Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Foreign Affairs: İki devletli çözümden vazgeçme zamanı

Yayınlanma

“ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.”

ABD merkezli yayın kuruluşu Foreign Affairs, İsrail-Filistin sorununa dair Tel Aviv’in politikası ve bu politikanın ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinde nasıl göründüğüne mercek tutan bir analiz yayınladı. Analiz, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Misyonu’nda danışman olan görev yapmış, Brookings Enstütüsü’nde analizleri yayınlanan Maryland Üniversitesi Profesörü Shibley Telhami ve George Washington Üniversitesi, Elliott Uluslararası İlişkiler Okulu’ndan üç profesörün (Michael Barnett, Nathan J. Brown, Marc Lynch) imzasını taşıyor.

Analizin temel iddiası, “iki devletli çözüm” umudunun kalmadığı, artık gerçeğin “tek devlet” olduğu yönünde. Makale, iki devletli çözüm umudunun Batı nezdinde İsrail’in Filistinlilere yönelik baskı ve insan hakları ihlallerini, ki yazarlar bu politika için Apartheid terimini kullanıyor, nasıl maskelediğini açıklıyor. Makale, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’deki fiili işgalini resmileştirmeyerek Filistinlilerin statüsüyle ilgili sorumluluk almaktan kaçındığını, onların haklarını görmezden gelebildiğini ve bu durumun maskeleme sürecine katkı sunduğunu düşünüyor.

“Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur” saptamasında bulunan analiz, Washington yaratılmasına yardımcı olduğu “gerçeklikle” yüzleşmesi gerektiğini söylüyor ve ABD’ye bazı politika önerilerinde bulunuyor:

  • Washington İsrail’i varsaydığı gibi değil olduğu gibi görmeli ve buna göre hareket etmeli. *Radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verilebilir.
  • Öncelikle Washington iki devletli çözüm ve barış süreci terimlerini sözlüğünden çıkarmalı.
  • İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden korumaktan vazgeçmeli.
  • İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik şartlara bağlamalı.
  • İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere yönelik hedefli yaptırımlar uygulamalı.

Analizin tamamı:

***

İsrail’in Tek Devlet Gerçeği

İki Devletli Çözümden Vazgeçme Zamanı

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun İsrail’de dar, aşırı sağcı bir koalisyonla yeniden iktidara gelmesi, iki devletli çözüm yanılsamasını bile yerle bir etti. Yeni hükümetinin üyeleri, İsrail’in ne olduğu ve kontrol ettiği tüm topraklarda ne olması gerektiği konusundaki görüşlerini açıklamaktan çekinmediler: Sadece bir Yahudi devleti olarak tanımlanan değil, yasanın Yahudilerin orada kalan tüm Filistinliler üzerindeki üstünlüğünü kutsadığı daha büyük bir İsrail. Sonuç olarak, artık tek devlet gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınmak mümkün değildir.

Bu gerçeği İsrail’in radikal yeni hükümeti yaratmadı, aksine inkârını imkânsız hale getirdi. Filistin topraklarının geçici “işgal” statüsü, artık bir grup insan tarafından yönetilen bir devletin, başka bir grup insana hükmettiği kalıcı bir durum. İki devletli bir çözüm vaadi, 1993 Oslo Anlaşmaları zamanında hem İsrail hem de Filistin’de uzlaşma yanlılarının olduğu ve olası bir Filistin devletinin kurumlarının inşasına yönelik kısa süreli de olsa somut ilerleme kaydedildiğinde alternatif bir gelecek olarak anlamlıydı.

Ama o dönem çok önce bitti. Bugün, geleceğe yönelik fantastik vizyonların derinlere gömülü mevcut durumu karartmasına izin vermek pek mantıklı değil. Tek devletli bir gerçekliğin siyaset, politika ve analiz için ne anlama geldiğiyle boğuşmanın zamanı çoktan geçti. Filistin (ilan edilmeyi) bekleyen bir devlet değil ve İsrail tesadüfen Filistin topraklarını işgal eden demokratik bir devlet değil. Ürdün Nehri’nin batısındaki tüm topraklar uzun zamandır İsrail yönetimi altında, bölge ve halkın kökten farklı yasal rejimlere tabi tutulduğu ve Filistinlilerin sürekli altı sınıf muamelesi gördüğü, tek bir devlet oluşturuyor. Bu tek devlet gerçeğini göz ardı eden politika yapıcılar ve analistler, statükonun sağlamlaşması için bir sis perdesi sağlamanın ötesinde çok az şey yaparak başarısızlığa ve ilgisizliğe mahkûm edilecekler.

Bu tek devletli gerçekliğin bazı sonuçları aşikâr. İsrail’in (ve Arap yöneticilerin) pek çok destekçisi ne kadar hararetli isterlerse istesinler, dünya Filistinlilerin haklarını önemsemekten vazgeçmeyecek. Şiddet, mülksüzleştirme ve insan hakları ihlalleri son bir yılda tırmanışa geçti ve Filistinlilerin bu sürekli artan yasallaştırılmış baskı ve İsrail saldırı sistemine hapsedildiği her gün büyük çaplı şiddetli çatışma riski artıyor. Ancak, tek devlet gerçekliği herkesin bildiği sırdan inkâr edilemez gerçeğe dönüşürken, önemli aktörlerin ne kadar uyum sağlayacaklar-eğer uyum sağlarlarsa- çok net değil.

ABD Başkanı Joe Biden statükoya tamamen bağlı görünüyor ve yönetiminin konu hakkında düşündüğüne veya kriz yönetimi ve hoşnutsuzluktan bahsetmenin ötesinde bir şey yaptığına dair hiçbir kanıt yok. Ve güçlü bir hüsnükuruntu Washington’a hâkim ve birçok ABD’li yetkili, anormal Netanyahu hükümeti görevden ayrıldıktan sonra hâlâ iki devletli bir müzakereye dönme şansının olduğuna kendilerini ikna etmeye çalışıyor.

