinin gözünde.

Rusya karşısında Marx  

1848 Devrimi sırasında Rusya’nın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna sağladığı askeri ve siyasi destek sonucu başarısızlığa uğraması, Avrupalı sosyalistlerin Çarlık Rusya’sına karşı konumunu belirlemiştir.

Özellikle Marx ile Engels’in 1850’lerin başından 1870’lerin sonuna kadarki yazılarında, Rusya neredeyse diğer Avrupa monarşilerinden çok daha fazla eleştirilmişti.

Engels, Şubat 1849 tarihli ‘Demokratik Panslavizm’ makalesinde “Rus nefreti, Almanlar arasında başlıca devrimci tutku olmuştur ve hala öyledir… devrimin düşmanlarının nerelerde toplandığını biliyoruz, bunlar Rusya ve Avusturya’nın Slav bölgeleridir”[4] diyerek Çarlık karşıtlığını bir anlamda etnik-kültürel karşıtlık noktasına kadar götürmüştü.

Aynı şekilde Marx da Şubat 1853 New York Tribune’de yayımlanan makalesinde, Rus köy komününün (obsçina) varlığını Çarlık despotizminin ekonomik ve politik temeli olarak görüp mahkum etmişti.

Marx ile Engels’in Rusya karşıtı konumları, patlak veren Kırım Savaşı sonrası açık bir siyasi tavra dönüşmüştü. Kırım Savaşı sırasında Rusya karşıtı birçok yazı kaleme alan Marx’ın makaleleri, İngiliz muhafazakar David Urquhart’in gazetesi Free Press’te yayımlanmıştı.

Asıl çarpıcı olan, Engels’in, 12 Nisan 1853’te Tribune yazısında Rusya’ya karşı İngiliz hükümetine verdiği siyasi destekti: “Rusya kesin olarak fetihçi bir ulustur… Rusya’nın Türkiye’yi ele geçirmesine izin vermek, gücünü neredeyse yarı yarıya arttıracak… böyle bir durum karşısında, devrimci Demokrasi ile İngiltere’nin çıkarları el ele gitmektedir. İkisi de Çarın, Konstantinopolis’i başkentlerinden biri haline getirmesine izin veremez.”[5]

Şüphesiz Marx ve Engels, Avrupa’da gerçekleşebilecek devrim amacıyla, İngiltere ile Rusya arasındaki emperyal çatlağı derinleştirmek için taktiksel siyaset izlemişlerdi.

Bu anlamda, devrimden vazgeçen 2. Enternasyonal’in kendi ülkelerinin emperyalizmi desteklemesiyle Marx ve Engels’in tutumu arasında ideolojik uçurumlar vardır.

Yine de bu Rus karşıtı iklim, Avrupa sosyalist partileri tarafından kullanılmıştır.

Marx’ta yeniden doğan Rusya

Kıta Avrupa’sındaki ilerici kesimde Rusya’ya karşı tavrı kökten değiştirecek iki olay yaşanmıştır. 1871’de Paris Komünü ile yalnızca yirmi yıllık 3. Napoléon baskısı son bulmamış, Kıta Avrupa’sında işçi sınıfı ve sosyalist hareketi baskılayan uluslar arası dengeler de değişmişti. Komün sonrası patlak veren Sedan Savaşıyla, Avrupa’daki muhafazakar konsensüs de dağılmıştı.

Diğer yandan 1870’lerde başlayan Rusya’da Popülistlerin köylere yönelmeleriyle Rus entelektüelleri Çarlığa karşı devrimci siyasi eylem başlatmışlardı. Tarihin bu anında gerek Kıta Avrupa’sında gerekse Rusya’da yaşanan gelişmeler başta Marx ile Engels olmak üzere Avrupa sosyalistlerinin Rusya’ya bakışının kökten değişmesini sağlayacaktı.

Özellikle Çernisevki’nin yazılarında Rus köy komünlerini, modern ekonominin yöntemleriyle sosyalizmin temel toplumsal yapılarına dönüştürmeye dair fikirleri ve kapitalizmin yıkımlarını yaşamadan sosyalizme geçme olasılığını gündeme getiren yazıları, Marx’ın dikkatini çekmişti.

Uzun süre Rusya üzerine araştırma yapan Marx’ın bakışı da kökten değişmişti. Artık köy komünleri despotizmin temeli değil sosyalizmin embriyosunu temsil ederken; Rusya da karşıdevrimin kalesi değil Avrupa devriminin ilk ateşini yakabilecek ülkeyi simgelemekteydi.

Rus devrimci hareketi içindeki Zasuliç1881 yılında Marx’a bir mektup yollayarak, Marx’ın Rusya’nın geleceğine dair fikirlerini sordu.

Marx uzun süre Rusya’nın kapitalizmin durağına uğramadan sosyalizme geçme olasılığını incelediği dört taslak üzerine çalıştı. Çalışmalarındaki sonu gelmeyen titizliği sonucu Marx, bu taslaklardan hiçbirini Zasuliç’e yollamadı. Kısa bir mektubunda Marx, kapitalizmin ‘tarihsel kaçınılmazlığını’ sadece Batı Avrupa için dile getirdiğini söylemekle yetindi.[6]

Marx’ın bu taslaklarını İtalyan tarihçi Venturi, “kısacası Marx, en sonunda Çernisevski’nin fikirlerini kabul etmiş oldu”[7]diyerek değerlendirmiştir.

