Amerika
Eski ABD Hazine Bakanı: Çin politikası işe yaramıyor

Eski ABD Hazine Bakanı Henry M. Paulson (2006-2009), Foreign Affairs dergisinde “Amerika’nın Çin Politikası İşe Yaramıyor” başlıklı bir makale kaleme aldı.
ABD’nin kapsamlı ayrışma (decoupling) politikasının tehlikelerini yazan Paulson, 2022’nin 2008 ile çarpıcı benzerlikler taşıdığını söylüyor: “Rusya’nın Gürcistan işgali, İran ve Kuzey Kore ile gerilimler, dünyada küresel ekonomik zorluklar.”
Paulson bu benzerliklere rağmen iki dönem arasında önemli bir farklılık olduğuna dikkat çekiyor: Çin-ABD ilişkisi.
Paulson, 2008’de, siyasi ve ideolojik farklılıklara, çatışan güvenlik çıkarlarına ve Çin’in para biriminin değerlemesi ve endüstriyel sübvansiyonları da dahil olmak üzere küresel ekonomi hakkındaki farklı görüşlere rağmen “çıkarcı işbirliği”nin mümkün olduğunu kaydediyor. Paulson kendisinin de, Hazine Bakanı olarak 2008 mali krizi sırasında, krizin yayılmasını önlemek, krizin en kötü etkilerini hafifletmek ve makroekonomik istikrarı yeniden sağlamak için Çinli liderlerle birlikte çalıştığını hatırlatıyor.
Bugün ise böyle bir işbirliğinin düşünülemeyeceğini vurgulayan Paulson, 2008 mali krizinin aksine, COVID-19 salgınının ABD-Çin işbirliğini ateşleyemediğini ve hatta düşmanlığı daha da derinleştirdiğini söylüyor.
Çin’in artık eski Çin olmadığını, çok farklı ve daha iddialı bir liderliğe sahip olduğunu belirten Paulson, ABD’nin Çin’e yönelik tutumunun da, “tıpkı Washington’daki siyaset gibi” keskin bir şekilde olumsuza döndüğünü kaydediyor ve uyarıyor “Ancak değişmeyen şu ki, ABD ile Çin arasında ortak çıkarlar üzerinde işbirliğinin mümkün olduğu istikrarlı bir ilişki olmadan dünya çok tehlikeli ve daha az müreffeh bir yer olacak.”
Paulson, 2023’te her iki ülkenin de 2008’den farklı olarak, istihdam yaratan yatırımlar veya çığır açan teknolojilerde ortak inovasyon gibi bir zamanlar olumlu olarak görülen konulara bile, ulusal güvenlik prizmasından baktığını belirtiyor:
“Pekin, ABD’nin teknolojilerini korumayı amaçlayan ihracat kontrollerini Çin’in gelecekteki büyümesi için bir tehdit olarak görüyor; Washington, Çin’in teknolojik kapasitesini geliştirebilecek her şeyi, stratejik bir rakibin yükselişini mümkün kılmak ve Pekin’in agresif askeri yığınağına yardımcı olmak olarak görüyor.”
Çin’e karşı koalisyon stratejisi çalışmıyor
Çin ve ABD ilişkilerinin, rekabetçi ama bazen işbirlikçi bir ilişkiden, neredeyse her açıdan çatışmacı bir ilişkiye doğru apaçık bir düşüş içinde olduğunu vurgulayan Paulson’a göre bu durum, Amerikan şirketlerini müttefiklerine göre dezavantajlı duruma getirebilir ve yenilikleri ticarileştirme yeteneğini sınırlayabilir ve ABD, üçüncü ülkelerde pazar payını kaybedebilir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin, Çin’i dengelemek ve baskı altına almak için benzer düşünen ülkelerden, özellikle Asya ve Avrupa demokrasilerinden oluşan bir koalisyon kurmaya çalıştığını söyleyen Paulson’a göre, “bu strateji çalışmıyor; Çin’e olduğu kadar ABD’ye de zarar veriyor; ve uzun vadede Amerikalılara Çinlilerden daha fazla zarar vermesi muhtemeldir.”