Ancak yeni gerçekliği görmezden gelmek daha uzun süre, bir seçenek olmayacak. İsrail ve Filistin’de, Yahudi üstünlüğünü koruyan tek bir devletin ortaya çıkmasındaki en etkin ülkeden acil müdahale talep eden bir fırtına geliyor. ABD, Orta Doğu’daki derin istikrarsızlıktan ve daha geniş küresel gündemine meydan okumadan kaçınmak istiyorsa, İsrail’i Washington’un öncülük etmeyi umduğu liberal uluslararası düzenin yapı ve standartlarından muaf tutmayı bırakmalı.

Söylenemeyenden inkâr edilemeyene

Tek devletli bir düzenleme gelecekteki bir olasılık değildir; kim ne düşünürse düşünsün zaten var. Akdeniz ve Ürdün Nehri arasındaki devlet, insanların ve malların girişini ve çıkışını kontrol ediyor, güvenliği denetliyor ve kararlarını, yasalarını ve politikalarını milyonlarca insana rızası olmadan dayatma kapasitesine sahip.

Tek devlet gerçeği, ilke olarak, demokratik yönetime ve eşit yurttaşlığa dayanabilir. Ancak şu anda böyle bir düzenleme söz konusu değil. İsrail’in Yahudi kimliği ile liberal demokrasi arasında seçim yapmak zorunda kalan İsrail, ilkini seçti. Yahudi olmayanların yapısal olarak ayrımcılığa uğradığı veya çok katmanlı düzende dışlandığı Yahudi üstünlükçü bir sisteme kilitlendi: Bazı Yahudi olmayanlar Yahudilerin sahip olduğu haklardan bazılarına sahipken Yahudi olmayanların çoğu şiddetli ırkçılık, ayrımcılık ve tahakküm altında yaşıyor.

20. yüzyılın son yıllarında yaşanan bir barış süreci, farklı bir şeyin cezbedici olasılığını sunuyordu. Ancak ABD önderliğindeki müzakerelerin iki devletli bir anlaşmaya varamadığı 2000 Camp David zirvesinden bu yana, “barış süreci” ifadesi çoğunlukla sahadaki gerçeklerden uzaklaşmaya ve onları kabul etmemek için bahane üretmeye hizmet etti. Camp David’deki hayal kırıklığından kısa bir süre sonra patlak veren ikinci İntifada ve ardından İsrail’in Batı Şeria’ya müdahalesi, Filistin Yönetimi’ni İsrail için güvenlik taşeronundan biraz daha fazlasına dönüştürdü. Ayrıca İsrail siyasetinin sağa kaymasını, İsrail vatandaşlarının Batı Şeria’ya taşınmasının getirdiği nüfus değişimlerini ve Filistin toplumunun coğrafi parçalanmasını hızlandırdı. Bu değişikliklerin kümülatif etkisi, Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerine el konulduğu 2021 krizi sırasında belirginleşti. (Bu durum) sadece İsrailli yerleşimcileri ve Filistinlileri değil, İsrail’in Yahudi ve Filistinli vatandaşlarını da şehirleri ve mahalleleri bölen bir çatışmada karşı karşıya getirdi.

Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinin iki tartışmalı ismi Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich.

Netanyahu’nun aşırı sağcı ve milliyetçi aşırılık yanlılarının koalisyonu yeni hükümeti bu değişimi özetliyor. Üyeleri, hayallerindeki yeni İsrail yaratma misyonlarıyla övünüyorlar: daha az liberal, daha dindar ve Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılığa daha istekli. Netanyahu, “İsrail tüm vatandaşlarının devleti değildir” daha doğrusu “sadece Yahudi halkına aittir” diye yazmıştı. Ulusal güvenlik bakanı olarak atadığı Itamar Ben-Gvir, Gazze’nin “bizim” olması gerektiğini ve “Filistinlilerin Suudi Arabistan veya Irak, İran gibi başka yerlere gidebileceğini” söyledi. Bu aşırılık yanlısı vizyon, İsraillilerin en azından bir kısmı tarafından uzun süredir paylaşılıyor ve Siyonist düşünce ve uygulamada güçlü temelleri var. İsrail’in 1967 savaşında Filistin topraklarını işgal etmesinden kısa bir süre sonra taraftar kazanmaya başladı. Ve henüz egemen görüş olmasa da makul bir şekilde İsrail toplumunun çoğunluğunca talep edebilir ve artık marjinal bir görüş olarak adlandırılamaz.

Tek devlet gerçeği, İsrail’de ve kontrol ettiği topraklarda yaşayanlar ve sahadaki amansız değişimlere dikkat eden herkes için uzun zamandır apaçık ortada. Ancak son birkaç yılda bir şeyler değişti. Yakın zamana kadar, tek devlet gerçeği önemli aktörler tarafından nadiren kabul ediliyor ve bu gerçeği yüksek sesle söyleyenler görmezden geliniyor veya cezalandırılıyordu. Ancak söylenemez olan olağanüstü bir hızla genel kabule yaklaştı.

Bazıları için demokrasi

Tek devlet gerçekliğini görmek için birçok gözlemcinin yeni gözlük takması gerekecek. Bunlar, işgal altındaki topraklar ile İsrail arasında bir fark görmeye alışkın olan, yani İsrail’i Batı Şeria ve Gazze’yi ele geçirdiği 1967’den önceki haliyle gören ve İsrail’in egemenliğinin 1967’den önce kontrol ettiği topraklarla sınırlı olduğunu düşünen insanlar. Ama devlet ve egemenlik aynı şey değil. Devlet neyi kontrol ettiğiyle tanımlanırken egemenlik diğer devletlerin bu kontrolün yasallığını tanımasına bağlı.

