Görüş
Avrupa düşüncesinde Rusya karşıtlığı

Rusya ile Ukrayna arasında başlayan savaşın ilk sıcak günlerinde, Batı kamuoyundaki Rus hükümetine karşı tepki, birden alevlenerek topyekun Rus kültürüne karşı nefrete dönüşmüştü.
Rus edebiyatının başyapıtlarının kütüphanelerden toplatılmasından, Rus klasik müzik bestelerinin filarmoni orkestralarında yasaklanması talebine kadar, Batı uygarlığı için utanç verici sahneler yaşandı.
Kriz ve savaş dönemlerinde ana akım medyanın, herhangi bir ülkeye karşı halkı kışkırtarak kendi iktidarları etrafında birleştirmeye çalışması, Batı’da sürekli yaşanan hadisedir.
Şaşırtıcı olan, nasıl oldu da Putin’e karşı siyasi tavır, Rus kültürünü kökten yadsıyan bilinçsiz öfke patlamasına dönüştü?
Şüphesiz bugün dizginlerinden boşalmış ‘Rus nefretinin’ Batı toplumlarının çoğunluğunda etkili olmasında, Batı entelektüelinin, özellikle Avrupa solunun rolü belirleyici olmuştur.
Soğuk Savaşın en kasvetli günlerinde dahi Dostoyevski, Tolstoy bütün Fransız klasiklerini geride bırakacak kadar çok yayımlanıp okunmaktaydı. Anti komünist propagandanın en sert dönemlerinde dahi Avrupa solunun gardı bu denli düşmemişti.
Bugün Avrupa solunun, kendi neoliberal iktidarlarının payandası olacak şekilde Rusya’ya karşı hizaya girmesi, hafızalara ilk olarak 2. Enternasyonalin ‘siyasi ihanetini’ getirse de, Avrupa solunun Rusya karşıtlığının kökleri çok daha eskilere uzanmaktadır.
Aydınlanma’dan Marksizm’e
Kıta Avrupa’sında muhafazakar düşünce kadar cumhuriyetçi, demokratik ve sosyalist düşünce geleneğinde de Rusya karşıtlığı göz ardı edilemeyecek ölçüde belirgindir.
18. yüzyılın son çeyreğinden 19. yüzyılın son çeyreğine kadar, Kıta Avrupa’sındaki neredeyse bütün ilerici kesimde Rusya ‘otokrasiyi, barbarlığı, despotizmi’ temsil etmekteydi.
Batı entelektüelinin Rusya karşıtlığını sağlıklı tarihsel zemine oturtabilmek için bu yüz yıllık dönemin öncesinde ve sonrasında yaşanan tutum ve değerlerin değişmesine, var olan yargıların neden ve nasıl değiştiğine bakılmalıdır.
Öncelikle Batı entelektüelinin Rusya’ya karşı tavrı, bu düşünürlerin kendi siyasal sistemleriyle ilişkisine doğrudan bağlıydı.
Kıta Avrupa’sındaki monarşilerin toplumsal özgürlüğe, ilerlemeye set çektiği dönemlerde Rusya aydınlanma fikirlerinin yeşerebileceği alternatif topraktı. Toplumsal hareketlerin ve devrimlerin gerçekleştiği dönemlerdeyse Rusya, Kıta Avrupa’sında canlanan özgürlüğün en büyük tehdidi olarak görülmekteydi.
Kıta Avrupa’sındaki ilerici düşünürlerin Rusya karşıtı yaklaşımındaki bütün bu değişimler, iniş çıkışlar en net şekilde Diderot’dan Marx’a takip edilebilir.
Bir anlamda Diderot’nun ilk dönemdeki görüşleriyle Marx’ın son dönemdeki görüşleri arasında döngü vardır.
Aydınlanma’nın Rus steplerine yolculuğu
Avrupa düşüncesinde, Rusya’yı Aydınlanmanın ilerleme ve özgürlük ideallerinin gerçekleşebileceği ülke olarak ilk dile getiren ve hatta bunu siyasi eyleme dönüştüren Alman düşünür Leibniz’di.
