Bizi Takip Edin

Görüş

En kanlı unutulmuş savaş ve jeopolitiğin halleri

Avatar photo

Yayınlanma

Ukrayna’da jeopolitik hedeflerle tetikledikleri çatışma üzerinden dünyada ‘kıyameti’ koparan ABD’deki Biden yönetimi, 21’inci yüzyılın en kanlı unutulmuş savaşının bitirilmesi fırsatı ve bunun olası sonuçlarıyla irkilmiş görünüyor. Ortadoğu’da Çin diplomasisinin kotardığı İran-Suudi anlaşmasının ilk somut görünümleri 21’inci yüzyılın en uzun çatışmaları olan Suriye ve Yemen’de belirginleşmekte.

Suudi Arabistan Amerikan projesine eşlik ederek müsebbibi olduğu korkunç bir savaşın ardından Suriye ile ilişkilerini yeniden tesis etmek ve Suriye’yi Arap Birliği’ne döndürmek üzere kolları sıvamış durumda. Ukrayna çatışmasında Rusya Federasyonu’na karşı Batı’nın arzuladığı tutumu takınmayan Riyad, son bir yılda OPEC+’daki petrol kesintisi kararlarıyla Washington’ı iyice kızdırmıştı. Şimdi de Çin Halk Cumhuriyeti’nin teşvikiyle Ortadoğu’daki ezeli rakibi İran ile anlaşmasının doğrudan sonucu Tahran ile vekalet savaşının ‘en yakıcı cephesi Yemen’de görülmeye başladı. Suudi veliaht prensi Muhammed bin Salman, adeta Amerika’nın ‘sinir telleriyle’ oynuyor.

Yemen savaşı Mart 2015’te başladı. Sekiz yılda çoluk çocuk 380 bine yakın insan hayatını yitirdi. Ağır abluka, açlık, kıtlık, kolera dahil salgın hastalıklarla 25 milyon Yemenliyi insani yardıma muhtaç bıraktı. Ve baş sorumlu Suudi Arabistan, Çin diplomasisine yönelmesinin dolaylı sonucu olacak biçimde artık ‘nedamet getiriyor’.

BALDIRIÇIPLAKLARIN AYAĞINA GİTTİLER

Arap Yarımadası’nın bu çatışmaya uzak durmuş arabulucu ülkesi Umman kanalıyla geçen yıl başlatılan ateşkes kısa sürse de savaşın ateşi düşmüştü. Geçen hafta ise Suudi heyeti Ummanlılar eşliğinde 9 Nisan’da ‘Husiler’ diye anılan Ensarullah hareketinin ‘ayağına gitti’. Ensarullah liderliğindeki Yüksek Siyasi Konseyin Başkanı Mehdi el Meşat, Suudi Büyükelçi Muhammed el Cabir başkanlığındaki Suudi ve Umman heyetlerini Sanaa’daki Cumhuriyet Sarayı’nda kabul etti. Heyet Ensarullah liderleri Muhammed Ali el Husi ile de görüştü. El Cabir, Riyad’ın başına 5 milyon dolar ödemeye hazır olduğu Ensarullah liderlerinden Ali Kureyşa’nın yanında otururken görüldü.

Rivayet o ki kalıcı bir ateşkes ve geçiş süreci 20 Nisan itibarıyla yani Ramazan Bayramından önce ilan edilebilir. Kaynaklar Ensarullah’ın şu koşullarını aktarıyor: Uzun süreli ateşkes, limanlar ve sınırlara ablukanın kaldırılması, Husi bölgelerinde kamu görevlilerine maaş ödemeleri, doğal kaynakların gelirinden pay verilmesi, tazminat ve yeniden inşa süreci ile siyasi süreç öncesinde tüm yabancı güçlerin çekilmesi. Ensarullah, işgalcilerin stratejik önemdeki ünlü Sokotra adası dahil tüm Yemen topraklarından çekilmesi ve egemenliğe saygı talep ediyor. İhtiyatlı bir iyimserlik havası hakim.