  Marx ve Çernisevski

Ne var ki siyasi nedenlerden dolayı Zasuliç ve Plehanov, Marx’ın mektubunu yayınlamadılar, mektup ancak 1924 yılında ortaya çıktı.

Marx’in ileride Rusya’da gerçekleşebilecek devrime dair öngörüsünün perdelenmesiyle, bir noktada Avrupa sosyalizmin kendi emperyalizminin yanında yer almasının yolu açılmış oldu.

Batı solunun yüzyıllık utancı  

Birinci Dünya Savaşı arifesinde, Avrupalı sosyalist hareketlerle Rus devrimcileri arasında yaşanan kopuş sonrası, (Halk Cephesi deneyiminde kısa bir yakınlaşma yaşansa da), İspanya İç Savaşı başta olmak üzere, Sovyetlerin Avrupa sosyalistleriyle yaşadığı ideolojik tartışmaların sonu gelmedi.

Elbette Soğuk Savaş boyunca bu ideolojik çekişmenin arka planında Avrupa solunun taşlaşmış Rus karşıtı ön kabullerinin izi kolayca görünebilir.

Marx’ın Rusya’ya dair taslak notları zamanında yayımlansaydı, tarihin seyri ne ölçüde değişirdi, tartışılır.

Tartışmasız olansa, bugün Avrupa solunun pervasızca sergilediği Rus nefretidir.

Dostoyevski’yi birçok edebiyat fakültelerinin müfredatından çıkaran Almanya, bu sürecin sonunda Leibniz’in eserlerini yasaklamaya kadar gidecektir! Kriz dönemlerinde kendi ilerici geleneğini yadsıma, Batı’nın karakteristik özelliğidir.

Batı emperyalizminin hegemonyasının dağıldığı, yeni uluslar arası siyasi dengelerin yerine oturmaya başladığı bu dönemin sonunda, Asya’ya tarihi rol veren Batı düşüncesindeki gelenek yeniden, daha sağlıklı biçimde gündeme gelecektir.

Dipnotlar:

[1] Leibniz’in Rusya ve Çin üzerine düşünceleri için bkz. Maria Rosa Antognazza, Leibniz, İş Bankası Yayınları, 2013

[2] Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi, sy 30, İletişim Yayınları, 2009

[3] Rusya ile Fransa arasındaki tarihsel ilişkiye dair bkz Hélène Carrère d’Encausse, La Russie et La France, Fayard, 2021

[4] Marx ve Engels’in 1850’li yıllardaki Rusya üzerine yazıları ve tartışmaları için bkz.  Kevin B. Anderson, Marx Sınırlarında, sy 98, Yordam Kitap, 2018

[5] Anderson, sy 91

[6] Marx’ın son dönemleri çalışmaları ve Rus Narodnik Hareket ile ilişkisine için bkz Marcello Musto, Karl Marx’ın Son Yılları, sy 132, Yordam Kitap, 2021

[7] Rus Popülizmi üzerine kapsamlı çalışma için bkz. Franco Venturi, Histoire du Populisme Russe, au XIX. siècle tome 1-2, Gallimard, 1972

GÖRÜŞ

Hindistan’da genel seçimlere doğru-4 / Dış politika

Yayınlanma

Hindistan, iktidardaki Hindistan Halk Partisi (BJP) hükümeti ve ana muhalefetteki Hindistan Ulusal Kongresi (kısaca Kongre Partisi veya Kongre) başta olmak üzere 18. genel seçimlere hazırlanıyor. Seçimlerin kazananının yine BJP hükümetinin olacağı yönünde güçlü bir beklenti söz konusu olsa da muhalefetin başa geçmesi durumunda da özellikle dış politika bağlamında Hindistan’da büyük bir değişiklik yaşanmayacaktır. Çünkü Hindistan’da hem BJP hem de Kongre dış politika veya ekonomi gibi belirli konularda pragmatik ve ideolojik olmayan bir yaklaşım sergiler. Bu, aralarında ideolojik farklılıklar olmadığı anlamına gelmez ama bunlar genellikle çok açıktır ve ülkenin iç politikasında, özellikle de kimlik siyaseti söz konusu olduğunda önemli bir rol oynar. Ancak iki parti örneğin eğitim gibi alanlarda sıklıkla farklı fikirleri savunurken dış politika söz konusu olduğunda yaklaşımları ideolojik değil çıkar odaklıdır.