Paulson, belirli alanlarda Çin ile işbirliği yapmanın veya tamamlayıcı şekillerde çalışmanın ve dünyanın en büyük ikinci ekonomisiyle yararlı bir ekonomik ilişki sürdürmenin açıkça Washington’un çıkarına olduğunu vurguluyor.
Pek çok ülkenin Çin konusunda Washington ile aynı endişeleri paylaşmasına rağmen onun stratejisini takip etmediğini belirten Paulson, “Washington’ın en yakın stratejik ortakları bile Çin’le ABD kadar geniş çapta yüzleşmeye, onu kontrol altına almaya veya ekonomik olarak parçalamaya hazır değil” diyor.
Çip ve ileri teknoloji rekabetine değinen Paulson, birçok ülkenin, Çin ile ekonomik olarak ayrışmak yerine, iş operasyonlarını çeşitlendirerek, üçüncü ülkelerde yeni tedarik zincirleri inşa ederek ve en hassas alanlardaki riskleri azaltarak “potansiyel Çin baskısına karşı önlem aldığını”, ancak bunu yaparken bile Çin ile ticareti derinleştirdiğini kaydediyor.
Pekin serbest ticareti geliştirirken, Washington korumacılığa yöneliyor
Paulson’a göre, belki de bu nedenle, 2020’de, “yıllarca süren Amerikan uyarılarına rağmen Çin, Avrupa Birliği’nin en büyük ticaret ortağı olarak ABD’yi geride bıraktı. Hem AB’nin Çin’e ihracatı hem de Çin’den ithalatı 2022’de arttı. Ve Almanya Şansölyesi Olaf Scholz’un Kasım 2022’de Pekin’e yaptığı ziyaretin teşvik ettiği Asyalı ve Avrupalı liderler, şimdi Filipin gezileriyle Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in kapısına giden yolu açmaya hazır görünüyorlar. Başkan Marcos, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni muhtemelen daha geniş bir eğilime yön verecek.”
Paulson, Washington’ın yaklaşımının, küresel Güney’de daha da kötü durumda olduğunu söylüyor: “Çin-Afrika ticareti 2021’de tarihi bir zirveye ulaştı ve 2020’ye göre yüzde 35 arttı. ABD’nin Huawei gibi Çinli teknoloji firmalarını telekomünikasyon mimarisinin dışına itmeye yönelik yoğun kampanyası, Avrupa ve Hindistan’da nispeten iyi, ancak neredeyse her yerde başarısız oldu. Suudi Arabistan’ı ele alalım. En büyük ticaret ortağı Çin’dir ve Vizyon 2030 reform planı, yapay zeka ve bulut hizmetleri gibi Washington’un hedefinde yer alan hassas alanlarda bile, Alibaba ve Huawei dahil olmak üzere büyük ölçüde Çinli teknoloji şirketleriyle işbirliğine dayanmaktadır. Washington’un Çin etkisini dengelemek için kur yaptığı devasa bir Asya demokrasisi olan Endonezya, aslında Huawei’yi siber güvenlik çözümleri ve hatta hükümet sistemleri için tercih edilen ortak haline getirdi.”
ABD’nin bu çabalarının, Çin yeniden açılıyorken daha da az başarılı olacağını kaydeden Paulson, Pekin’in, kısıtlayıcı COVID-19 politikalarını tersine çevirdiğine, sınırlarını yeniden açtığına, yabancı liderlere kur yaptığına ve ekonomisini yeniden canlandırmak için yabancı sermaye ve yatırım aradığına dikkat çekiyor.
Yeniden açılma sonrası Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in yurtdışı gezilerine işaret eden Paulson, “Xi, üç yıllık bir aradan sonra şimdi yeniden dünyayı dolaşırken, her durakta yenilenen Çin yatırımı, altyapısı ve ticareti taahhütlerini dağıtırken, yakında hayal kırıklığına uğrayabilecek olan Pekin değil, Washington’dur” ifadelerini kullanıyor.
