Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: İki devletli çözümden vazgeçme zamanı

Yayınlanma

“ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.”

ABD merkezli yayın kuruluşu Foreign Affairs, İsrail-Filistin sorununa dair Tel Aviv’in politikası ve bu politikanın ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinde nasıl göründüğüne mercek tutan bir analiz yayınladı. Analiz, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Misyonu’nda danışman olan görev yapmış, Brookings Enstütüsü’nde analizleri yayınlanan Maryland Üniversitesi Profesörü Shibley Telhami ve George Washington Üniversitesi, Elliott Uluslararası İlişkiler Okulu’ndan üç profesörün (Michael Barnett, Nathan J. Brown, Marc Lynch) imzasını taşıyor.

Analizin temel iddiası, “iki devletli çözüm” umudunun kalmadığı, artık gerçeğin “tek devlet” olduğu yönünde. Makale, iki devletli çözüm umudunun Batı nezdinde İsrail’in Filistinlilere yönelik baskı ve insan hakları ihlallerini, ki yazarlar bu politika için Apartheid terimini kullanıyor, nasıl maskelediğini açıklıyor. Makale, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’deki fiili işgalini resmileştirmeyerek Filistinlilerin statüsüyle ilgili sorumluluk almaktan kaçındığını, onların haklarını görmezden gelebildiğini ve bu durumun maskeleme sürecine katkı sunduğunu düşünüyor.

“Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur” saptamasında bulunan analiz, Washington yaratılmasına yardımcı olduğu “gerçeklikle” yüzleşmesi gerektiğini söylüyor ve ABD’ye bazı politika önerilerinde bulunuyor:

  • Washington İsrail’i varsaydığı gibi değil olduğu gibi görmeli ve buna göre hareket etmeli. *Radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verilebilir.
  • Öncelikle Washington iki devletli çözüm ve barış süreci terimlerini sözlüğünden çıkarmalı.
  • İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden korumaktan vazgeçmeli.
  • İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik şartlara bağlamalı.
  • İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere yönelik hedefli yaptırımlar uygulamalı.

Analizin tamamı:

***

İsrail’in Tek Devlet Gerçeği

İki Devletli Çözümden Vazgeçme Zamanı

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun İsrail’de dar, aşırı sağcı bir koalisyonla yeniden iktidara gelmesi, iki devletli çözüm yanılsamasını bile yerle bir etti. Yeni hükümetinin üyeleri, İsrail’in ne olduğu ve kontrol ettiği tüm topraklarda ne olması gerektiği konusundaki görüşlerini açıklamaktan çekinmediler: Sadece bir Yahudi devleti olarak tanımlanan değil, yasanın Yahudilerin orada kalan tüm Filistinliler üzerindeki üstünlüğünü kutsadığı daha büyük bir İsrail. Sonuç olarak, artık tek devlet gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınmak mümkün değildir.

Bu gerçeği İsrail’in radikal yeni hükümeti yaratmadı, aksine inkârını imkânsız hale getirdi. Filistin topraklarının geçici “işgal” statüsü, artık bir grup insan tarafından yönetilen bir devletin, başka bir grup insana hükmettiği kalıcı bir durum. İki devletli bir çözüm vaadi, 1993 Oslo Anlaşmaları zamanında hem İsrail hem de Filistin’de uzlaşma yanlılarının olduğu ve olası bir Filistin devletinin kurumlarının inşasına yönelik kısa süreli de olsa somut ilerleme kaydedildiğinde alternatif bir gelecek olarak anlamlıydı.

Ama o dönem çok önce bitti. Bugün, geleceğe yönelik fantastik vizyonların derinlere gömülü mevcut durumu karartmasına izin vermek pek mantıklı değil. Tek devletli bir gerçekliğin siyaset, politika ve analiz için ne anlama geldiğiyle boğuşmanın zamanı çoktan geçti. Filistin (ilan edilmeyi) bekleyen bir devlet değil ve İsrail tesadüfen Filistin topraklarını işgal eden demokratik bir devlet değil. Ürdün Nehri’nin batısındaki tüm topraklar uzun zamandır İsrail yönetimi altında, bölge ve halkın kökten farklı yasal rejimlere tabi tutulduğu ve Filistinlilerin sürekli altı sınıf muamelesi gördüğü, tek bir devlet oluşturuyor. Bu tek devlet gerçeğini göz ardı eden politika yapıcılar ve analistler, statükonun sağlamlaşması için bir sis perdesi sağlamanın ötesinde çok az şey yaparak başarısızlığa ve ilgisizliğe mahkûm edilecekler.

Bu tek devletli gerçekliğin bazı sonuçları aşikâr. İsrail’in (ve Arap yöneticilerin) pek çok destekçisi ne kadar hararetli isterlerse istesinler, dünya Filistinlilerin haklarını önemsemekten vazgeçmeyecek. Şiddet, mülksüzleştirme ve insan hakları ihlalleri son bir yılda tırmanışa geçti ve Filistinlilerin bu sürekli artan yasallaştırılmış baskı ve İsrail saldırı sistemine hapsedildiği her gün büyük çaplı şiddetli çatışma riski artıyor. Ancak, tek devlet gerçekliği herkesin bildiği sırdan inkâr edilemez gerçeğe dönüşürken, önemli aktörlerin ne kadar uyum sağlayacaklar-eğer uyum sağlarlarsa- çok net değil.

ABD Başkanı Joe Biden statükoya tamamen bağlı görünüyor ve yönetiminin konu hakkında düşündüğüne veya kriz yönetimi ve hoşnutsuzluktan bahsetmenin ötesinde bir şey yaptığına dair hiçbir kanıt yok. Ve güçlü bir hüsnükuruntu Washington’a hâkim ve birçok ABD’li yetkili, anormal Netanyahu hükümeti görevden ayrıldıktan sonra hâlâ iki devletli bir müzakereye dönme şansının olduğuna kendilerini ikna etmeye çalışıyor.