Hindistan’da genel seçimlere doğru-3 / Politik ekonomi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya ile ilişkiler bunun açık bir örneği. Hindistan dış politikasının mevcut değişmez gidişatlarından biri hem ABD hem de Rusya ile “müttefik olmadan” ortaklıkları sürdürme çabasıdır. Örneğin, Kongre Partisi geçmişte şimdikinden çok daha sol eğilimliydi. Ancak Kongre, ABD’nin Hindistan’ın en önemli ekonomik ortaklarından biri, önemli teknolojilerin sağlayıcısı, Çin’e karşı önemli bir destekçisi ve Hint diasporasının etkili ve zengin bir kesiminin üssü olduğu gerçeğini göz ardı edemez. Hem zaten çoğunlukla Modi’ye veya Modi hükümetine atfedilen günümüz Hindistan-ABD yakın ortaklığının temelleri aslında Kongre hükümeti döneminde atılmıştı. Benzer şekilde sağcı ve milliyetçi bir parti olan BJP de Sovyet komünizminden pek hoşlanmıyordu. Ancak iktidara geldikten sonra çoğu Hint silahının hâlâ Sovyet ya da Rus yapımı olduğu ve Rusya’nın nükleer enerji konusunda önemli bir ortak olmayı sürdürdüğü gerçeğini göz ardı edemezdi. Yani hangi parti iktidarda olursa olsun Hindistan dış politikada ılımlılığı korumaya çalışan bir ülkedir; Batı ile Rusya arasında (ve İsrail ile Arap devletleri arasında da) orta konumda kalmak isteyen bir ülke. Bu nedenle, paradoksal olarak, Hindistan’daki olaylar bazen öngörülemezken ve ülkenin çeşitli bölgeleri çoğunlukla siyasi veya sosyal açıdan istikrarsızken Yeni Delhi’nin dış politikası büyük ölçüde partiler/hükümetler üstü, istikrarlı ve öngörülebilir bir nitelik taşır.

Diğer yandan, Hindistan’da seçim anketleri dikkate alındığında Başbakan Modi’nin ve iktidar partisinin muhalefete karşı zaten çok büyük avantajları olduğu görülüyor; çok daha büyük mali kaynaklar, esnek bir medya ve bunların arasında uzlaşılmış bir bürokrasi. Ancak Modi hükümetinin yine de hiçbir şeyi şansa bırakmadığı da görülüyor. Bunlardan üçü ayrıca muazzam bir biçimde öne çıktı. İlki, Hindistan’ın eylül ayında ev sahipliği yaptığı G-20 Zirvesi idi. Hindistan hükümeti zaten dönüşümlü olan G-20 başkanlığını Hint halkına çok muazzam bir dış politika başarısı olarak, dünyaya ise “süper güç adayı” Hindistan’ın “dünya liderliğinin” gösterişli bir avatarı olarak pazarladı. Hem zaten Hindistan’ın G-20 sürecinde de uluslararası basın Modi hükümetinin azınlıklara ve siyasi muhaliflere yönelik saldırılarına pek de ilgi göstermedi. İkinci olarak, tüm Hintleri TV’ye kilitleyen, onlar için hem en sevilen spor hem de en çekici eğlence biçimi olan ve tüm milliyetçi duyguları ortak paydada buluşturup alevlendiren Kriket Dünya Kupası geliyor. Ancak ne yazık ki Hindistan’ın ev sahipliği yaptığı turnuvaların sonucunda 19 Kasım’da Hindistan’daki Modi’nin de memleketi olan Gujarat’ın Ahmedabad kentindeki Narendra Modi Stadyumu’nda Avustralya’ya karşı oynanan final maçı kaybedildi. Hindistan kazansaydı eğer, Narendra Modi’nin, Narendra Modi Stadyumu’nda Narendra Modi’ye övgüleri büyük bir coşkuyla selamlayarak, Dünya Kupası’nı büyük bir gururla alıp Hindistan takımına takdim etmesi hiç kuşkusuz büyük bir gösteri olacaktı. Ancak yine de Hindistan’ın tartışmasız süper güç olduğu bir alan olan kriketin Hindistan’a getirdiği prestij hâlâ büyük bir kazanç. Ve üçüncüsü ise ocak ayında Hindu tanrısı Rama’ya adanmış yeni ve devasa bir tapınağın açılışı oldu. Bu gösterişli açılış hiç kuşkusuz BJP hükümetinin çoğunlukçu gündemini daha da ileriye taşıyor.