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın Trans-Pasifik Ortaklığından (TPP) çekildiğini, Pekin’in ise Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma’ya (CPTPP) katılmak üzere başvurduğunu hatırlatan Paulson, Çin’in Ekvador’dan Yeni Zelanda’ya kadar ülkelerle yeni serbest ticaret anlaşmalarını yükselttiğini veya yeni serbest ticaret anlaşmaları başlattığını vurguluyor ve ekliyor: “Çin artık dünyanın en büyük ticaret ülkesi. Tüm ülkelerin yaklaşık üçte ikisi Çin ile ABD’den daha fazla ticaret yapıyor.”
ABD’nin ise aksine korumacılığa çok benzeyen ve “işçi-merkezli” bir ticaret politikası izlediğini söyleyen Paulson, Washington’ın “ekonomik yerçekimine karşı baskı yapma riski aldığı” yorumunu yapıyor.
Amerikalı işletmeler ve tüketiciler zarar görüyor
ABD’nin Çin’i devre dışı bırakmaya yönelik bu çabalarının kesinlikle Çin’e zarar vereceğini belirten Paulson, ancak ABD’ye de zarar vereceğini vurguluyor. Amerikan işletmelerinin büyük bir rekabet dezavantajına maruz kaldığını ve bedelini de ABD’li tüketicilerin ödediğini kaydeden Paulson, “Çin’e zarar verdiler, ancak Çinli tedarikçilere bağımlı olan, çok az geçici çözümü olan ve enflasyonun ve yüksek enerji faturalarının ağırlığı altında ezilen sıradan şirketler de dahil olmak üzere ABD’li iş yaratıcılarına da zarar verdiler” ifadesini kullanıyor.
Paulson’a göre, “ABD ticarette lider olmalı, Çin’in katılmak için başvurduğu paktlardan çekilmemeli ve ABD’li işçilerin ihracat fırsatlarından mahrum bırakılmamalı.”
Washington’un katı ama adil olması, diyaloğa açık olması ve Çin’le çıkarcı koordinasyonu sürdürmek için zorlu ve uzun bir çabaya hazırlıklı olması gerektiğinin altını çizen Paulson, yeni mali krizlerin kaçınılmaz olduğunu belirtirken, en büyük iki ekonominin bozulmasını önlemek için iletişim ve koordinasyon içinde olmasının önemini vurguluyor. Paulson, bunun hem Çin’in hem de ABD’nin yararına olduğunu söylüyor ve şu öneriyi yapıyor:
“ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Çin Devlet Müşaviri Wang Yi ile yapacağı görüşme iyi bir başlangıç noktası. Yellen, Çin’in yeni ekonomik çarı He Lifeng ile düzenli olarak görüşüyor olmalı. Federal Rezerv Başkanı Jerome Powell da Çin’in en iyi merkez bankacısı ile konuşmalı.”
Tamamen ayrışma politikası ABD’ye zarar verir
Belli bir düzeyde ayrışmanın kaçınılmaz olduğunu, özellikle de yüksek teknolojiler söz konusu olduğunda, kesinlikle gerekli olacağını savunan Paulson, ancak toptan bir ayrışmanın bir anlamı olmadığını söylüyor:
“Amerikalılar dünyaya erişimden yararlanıyor ve Çin, Amerikalıların ya katılabilecekleri ya da rakiplerine bırakabilecekleri devasa bir pazar olmaya devam edecek. Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi, en büyük üreticisi ve en büyük tüccarıdır. Önümüzdeki on yıllar boyunca küresel finansal tablonun büyük bir parçası olacak. Washington, ekonomik bir demir perdenin inmesini kaderci bir şekilde kabul etmek yerine, kendi pazarında Amerikalılara fırsatlar yaratmak için Çin ile agresif bir şekilde müzakere etmelidir.”
ABD’deki Çin karşıtı siyasi rüzgarın çok güçlü olduğunu ve Çin’i ABD’nin pahasına bile olsa cezalandırma arzusunun Kongre’deki pek çok kişiyi harekete geçirdiğini söyleyen Paulson’a göre, “Biden’ın bu zorluklar karşısında akıllı ve cesur olmak için çok fazla cesarete ihtiyacı olacak.”
Amerika
Mahkemeden 110 milyar dolarlık Paramount ve Warner Bros. birleşmesine onay

ABD federal mahkemesi, Paramount’un Warner Bros.’u 110 milyar dolara devralmasına yönelik uzlaşmayı onaylayarak birleşmenin önünü açtı. Şirket, varılan mutabakat uyarınca beş yıl boyunca yılda en az 30 film vizyona sokacak ve yerli yapımlara yıllık 300 milyon dolar ek yatırım yapacak.