Ancak yeni gerçekliği görmezden gelmek daha uzun süre, bir seçenek olmayacak. İsrail ve Filistin’de, Yahudi üstünlüğünü koruyan tek bir devletin ortaya çıkmasındaki en etkin ülkeden acil müdahale talep eden bir fırtına geliyor. ABD, Orta Doğu’daki derin istikrarsızlıktan ve daha geniş küresel gündemine meydan okumadan kaçınmak istiyorsa, İsrail’i Washington’un öncülük etmeyi umduğu liberal uluslararası düzenin yapı ve standartlarından muaf tutmayı bırakmalı.

Söylenemeyenden inkâr edilemeyene

Tek devletli bir düzenleme gelecekteki bir olasılık değildir; kim ne düşünürse düşünsün zaten var. Akdeniz ve Ürdün Nehri arasındaki devlet, insanların ve malların girişini ve çıkışını kontrol ediyor, güvenliği denetliyor ve kararlarını, yasalarını ve politikalarını milyonlarca insana rızası olmadan dayatma kapasitesine sahip.

Tek devlet gerçeği, ilke olarak, demokratik yönetime ve eşit yurttaşlığa dayanabilir. Ancak şu anda böyle bir düzenleme söz konusu değil. İsrail’in Yahudi kimliği ile liberal demokrasi arasında seçim yapmak zorunda kalan İsrail, ilkini seçti. Yahudi olmayanların yapısal olarak ayrımcılığa uğradığı veya çok katmanlı düzende dışlandığı Yahudi üstünlükçü bir sisteme kilitlendi: Bazı Yahudi olmayanlar Yahudilerin sahip olduğu haklardan bazılarına sahipken Yahudi olmayanların çoğu şiddetli ırkçılık, ayrımcılık ve tahakküm altında yaşıyor.

20. yüzyılın son yıllarında yaşanan bir barış süreci, farklı bir şeyin cezbedici olasılığını sunuyordu. Ancak ABD önderliğindeki müzakerelerin iki devletli bir anlaşmaya varamadığı 2000 Camp David zirvesinden bu yana, “barış süreci” ifadesi çoğunlukla sahadaki gerçeklerden uzaklaşmaya ve onları kabul etmemek için bahane üretmeye hizmet etti. Camp David’deki hayal kırıklığından kısa bir süre sonra patlak veren ikinci İntifada ve ardından İsrail’in Batı Şeria’ya müdahalesi, Filistin Yönetimi’ni İsrail için güvenlik taşeronundan biraz daha fazlasına dönüştürdü. Ayrıca İsrail siyasetinin sağa kaymasını, İsrail vatandaşlarının Batı Şeria’ya taşınmasının getirdiği nüfus değişimlerini ve Filistin toplumunun coğrafi parçalanmasını hızlandırdı. Bu değişikliklerin kümülatif etkisi, Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerine el konulduğu 2021 krizi sırasında belirginleşti. (Bu durum) sadece İsrailli yerleşimcileri ve Filistinlileri değil, İsrail’in Yahudi ve Filistinli vatandaşlarını da şehirleri ve mahalleleri bölen bir çatışmada karşı karşıya getirdi.

Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinin iki tartışmalı ismi Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich.

Netanyahu’nun aşırı sağcı ve milliyetçi aşırılık yanlılarının koalisyonu yeni hükümeti bu değişimi özetliyor. Üyeleri, hayallerindeki yeni İsrail yaratma misyonlarıyla övünüyorlar: daha az liberal, daha dindar ve Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılığa daha istekli. Netanyahu, “İsrail tüm vatandaşlarının devleti değildir” daha doğrusu “sadece Yahudi halkına aittir” diye yazmıştı. Ulusal güvenlik bakanı olarak atadığı Itamar Ben-Gvir, Gazze’nin “bizim” olması gerektiğini ve “Filistinlilerin Suudi Arabistan veya Irak, İran gibi başka yerlere gidebileceğini” söyledi. Bu aşırılık yanlısı vizyon, İsraillilerin en azından bir kısmı tarafından uzun süredir paylaşılıyor ve Siyonist düşünce ve uygulamada güçlü temelleri var. İsrail’in 1967 savaşında Filistin topraklarını işgal etmesinden kısa bir süre sonra taraftar kazanmaya başladı. Ve henüz egemen görüş olmasa da makul bir şekilde İsrail toplumunun çoğunluğunca talep edebilir ve artık marjinal bir görüş olarak adlandırılamaz.

Tek devlet gerçeği, İsrail’de ve kontrol ettiği topraklarda yaşayanlar ve sahadaki amansız değişimlere dikkat eden herkes için uzun zamandır apaçık ortada. Ancak son birkaç yılda bir şeyler değişti. Yakın zamana kadar, tek devlet gerçeği önemli aktörler tarafından nadiren kabul ediliyor ve bu gerçeği yüksek sesle söyleyenler görmezden geliniyor veya cezalandırılıyordu. Ancak söylenemez olan olağanüstü bir hızla genel kabule yaklaştı.

Bazıları için demokrasi

Tek devlet gerçekliğini görmek için birçok gözlemcinin yeni gözlük takması gerekecek. Bunlar, işgal altındaki topraklar ile İsrail arasında bir fark görmeye alışkın olan, yani İsrail’i Batı Şeria ve Gazze’yi ele geçirdiği 1967’den önceki haliyle gören ve İsrail’in egemenliğinin 1967’den önce kontrol ettiği topraklarla sınırlı olduğunu düşünen insanlar. Ama devlet ve egemenlik aynı şey değil. Devlet neyi kontrol ettiğiyle tanımlanırken egemenlik diğer devletlerin bu kontrolün yasallığını tanımasına bağlı.