Feodalizmin kasvetinin hissedildiği Prusya’da Alman yöneticiler ve küçük prensliklerin sonu gelmeyen kavgasına dayanamayan Leibniz, Aydınlanmanın toplumsal tasarıları için en uygun yerin büyük coğrafyaya ve güçlü yönetime sahip Çarlık Rusya’sının olduğunu düşünmüştü.
Leibniz “Bu tasarıları Rusya gibi büyük bir ülkede hayata geçirmek, birbiriyle rekabet içindeki Alman prensliklerinin herhangi birinden daha kolay olacaktır” diyerek Büyük Petro’nun danışmanlığını yapmış ve Petro’nun Avrupa gezisine eşlik etmişti.[1]
Fransız Aydınlanma düşünürleri de eşitlikçi ve özgür toplumsal tasarıları için yüzlerini Rusya’ya dönmüştü. Çariçe Katerina izlediği Avrupa siyasetinin parçası olarak kendisini Aydınlanma’nın öğrencisi olarak sunup, monarşiler ve kilise tarafından hedef gösterilen Fransız düşünürlerine kanat açmıştı.
Diderot “Fransa’nın geleneksel mülkiyet ilişkileriyle sımsıkı bağlanmış̧ durumda olması yasalarda reform yapılmasını olanaksız kılarken, Rusya’da … daha üzerinde hiçbir işlemde bulunulmamış̧ ulusa ne mutlu”[2]diyerek Leibniz’le aynı yaklaşımı sergilemişti ve Katerina’nın daveti üzerine 1773’te Rusya’ya gitmişti.

Diderot ve 2. Katerina
Diderot’nun Petersburg’da bulunduğu sırada patlak veren Pugaçev ayaklanması sonrası Katerina’nın reformlarını askıya alması ve Aydınlanma düşüncesinden hızla uzaklaşması, Aydınlanma düşünürlerinin Rusya’ya bakışlarındaki ilk önemli kırılmaya neden olmuştu.
Rusya gezisi sonrası Diderot’nun dile getirdiği “Rusya’da bireysel özgürlüklerin olmadığı”, “kamusal yaşamın yokluğu”, “doğal haklara pranga vuran despotizm” gibi ifadeler, Avrupa’nın ilerici kesimlerinin değişmez retoriği haline gelecekti.
Özellikle Fransız Devrimi ve sonrasındaki Jakoben dönemin radikal politikaları karşısında, Çarlığı devrim dalgalarından korumak isteyen Rusya’nın tutucu politikaları, Avrupa entelektüelindeki bu yargıları güçlendirmiştir.
Kuskusuz Napoléon’u Moskova önlerinden Paris’e kadar kovalayan, ‘barbar’ İskitli savaşçıların Paris’in sokaklarında zafer yürüyüşü yapması, Rusya’yı Avrupa’daki özgürlüğün en büyük düşmanı olarak görüp ‘Rusofobi’ düşüncesinin kökleşmesini hızlandırmıştı.[3]

Napoléon Moskova önlerinde
Napoléon’un düşüşü sonrası gerek Restorasyon döneminde gerekse 1830 ve 1848 devrimlerinde Rusya’nın Avrupa monarşilerinin ayakta kalmasını sağlayan en büyük güç olarak, siyasi kuvvet kazanması, ilerici kesimlerdeki Rus karşıtlığını pekiştirmişti.
Rusya artık sadece ‘despotizmin’ kalesi değil aynı zamanda demokrasi ve devrimin ‘en büyük düşmanı’, karşıdevrimin kalesini simgelemekteydi Avrupa entelektüellerinin gözünde.
Rusya karşısında Marx
1848 Devrimi sırasında Rusya’nın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna sağladığı askeri ve siyasi destek sonucu başarısızlığa uğraması, Avrupalı sosyalistlerin Çarlık Rusya’sına karşı konumunu belirlemiştir.
Özellikle Marx ile Engels’in 1850’lerin başından 1870’lerin sonuna kadarki yazılarında, Rusya neredeyse diğer Avrupa monarşilerinden çok daha fazla eleştirilmişti.