Bu yeni gözlük devlet, egemenlik, ulus ve yurttaşlık kavramlarını ayrıştıracak ve İsrail’in farklılaşmış ama tartışmasız kontrolü altındaki tüm topraklarda kaçınılmaz olarak Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki üstünlük ve aşağılık ilişkilerine dayanan tek devlet gerçeğini görmeyi kolaylaştıracak.

İsrail’e bir devletin merceğinden bakın. Nehirden denize uzanan bir toprak üzerinde kontrolü var, güç kullanımında neredeyse tekele sahip ve bu gücü Gazze’ye yönelik acımasız bir ablukayı sürdürmek ve kontrol noktaları, asayiş ve acımasızca genişleyen yerleşim yerleri sistemiyle Batı Şeria’yı kontrol etmek için kullanıyor. İsrail hükümeti, 2005 yılında Gazze’den güçlerini çektikten sonra bile, bölgenin giriş ve çıkış noktaları üzerindeki kontrolünü elinde tuttu. Batı Şeria’nın bazı bölgeleri gibi, Gazze de bir dereceye kadar özerkliğe sahip ve 2007’deki kısa Filistin iç savaşından bu yana bölge, çok az muhalefeti kabul eden İslamcı örgüt Hamas tarafından yönetiliyor. Ancak Hamas, bölgenin kıyı şeridini, hava sahasını veya sınırlarını kontrol etmiyor. Başka bir deyişle, makul bir tanımla İsrail devleti, Ürdün sınırından Akdeniz’e kadar tüm toprakları kapsıyor. Bu gerçeğin gözden kaçması mümkündü çünkü İsrail tüm bu alanlar üzerinde resmi egemenlik iddiasında bulunmadı. Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri de dahil işgal altındaki bazı bölgeleri ilhak etti. Ancak kontrol ettiği toprakların geri kalanı üzerinde henüz egemenlik ilan etmedi ve İsrail bunu yapsaydı bu tür iddiaları muhtemelen yalnızca bir avuç devlet tanırdı.

Egemenliği resmileştirmeden toprakları kontrol etmek ve kurumsal hakimiyeti pekiştirmek, İsrail’in kendi şartlarına göre tek devlet gerçekliğini sürdürmesini sağlıyor. Filistinlilerin çoğunun sorumluluğunu (ve haklarını) reddedebilir çünkü onlar kendi topraklarında ikamet ediyor ancak devletin vatandaşı değildirler. Bu ayrım iki devletli çözüm olasılığını canlı tuttuğu gerekçesiyle alay eder gibi meşrulaştırılıyor.  Egemenliği resmileştirmeden, İsrail vatandaşları için demokratik olabilir, ancak milyonlarca sakinine karşı sorumsuz. Bu düzenleme, İsrail’in yurtdışındaki birçok destekçisinin tüm bunların geçici olduğunu, İsrail’in liberal bir demokrasi olarak kaldığını ve bir gün Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını kullanacaklarını iddia etmelerine izin verdi.

Ancak İsrail demokrasisinin 1967 öncesi sınırları içinde bile sınırları var ve bu sınırlar vatandaşlık merceğinden bakıldığında belirginleşiyor. İsrail’in Yahudi kimliği ve tek devlet gerçeği, farklılaştırılmış haklar, sorumluluklar ve himayeyi düzenleyen bir dizi karmaşık yasal kategori üretti.  2018 “ulus devlet” yasası, İsrail’i “Yahudi halkının ulus devleti” olarak tanımlıyor ve “İsrail devletinde kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasının Yahudi halkına özgü olduğunu” kabul ediyor; Yahudi olmayan vatandaşlar için demokrasi veya eşitlikten bahsetmiyor.

Yahudi yerleşimciler, Ramazan boyunca İsrail güçlerinin korumasında Mescid-i Aksa’nın avlusuna baskın düzenledi. Fotoğraf: Mostafa Alkharouf / AA

Bu üyelik hiyerarşisine göre, en eksiksiz vatandaşlık sınıfı İsrailli Yahudilere ayrılmış; koşulsuz vatandaşlar. İsrail vatandaşlığına sahip ve 1967 öncesi İsrail’de ikamet eden Filistinlilerin siyasi ve medeni hakları var ancak bu hak, sorumluluk ve himaye konusunda hem yasal hem de yasal olmayan başka sınırlamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Kudüs’ün Filistinli sakinleri teorik olarak İsrail vatandaşı olabilirken, ancak çoğu bunu reddediyor çünkü bunu yapmak sadakatsizlik olarak görülecek. Bölgelerde ikamet eden Filistinliler, tüm sınıfların en alt tabakasını oluşturuyor. Hakları ve sorumlulukları nerede yaşadıklarına bağlı. Gazze’dekiler hiyerarşinin en altında yer alıyor, bu durum Hamas’ın kontrolü ele geçirmesinden bu yana daha da kötüye gitti. Bir Filistinliden yasal statüsünü tanımlamasını istemek, birkaç dakika süren ve hala belirsizliklerle dolu bir yanıta yol açabilir.

Filistinlilerin haklarının tanınmasını sağlayacak iki devletli bir çözüm için umut var olduğu sürece, İsrail’in 1967 sınırları içindeki durumu, bazı vatandaşlara karşı fiili ayrımcılıkla birlikte hukuken eşitlik olarak görmek mümkün ki bu, dünyanın birçok yerinde talihsiz ama yaygın bir gerçeklik. Ancak tek devlet gerçeği kabul edildiğinde daha vahim bir şey ortaya çıkar. Bu tek devlette hareketleri, seyahatleri, medeni halleri, ekonomik faaliyetleri, mülkiyet hakları ve kamu hizmetlerine erişimleri ciddi şekilde kısıtlanan insanlar var. O devletin topraklarında derin ve sürekli köklere sahip ömür boyu ikamet edenlerin önemli bir kısmı vatansız hale getirilmiş. Ve tüm bu marjinalleştirme kategorileri ve dereceleri, nüfusun yalnızca bir kısmına karşı sorumlu olan devlet aktörleri tarafından dayatılan yasal, siyasi ve güvenlik önlemleriyle uygulanıyor.