Bu yeni gözlük devlet, egemenlik, ulus ve yurttaşlık kavramlarını ayrıştıracak ve İsrail’in farklılaşmış ama tartışmasız kontrolü altındaki tüm topraklarda kaçınılmaz olarak Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki üstünlük ve aşağılık ilişkilerine dayanan tek devlet gerçeğini görmeyi kolaylaştıracak.

İsrail’e bir devletin merceğinden bakın. Nehirden denize uzanan bir toprak üzerinde kontrolü var, güç kullanımında neredeyse tekele sahip ve bu gücü Gazze’ye yönelik acımasız bir ablukayı sürdürmek ve kontrol noktaları, asayiş ve acımasızca genişleyen yerleşim yerleri sistemiyle Batı Şeria’yı kontrol etmek için kullanıyor. İsrail hükümeti, 2005 yılında Gazze’den güçlerini çektikten sonra bile, bölgenin giriş ve çıkış noktaları üzerindeki kontrolünü elinde tuttu. Batı Şeria’nın bazı bölgeleri gibi, Gazze de bir dereceye kadar özerkliğe sahip ve 2007’deki kısa Filistin iç savaşından bu yana bölge, çok az muhalefeti kabul eden İslamcı örgüt Hamas tarafından yönetiliyor. Ancak Hamas, bölgenin kıyı şeridini, hava sahasını veya sınırlarını kontrol etmiyor. Başka bir deyişle, makul bir tanımla İsrail devleti, Ürdün sınırından Akdeniz’e kadar tüm toprakları kapsıyor. Bu gerçeğin gözden kaçması mümkündü çünkü İsrail tüm bu alanlar üzerinde resmi egemenlik iddiasında bulunmadı. Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri de dahil işgal altındaki bazı bölgeleri ilhak etti. Ancak kontrol ettiği toprakların geri kalanı üzerinde henüz egemenlik ilan etmedi ve İsrail bunu yapsaydı bu tür iddiaları muhtemelen yalnızca bir avuç devlet tanırdı.

Egemenliği resmileştirmeden toprakları kontrol etmek ve kurumsal hakimiyeti pekiştirmek, İsrail’in kendi şartlarına göre tek devlet gerçekliğini sürdürmesini sağlıyor. Filistinlilerin çoğunun sorumluluğunu (ve haklarını) reddedebilir çünkü onlar kendi topraklarında ikamet ediyor ancak devletin vatandaşı değildirler. Bu ayrım iki devletli çözüm olasılığını canlı tuttuğu gerekçesiyle alay eder gibi meşrulaştırılıyor.  Egemenliği resmileştirmeden, İsrail vatandaşları için demokratik olabilir, ancak milyonlarca sakinine karşı sorumsuz. Bu düzenleme, İsrail’in yurtdışındaki birçok destekçisinin tüm bunların geçici olduğunu, İsrail’in liberal bir demokrasi olarak kaldığını ve bir gün Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını kullanacaklarını iddia etmelerine izin verdi.

Ancak İsrail demokrasisinin 1967 öncesi sınırları içinde bile sınırları var ve bu sınırlar vatandaşlık merceğinden bakıldığında belirginleşiyor. İsrail’in Yahudi kimliği ve tek devlet gerçeği, farklılaştırılmış haklar, sorumluluklar ve himayeyi düzenleyen bir dizi karmaşık yasal kategori üretti.  2018 “ulus devlet” yasası, İsrail’i “Yahudi halkının ulus devleti” olarak tanımlıyor ve “İsrail devletinde kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasının Yahudi halkına özgü olduğunu” kabul ediyor; Yahudi olmayan vatandaşlar için demokrasi veya eşitlikten bahsetmiyor.

Yahudi yerleşimciler, Ramazan boyunca İsrail güçlerinin korumasında Mescid-i Aksa’nın avlusuna baskın düzenledi. Fotoğraf: Mostafa Alkharouf / AA

Bu üyelik hiyerarşisine göre, en eksiksiz vatandaşlık sınıfı İsrailli Yahudilere ayrılmış; koşulsuz vatandaşlar. İsrail vatandaşlığına sahip ve 1967 öncesi İsrail’de ikamet eden Filistinlilerin siyasi ve medeni hakları var ancak bu hak, sorumluluk ve himaye konusunda hem yasal hem de yasal olmayan başka sınırlamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Kudüs’ün Filistinli sakinleri teorik olarak İsrail vatandaşı olabilirken, ancak çoğu bunu reddediyor çünkü bunu yapmak sadakatsizlik olarak görülecek. Bölgelerde ikamet eden Filistinliler, tüm sınıfların en alt tabakasını oluşturuyor. Hakları ve sorumlulukları nerede yaşadıklarına bağlı. Gazze’dekiler hiyerarşinin en altında yer alıyor, bu durum Hamas’ın kontrolü ele geçirmesinden bu yana daha da kötüye gitti. Bir Filistinliden yasal statüsünü tanımlamasını istemek, birkaç dakika süren ve hala belirsizliklerle dolu bir yanıta yol açabilir.

Filistinlilerin haklarının tanınmasını sağlayacak iki devletli bir çözüm için umut var olduğu sürece, İsrail’in 1967 sınırları içindeki durumu, bazı vatandaşlara karşı fiili ayrımcılıkla birlikte hukuken eşitlik olarak görmek mümkün ki bu, dünyanın birçok yerinde talihsiz ama yaygın bir gerçeklik. Ancak tek devlet gerçeği kabul edildiğinde daha vahim bir şey ortaya çıkar. Bu tek devlette hareketleri, seyahatleri, medeni halleri, ekonomik faaliyetleri, mülkiyet hakları ve kamu hizmetlerine erişimleri ciddi şekilde kısıtlanan insanlar var. O devletin topraklarında derin ve sürekli köklere sahip ömür boyu ikamet edenlerin önemli bir kısmı vatansız hale getirilmiş. Ve tüm bu marjinalleştirme kategorileri ve dereceleri, nüfusun yalnızca bir kısmına karşı sorumlu olan devlet aktörleri tarafından dayatılan yasal, siyasi ve güvenlik önlemleriyle uygulanıyor.