DEMOKRASİ VE MEŞRUİYET DEDİKLERİ…

Yemen, ABD’nin küresel hegemonyası için bölgesel ortaklarıyla birlikte ‘demokrasi’ ve ‘meşruiyet’ kavramlarının cılkını çıkaran  militarist maceralarından sadece birisi. Batı’da Yemen savaşı Devlet Başkanı Mansur Hadi’nin ‘Husi darbesiyle devrildiği’ iddiası ile pazarlanmıştı. Yalan tabii. 2011’de ‘Arap baharı ve demokrasi’ söylemleriyle işlerine gelen yerlerde iç savaşı körüklerken, Arap Yarımadası’nı ‘esirgemişlerdi’. Bahreyn’deki İnci Meydanı ve katliamlarla hiç kimse o kadar da alakadar olmadı. ‘Arap isyanları’ sürecinde Arap Yarımadası’nın tek cumhuriyeti Yemen’de ise eski başkan Ali Abdullah Salih’in yardımcısı Hadi üzerinden formül üretildi. Hadi, Körfez/BM’nin sağladığı uzlaşma ile Ulusal Diyalog Konferansı’na liderlik etsin diye 2012’de tek adam olarak girdiği seçimde sandıktan çıkan, görev süresi de 2014 Mart’nda zaten dolmuş olan şahsiyetti. Eğreti oturduğu koltukta, 21 Eylül 2014’de yolsuzluklar, hayat pahalılığı ve idari bölünmeye itiraz eden Yemen halkının sokağa dökülmesiyle ‘ulusal birlik hükümeti’ kurmak zorunda kalmıştı. Ancak halkın tepkisini örgütleyen güç Husilerin Ensarullah hareketiydi. Dolayısıyla Mansur Hadi, Sünni aşiretleri ayaklandırdı, kendi birlik hükümetini el altından baltaladı. Şubat 2015’te süresi zaten çoktan dolmuş olan başkanlığından hem istifa etti, hem de Aden’e kaçıp kendisine ‘darbe’ yapıldığını öne sürdü. Sonra istifasını geri alıverdi ve Riyad’a gitti.

ABD VE MÜTTEFİKLERİNİN PAHA BİÇİLMEZ KATKILARI

Suudi tahtına yeni geçen Kral ve veliaht prensi Muhammed bin Salman (MsB) işte ‘Mansur Hadi’yi koltuğuna yeniden oturtmak’ gerekçesiyle harekete geçti. 2015 Mart’ında Körfez’deki ortaklarına (BAE, Bahreyn, Kuveyt ve Katar) Mısır, Ürdün, Sudan ve Fas gibi ülkeleri katıp kurduğu koalisyonla ve elbette ABD, Britanya ve Fransa’nın ‘paha biçilmez’ destekleriyle savaşı başlattı.

Hollywood tipi askeri sunumlar eşliğinde ‘en fazla altı ayda biter’ denen operasyon kanlı bir savaşa dönüştü. Asıl mevzu ‘Mansur Hadi’ değil Kızıldeniz çıkışında dünya ticaretinin yüzde 60’ının geçtiği Bab ül Mendeb Boğazı’nı tutmak ve İran nüfuzunu kesmekle alakalıydı. Suudi Arabistan’ın yeni veliaht prensinin Batı’da ‘büyük modernleştirici’ diye sunulduğu, Obama ABD’sinde Hollywood yıldızları tarafından da ağırlandığı dönemlerdi. Genç prens, Amerikan jeopolitiğinin gereğini yerine getiriyordu.

Fakat başlattığı savaş bumerang gibi dönüp Suudi Arabistan’ı vurdu. Kelimenin tam manasıyla rezil oldular. Hastaneleri, sığınmacı kamplarını, gıda kamyonlarını, fabrikaları, yolları, tarım alanlarını, okulları vurmakta pek mahirdiler. Silah ve lojistik sağlayıp Suudi jetleri için ‘hedefleme bilgisi’ ve havadan yakıt ikmali sağlayan ABD’sinin katkılarıyla…