Bu gerçeği adlandırmak, onu tanımlayan kalıcı ve ciddi eşitsizlikler hakkında bir fikir birliği oluşmuş olsa bile, politik olarak tartışmalı. İsrailli ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının bu eşitsizlikleri belgeleyen bir dizi raporu, “apartheid” terimini İsrail-Filistin tartışmasının kıyısından merkeze taşıdı. Apartheid, Güney Afrika’nın beyaz azınlık hükümetinin 1948’den 1990’ların başlarına kadar beyaz üstünlüğünü güvence altına almak için kullandığı ırk ayrımcılığı sisteminin adı. O zamandan beri uluslararası hukuk ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yasallaştırılmış bir ırkçılık ve ayrımcılık düzeni olarak tanımlanıyor ve insanlığa karşı suç olarak kabul ediliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü dahil önde gelen insan hakları örgütleri bu terimi İsrail’e uyguladı. Pek çok akademisyen de öyle:

Mart 2022’de üç büyük akademik derneğin üyesi olan Orta Doğu odaklı akademisyenler arasında yapılan bir ankete göre, yanıt verenlerin yüzde 60’ı İsrail ve Filistin topraklarındaki durumu “apartheid’e benzer eşitsizliğe sahip tek devletli gerçeklik” olarak tanımladı.

Terim mükemmel bir uyum olmayabilir. İsrail’in yapısal ayrımcılık sistemi, en liberal olmayan devletlerinkinden bile daha şiddetli. Ancak ‘apartheid’le Güney Afrika’da uygulanan ve uluslararası hukukta tanımlandığı gibi ırka değil, etnik köken, milliyet ve dine dayanıyor. Belki bu ayrım, İsrail’e karşı yasal işlem başlatmak isteyenler için önemli olabilir. Bununla birlikte, politik olarak önemi daha az ve analiz söz konusu olduğunda neredeyse anlamsız. Politik olarak önemli olan, bir zamanlar tabu olan bir terimin giderek daha yaygın, sağduyulu bir gerçeklik anlayışı haline gelmesidir. Analitik olarak önemli olan, apartheid etiketinin sahadaki gerçeği doğru bir şekilde tanımlaması ve bunları değiştirmek için bir yol haritasının başlangıcını sunmasıdır. Apartheid, dayandırıldığında gerçeği değiştiren sihirli bir kelime değil. Ancak siyasi ana akıma girişi, İsrail yönetiminin, devletin kontrol ettiği tüm topraklarda Yahudi üstünlüğünü sürdürmek için tasarlandığının geniş çapta kabul edildiğini ortaya koyuyor. İsrail’in sistemi teknik olarak apartheid olmayabilir, ancak uyumlu.

Soğuk duş

Öncelikle İsrailliler ve Filistinliler tek devlet gerçekliğiyle boğuşmak zorundalar. Ancak bu gerçek, İsrail’in dünyanın geri kalanıyla olan ilişkisini de karmaşıklaştıracak. Barış süreci, yarım asır boyunca Batı demokrasilerinin işgalin müzakerelerle sona ereceği umuduyla İsrail işgalini göz ardı etmesine yol açtı. Kusurlu da olsa İsrail demokrasisi ve İsrail ile işgal altındaki Filistin toprakları arasındaki nominal ayrım da yabancıların bakışlarını kaçırmasına yardımcı oldu. Bütün bu saptırmalar artık yok. Tek devlet gerçeği, ancak şimdi geniş çapta kabul ediliyor olsa da uzun süredir İsrail yasalarına, siyasetine ve toplumuna yerleşmiş durumda. Hazır alternatifler yok ve bir tane yaratmak için anlamlı siyasi bir sürecin ortaya çıkmasından bu yana onlarca yıl geçti.

Belki de bu gerçeklerin kabulü pek bir şey değiştirmeyecek. Pek çok kalıcı küresel sorun asla çözülmüyor. Demokrasi ve insan haklarının tehdit altında olduğu popülist bir dünyada yaşıyoruz. İsrailli liderler, İsrail’in Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilişkilerini tesis eden İbrahim Anlaşmaları’na işaret ederek, Arap devletleriyle normalleşmenin Filistin sorununu çözmeyi gerektirmediğini savunuyor. Batılı liderler, İsrail’in liberal demokratik değerleri paylaştığını iddia etmeye devam ederken ABD’deki birçok İsrail yanlısı grup onların desteğini ikiye katlayabilir. Liberal Yahudi Amerikalılar, apartheid’ın birçok özelliğine sahip bir İsrail’i savunmak için mücadele edebilirler ancak protestolarının pratikte çok az etkisi olacaktır.

Yine de iki devletli bir dünya arzusundan gerçek bir tek devletli dünyaya geçişin zorlu olabileceğine inanmak için nedenler var. Apartheid benzetmesinin yaygınlaşması ve Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Hareketi’nin (BDS) yükselişi -ve her ikisine karşı oluşan yoğun tepki- siyasi zeminin değiştiğini gösteriyor. İsrail, Batı Şeria’daki faaliyetlerine yönelik birkaç uluslararası veya yerel kısıtlamayla, her zamankinden fazla fiziki güvenlik ve bölgedeki diplomatik tanınırlıktan yararlanabilir. Ancak kontrol, kaba kuvvetten daha fazlasını gerektirir. Ayrıca, statükonun kanıksanmış doğası, sağduyu olarak doğallaştırılması ve haklı bir direnişi düşünmenin bile imkansızlığı ile sürdürülen bir meşruiyet görüntüsü gerektirir. İsrail, seçtiği savaşları kazanmak için hala maddi güce sahip. Ancak bu savaşlar çoğaldıkça, her zafer onun savaş pozisyonunu daha da tüketiyor. Tek devlet gerçekliğini savunmak isteyenler, post-kolonyal dünyada sömürgeci ilkeleri savunuyorlar.