Bu gerçeği adlandırmak, onu tanımlayan kalıcı ve ciddi eşitsizlikler hakkında bir fikir birliği oluşmuş olsa bile, politik olarak tartışmalı. İsrailli ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının bu eşitsizlikleri belgeleyen bir dizi raporu, “apartheid” terimini İsrail-Filistin tartışmasının kıyısından merkeze taşıdı. Apartheid, Güney Afrika’nın beyaz azınlık hükümetinin 1948’den 1990’ların başlarına kadar beyaz üstünlüğünü güvence altına almak için kullandığı ırk ayrımcılığı sisteminin adı. O zamandan beri uluslararası hukuk ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yasallaştırılmış bir ırkçılık ve ayrımcılık düzeni olarak tanımlanıyor ve insanlığa karşı suç olarak kabul ediliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü dahil önde gelen insan hakları örgütleri bu terimi İsrail’e uyguladı. Pek çok akademisyen de öyle:

Mart 2022’de üç büyük akademik derneğin üyesi olan Orta Doğu odaklı akademisyenler arasında yapılan bir ankete göre, yanıt verenlerin yüzde 60’ı İsrail ve Filistin topraklarındaki durumu “apartheid’e benzer eşitsizliğe sahip tek devletli gerçeklik” olarak tanımladı.

Terim mükemmel bir uyum olmayabilir. İsrail’in yapısal ayrımcılık sistemi, en liberal olmayan devletlerinkinden bile daha şiddetli. Ancak ‘apartheid’le Güney Afrika’da uygulanan ve uluslararası hukukta tanımlandığı gibi ırka değil, etnik köken, milliyet ve dine dayanıyor. Belki bu ayrım, İsrail’e karşı yasal işlem başlatmak isteyenler için önemli olabilir. Bununla birlikte, politik olarak önemi daha az ve analiz söz konusu olduğunda neredeyse anlamsız. Politik olarak önemli olan, bir zamanlar tabu olan bir terimin giderek daha yaygın, sağduyulu bir gerçeklik anlayışı haline gelmesidir. Analitik olarak önemli olan, apartheid etiketinin sahadaki gerçeği doğru bir şekilde tanımlaması ve bunları değiştirmek için bir yol haritasının başlangıcını sunmasıdır. Apartheid, dayandırıldığında gerçeği değiştiren sihirli bir kelime değil. Ancak siyasi ana akıma girişi, İsrail yönetiminin, devletin kontrol ettiği tüm topraklarda Yahudi üstünlüğünü sürdürmek için tasarlandığının geniş çapta kabul edildiğini ortaya koyuyor. İsrail’in sistemi teknik olarak apartheid olmayabilir, ancak uyumlu.

Soğuk duş

Öncelikle İsrailliler ve Filistinliler tek devlet gerçekliğiyle boğuşmak zorundalar. Ancak bu gerçek, İsrail’in dünyanın geri kalanıyla olan ilişkisini de karmaşıklaştıracak. Barış süreci, yarım asır boyunca Batı demokrasilerinin işgalin müzakerelerle sona ereceği umuduyla İsrail işgalini göz ardı etmesine yol açtı. Kusurlu da olsa İsrail demokrasisi ve İsrail ile işgal altındaki Filistin toprakları arasındaki nominal ayrım da yabancıların bakışlarını kaçırmasına yardımcı oldu. Bütün bu saptırmalar artık yok. Tek devlet gerçeği, ancak şimdi geniş çapta kabul ediliyor olsa da uzun süredir İsrail yasalarına, siyasetine ve toplumuna yerleşmiş durumda. Hazır alternatifler yok ve bir tane yaratmak için anlamlı siyasi bir sürecin ortaya çıkmasından bu yana onlarca yıl geçti.

Belki de bu gerçeklerin kabulü pek bir şey değiştirmeyecek. Pek çok kalıcı küresel sorun asla çözülmüyor. Demokrasi ve insan haklarının tehdit altında olduğu popülist bir dünyada yaşıyoruz. İsrailli liderler, İsrail’in Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilişkilerini tesis eden İbrahim Anlaşmaları’na işaret ederek, Arap devletleriyle normalleşmenin Filistin sorununu çözmeyi gerektirmediğini savunuyor. Batılı liderler, İsrail’in liberal demokratik değerleri paylaştığını iddia etmeye devam ederken ABD’deki birçok İsrail yanlısı grup onların desteğini ikiye katlayabilir. Liberal Yahudi Amerikalılar, apartheid’ın birçok özelliğine sahip bir İsrail’i savunmak için mücadele edebilirler ancak protestolarının pratikte çok az etkisi olacaktır.

Yine de iki devletli bir dünya arzusundan gerçek bir tek devletli dünyaya geçişin zorlu olabileceğine inanmak için nedenler var. Apartheid benzetmesinin yaygınlaşması ve Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Hareketi’nin (BDS) yükselişi -ve her ikisine karşı oluşan yoğun tepki- siyasi zeminin değiştiğini gösteriyor. İsrail, Batı Şeria’daki faaliyetlerine yönelik birkaç uluslararası veya yerel kısıtlamayla, her zamankinden fazla fiziki güvenlik ve bölgedeki diplomatik tanınırlıktan yararlanabilir. Ancak kontrol, kaba kuvvetten daha fazlasını gerektirir. Ayrıca, statükonun kanıksanmış doğası, sağduyu olarak doğallaştırılması ve haklı bir direnişi düşünmenin bile imkansızlığı ile sürdürülen bir meşruiyet görüntüsü gerektirir. İsrail, seçtiği savaşları kazanmak için hala maddi güce sahip. Ancak bu savaşlar çoğaldıkça, her zafer onun savaş pozisyonunu daha da tüketiyor. Tek devlet gerçekliğini savunmak isteyenler, post-kolonyal dünyada sömürgeci ilkeleri savunuyorlar.