Aynı zamanda Hindistan’ın dış politikası kısa zaman içinde birçok diplomatik zorlukla karşılaştı. Ancak görevdeki Modi rejimi bu birtakım zorlukları kendi lehine avantaj olacak bir biçimde bir seçim stratejisine dönüştürmeyi başardı. Örneğin, bunlardan Hint basınını en uzun meşgul edeni, Sih ayrılıkçılığı anlamına gelen Khalistan hareketi konusunda Kanada ile yaşamakta olduğu kriz ve BJP hükümeti bu kriz üzerinden Sih ayrılıkçılarını olduklarından daha büyük bir güvenlik tehdidi olarak resmederek tabanını genel seçimler öncesinde harekete geçiriyor. Yeni Delhi hükümeti zaten son yıllarda 2020-21 çiftçi protestosundan başlayarak Khalistan hareketine yönelik korkuyu körüklemeye başlamıştı. Çoğunlukla Punjab ve Haryana devletlerinden Sih çiftçiler, hükümetin Eylül 2020’de çiftlik ürünlerinin satışı, fiyatlandırılması ve depolanmasıyla ilgili onları serbest piyasadan koruyan kuralları gevşeten üç Çiftlik Yasası’nı yürürlüğe koymasına karşı protesto başlatmış, Ocak 2021’de Hindistan hükümeti, Khalistan hareketinin protestolara sızdığını iddia etmişti. 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar Punjab, Sih militanların yürüttüğü terör kampanyası ve onlara karşı çıkan Hindistan güvenlik güçlerinin uyguladığı vahşet ve aşırılıklar nedeniyle felaketi yaşamıştı. Bu felaket yaklaşık 25 bin kişinin yaşamına mal olmuştu. Günümüzde Punjab’da Khalistan hareketi fiilen öldü ama Batı’daki Sih diasporasının küçük ama son derece sesli ve görünür kesimleri arasında hayatta kalmaya devam ediyor. Yeni Delhi için bu durum BJP hükümetinin politik ihtiyaçlarına hizmet eden ve Başbakan Narendra Modi’ye “güçlü bir adam olarak” bir kez daha kendini kanıtlama şansı sunan yararlı bir seçim stratejisi haline gelmiş görünüyor. Normalde verilere göre, 2000-2022 yılları arasında Khalistan bağlantılı şiddet, daha düşük bir profilde: Son 22 yılda Punjab’da en az bir ölümle sonuçlanan 33 olay yaşanırken Jammu ve Keşmir’de 11 bin 892 ölümcül olay ve Maocuların dahil olduğu 5 bin 247 ölümcül olay yaşandığı kaydedilmiş. Ancak bugünkü iktidar söylemlerine kulak verildiğinde Khalistan hareketinin çok daha ciddi bir tehdit olduğu düşünülür.

Modi’nin tabanındaki popülaritesinin en güçlü nedenlerinden biri de Hindistan’ı güçlü ve iddialı bir Hindu devleti olarak yeniden düzenleme fikri. Modi hükümeti, 2015’te Hindistan’ın Manipur ve Nagaland’daki ayrılıkçıları hedef almak için Myanmar topraklarında nokta operasyon düzenlediğini büyük manşetlerle duyurmuştu. Eylül 2016 sonlarında gündeme Pakistan topraklarındaki “militan fırlatma rampalarına” karşı nokta operasyon düzenlendiği büyük harflerle yansıdı. Modi bu saldırının türünün ilk örneği olduğunu iddia ederken yine Hint basınında Pakistan kontrolündeki bölgeye daha önce yapılan dokuz saldırı belgelenmişti. Daha sonra Modi’nin, grubun Şubat 2019’da Pulwama’daki Merkezi Yedek Polis Gücü (CRPF)  konvoyuna düzenlenen ve 40 kişinin ölümüne yol açan intihar saldırısına misilleme olarak Hindistan’ın Jaish-e-Mohammed (JeM) eğitim kampına düzenlediği hava saldırılarıyla ilgili haberler yansıdı. Ancak Pakistan’ın Hayber-Pahtunhva eyaletindeki “Balakot’taki en büyük JeM kampının” yok edildiği ve “Hindistan’da daha fazla terör saldırısı planlayan çok sayıda teröristin, eğitimcinin ve JeM komutanının” öldürüldüğü iddialarını, uydu görüntülerini kullanan çok sayıda bağımsız çalışma doğrulayamadı. Daha sonra Pakistan’ın cezalandırıcı hava saldırılarına yanıt olarak Hindistan kendi savaş uçaklarını harekete geçirdi. Ardından Pakistan, bir MiG-21 Bison’u düşürmüş ve sonrasında zarar görmeden Hindistan’a dönen pilotu Abhinandan Varthaman’ı kurtarmıştı. Ancak Hindistan, Varthaman’ın düşmeden önce Pakistan’a ait bir F-16’yı düşürdüğünü ve hatta düşen uçak için “inkar edilemez deliller” sunduğunu iddia etmişti.

Hint analistler, Şubat 2019’da CRPF konvoyuna yapılan Pulwama saldırısının ardından bir JeM kampını ortadan kaldırmanın ve bir F-16’yı düşürmenin ikiz zaferinin Modi’nin zaferini mühürlediğini ve Modi’yi seçimin gidişatına ilişkin kaygılardan koruduğunu savunmuş, Pulwama’daki terör saldırısı ve hükümetin tepkisi derin bir milliyetçilik duygusunu harekete geçirmişti. Benzer şekilde yine Hint gözlemciler Modi’nin “güçlü adam” imajını bir kez daha pekiştirebileceği bir sonraki güvenlik krizi olarak Khalistan hareketini kurmaya çalıştığını düşünüyor. Hatta Modi yanlısı medya yorumcuları Kanada’nın “bir sonraki Pakistan” olduğu fikrini dile getirmişti. Kanada Başbakanı Trudeau’nun Hindistan hükümetini suçlayan iddiaları kanıtlansa da kanıtlanmasa da Modi ve partisine genel seçimlerinde bir avantaj sağlamış gibi görünüyor: Ottawa’nın Modi hükümetini suçlayan iddiaları Trudeau hükümeti tarafından kanıtlanamazsa Modi Kanada’nın ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmış olur, eğer Hindistan’ın kendisine suikast düzenlediğine dair ikna edici kanıtlar ortaya çıkarsa bu kez Hindistan’ın artık yabancı topraklarda kendi ülkesine yönelik olduğu iddia edilen tehditleri ortadan kaldıracak kadar güçlü olduğu algısı geliştirilebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