ABD’de federal mahkeme, medya şirketi Paramount’un Warner Bros. Discovery’yi 110 milyar dolara devralmasına onay verdi.
ABD Bölge Yargıcı Araceli Martinez-Olguin, tarihin en büyük medya birleşmelerinden birini engellemek amacıyla Kaliforniya öncülüğündeki 12 eyaletin açtığı davada tarafların 21 Eylül’de vardığı uzlaşmayı onayladı.
Eyaletler, birleşmenin sinema ve televizyon alanında nihai tüketiciler için fiyatları artırabilecek bir tekel yaratacağını savunuyordu.
Yargıç Martinez-Olguin ise uzlaşmayı “makul, fiili ve hukuki bir çözüm” olarak nitelendirdi.
Onaylanan uzlaşma şartlarına göre şirket, beş yıl boyunca ABD sinemalarında her yıl en az 30 film vizyona sokmak ve ülke içindeki yapımlara yılda 300 milyon dolar ek kaynak aktarmak zorunda kalacak.
Şartların yerine getirilmemesi durumunda Paramount, Miramax film stüdyosunu satma yaptırımıyla karşılaşabilecek.
Anlaşma ayrıca kablolu yayın müzakerelerinin iki şirketin kanalları için ayrı ayrı yürütülmesini ve Paramount bünyesindeki CBS News ile Warner Bros.’a ait CNN’i denetleyecek bağımsız bir gazeteciler kurulu oluşturulmasını zorunlu kılıyor.
Kaliforniya Adalet Bakanlığı temsilcisi, varılan uzlaşmanın rekabet konusundaki endişeleri giderdiğini, tüketici tercihlerini güvenceye aldığını ve Kaliforniyalı çalışanların geleceğini gözettiğini açıkladı.
Şirketler ayrıca Amerika Yazarlar Birliği (WGA) ile yürütülen antitröst davasında da anlaşmaya vardı.
Bu kapsamda sendikanın sağlık fonuna 17,5 milyon dolar ödenecek ve CBS News bünyesindeki WGA istihdam seviyesi beş yıl boyunca korunacak.
Paramount, birleşmenin tamamlanmasıyla birlikte oyuncak üreticisi Mattel’in CEO’su Ynon Kreiz’in şirkette Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO David Ellison ile ortak CEO görevini üstleneceğini duyurdu. Satın alma sürecinin 6 Ekim Salı günü tamamlanması bekleniyor.
Yaklaşık 110 milyar dolarlık devralma işlemi, Paramount Pictures, CBS, Paramount+, HBO ve CNN gibi dev medya varlıklarını tek çatı altında toplayacak.
Süreç, Paramount’un Netflix ile girdiği rekabeti kazanmasının ardından şekillendi.
Warner Bros. daha önce stüdyo operasyonları, HBO ve HBO Max yayın platformu için Netflix ile 82,7 milyar dolarlık satış üzerinde anlaşmış, ancak Netflix’in teklif artırmaması üzerine Warner Bros. Discovery şubat ayında Paramount’un teklifini kabul etmişti.
Paramount ise süreçte rakibi Netflix’i “yakıp yıkma taktiği” izlemekle suçlamıştı.
Mahkemece onaylanan uzlaşmaya bazı eyalet başsavcıları tepki gösterdi. Süreçte özellikle Massachusetts, New York, Connecticut ve Minnesota eyaletlerinin savcıları uzlaşma şartlarına itiraz etti.
Connecticut Başsavcısı William Tong, ofisinin CNN ile CBS News birimlerinin tamamen elden çıkarılarak yapıdan ayrılmasını talep ettiğini, bağımsız bir denetim kurulu kurulmasının önemine rağmen tam ayrışmayı sağlayamadıklarını belirtti.
Söz konusu birleşme temmuz ayından bu yana federal mahkeme kararıyla askıya alınmış durumdaydı.
Paramount daha sonra yasal süreç tamamlanana veya birleşme anlaşmasının vadesi olan Haziran 2027’ye kadar devralmayı tamamlamamayı taahhüt etmişti.