Bu tek devletli gerçekliğin şartlarını tanımlama ve şekillendirme mücadelesi yeni biçimler alabilir. Geçmişte, dramatik devletlerarası savaşlar müzakereler ve yüksek riskli diplomasi için kapıları araladı. Ancak gelecekte ABD’li politika yapıcıların 1967 ve 1973’te İsrail ve Arap devletleri arasında patlak verenler gibi konvansiyonel çatışmalarla karşı karşıya kalmaları pek olası değil. Bunun yerine, birinci ve ikinci İntifada’ya daha yakın bir durumla; Mayıs 2021’deki gibi ani şiddet patlamaları ve kitlesel halk mücadeleleriyle karşı karşıya kalacaklar. O dönemde Kudüs’teki çatışmalar, İsrail ile Hamas arasında roket atışlarını, Batı Şeria’daki gösterileri, şiddeti ve Yahudi ve Filistin kökenli İsraillilerin arasındaki (ve İsrail polisinin) etnik köken vatandaşlıktan üstünmüş gibi davrandığı çirkin olayları içeren daha büyük bir yangını tetikledi. Günlük şiddet eylemleri ve ara sıra yaşanan halk ayaklanmaları hatta belki de üçüncü bir İntifada kaçınılmaz görünüyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde uzun süredir iki devletli çözümün korunması gerektiğinden bahseden politika yapıcılar, giderek daha hazırlıksız oldukları krizlere tepki vermek zorunda kalıyorlar. Tek devlet gerçeğinin ortaya çıkardığı sorunlar şimdiden yeni dayanışma hareketlerini, boykotları ve toplumsal çatışmaları tetikledi. Sivil toplum kuruluşları, İsrail ve Filistin davalarını destekleyen çeşitli siyasi hareketler ve ulus ötesi savunuculuk grupları, yeni ve eski medya kampanyalarıyla küresel normları değiştirmeye ve bireyleri, toplumları ve hükümetleri etkilemeye çalışıyor. Giderek artan bir şekilde, İsrail hükümeti tarafından kontrol edilen yerlerde üretilen malları etiketlemeyi veya boykot etmeyi (veya bu tür boykotları yasaklamayı) ve destekçilerini harekete geçirmek ve hükümet liderlerinin beceriksiz diplomatik çabalarına alternatifler bulmak için medeni haklara başvuruyorlar.

Ancak tüm bu hareketler ve kampanyalar derin bir şekilde bölünmüş olan seçmenleri harekete geçirmeye çalışıyor. Filistinliler, İsrail vatandaşı olanlar ve diğer ikamet şekillerine sahip olanlar ile Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayanlar olarak bölünmüş durumdalar. Tek devlet realitesinde yaşayanlar ile diasporada yaşayanlar arasında bölünmüş durumdalar. Batı Şeria’da hâkim olan El Fetih siyasi fraksiyonu ile Gazze’yi kontrol eden Hamas örgütü arasında bölünmüş durumdalar. Ayrıca nesiller boyunca da giderek daha fazla bölünüyorlar. Daha genç Filistinliler, ebeveynlerinin ve büyükanne ve büyükbabalarının siyasi bağlılıklarını ve enerjilerini yönlendiren hareketlere daha az bağlı hissediyor, yeni gruplara yönelme ve yeni direniş taktikleri benimseme olasılıkları daha yüksek.

İsrailli Yahudiler de benzer şekilde devletin doğası, dinin siyasetteki rolü ve gey, lezbiyen ve diğer cinsel azınlıkların hakları da dahil bir dizi başka konuda bölünmüş durumda. Liberal İsrailli Yahudiler, Netanyahu hükümetinin demokrasi ve yargıya yönelik saldırılarına karşı büyük protestolar düzenlerken, Filistin meselesinde seferber olmadılar ve bu da iç anlaşmazlıkların, artık var olmayan bir barış sürecine ilişkin soruları nasıl bir kenara ittiğini gösteriyor.

Sonuç olarak her iki tarafın liderleri de liderlik yapmıyor. Tüm kamplarda, genellikle çözüme yönelik herhangi bir stratejiye hizmet etmek için değil ama etkisizlik ve atalet duygusuyla çatışmanın üstünü örtmek isteyen politikacılar var. Diğer politikacılar ise tam tersini istiyor: ABD Başkanı Donald Trump’ın “yüzyılın anlaşması” ile yaptığı gibi, Filistinlilerin haklarını ve ulusal isteklerini neredeyse hiçe sayarak çatışmayı sona erdirme sözü verip sarsmak ve keskin bir şekilde farklı bir yönde ilerlemek. İşgal altındaki toprakların resmen ilhakını isteyen Yahudiler ve İsrail yönetimine karşı yeni direniş biçimlerini savunan Filistinliler de statükoyu altüst etmeyi umuyor. Ancak tüm bu çabalar yerleşik güç ve çıkar yapılarına dayanıyor.