Dünya dokuz yıl boyunca Husileri ‘Şiilik’ üzerinden ‘mezhepçi’ bir mantıkla İran’a bağlayan bir sunumla beslendi. Şiiliğin, Sünniliğe daha yakın görülen Zeydilik koluna mensup Husilerin liderlerinden Abdülmelik Husi, ne enteresandır ki, Yemen bölünmesin diye paylarına düşen bakanlıkları Güney Yemenli ayrılıkçı partiye vermeyi bile önermişti. Kimse ‘birlik hükümetinin’ fazla sözünü etmedi. ‘Darbe’ teması, ‘Husilikle’ birlikte daha münasipti. Husiler, Suudi öncülüğündeki Arap koalisyonunun saldırısı başlayınca kısıtlı kaynaklarıyla verdikleri direniş ile dünyaya ‘baldırı çıplaklar’ olarak nam saldılar. Suudileri çoğu ‘antika’ füzelerle kendi topraklarında vurdular. Devlete ait petrol şirketi Aramco’nun tesislerini Amerikan Patriotları bile koruyamadı.

Geçen yıl daha da trajikomik bir hamle yapıldı. Koltuğuna otursun diye ‘uğruna’ savaş başlattıkları Mansur Hadi’ye ‘yetkilerini’ Suudi Arabistan ile BAE’nin birlikte seçtikleri sekiz kişilik bir ‘Başkanlık Liderlik Konseyi’ne devrettirdiler. İşte konaklama biçiminden ötürü ‘otel sürgün hükümeti’ denilen bu yapıya, Riyad, Husilerin ayağına gidilerek yürütülen 9 Nisan’daki son barış girişimine dair sadece ‘bildirimde bulunmuş!

SUUDİ-BAE CEPHESİ VE GÜNEY YEMEN

Suudiler son iki senede diplomasiye yönelirken Yemen savaşındaki en baş ortak BAE ile araları da açılmıştı. BAE Yemen’in güneyinde ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’ne yatırım yaparken, stratejik adalar ve limanları yerel müttefikleriyle birlikte kontrol altına alıvermişti. Bu yüzden Yemen’in güneyi için Suudi Arabistan ile BAE arasında şimdilik ‘vekil güçler’ aracılığıyla kıyamet kopmakta. Dolayısıyla Suudilerin Sanaa hükümetiyle yürüttüğü son barış girişimi hiç kolay olmayacak. Şimdi kimileri Riyad’ın BAE nüfuzuna karşı Husilerle ittifak kurduğu bir senaryo dahi öngörüyor.

MbS’ın, ABD’nin milyarlarca dolarlık silahları ve desteğiyle kazanamadığı Yemen savaşını bitirmesi gerektiğini idrak ettiği anlaşılıyor. Çin’le enerji işbirliğini artıran veliaht prens savaşı bırakıp 2030 vizyonunun peşine düşecekmiş gibi bir görüntü çiziyor. Ancak asıl zorluk daha geniş bir perspektiften Çin’in denklemde olmasından da rahatsız görünen ABD.

BIDEN’IN ‘SAVAŞI BİTİRME VAADİ’

2020’de ABD’de başkan seçilirken MbS’ı ‘parya’ yapmayı hedefleyen Joe Biden da, ‘Yemen savaşını bitirmeyi’ vaad etmişti. Ukrayna çatışması yüzünden geçen yaz fiili hükümdar olan veliahtın ayağına gitmek zorunda kaldı. Hatta Riyad’a yeni Patriotlar için de onay verdirdi. Ama Riyad’a OPEC+’da Rusya aleyhine adımlar attıramadı. Ve ABD Ortadoğu’da Suudi-Çin-Rusya denklemiyle karşı karşıya kalıverdi.

Ortadoğu’da ‘barış yaptıracak’ gücü ve nüfuzunun artık kalıp kalmadığı bir tarafa, çıkarlarını ‘bölgesel barışta görmediği’ anlaşılan ABD yönetiminin karşısındaki resim şu:

Çin, 10 Mart’ta Suudi Arabistan ve İran temsilcilerinin diplomatik ilişkileri tesis anlaşmasını duyurdu. İki ülke dışişleri bakanları 6 Nisan’da yine Pekin’de görüşüp diplomatik misyonların açılması, doğrudan uçuşların başlatılması, vize kolaylığı ve ticari ilişkilerin yoğunlaştırılması kararlarını duyurdu. Eşzamanlı olarak Rus donanma gemileri – Tsirkon yeni hipersonik füzelerle donatılmış Amiral Gorşkov fırkateyni- Cidde limanında konuk edildi.