İran misillemesi: Komplo teorileri arasından ilerlemek

Yayınlanma

Yazar

İran’ın İsrail’e yaptığı misilleme komplo teorisi sanayimizin muhteşem ürünlerini bir kez daha ortaya döktü. Bu alanda dünya ligine hiç maç yapmadan ilk üçe çağrılacağımıza ve formumuz iyiyse finali de ya Orta Doğu ülkelerinden veya Balkanlardan birisiyle oynayacağımıza hiç şüphem kalmadı. Eğer komplo teorileri ihraç edilebilir bir ürün olsaydı kişi başına düşen milli gelirde dünyada ilk beş arasında yerimizi kesinlikle alırdık.

Aslında İran’la İsrail arasındaki gerginlik kelimenin tam anlamıyla bir orta oyunuymuş. Hatta İran rejimi İsrail’in kuklalarından sadece biriymiş. Tahran yönetimi İsrail’e karşıymış gibi yapıp perde arkasında onlarla iş tutarmış. Madem yüzlerce İHA’yı harekete geçirebiliyor; o halde neden İsrail’in önemli hedeflerini vurmuyormuş. Veya İsrail’de neden hiç kimse ölmemiş.

Bunları çürütmeye çalışmanın hiçbir anlamlı tarafı olmadığının pek tabii ki farkındayım; ama ülkemizin entelektüel seviyesinin göstergesi olması açısından bu komplo teorilerinin medyanın önemli bir bölümünde kontrolsüzce konuşulabiliyor olmasına hayıflanmamak mümkün değil. Bunları dinledikçe içimden ‘Hitler de Sovyet ajanıydı. Stalin onu erken dönemlerde devşirmişti. İkinci Dünya Savaşı zaten orta oyunuydu. Hitler’in amacı da Almanya’nın yenilmesini sağlayıp Sovyetler Birliği’nin geniş Doğu Avrupa topraklarını hakimiyeti altına almak için yapılmıştı’ demek geliyor. Bu arada sadece Sovyetler Birliği’nin 27 milyon kayıp vermiş olması (1945’de on sekiz milyon olan Türkiye nüfusunun bir buçuk katı) zaten küçük bir ayrıntı. Komplo teorimi çürütmesi düşünülemez. Kaldı ki, bunları soracak kimse de yok ortalıkta.

İRAN MİSİLLEMESİNİN KODLARI

İşin esasına gelince, İran, Şam’daki büyükelçilik binasına İsrail’in yaptığı saldırıya mislinden fazlasıyla cevap verdi. Fazlasıyla, çünkü, İran da İsrail toprakları dışında bazı İsrail hedeflerini vurabilirdi. Nitekim önceki aylarda Kuzey Irak’ta İsrail istihbaratı tarafından kullanıldığı iddia edilen bazı yerleri vurmuştu. Fakat bu defa doğrudan İsrail topraklarını hedef aldı. Ve hemen altını çizmek gerekir ki, bu, kuruluşundan bu yana İsrail topraklarının tümüne yönelik en kapsamlı saldırı olarak askeri/siyasi tarihteki yerini aldı.

İran’ın İsrail’e daha büyük çapta zarar verecek silahlar kullanmamış veya kullansa da başarısız olmuş olma iddialarına gelince, ilkine verilecek cevap Tahran’ın bölgesel bir savaş istememesiyle doğrudan alakalı. İran açısından bakıldığında, zaman kendi lehine işliyor; çünkü Vaşington’un pek de akıllıca sayılmayacak hesaplarla sırf İsrail karşıtı oldukları için tarumar ettiği – güya demokrasi götürmüştü – Irak ve Suriye’de İran’ın nüfuzu olağanüstü arttı. İran yanlısı olarak bilinen ve kendilerini Direniş Ekseni olarak tanımlayan gruplar bu iki ülkede güç kazanırken İsrail’in şiddet dışında bir şey bilmeyen politikalarından dolayı Lübnan’da oluşan Hizbullah hareketi ile de Suriye üzerinden tam bir irtibat sağlamış oldular. Bunlara Yemen’de Ensarullah hareketinin kuvvetlenmesi ve Hamas’ın giderek Hizbullahlaşması yani etkili bir direniş örgütüne dönüşmesi de eklendiğinde İran İsrail’i bölgede ciddi bir kuşatmaya almış görünüyor.