Bu koşullar altında, çatışmayı adil bir şekilde çözmek adına yürütülen herhangi bir diplomasi, hem mevcut çıkmaza yönelik olası alternatifleri hem de tüm tarafların bunları başarma iradesini yanlış okuduğu için muhtemelen başarısız olacaktır. Daha iyi seçenekler oluşturmak isteyen politika yapıcıların tek devletli sistemin işleyiş ve gelişim biçimlerine dikkat etmeleri gerekecek. Çeşitli sakinlerinin anavatanlarını nasıl hayal ettiklerini, hakların nasıl uygulandığını ya da ihlal edildiğini ve demografik yapının nasıl yavaş ama kaygı verici bir şekilde değiştiğini anlamaları gerekecek.

Arap Baharı’nın hayaleti

Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesinin Arap dünyası için önemli ve çelişkili sonuçları var. İki devletli çözüm argümanı, hükümetleri için değilse de Arap halkları için Filistin davasının önemini uzun zamandır gösteriyor. İsrail’in işgal altındaki topraklardan tamamen çekilmesi karşılığında İsrail ile tüm Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini öngören 2002 Suudi barış girişimi bir temel oluşturdu: Arap dünyasıyla barış için Filistin meselesinin çözülmesi gerekiyordu.

Trump yönetiminin arabuluculuğunu yaptığı ve Biden yönetiminin coşkuyla desteklediği İbrahim Anlaşmaları, Filistin sorununda ilerleme gerektirmeden İsrail ile bazı Arap devletleri arasında siyasi normalleşme ve güvenlik iş birliğini hızlandırarak bu varsayımı açıkça hedef aldı. Arap normalleşmesinin Filistin meselesinden bu şekilde ayrıştırılması, tek devlet gerçeğini sağlamlaştırma yolunda uzun bir yol kat etti.

Şimdilik İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun aşırılık yanlısı bakanlarıyla hükümet kurmasına rağmen ayakta kalmayı başardı. En azından İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, muhtemelen İsrail-Filistin şiddetinin bir sonraki turu ve hatta İsrail’in ilhak yönündeki açık hamlelerinden daha uzun sürecek. Ancak anlaşmaların imzalanmasından bu yana başka hiçbir Arap ülkesi İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışmadı ve Suudi Arabistan da İsrail ile resmi bağ kurmayarak riskten kaçınmaya devam etti.

Arap normalleşmesinin Körfez ülkeleri dışında süresiz olarak Filistin meselesine bağlı kalması muhtemel. İsrail’in Kudüs’te daha fazla mülke el koymak için harekete geçtiği, Filistinlilerin yaygın protestolarını kışkırttığı ve ardından bu huzursuzluğa daha büyük bir şiddet ve daha hızlı mülksüzleştirme ile karşılık verdiği ve nihayetinde Filistin Yönetimi’nin nihai çöküşünü tetiklediği bir senaryoyu hayal etmek çok kolay. Böyle bir tırmanış, uzun süredir devam eden ekonomik sıkıntıların ve siyasi baskının bir yangın yeri yarattığı Arap dünyasında kolaylıkla geniş çaplı protestolara yol açabilir. İsrail’in Filistinlileri Batı Şeria’dan ve hatta Kudüs’ten sürmesi gibi daha da vahim bir tehdit de söz konusudur ki bu bazen üstü kapalı bir şekilde “transfer” olarak adlandırılan ve anketlerin iddiasına göre pek çok İsrailli Yahudi’nin destekleyeceği bir olasılık. Hamas ya da İran’ın bu tür koşulları nasıl istismar edebileceği de cabası.

Arap yöneticiler Filistinlileri umursamıyor olabilir, ama onların halkı umursuyor- ve bu yöneticilerin umursadığı tek şey tahtlarını korumak. Yarım asırdan fazla süren en azından retorik desteğin ardından Filistinlileri tamamen terk etmek riskli olacaktır. Arap liderler seçimleri kaybetmekten korkmuyorlar ama 2011’deki Arap ayaklanmalarını çok iyi hatırlıyorlar ve hızla rejimlerine karşı protestolara dönüşebilecek kitlesel halk hareketlerini davetiye çıkaran her şeyden endişe ediyorlar.

Terk etme, sesini yükseltme ya da sadakat?

Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesi, İsrail ve Filistinliler hakkındaki Amerikan tartışmalarını da kutuplaştırabilir. Evanjelikler ve siyasi sağdaki pek çok kişi bu gerçeği İsrail’in meşru isteklerinin gerçekleşmesi olarak kabul edebilir. Merkezin solunda yer alan pek çok Amerikalı ise İsrail’in liberal demokrasilerin saflarından düştüğünü nihayet kabul edebilir ve tüm vatandaşlarına eşit haklar tanıyan tek bir devlet hedefi için iki devlet hayalinden vazgeçebilir.

Amerika Birleşik Devletleri tek devlet gerçeğinin yerleşmesinde önemli bir sorumluluk taşıyor ve İsrail-Filistin sorununun çerçevesinin çizilmesi ve şekillendirilmesinde güçlü bir rol oynamaya devam ediyor. ABD’nin İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden koruma çabaları olmasaydı, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim inşası devam edemez, hızlanamaz ve işgal sürmezdi. Amerikan teknolojisi ve silahları olmasaydı, İsrail muhtemelen bölgedeki askeri üstünlüğünü sürdüremezdi ve bu üstünlük İsrail’in işgal altındaki topraklarda konumunu sağlamlaştırmasını sağladı. Ve ABD’nin büyük diplomatik çabaları ve kaynakları olmasaydı, İsrail Camp David’den İbrahim Anlaşmalarına kadar Arap devletleriyle imzaladığı barış anlaşmalarını yapamazdı.

Yine de Amerika’da İsrail ve Filistinlilerle ilgili konuşmalarda Washington’un işgale nasıl yardım ettiği kasıtlı olarak ihmal ediliyor. ABD’nin barış sürecine verdiği destek hem İsrail’in güvenliği hem de sadece iki devletli bir çözümün İsrail’i hem Yahudi hem de demokratik olarak koruyabileceği fikriyle ifade ediliyor. Bu iki hedef her zaman gerilim içinde oldu, ancak tek devletli gerçeklik bu iki hedefi uzlaşmaz hale getiriyor.