Engels, Şubat 1849 tarihli ‘Demokratik Panslavizm’ makalesinde “Rus nefreti, Almanlar arasında başlıca devrimci tutku olmuştur ve hala öyledir… devrimin düşmanlarının nerelerde toplandığını biliyoruz, bunlar Rusya ve Avusturya’nın Slav bölgeleridir”[4] diyerek Çarlık karşıtlığını bir anlamda etnik-kültürel karşıtlık noktasına kadar götürmüştü.
Aynı şekilde Marx da Şubat 1853 New York Tribune’de yayımlanan makalesinde, Rus köy komününün (obsçina) varlığını Çarlık despotizminin ekonomik ve politik temeli olarak görüp mahkum etmişti.
Marx ile Engels’in Rusya karşıtı konumları, patlak veren Kırım Savaşı sonrası açık bir siyasi tavra dönüşmüştü. Kırım Savaşı sırasında Rusya karşıtı birçok yazı kaleme alan Marx’ın makaleleri, İngiliz muhafazakar David Urquhart’in gazetesi Free Press’te yayımlanmıştı.
Asıl çarpıcı olan, Engels’in, 12 Nisan 1853’te Tribune yazısında Rusya’ya karşı İngiliz hükümetine verdiği siyasi destekti: “Rusya kesin olarak fetihçi bir ulustur… Rusya’nın Türkiye’yi ele geçirmesine izin vermek, gücünü neredeyse yarı yarıya arttıracak… böyle bir durum karşısında, devrimci Demokrasi ile İngiltere’nin çıkarları el ele gitmektedir. İkisi de Çarın, Konstantinopolis’i başkentlerinden biri haline getirmesine izin veremez.”[5]
Şüphesiz Marx ve Engels, Avrupa’da gerçekleşebilecek devrim amacıyla, İngiltere ile Rusya arasındaki emperyal çatlağı derinleştirmek için taktiksel siyaset izlemişlerdi.
Bu anlamda, devrimden vazgeçen 2. Enternasyonal’in kendi ülkelerinin emperyalizmi desteklemesiyle Marx ve Engels’in tutumu arasında ideolojik uçurumlar vardır.
Yine de bu Rus karşıtı iklim, Avrupa sosyalist partileri tarafından kullanılmıştır.
Marx’ta yeniden doğan Rusya
Kıta Avrupa’sındaki ilerici kesimde Rusya’ya karşı tavrı kökten değiştirecek iki olay yaşanmıştır. 1871’de Paris Komünü ile yalnızca yirmi yıllık 3. Napoléon baskısı son bulmamış, Kıta Avrupa’sında işçi sınıfı ve sosyalist hareketi baskılayan uluslar arası dengeler de değişmişti. Komün sonrası patlak veren Sedan Savaşıyla, Avrupa’daki muhafazakar konsensüs de dağılmıştı.
Diğer yandan 1870’lerde başlayan Rusya’da Popülistlerin köylere yönelmeleriyle Rus entelektüelleri Çarlığa karşı devrimci siyasi eylem başlatmışlardı. Tarihin bu anında gerek Kıta Avrupa’sında gerekse Rusya’da yaşanan gelişmeler başta Marx ile Engels olmak üzere Avrupa sosyalistlerinin Rusya’ya bakışının kökten değişmesini sağlayacaktı.
Özellikle Çernisevki’nin yazılarında Rus köy komünlerini, modern ekonominin yöntemleriyle sosyalizmin temel toplumsal yapılarına dönüştürmeye dair fikirleri ve kapitalizmin yıkımlarını yaşamadan sosyalizme geçme olasılığını gündeme getiren yazıları, Marx’ın dikkatini çekmişti.
Uzun süre Rusya üzerine araştırma yapan Marx’ın bakışı da kökten değişmişti. Artık köy komünleri despotizmin temeli değil sosyalizmin embriyosunu temsil ederken; Rusya da karşıdevrimin kalesi değil Avrupa devriminin ilk ateşini yakabilecek ülkeyi simgelemekteydi.