Bu tek devletli gerçekliğin şartlarını tanımlama ve şekillendirme mücadelesi yeni biçimler alabilir. Geçmişte, dramatik devletlerarası savaşlar müzakereler ve yüksek riskli diplomasi için kapıları araladı. Ancak gelecekte ABD’li politika yapıcıların 1967 ve 1973’te İsrail ve Arap devletleri arasında patlak verenler gibi konvansiyonel çatışmalarla karşı karşıya kalmaları pek olası değil. Bunun yerine, birinci ve ikinci İntifada’ya daha yakın bir durumla; Mayıs 2021’deki gibi ani şiddet patlamaları ve kitlesel halk mücadeleleriyle karşı karşıya kalacaklar. O dönemde Kudüs’teki çatışmalar, İsrail ile Hamas arasında roket atışlarını, Batı Şeria’daki gösterileri, şiddeti ve Yahudi ve Filistin kökenli İsraillilerin arasındaki (ve İsrail polisinin) etnik köken vatandaşlıktan üstünmüş gibi davrandığı çirkin olayları içeren daha büyük bir yangını tetikledi. Günlük şiddet eylemleri ve ara sıra yaşanan halk ayaklanmaları hatta belki de üçüncü bir İntifada kaçınılmaz görünüyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde uzun süredir iki devletli çözümün korunması gerektiğinden bahseden politika yapıcılar, giderek daha hazırlıksız oldukları krizlere tepki vermek zorunda kalıyorlar. Tek devlet gerçeğinin ortaya çıkardığı sorunlar şimdiden yeni dayanışma hareketlerini, boykotları ve toplumsal çatışmaları tetikledi. Sivil toplum kuruluşları, İsrail ve Filistin davalarını destekleyen çeşitli siyasi hareketler ve ulus ötesi savunuculuk grupları, yeni ve eski medya kampanyalarıyla küresel normları değiştirmeye ve bireyleri, toplumları ve hükümetleri etkilemeye çalışıyor. Giderek artan bir şekilde, İsrail hükümeti tarafından kontrol edilen yerlerde üretilen malları etiketlemeyi veya boykot etmeyi (veya bu tür boykotları yasaklamayı) ve destekçilerini harekete geçirmek ve hükümet liderlerinin beceriksiz diplomatik çabalarına alternatifler bulmak için medeni haklara başvuruyorlar.

Ancak tüm bu hareketler ve kampanyalar derin bir şekilde bölünmüş olan seçmenleri harekete geçirmeye çalışıyor. Filistinliler, İsrail vatandaşı olanlar ve diğer ikamet şekillerine sahip olanlar ile Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayanlar olarak bölünmüş durumdalar. Tek devlet realitesinde yaşayanlar ile diasporada yaşayanlar arasında bölünmüş durumdalar. Batı Şeria’da hâkim olan El Fetih siyasi fraksiyonu ile Gazze’yi kontrol eden Hamas örgütü arasında bölünmüş durumdalar. Ayrıca nesiller boyunca da giderek daha fazla bölünüyorlar. Daha genç Filistinliler, ebeveynlerinin ve büyükanne ve büyükbabalarının siyasi bağlılıklarını ve enerjilerini yönlendiren hareketlere daha az bağlı hissediyor, yeni gruplara yönelme ve yeni direniş taktikleri benimseme olasılıkları daha yüksek.

İsrailli Yahudiler de benzer şekilde devletin doğası, dinin siyasetteki rolü ve gey, lezbiyen ve diğer cinsel azınlıkların hakları da dahil bir dizi başka konuda bölünmüş durumda. Liberal İsrailli Yahudiler, Netanyahu hükümetinin demokrasi ve yargıya yönelik saldırılarına karşı büyük protestolar düzenlerken, Filistin meselesinde seferber olmadılar ve bu da iç anlaşmazlıkların, artık var olmayan bir barış sürecine ilişkin soruları nasıl bir kenara ittiğini gösteriyor.

Sonuç olarak her iki tarafın liderleri de liderlik yapmıyor. Tüm kamplarda, genellikle çözüme yönelik herhangi bir stratejiye hizmet etmek için değil ama etkisizlik ve atalet duygusuyla çatışmanın üstünü örtmek isteyen politikacılar var. Diğer politikacılar ise tam tersini istiyor: ABD Başkanı Donald Trump’ın “yüzyılın anlaşması” ile yaptığı gibi, Filistinlilerin haklarını ve ulusal isteklerini neredeyse hiçe sayarak çatışmayı sona erdirme sözü verip sarsmak ve keskin bir şekilde farklı bir yönde ilerlemek. İşgal altındaki toprakların resmen ilhakını isteyen Yahudiler ve İsrail yönetimine karşı yeni direniş biçimlerini savunan Filistinliler de statükoyu altüst etmeyi umuyor. Ancak tüm bu çabalar yerleşik güç ve çıkar yapılarına dayanıyor.

Bu koşullar altında, çatışmayı adil bir şekilde çözmek adına yürütülen herhangi bir diplomasi, hem mevcut çıkmaza yönelik olası alternatifleri hem de tüm tarafların bunları başarma iradesini yanlış okuduğu için muhtemelen başarısız olacaktır. Daha iyi seçenekler oluşturmak isteyen politika yapıcıların tek devletli sistemin işleyiş ve gelişim biçimlerine dikkat etmeleri gerekecek. Çeşitli sakinlerinin anavatanlarını nasıl hayal ettiklerini, hakların nasıl uygulandığını ya da ihlal edildiğini ve demografik yapının nasıl yavaş ama kaygı verici bir şekilde değiştiğini anlamaları gerekecek.