İsrail-Filistin meselesi Amerikan halkının öncelikler listesinde hiçbir zaman üst sıralarda yer almasa da ABD’nin tutumu önemli ölçüde değişti: iki devletli çözüme verilen destek azaldı ve eşit vatandaşlık sağlayan tek bir devlete verilen destek son birkaç yılda arttı. Anketler, Amerikalı seçmenlerin çoğunun, seçim yapmak zorunda kalmaları halinde, Yahudi bir İsrail yerine demokratik bir İsrail’i destekleyeceklerini gösteriyor. İsrail’e ilişkin görüşler de çok daha partizan bir hal almış durumda; Cumhuriyetçiler özellikle de Evanjelikler, İsrail politikalarını daha fazla desteklerken Demokratların ezici çoğunluğu eşitlikçi bir ABD politikasını tercih ediyor. Genç Demokratlar artık Filistinlilere İsrail’den daha fazla destek veriyor. Özellikle genç Demokratlar arasındaki bu değişimin bir nedeni, İsrail-Filistin meselesinin giderek stratejik çıkar ya da İncil’deki kehanetten ziyade bir sosyal adalet meselesi olarak görülmesi. Bu durum özellikle Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) hareketi döneminde geçerliydi.

İsrail güçlerinin, Batı Şeria’ya baskınları devam ediyor. Fotoğraf: Nedal Eshtayah / AA

Tek devlet gerçeği özellikle Amerikan Yahudilerinin siyasetini sarstı. Siyonizmin ilk yıllarından itibaren, İsrail’in Amerikalı Yahudi destekçilerinin çoğu, İsrail’in aynı anda hem Yahudi hem de liberal olması arzusunu kutsal olarak görüyor. Netanyahu’nun son hükümeti bu grup için bir kırılma noktası olabilir. Liberalizme olan bağlılık ile Yahudilere demokrasinin faydalarını sunan (ve şimdi bunların bazılarını çiğniyor gibi görünen) ancak bunları Yahudi olmayan vatandaşların çoğundan açıkça esirgeyen tek bir devleti desteklemeyi bağdaştırmak zor.

Çoğu Yahudi Amerikalı, fikir ve ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi temel liberal ilkeleri yalnızca Yahudi değerleri olarak değil, aynı zamanda ayrımcılığa karşı Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul görmelerini ve hatta hayatta kalmalarını sağlayan siperler olarak görüyor. Yine de İsrail’in liberalizme olan bağlılığı her zaman sallantıdaydı. Bir Yahudi devleti olarak, sivil bir milliyetçilikten ziyade bir tür etnik milliyetçiliği teşvik ediyor ve Ortodoks Yahudi vatandaşları, Yahudiliğin İsrail yaşamını nasıl şekillendirdiğini belirlemede çok büyük bir rol oynuyor.

1970 yılında politik iktisatçı Albert Hirschman, krizde ya da düşüşte olan kuruluşların üyelerinin üç seçeneği olduğunu yazmıştı: “Terk etme, sesini yükseltme ve sadakat.” Yahudi Amerikalılar da bugün aynı seçeneklere sahip. Birleşik Devletler’deki başlıca Yahudi kurumlarına hâkim olan kamplardan biri, tek devlet gerçeğinin inkârı ile mümkün olan sadakati sergiliyor. Ses çıkarma, daha önce barış kampında yer alan Yahudi Amerikalıların giderek daha baskın hale gelen tercihi. Bir zamanlar iki devletli bir çözüme ulaşmaya odaklanan bu Amerikalılar artık aktivitelerini Filistinlilerin haklarını savunmaya, İsrail sivil toplumunun daralan alanını korumaya ve Netanyahu’nun sağcı hükümetinin yarattığı tehlikelere direnmeye yönlendiriyor. Son olarak, terk etmeyi ya da kayıtsız kalmayı seçen Yahudi Amerikalılar var. İsrail hakkında fazla düşünmüyorlar. Bunun nedeni güçlü bir Yahudi kimliğine sahip olmamaları ya da İsrail’i kendi değerleriyle uyumsuz hatta karşıt olarak görmeleri olabilir. İsrail sağa kaydıkça, özellikle genç Yahudi Amerikalılar arasında bu grubun daha da büyüdüğüne dair bazı kanıtlar var.

Gerçeklik kontrolü

Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur ve onu ılımlı olmaya ikna çabasıyla şımartmak, eylemleri için hiçbir bedel ödemediklerini göstererek aşırılık yanlısı liderlerini cesaretlendirmekten başka bir işe yaramayacak.

ABD bunun yerine radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verebilir. Öncelikle Washington “iki devletli çözüm” ve “barış süreci” terimlerini sözlüğünden çıkarmalı. ABD’nin İsraillilere ve Filistinlilere müzakere masasına dönmeleri için yaptığı çağrılar çocukça düşüncelere dayanıyor. ABD’nin İsrail-Filistin meselesi hakkında konuşma şeklini değiştirmek sahada hiçbir şeyi değiştirmeyecek, ancak ABD’li politika yapıcıların gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmasına izin veren bir cepheyi ortadan kaldıracak. Washington İsrail’e olduğu gibi bakmalı, varsayıldığı gibi değil ve buna göre hareket etmeli. İsrail artık liberal özlemleri sürdürüyormuş gibi bile yapmıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin “ortak değerleri” yok ve milyonlarca sakinine etnik köken ve dinleri nedeniyle ayrımcılık yapan ya da onları istismar eden bir devletle “kopmaz bağları” olmamalı.