Çok kutupluluk geri döndürülemez bir biçimde dünya dengelerini yeniden yapılandırırken İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ve Avrupa’nın ciddi bir güç ve nüfuz alanı kaybına uğrayacağını hesap ediyorlar ki, bu hesaplarında hiç de yanlış/haksız sayılmazlar. ABD ve Kolektif Batı’nın gücünün azalmasının Orta Doğu’da İsrail’in hareket alanını daraltacağına hiç şüphe yok. Ayrıca nükleer silah yapma çalışmalarında son aşamaya geldiği söylenen İran’ın bölgesel savaş istemesi için hiçbir neden yok. Buna karşılık bölgesel savaş isteyen ve Amerika’yı bunun içine çekmeye çalışan Netanyahu ve İsrail; çünkü Tel Aviv yönetimi Gazze’de gerçekleştirdiği ve ilk defa Batı kamuoylarında bile şiddetle eleştirilen soykırımsal etnik temizlik harekâtından kendi açısından başarı sayılabilecek (rehinelerin kurtarılması, önde gelen Hamas liderlerinin yakalanması/öldürülmesi vs.) hiçbir sonuç alamayınca kurtuluşu İran’ı savaşın içine çekmek olarak görüyor. Gerek Hizbullah’a gerekse İran’a yönelik provokasyonlarını da bu amaçla gerçekleştiriyor.

Ayrıca Netanyahu İran ile savaş istemeyen Amerikan yönetimini işin içine çekmek için de İran’a karşılık vermek zorunda kalacağı provokasyonlar yapıyor. En son Şam’daki konsolosluk binasının vurulması tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Dolayısıyla İran elindeki vuruş kabiliyetini nüanslar (komplo teorisyenlerinin çok fakir olduğu bir alan) üzerine inşa etmek zorundaydı. Yani hem karşılık vermeliydi hem de bunu Amerika ile koordinasyon kurarak büyük bir savaşa sebep olmayacak şekilde icra etmeliydi. Hafta sonu İran’ın yaptığı tam da bu oldu. Yüzlerce İHA ve onların İsrail hava sahasına yaklaşmasıyla başlayan Hizbullah seri atışları İsrail’in Demir Kubbe olarak adlandırılan hava savunma sistemini baş edemeyeceği sayıda hedef ile meşgul etmeyi amaçlıyor olmalıydı. O meşguliyetin (saturation) yarattığı boşluktan yararlanan balistik füzeler İsrail’in kritik önemdeki havaalanlarında (Nevatim ve Ramon), öyle anlaşılıyor ki, ciddi tahribata sebep oldu.

Üstelik, anlaşılan o ki, İran bu havaalanlarını elindeki hipersonik füzelerle de vurmamış; çünkü öyle yapsaydı Tahran’ın envanterindeki önemli bir silahın ayrıntıları ortaya çıkmış olacak ve bir yandan İsrail öte yandan Amerika, İngiltere ve müttefikleri bu silaha karşı neler yapılabileceğine dair hummalı bir çalışma başlatacaklardı. Yani stratejinin en önemli kuralını uygulamış görünüyor İran, elindeki kartların hepsini göstermeden misillemesini gerçekleştirmiş. Hipersonik füzeleri devreye sokmadan da İsrail’in her yerini vurabileceğini Tel Aviv’e göstermiş.

CNN EZBERİ

İran’ın Gazze üzerinde odaklanmış İsrail karşıtı veya İsrail’i eleştiren kamuoyunun veya Batılı devletlerin dikkatinin bir anda İran-İsrail çatışmasına döndüğü, Gazze’nin unutulduğu laflarının hiçbir ciddi tarafı olmadığı ayrıca ortada. Böyle bir laf kalabalığı, İsrail’in Gazze operasyonların durduğu veya duracağı varsayımına dayanıyor. Oysa İran’ın İsrail’e neler yapabileceğini gösterdiği bu misillemenin ardından gözler yeniden Gazze’ye dönecektir. Öte yandan eğer Gazze’de İsrail harekâtına ara verilecek tamamen veya duracaksa/durdurulacaksa, bu, zaten İran lehine ciddi bir puan olarak döner; çünkü sonuçta Gazze halkını Netanyahu soykırımından koruyan/kurtaran ülke konumuna sokar. Yok, eğer İsrail harekâtı aynen devam edecek olursa, gözler bir kere daha oraya çevrilecektir.

Ayrıca Batı ülkelerinde giderek İsrail’i çok sert bir biçimde eleştiren kamuoyları ile İsrail’e destek veren yönetimler arasında yaşanmakta olan çelişkili bir durum var ve bu durum devam edecek gibi görünüyor. Yani İran misilleme yapsa da yapmasa da İsrail’e destek vermekten geri durmayan/duramayan bir Batı dünyasından söz ediyoruz. Bu açıdan İran’ın kendi kamuoyunun misilleme talepleriyle bu konuyu tartıya koyduğunda nüanslara dayanan bir karşılık verdiği sonucunu çıkarabiliriz. Hem misilleme fazlasıyla yapıldı hem de bölgesel bir savaş çıkmasına sebebiyet verilmedi. Yani Netanyahu kazanan olmadı.

İran’ın yaptığı misillemenin bölgesel politikalardaki yansıması Arap ülkelerinden siyasal destek almamış/alamamış ve muhtemelen bundan sonra da alamayacak olduğunun bir kez daha gözler önüne serilmesiydi. Arap ülkelerinden Ürdün doğrudan İsrail ve Amerika ile İran’a karşı kendi hava sahasını aktif korumaya alırken Suriye hariç diğerleri İran İHA’larının ve füzelerinin geçişine izin vermediler. Bu da Arap ülkelerinin Filistin meselesini kendi aile sorunları gibi görmekten yana olduklarına işaret ediyor. İsrail ve Amerika ile Filistin konusunda müzakere, mücadele eden bu Arap ülkeleri Arap olmayan Müslüman devletlerin siyasal İslamcı sloganlarla ve İslam kardeşliği gibi dini gerekçelerle Filistin meselesinde merkezi rol kapma girişimlerini kendi meşru alanlarına başkalarının izinsiz girmesi gibi algılıyorlar ki, bu konuda aktif olma istediğini her vesileyle sergileyen Türkiye hükümetinin çıkarması gereken dersler olduğuna hiç şüphe yok.