Arap Baharı’nın hayaleti

Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesinin Arap dünyası için önemli ve çelişkili sonuçları var. İki devletli çözüm argümanı, hükümetleri için değilse de Arap halkları için Filistin davasının önemini uzun zamandır gösteriyor. İsrail’in işgal altındaki topraklardan tamamen çekilmesi karşılığında İsrail ile tüm Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini öngören 2002 Suudi barış girişimi bir temel oluşturdu: Arap dünyasıyla barış için Filistin meselesinin çözülmesi gerekiyordu.

Trump yönetiminin arabuluculuğunu yaptığı ve Biden yönetiminin coşkuyla desteklediği İbrahim Anlaşmaları, Filistin sorununda ilerleme gerektirmeden İsrail ile bazı Arap devletleri arasında siyasi normalleşme ve güvenlik iş birliğini hızlandırarak bu varsayımı açıkça hedef aldı. Arap normalleşmesinin Filistin meselesinden bu şekilde ayrıştırılması, tek devlet gerçeğini sağlamlaştırma yolunda uzun bir yol kat etti.

Şimdilik İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun aşırılık yanlısı bakanlarıyla hükümet kurmasına rağmen ayakta kalmayı başardı. En azından İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, muhtemelen İsrail-Filistin şiddetinin bir sonraki turu ve hatta İsrail’in ilhak yönündeki açık hamlelerinden daha uzun sürecek. Ancak anlaşmaların imzalanmasından bu yana başka hiçbir Arap ülkesi İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışmadı ve Suudi Arabistan da İsrail ile resmi bağ kurmayarak riskten kaçınmaya devam etti.

Arap normalleşmesinin Körfez ülkeleri dışında süresiz olarak Filistin meselesine bağlı kalması muhtemel. İsrail’in Kudüs’te daha fazla mülke el koymak için harekete geçtiği, Filistinlilerin yaygın protestolarını kışkırttığı ve ardından bu huzursuzluğa daha büyük bir şiddet ve daha hızlı mülksüzleştirme ile karşılık verdiği ve nihayetinde Filistin Yönetimi’nin nihai çöküşünü tetiklediği bir senaryoyu hayal etmek çok kolay. Böyle bir tırmanış, uzun süredir devam eden ekonomik sıkıntıların ve siyasi baskının bir yangın yeri yarattığı Arap dünyasında kolaylıkla geniş çaplı protestolara yol açabilir. İsrail’in Filistinlileri Batı Şeria’dan ve hatta Kudüs’ten sürmesi gibi daha da vahim bir tehdit de söz konusudur ki bu bazen üstü kapalı bir şekilde “transfer” olarak adlandırılan ve anketlerin iddiasına göre pek çok İsrailli Yahudi’nin destekleyeceği bir olasılık. Hamas ya da İran’ın bu tür koşulları nasıl istismar edebileceği de cabası.

Arap yöneticiler Filistinlileri umursamıyor olabilir, ama onların halkı umursuyor- ve bu yöneticilerin umursadığı tek şey tahtlarını korumak. Yarım asırdan fazla süren en azından retorik desteğin ardından Filistinlileri tamamen terk etmek riskli olacaktır. Arap liderler seçimleri kaybetmekten korkmuyorlar ama 2011’deki Arap ayaklanmalarını çok iyi hatırlıyorlar ve hızla rejimlerine karşı protestolara dönüşebilecek kitlesel halk hareketlerini davetiye çıkaran her şeyden endişe ediyorlar.

Terk etme, sesini yükseltme ya da sadakat?

Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesi, İsrail ve Filistinliler hakkındaki Amerikan tartışmalarını da kutuplaştırabilir. Evanjelikler ve siyasi sağdaki pek çok kişi bu gerçeği İsrail’in meşru isteklerinin gerçekleşmesi olarak kabul edebilir. Merkezin solunda yer alan pek çok Amerikalı ise İsrail’in liberal demokrasilerin saflarından düştüğünü nihayet kabul edebilir ve tüm vatandaşlarına eşit haklar tanıyan tek bir devlet hedefi için iki devlet hayalinden vazgeçebilir.

Amerika Birleşik Devletleri tek devlet gerçeğinin yerleşmesinde önemli bir sorumluluk taşıyor ve İsrail-Filistin sorununun çerçevesinin çizilmesi ve şekillendirilmesinde güçlü bir rol oynamaya devam ediyor. ABD’nin İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden koruma çabaları olmasaydı, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim inşası devam edemez, hızlanamaz ve işgal sürmezdi. Amerikan teknolojisi ve silahları olmasaydı, İsrail muhtemelen bölgedeki askeri üstünlüğünü sürdüremezdi ve bu üstünlük İsrail’in işgal altındaki topraklarda konumunu sağlamlaştırmasını sağladı. Ve ABD’nin büyük diplomatik çabaları ve kaynakları olmasaydı, İsrail Camp David’den İbrahim Anlaşmalarına kadar Arap devletleriyle imzaladığı barış anlaşmalarını yapamazdı.

Yine de Amerika’da İsrail ve Filistinlilerle ilgili konuşmalarda Washington’un işgale nasıl yardım ettiği kasıtlı olarak ihmal ediliyor. ABD’nin barış sürecine verdiği destek hem İsrail’in güvenliği hem de sadece iki devletli bir çözümün İsrail’i hem Yahudi hem de demokratik olarak koruyabileceği fikriyle ifade ediliyor. Bu iki hedef her zaman gerilim içinde oldu, ancak tek devletli gerçeklik bu iki hedefi uzlaşmaz hale getiriyor.