Daha iyi bir ABD politikası, İsrail’in hâkim olduğu tek devlet içinde yaşayan tüm Yahudiler ve Filistinliler için eşitlik, vatandaşlık ve insan haklarını savunmalı. Teorik olarak böyle bir politika, tarafların uzak bir gelecekte bu yönde hareket etmesi durumunda iki devletli bir çözümün yeniden canlandırılmasını engellemeyecek. Ancak ahlaki açıdan kınanması gereken ve stratejik açıdan maliyetli olan tek devletli bir gerçeklikten yola çıkmak, derhal eşit insan ve yurttaşlık haklarına odaklanılmasını gerektirecek. Bugünün adaletsiz gerçekliğinin ABD ve uluslararası toplumun geri kalanı tarafından ciddi bir şekilde reddedilmesi, tarafların kendilerini de alternatif gelecekleri ciddi bir şekilde düşünmeye itebilir. Nihai siyasi düzenleme Filistinliler ve İsraillilere kalmış olsa da Amerika Birleşik Devletleri eşitliği şimdi talep etmeli.

Bu amaçla Washington, İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik tedbirlere bağlamaya başlamalıdır. Böyle bir şarttan kaçınmak Washington’u tek devlet gerçeğinin derin suç ortağı haline getirdi. İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları ve diğer ayrıcalıkları keskin bir şekilde azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere açıkça ihlal edici eylemlerine karşılık olarak akıllı, hedefe yönelik yaptırımlar uygulamalı. İsrail ne yapmak istediğine kendisi karar verebilir, ancak ABD ve diğer demokrasiler, İsrail’in son derece gayri-liberal ve ayrımcı bir düzeni sürdürmenin ve hatta yoğunlaştırmanın maliyetini bilmesini sağlayabilir.

Biden yönetimi tarafından dile getirilen en net küresel vizyon, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşılık uluslararası yasa ve normları sonuna kadar savunması oldu. Tek devlet gerçekliği göz ardı edilse bile, Küresel Güney’de yaygın olarak kavrandığı gibi, İsrail ve Filistin’de de aynı normlar ve değerler kesinlikle söz konusu olacak. İsrail uluslararası yasaları ve liberal normları ihlal ettiğinde, ABD başka herhangi bir devlete yaptığı gibi İsrail’i de bu ihlallerden dolayı kınamalı. Washington, uluslararası hukuku ihlal ettiğine dair geçerli iddialarla karşılaştığında İsrail’i uluslararası örgütlerde korumayı bırakmalı. Ve İsrail’i sorumlu tutmayı amaçlayan BM Güvenlik Konseyi kararlarını veto etmekten kaçınmalı, Filistinlilerin uluslararası mahkemelerde tazminat arama çabalarına direnmeyi bırakmalı ve diğer ülkeleri, sözde geçici önlem olan ancak zamanla zalim ve kurumsallaşmış bir gerçeklik halini alan Gazze kuşatmasının sona erdirilmesini talep etmeleri için bir araya getirmeli.

Ancak tek devlet gerçeği daha fazlasını gerektiriyor. Bu prizmadan bakıldığında İsrail bir apartheid devletini andırıyor. Washington, İsrail’i uluslararası hukukta yer alan apartheid karşıtı güçlü normdan muaf tutmak yerine, yaratılmasına yardımcı olduğu gerçeklikle hesaplaşmalı ve bu gerçekliği görmeye, hakkında konuşmaya ve onunla dürüstçe etkileşime girmeye başlamalı. ABD, yapısal adaletsizliği cesurca dile getirdikleri için şeytanlaştırılan uluslararası, İsrailli ve Filistinli sivil toplum kuruluşları, insan hakları örgütleri ve bireysel aktivistlere sahip çıkmalı. Washington, ülkenin liberal değerlerinin son sığınağı olan İsrailli sivil toplum kuruluşlarını ve çabaları, önümüzdeki aylarda kanlı çatışmalardan kaçınmak için kritik öneme sahip olacak Filistinli sivil toplum kuruluşlarını korumalı. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca İsrail’in şiddet içermeyen bir halk direnişi sunan Filistinli liderlerin tutuklamasına da karşı çıkmalı. Ve istismarcı politikaları nedeniyle İsrail’i barışçıl bir şekilde boykot etmeyi seçenleri durdurmaya veya cezalandırmaya çalışmamalı.

Washington İsrail ile Arap komşuları arasındaki ilişkilerin normalleşmesini engelleyemese de, ABD bu tür çabalara öncülük etmemeli. Filistin sorunu alevlenirken gelişen İbrahim Anlaşmalarının rüyasına kimse aldanmamalı. Bu tür normalleşme anlaşmalarının İsrail’in Filistinlilere yönelik tutumundan ayrıştırılması sadece İsrail aşırı sağını güçlendirdi ve devlet içindeki Yahudi üstünlüğünü pekiştirdi.

ABD’nin bu politika değişiklikleri hemen meyve vermeyecektir. Amerikalılar, özellikle de Demokratlar, İsrail’i seçtikleri politikacılardan çok daha eleştirmeye başlamış olsalar da siyasi tepkiler şiddetli olacak. Ancak uzun vadede, bu değişiklikler İsrail ve Filistin’de daha barışçıl ve adil bir sonuca doğru ilerlemek için en iyi umudu sunuyor. ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.

Dünya Basını

Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Yayınlanma

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.

Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.

ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.

Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.

Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.

“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”

Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.

Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.

Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.

“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”

Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.

Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:

“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”

“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”

Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”

“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”

Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”

Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”

Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.

“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”

Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”

Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:

“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”

Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”

“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”

Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”

Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”

“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:

“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”

Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”

Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.

“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”

Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.

“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”

Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”

İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.

“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”

Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”

Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”

“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”

Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:

“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”

Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English