Suudilerin hızlı trafiğinin bölgesel tamamlayıcıları da Yemen’le barışa soyunmak ve 11 yıl sonra ilk kez Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdat’ı Cidde’de ağırlamak oldu. Suudi yönetiminin 12. Yılındaki Suriye çatışmasının artık bitmesi gerektiğine hükmettiği anlaşılıyor. Suriye ile diplomatik misyonların yeniden açılmasının yanı sıra Arap Birliği’ne dönüş için kolları sıvadılar. ABD yönetimi yarım kalmış Suriye projesinde böyle bir hamleden rahatsız. 22 üyeli Arap Birliği’ne uyarı üzerine uyarı gönderiyor. Veliaht prensin ‘kendini kollaması gereken’ günlerden geçildiği muhakkak.

WASHINGTON’IN ARTAN ASABİYET KATSAYISI

Suudi veliaht prensi özellikle Çin yönetimiyle bütün bunları ABD müdahalesi ve hatta ‘haberi olmadan’ nasıl başardı, asıl şaşırtıcı olan o. Ancak Washington’ın asabiyet katsayısını artırdığı açık.

Nitekim geçen hafta CIA direktörü William Burns’ün gizlice gidip MbS ile görüştüğü Batı medyasına sızdı. Wall Street Journal’e göre Burns, veliaht prense olup bitenlerden duydukları hayal kırıklığını dile getirmiş ve ABD’yi ‘gafil avladıklarını’ söylemiş. Tabii ‘teröre karşı istihbarat işbirliği’ teması görüşülmüş ki, Ortadoğu yorumcuları için bunun alt metni ‘ABD tehdidinden’ başka bir şey değil.

Burns yetmemiş, bu hafta Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan MbS’ı arayıp ‘İran ve Yemen’i konuşmuş. En komiği tabii 2018’de “Bu adam görevde olduğu sürece Suudi Arabistan’a geri dönmeyeceğim. Suudi Arabistan’dan defolup gitmesi için yaptırım uygulayacağım” demiş olan Amerikalı şahin senatör Lindsay Graham’ın MbS’ın huzuruna çıkmış olması!

Tabii hepsi bu değil. ABD ordusu derhal bölgeye ‘İran ile gerilim’ teması altında A154 Tomahawk güdümlü füzelerini taşıyan nükleer güçle çalışan USS Florida denizaltısını gönderdi. Bahreyn’deki 5. Filo’ya ‘çekilecek’. Yetinmeyip Süveyş Kanalı’ndan geçerken fotoğraflarını yayınlayıp ‘gözdağı’ da verildi.

Durumu Batı fonlu Middle East Institude’ün analizinden anlayın. Suudi-Husi anlaşmasının Yemen’e ‘kalıcı barış’ getirmeyeceğini vaaz eden bir makale yayınlayıp ‘Yemen, İran ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri iyileştirmek için kurbanlık bir kuzu olmamalı’ diye salık vermekte.

Şu işe bakın ki, dünya gözlemcileri için Suudi Arabistan, savaş-barış denkleminde ABD ve Batı’dan daha makul bir ülke görünümünde! Ve Ortadoğu’da Çin formüllü barıştan söz edilirken, Amerikan militarizmi caydırıcı gücünü sergileme gereğini hissetmekte..

Amerikalı Profesör Mearsheimer, geçenlerde ABD-Çin analizi yaparken ülkesinin devletli elitlerini kast ederek şöyle diyordu:

“Bir çoğunuzun bildiği ama bir çoğunuzun da bilmediği üzere ABD acımasız bir büyük güçtür. ABD’nin ne kadar acımasız olduğunu asla hafife almak istemezsiniz. Acımasız davranışlarımızı örtbas etmek için kullandığımız tüm liberal söylemlere rağmen…”

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English