İsrail-Filistin meselesi Amerikan halkının öncelikler listesinde hiçbir zaman üst sıralarda yer almasa da ABD’nin tutumu önemli ölçüde değişti: iki devletli çözüme verilen destek azaldı ve eşit vatandaşlık sağlayan tek bir devlete verilen destek son birkaç yılda arttı. Anketler, Amerikalı seçmenlerin çoğunun, seçim yapmak zorunda kalmaları halinde, Yahudi bir İsrail yerine demokratik bir İsrail’i destekleyeceklerini gösteriyor. İsrail’e ilişkin görüşler de çok daha partizan bir hal almış durumda; Cumhuriyetçiler özellikle de Evanjelikler, İsrail politikalarını daha fazla desteklerken Demokratların ezici çoğunluğu eşitlikçi bir ABD politikasını tercih ediyor. Genç Demokratlar artık Filistinlilere İsrail’den daha fazla destek veriyor. Özellikle genç Demokratlar arasındaki bu değişimin bir nedeni, İsrail-Filistin meselesinin giderek stratejik çıkar ya da İncil’deki kehanetten ziyade bir sosyal adalet meselesi olarak görülmesi. Bu durum özellikle Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) hareketi döneminde geçerliydi.

İsrail güçlerinin, Batı Şeria’ya baskınları devam ediyor. Fotoğraf: Nedal Eshtayah / AA

Tek devlet gerçeği özellikle Amerikan Yahudilerinin siyasetini sarstı. Siyonizmin ilk yıllarından itibaren, İsrail’in Amerikalı Yahudi destekçilerinin çoğu, İsrail’in aynı anda hem Yahudi hem de liberal olması arzusunu kutsal olarak görüyor. Netanyahu’nun son hükümeti bu grup için bir kırılma noktası olabilir. Liberalizme olan bağlılık ile Yahudilere demokrasinin faydalarını sunan (ve şimdi bunların bazılarını çiğniyor gibi görünen) ancak bunları Yahudi olmayan vatandaşların çoğundan açıkça esirgeyen tek bir devleti desteklemeyi bağdaştırmak zor.

Çoğu Yahudi Amerikalı, fikir ve ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi temel liberal ilkeleri yalnızca Yahudi değerleri olarak değil, aynı zamanda ayrımcılığa karşı Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul görmelerini ve hatta hayatta kalmalarını sağlayan siperler olarak görüyor. Yine de İsrail’in liberalizme olan bağlılığı her zaman sallantıdaydı. Bir Yahudi devleti olarak, sivil bir milliyetçilikten ziyade bir tür etnik milliyetçiliği teşvik ediyor ve Ortodoks Yahudi vatandaşları, Yahudiliğin İsrail yaşamını nasıl şekillendirdiğini belirlemede çok büyük bir rol oynuyor.

1970 yılında politik iktisatçı Albert Hirschman, krizde ya da düşüşte olan kuruluşların üyelerinin üç seçeneği olduğunu yazmıştı: “Terk etme, sesini yükseltme ve sadakat.” Yahudi Amerikalılar da bugün aynı seçeneklere sahip. Birleşik Devletler’deki başlıca Yahudi kurumlarına hâkim olan kamplardan biri, tek devlet gerçeğinin inkârı ile mümkün olan sadakati sergiliyor. Ses çıkarma, daha önce barış kampında yer alan Yahudi Amerikalıların giderek daha baskın hale gelen tercihi. Bir zamanlar iki devletli bir çözüme ulaşmaya odaklanan bu Amerikalılar artık aktivitelerini Filistinlilerin haklarını savunmaya, İsrail sivil toplumunun daralan alanını korumaya ve Netanyahu’nun sağcı hükümetinin yarattığı tehlikelere direnmeye yönlendiriyor. Son olarak, terk etmeyi ya da kayıtsız kalmayı seçen Yahudi Amerikalılar var. İsrail hakkında fazla düşünmüyorlar. Bunun nedeni güçlü bir Yahudi kimliğine sahip olmamaları ya da İsrail’i kendi değerleriyle uyumsuz hatta karşıt olarak görmeleri olabilir. İsrail sağa kaydıkça, özellikle genç Yahudi Amerikalılar arasında bu grubun daha da büyüdüğüne dair bazı kanıtlar var.

Gerçeklik kontrolü

Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur ve onu ılımlı olmaya ikna çabasıyla şımartmak, eylemleri için hiçbir bedel ödemediklerini göstererek aşırılık yanlısı liderlerini cesaretlendirmekten başka bir işe yaramayacak.

ABD bunun yerine radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verebilir. Öncelikle Washington “iki devletli çözüm” ve “barış süreci” terimlerini sözlüğünden çıkarmalı. ABD’nin İsraillilere ve Filistinlilere müzakere masasına dönmeleri için yaptığı çağrılar çocukça düşüncelere dayanıyor. ABD’nin İsrail-Filistin meselesi hakkında konuşma şeklini değiştirmek sahada hiçbir şeyi değiştirmeyecek, ancak ABD’li politika yapıcıların gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmasına izin veren bir cepheyi ortadan kaldıracak. Washington İsrail’e olduğu gibi bakmalı, varsayıldığı gibi değil ve buna göre hareket etmeli. İsrail artık liberal özlemleri sürdürüyormuş gibi bile yapmıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin “ortak değerleri” yok ve milyonlarca sakinine etnik köken ve dinleri nedeniyle ayrımcılık yapan ya da onları istismar eden bir devletle “kopmaz bağları” olmamalı.

Daha iyi bir ABD politikası, İsrail’in hâkim olduğu tek devlet içinde yaşayan tüm Yahudiler ve Filistinliler için eşitlik, vatandaşlık ve insan haklarını savunmalı. Teorik olarak böyle bir politika, tarafların uzak bir gelecekte bu yönde hareket etmesi durumunda iki devletli bir çözümün yeniden canlandırılmasını engellemeyecek. Ancak ahlaki açıdan kınanması gereken ve stratejik açıdan maliyetli olan tek devletli bir gerçeklikten yola çıkmak, derhal eşit insan ve yurttaşlık haklarına odaklanılmasını gerektirecek. Bugünün adaletsiz gerçekliğinin ABD ve uluslararası toplumun geri kalanı tarafından ciddi bir şekilde reddedilmesi, tarafların kendilerini de alternatif gelecekleri ciddi bir şekilde düşünmeye itebilir. Nihai siyasi düzenleme Filistinliler ve İsraillilere kalmış olsa da Amerika Birleşik Devletleri eşitliği şimdi talep etmeli.