Amerika
ABD’den gizlenen nükleer testleri yakalamak için yer altında deney

ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi, yer altında gizlenen düşük kapasiteli nükleer patlamaları tespit etmek amacıyla Nevada sahasında kimyasal patlayıcılarla deney gerçekleştirdi. Ölçümlerde sismometreler, sesötesi sensörler ve radyoaktif izleyiciler kullanılırken kurum yönetimi nükleer tespit kapasitesinde geride kalmayacaklarını açıkladı.
ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA), düşük kapasiteli nükleer patlamaların tespit edilmesine yönelik bir deneme gerçekleştirdiğini duyurdu.
Kurumun basın servisinden yapılan açıklamaya göre çalışma, Nevada Ulusal Güvenlik Sahası’ndaki P Tüneli’nde kimyasal patlayıcılar ve radyoaktif izleyiciler kullanılarak yapıldı.
Denemeden elde edilen verilerin, ABD’nin nükleer patlamaları tespit etme kapasitesini güçlendirme çalışmaları kapsamında bilimsel modellerin sınanması ve algoritmaların hassaslaştırılması amacıyla kullanılacağı kaydedildi.
NNSA, deneyin özellikle sismik etkisi zayıflatılmış patlamaların tespit edilmesine odaklandığını bildirdi.
Klasik yer altı nükleer denemelerinde patlayıcı düzenek kayayla doğrudan temas edecek biçimde derin kuyulara yerleştiriliyor ve patlama dalgası çevreye tam olarak ulaşıyor.
Öte yandan sismik etkisi azaltılmış yöntemde düzenek geniş bir yer altı odasında patlatılıyor; bu uygulama patlamanın yarattığı sismik izi önemli ölçüde düşürüyor.
Deney sırasındaki ölçümler ivmeölçerler, sismometreler, elektromanyetik ve sesötesi sensörler, radyoaktif izleyici örnekleyicileri ile meteoroloji aygıtlarını kapsayan gelişmiş algılayıcı sistemleriyle yürütüldü.
NNSA Başkanı Brandon Williams, nükleer faaliyetlerin saptanmasının nükleer uzmanlık gerektirdiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Bu tür deneyler Amerika’nın tespit kabiliyetinde rakipsiz kalmasını sağlıyor. Başkan Donald Trump yönetimi, Birleşik Devletler’in güç konumundan hareket edeceğini açıkça ortaya koydu. Amerikan inovasyonundan kaçış yok. Bu deneyle net bir mesaj veriyoruz: Bu yönetim döneminde Amerika’nın geride kalmasına asla izin verilmeyecektir.”
Nevada’daki deneme planını mayıs ayı ortasında duyuran Williams, yabancı ülkelerdeki nükleer testleri tespit edecek sensörlerin bu sonbaharda test edileceğini belirtmişti.
Williams o dönemde, hasım ülkelerin Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması’nı (CTBT) arkadan dolanarak yürüttüğü nükleer denemeleri saptamak ve sismik sensörlerin verimini artırmak amacıyla merkezi olmayan testler uyguladıklarını dile getirmişti.
ABD’de nükleer test tartışması, Donald Trump’ın geçen yıl nükleer silah denemelerine “eşit şartlarda” yeniden başlayacaklarını açıklamasının ardından hareketlendi.
ABD’nin deneme yapmayan tek ülke olarak kalmasını istemediğini savunan Trump, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Pakistan’ın nükleer testler gerçekleştirdiğini öne sürdü.
Washington yönetimi şubat ayında da Rusya ve Çin ile eşit şartlar temelinde nükleer denemelere dönmeye hazır olduğunu bildirdi.
Birleşmiş Milletler ise mayıs ayı başında yaptığı değerlendirmede, Rusya ve ABD’nin nükleer testlere yeniden başlamasının dünya genelindeki diğer ülkeleri de aynı yönde adım atmaya sevk edeceği uyarısında bulundu.