Şimdilik bir bölgesel savaş ihtimali atlatılmış gibi; ancak Amerika’yı da yanına alarak İran’a karşı topyekün bir savaş başlatmak isteyen Netanyahu veya başka bir İsrail hükümetinin hangi tahriklere başvurabileceğini kestirmek hemen hemen imkansız. Çok kutuplu dünyada Amerika’nın yardımlarının azalması ihtimalini dikkate alarak Filistin’de ciddi geri adımlar atarak iki devletli bir çözümü içselleştirecek bir İsrail siyasi oluşumu/hükümeti de ufukta görünmüyor. Öte yandan Gazze’dekiler soykırımsal bir etnik temizliğe tabi tutulurken evlerine, arazilerine el konulan, sürekli baskı gören ve zulmedilen Batı Şeria’daki Filistinliler için de direnmekten başka bir yol görünmüyor. Bölge muhtemelen çok kutuplu dünyanın sıcak çatışma alanlarından birisi olarak kalacak, ta ki, Amerikan başkanlık seçimlerine kadar. Trump’ın seçilmesi ve telaffuz ettiği fikirleri dış politikaya dönüştürdüğü takdirde bölgedeki denklem önemli ölçüde değişebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Venezuela’da devlet başkanlığı seçimleri

Yayınlanma

Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde şimdiden en çok beklenen seçimlerden biri olan ve 28 Temmuz’da düzenlenecek seçimlerde siyasi partilerin Bolivarcı cumhuriyetin devlet başkanlığı adaylarını resmi olarak göstermeleri için Ulusal Seçim Konseyi (CNE) tarafından belirlenen süre 25 Mart’ta sona erdi. Toplamda 13 aday kaydedildi, bunlar arasında beklendiği üzere Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen, ancak her halükarda Karayip ülkesi genelinde kampanya yürüterek Venezuela’nın en yüksek seçim otoritesi ve Nicolás Maduro hükümetiyle doğrudan karşı karşıya gelen María Corina Machado yer almıyor.

Venezuela’daki seçim sürecinin tamamı, Nicolás Maduro’yu devirmeye çalışmak için aralarında komplo ve ülkeye ihanetin öne çıktığı çeşitli usulsüzlükler nedeniyle Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen María Corina Machado gibi adayların seçilmesi yönünde ABD ve Avrupa Birliği’nin baskı ve müdahalesine ek olarak, siyasi partiler içinde ve arasında eleştiri, spekülasyon ve çatışmalarla çevrili. İktisadi ve sosyal durum son bir yıl içerisinde hafif bir iyileşme göstermiş olsa da Venezuela, halen önemli bir sosyo-ekonomik krizden geçiyor ve bu nedenle bir sonraki devlet başkanlığı seçimlerinin sonucu belirsiz.

Seçim takvimi

5 Mart’ta Venezuela Ulusal Seçim Konseyi (CNE) Yönetim Kurulu oybirliğiyle önümüzdeki haftalarda ve aylarda gerçekleştirilecek programın tarihini belirleyerek, en yüksek seçim otoritesinin başkanı Dr. Elvis Amoroso’nun yardımcısı Carlos Quintero ve rektörler Rosalba Gil, Aimé Nogal ve rektör Juan Carlos Delpino ile birlikte açıkladığı üzere 28 Temmuz 2024’ü seçimlerin yapılacağı gün olarak belirledi.

CNE kararı uyarınca, özel Seçim Kayıt günü 18 Mart-16 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek, alt seçim organlarının üyeleri 20 Mart’ta seçilecek, aday başvurularının sunumu 21-25 Mart tarihleri arasında planlandı ve seçim kampanyası 4’ünde başlayacak ve 25 Temmuz’da sona erecek.

Tarihin belirlenmesi ne kolay bir işti ne de özgür iradeden kaynaklanıyordu, bilakis bu, çeşitli ideolojik yönelimlere sahip siyasi güçlerin katılımını içeren bir tartışma ve demokratik istişare süreciydi. Tartışma Venezuela sokaklarında ve ilgili kitle örgütlerinde olduğu kadar geleneksel siyasi partiler içinde de gerçekleşti ve geçici tarih önerileri sunuldu.

Genel İlkeler; Takvimler ve Seçim Garantilerine ilişkin Ulusal Mutabakat çerçevesinde Venezuela Ulusal Meclisinde savunuldu. Bu mutabakat, Ulusal Meclis tarafından Karayip ülkesinin farklı siyasi kesimleriyle imzalanmış ve ardından 1 Mart’ta CNE’nin değerlendirmesine sunulmuştu. Son olarak yasama organından Venezuela seçim organına iletilen tarih önerileri, bir sonraki seçimlerin Devlet Başkanı Hugo Chavez’in (1954) doğum gününe denk gelen 28 Temmuz’da yapılmasına karar verilmesine yol açtı.