Rus devrimci hareketi içindeki Zasuliç1881 yılında Marx’a bir mektup yollayarak, Marx’ın Rusya’nın geleceğine dair fikirlerini sordu.
Marx uzun süre Rusya’nın kapitalizmin durağına uğramadan sosyalizme geçme olasılığını incelediği dört taslak üzerine çalıştı. Çalışmalarındaki sonu gelmeyen titizliği sonucu Marx, bu taslaklardan hiçbirini Zasuliç’e yollamadı. Kısa bir mektubunda Marx, kapitalizmin ‘tarihsel kaçınılmazlığını’ sadece Batı Avrupa için dile getirdiğini söylemekle yetindi.[6]
Marx’ın bu taslaklarını İtalyan tarihçi Venturi, “kısacası Marx, en sonunda Çernisevski’nin fikirlerini kabul etmiş oldu”[7]diyerek değerlendirmiştir.
Marx ve Çernisevski
Ne var ki siyasi nedenlerden dolayı Zasuliç ve Plehanov, Marx’ın mektubunu yayınlamadılar, mektup ancak 1924 yılında ortaya çıktı.
Marx’in ileride Rusya’da gerçekleşebilecek devrime dair öngörüsünün perdelenmesiyle, bir noktada Avrupa sosyalizmin kendi emperyalizminin yanında yer almasının yolu açılmış oldu.
Batı solunun yüzyıllık utancı
Birinci Dünya Savaşı arifesinde, Avrupalı sosyalist hareketlerle Rus devrimcileri arasında yaşanan kopuş sonrası, (Halk Cephesi deneyiminde kısa bir yakınlaşma yaşansa da), İspanya İç Savaşı başta olmak üzere, Sovyetlerin Avrupa sosyalistleriyle yaşadığı ideolojik tartışmaların sonu gelmedi.
Elbette Soğuk Savaş boyunca bu ideolojik çekişmenin arka planında Avrupa solunun taşlaşmış Rus karşıtı ön kabullerinin izi kolayca görünebilir.
Marx’ın Rusya’ya dair taslak notları zamanında yayımlansaydı, tarihin seyri ne ölçüde değişirdi, tartışılır.
Tartışmasız olansa, bugün Avrupa solunun pervasızca sergilediği Rus nefretidir.
Dostoyevski’yi birçok edebiyat fakültelerinin müfredatından çıkaran Almanya, bu sürecin sonunda Leibniz’in eserlerini yasaklamaya kadar gidecektir! Kriz dönemlerinde kendi ilerici geleneğini yadsıma, Batı’nın karakteristik özelliğidir.
Batı emperyalizminin hegemonyasının dağıldığı, yeni uluslar arası siyasi dengelerin yerine oturmaya başladığı bu dönemin sonunda, Asya’ya tarihi rol veren Batı düşüncesindeki gelenek yeniden, daha sağlıklı biçimde gündeme gelecektir.
Dipnotlar:
[1] Leibniz’in Rusya ve Çin üzerine düşünceleri için bkz. Maria Rosa Antognazza, Leibniz, İş Bankası Yayınları, 2013
[2] Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi, sy 30, İletişim Yayınları, 2009
[3] Rusya ile Fransa arasındaki tarihsel ilişkiye dair bkz Hélène Carrère d’Encausse, La Russie et La France, Fayard, 2021
[4] Marx ve Engels’in 1850’li yıllardaki Rusya üzerine yazıları ve tartışmaları için bkz. Kevin B. Anderson, Marx Sınırlarında, sy 98, Yordam Kitap, 2018
[5] Anderson, sy 91
[6] Marx’ın son dönemleri çalışmaları ve Rus Narodnik Hareket ile ilişkisine için bkz Marcello Musto, Karl Marx’ın Son Yılları, sy 132, Yordam Kitap, 2021
[7] Rus Popülizmi üzerine kapsamlı çalışma için bkz. Franco Venturi, Histoire du Populisme Russe, au XIX. siècle tome 1-2, Gallimard, 1972
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