Amerika
Pentagon’dan Boeing’e 20 milyar dolarlık yeni nesil savaş uçağı sözleşmesi

ABD Donanması, uçak gemisi filosunun yeni nesil muharip uçağı F/A-XX için Boeing ile 20 milyar doları aşan bir geliştirme sözleşmesi imzaladı. 2030’lu yıllarda envantere girmesi hedeflenen sistem, Super Hornet uçaklarının yerini alacak ve insansız hava araçlarıyla koordineli görev yapacak.
ABD Donanması, uçak gemisi filosunda görev yapacak altıncı nesil F/A-XX savaş uçağının kapsamlı geliştirme süreci için havacılık şirketi Boeing ile 20 milyar doları aşan bir sözleşme imzaladı.
29 Eylül’de duyurulan anlaşma uyarınca üretici firma, donanmanın gelecek nesil hava muharebe filosunu şekillendirecek.
Pentagon yetkilileri, geliştirilecek uçağın çekişmeli hava sahalarında üstünlük sağlama ve uçak gemisi görev gruplarının operasyon menzilini artırma hedefi taşıdığını bildirdi.
Pentagon’un tedarik ve idame işlerinden sorumlu müsteşarı Michael P. Duffey, askeri personelin caydırıcılık, güç gösterisi ve hava hakimiyeti için yüksek ateş gücüne sahip ağ bağlantılı sistemlerle donatılacağını belirtti.
Duffey, programı ABD’nin ulusal güvenliği ve hava muharebe kabiliyeti açısından vazgeçilmez bir yatırım olarak tanımladı.
Donanma Bakan Vekili Hung Cao ise işbirliğinden duyulan memnuniyeti dile getirerek hedeflerinin hava sahasındaki hakimiyeti sürdürmek olduğunu kaydetti.
Yeni Nesil Hava Üstünlüğü programı çerçevesinde imzalanan sözleşme; yer testleri, uçuşa elverişlilik denetimleri ile silah ve sistem entegrasyonunda kullanılacak birden fazla test platformunu kapsıyor.
F/A-XX modelinin 2030’lu yıllardan başlayarak hizmetteki F/A-18E/F Super Hornet ve EA-18G Growler filolarını desteklemesi, sonraki aşamada ise bu uçakların yerini alması öngörülüyor.
Uçak, mevcut F-35C filolarıyla ortak görev icra edecek; insanlı ve insansız hava araçlarının birlikte kullanıldığı müşterek harekâtlarda görev üstlenecek.
Bu anlaşma, Boeing’in üstlendiği ikinci altıncı nesil muharip uçak projesi oldu. ABD Hava Kuvvetleri, 2025 yılındaki F-47 projesi için de aynı üreticiyi tercih etmişti.
Şirket, ulusal güvenlik ve ihracat mevzuatı gerekçesiyle F/A-XX’in teknik verilerinin gizli tutulduğunu açıkladı.
Gelişmenin ardından şirketin New York borsasındaki hisseleri yaklaşık yüzde 2 değer kazandı.
Boeing, aynı süreçte İsrail ordusunun hava unsurlarına yönelik tedarik faaliyetlerini de sürdürüyor.
İsrail Savunma Bakanlığı, 3 Mayıs’ta Boeing yapımı F-15IA modellerinden oluşan ikinci bir filonun yanı sıra Lockheed Martin üretimi F-35’lerden oluşan dördüncü filonun alımına onay verdi.
Toplam 119 milyar dolarlık savunma planı kapsamında konuşan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, adımın hava sahasındaki operasyonel üstünlüğü pekiştireceğini ifade etti.
Ekim 2023’ten bu yana İsrail ordusu Gazze Şeridi, Lübnan, Suriye ve İran’da geniş kapsamlı hava saldırıları düzenliyor.
Gazze’de büyük bir yıkıma ve çoğunluğunu kadın ile çocukların oluşturduğu on binlerce sivilin ölümüne yol açan saldırılarda ABD menşeli savaş uçaklarının yanı sıra Boeing üretimi güdümlü mühimmatın okul binaları ve çadır kampları hedef alan operasyonlarda kullanıldığı kaydedildi.
Washington yönetimi, çatışma sürecinde İsrail’e aralarında F-15 uçakları ve hassas güdümlü bombaların da yer aldığı milyarlarca dolarlık askeri sevkiyat anlaşmalarını onaylamayı sürdürdü.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