Kabul edilen adaylar

CNE nezdinde 2024 devlet başkanlığı seçimlerinde yarışacak adaylar aşağıdaki gibi:

  • Chavez’cilerin adayı: Nicolás Maduro (Gran Polo Patriótico)

Muhalefet adayları:

  • Antonio Ecarri (Kalem İttifakı)
  • José Brito (İlk Venezuela)
  • Juan Carlos Alvarado (Copei)
  • Luis Eduardo Martínez (Demokratik Eylem – AD)
  • Luis Ratti (Popüler Demokratik Sağ)
  • Benjamín Rausseo (Ulusal Demokratik Konfederasyon – Conde)
  • Daniel Ceballos (Arepa Digital)
  • Javier Bertucci (Değişim)
  • Leocenis García (Prociudadanos)
  • Claudio Fermín (Venezuela için Çözümler)
  • Luis Enrique Márquez (Merkezler)
  • Manuel Rosales (Fuerza Vecinal)

Bu anlamda, devlet başkanlığı seçimlerine katılmak istediklerini ifade eden Venezuelalı siyasi örgütler şunlar: Podemos, Venezuela Komünist Partisi (PCV), Venezuela için Sevgi; Herkes için Vatan (PPT), Biz Venezuela’yız, Değişim İttifakı, Venezuela Yeşil Hareketi, Gelecek Venezuela, Venezuela Halk Birliği; Otantik Yenilenme Örgütü, Örgütlü Devrimci Eylem Hareketi (Tupamaro), Halkın Seçim Hareketi’nin yanı sıra Demokratik Eylem (AD), Kızıl Bayrak (BR), Cumhuriyetçi Hareket (MR), Ulusal Öğrenci Birliği (UNE), Aktivist Halk İradesi, Kalem İttifakı, Yurttaş Hareketini Değiştirelim, Ulusal Bütünlük Hareketi – Birliği, İlerici İlerleme, Bağımsız Seçim Siyasi Organizasyon Komitesi (Copei), İlk Venezuela (PV), Venezuela Vizyon Birimi, Birleşik Venezuela; Değişim için Umut, Ulusal Demokratik Konfederasyon (Conde) ve Venezuela için Çözümler, Popüler Demokratik Sağ. Bolivarcı Öfke (La Furia Bolivariana).

Ayrıca 25 Mart Pazartesi günü Bolivarcı Öfke olarak adlandırılan ve Nicolás Maduro’nun liderliğini destekleyen ve tanıyan güçler, başkanlık adaylığının tesciline eşlik edecek ‘Büyük Ulusal Yürüyüş’e katılmak üzere Caracas kentinin merkezini doldurdu.

Öte yandan Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) Ulusal Direktörlüğü ve Büyük Yurtsever Kutbu (GPP) oluşturan sosyal hareketler ve siyasi örgütler de bu etkinliğe katıldı.

Bu bağlamda PSUV’nin birinci başkan yardımcısı Diosdado Cabello şunları ifade etti: “Bugün adayını kaydetme sırası PSUV’dadır, ülke genelinde 317 binden fazla toplantıdan sonra, tabanımız egemen ve demokratik bir şekilde kardeşimiz Nicolás Maduro’nun vatan sevgisinin standart taşıyıcısı olmasına karar vermiştir.”

María Corina Machado’nun yedeği

CNE tarafından diskalifiye edilen muhalefet lideri María Corina Machado, Machado’yu devlet başkanı adayı olarak seçen Ekim 2023 muhalefet ön seçimini düzenleyen komisyonun bir üyesi olan 80 yaşındaki ünlü Venezuelalı filozof Corina Yoris’i aday gösterdi. Muhalefet, yasal olarak katılma hakkı olmasa bile, sadece muhalefet tarafından kontrol edilen ve gözlemlenen ön seçimlere katıldı.

Yoris, Venezuela’nın önde gelen akademisyenlerinden biri olmasına rağmen ülke siyasetinde geniş bir deneyime sahip değil ve ülkedeki seçmen nüfusunun çoğunluğu tarafından tanınmıyor. Bununla birlikte, María Corina Machado’nun desteği ve göstergesi, Machado’nun takipçilerinin otomatik olarak onu desteklemesi için yeterli olmalı. Adaylığını destekleyen siyasi güçler Un Nuevo Tiempo partisi ve Demokratik Birlik Yuvarlak Masası.

Son olarak, 25 Mart Pazartesi günü saat 8’de Yoris adaylık kaydını yaptıramadı, kayıtlar şahsen değil internet üzerinden yapılıyor, bu nedenle sosyal ağlarda ve geleneksel basında yeni bir eleştiri dalgası ortaya çıktı, zira adaylığını engelleyenin Nicolás Maduro hükümeti olduğu anlaşıldı. CNE tarafından başvuruların kaydedilmesi için tanınan sürenin uzatılması da değerlendirilecekti. Ancak şu anda bunların hiçbiri teyit edilmiş değil.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English