Bu amaçla Washington, İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik tedbirlere bağlamaya başlamalıdır. Böyle bir şarttan kaçınmak Washington’u tek devlet gerçeğinin derin suç ortağı haline getirdi. İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları ve diğer ayrıcalıkları keskin bir şekilde azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere açıkça ihlal edici eylemlerine karşılık olarak akıllı, hedefe yönelik yaptırımlar uygulamalı. İsrail ne yapmak istediğine kendisi karar verebilir, ancak ABD ve diğer demokrasiler, İsrail’in son derece gayri-liberal ve ayrımcı bir düzeni sürdürmenin ve hatta yoğunlaştırmanın maliyetini bilmesini sağlayabilir.

Biden yönetimi tarafından dile getirilen en net küresel vizyon, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşılık uluslararası yasa ve normları sonuna kadar savunması oldu. Tek devlet gerçekliği göz ardı edilse bile, Küresel Güney’de yaygın olarak kavrandığı gibi, İsrail ve Filistin’de de aynı normlar ve değerler kesinlikle söz konusu olacak. İsrail uluslararası yasaları ve liberal normları ihlal ettiğinde, ABD başka herhangi bir devlete yaptığı gibi İsrail’i de bu ihlallerden dolayı kınamalı. Washington, uluslararası hukuku ihlal ettiğine dair geçerli iddialarla karşılaştığında İsrail’i uluslararası örgütlerde korumayı bırakmalı. Ve İsrail’i sorumlu tutmayı amaçlayan BM Güvenlik Konseyi kararlarını veto etmekten kaçınmalı, Filistinlilerin uluslararası mahkemelerde tazminat arama çabalarına direnmeyi bırakmalı ve diğer ülkeleri, sözde geçici önlem olan ancak zamanla zalim ve kurumsallaşmış bir gerçeklik halini alan Gazze kuşatmasının sona erdirilmesini talep etmeleri için bir araya getirmeli.

Ancak tek devlet gerçeği daha fazlasını gerektiriyor. Bu prizmadan bakıldığında İsrail bir apartheid devletini andırıyor. Washington, İsrail’i uluslararası hukukta yer alan apartheid karşıtı güçlü normdan muaf tutmak yerine, yaratılmasına yardımcı olduğu gerçeklikle hesaplaşmalı ve bu gerçekliği görmeye, hakkında konuşmaya ve onunla dürüstçe etkileşime girmeye başlamalı. ABD, yapısal adaletsizliği cesurca dile getirdikleri için şeytanlaştırılan uluslararası, İsrailli ve Filistinli sivil toplum kuruluşları, insan hakları örgütleri ve bireysel aktivistlere sahip çıkmalı. Washington, ülkenin liberal değerlerinin son sığınağı olan İsrailli sivil toplum kuruluşlarını ve çabaları, önümüzdeki aylarda kanlı çatışmalardan kaçınmak için kritik öneme sahip olacak Filistinli sivil toplum kuruluşlarını korumalı. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca İsrail’in şiddet içermeyen bir halk direnişi sunan Filistinli liderlerin tutuklamasına da karşı çıkmalı. Ve istismarcı politikaları nedeniyle İsrail’i barışçıl bir şekilde boykot etmeyi seçenleri durdurmaya veya cezalandırmaya çalışmamalı.

Washington İsrail ile Arap komşuları arasındaki ilişkilerin normalleşmesini engelleyemese de, ABD bu tür çabalara öncülük etmemeli. Filistin sorunu alevlenirken gelişen İbrahim Anlaşmalarının rüyasına kimse aldanmamalı. Bu tür normalleşme anlaşmalarının İsrail’in Filistinlilere yönelik tutumundan ayrıştırılması sadece İsrail aşırı sağını güçlendirdi ve devlet içindeki Yahudi üstünlüğünü pekiştirdi.

ABD’nin bu politika değişiklikleri hemen meyve vermeyecektir. Amerikalılar, özellikle de Demokratlar, İsrail’i seçtikleri politikacılardan çok daha eleştirmeye başlamış olsalar da siyasi tepkiler şiddetli olacak. Ancak uzun vadede, bu değişiklikler İsrail ve Filistin’de daha barışçıl ve adil bir sonuca doğru ilerlemek için en iyi umudu sunuyor. ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.

DÜNYA BASINI

Hangi Ermenistan?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Şimdi Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, “AB ve ABD’nin Ermenistan’a yardım etmeye hazır olduğunu, böylece milyarlar kazanacaklarını ve dışarıdan kimin ne vereceğine bakmayacaklarını” söylüyor. Bugün Ermenistan’ın Batı ile ticaretinin gerçekte nasıl gittiğini gösteren istatistikler var.

ABD ile ticaretten bahsedecek olursak, Ermenistan’ın 2023 yılındaki ihracatı, ABD hükümetinin Ermenistan’dan alüminyum folyo alımına uyguladığı yüksek vergiler nedeniyle yüzde 40 oranında (78 milyon dolardan 48 milyon dolara) azaldı. Aynı zamanda, ABD’den yapılan ithalat yüzde 62 oranında (395 dolardan 638 milyon dolara) arttı.

AB’den yapılan ithalat da yüzde 29,4 oranında (1562 dolardan 2 bin 21 milyar dolara) arttı. Aynı zamanda, Ermenistan’ın AB ülkelerine ihracatı yüzde 8 oranında (772 milyon dolardan 710 milyon dolara) azaldı. Batı ülkelerinden yapılan ithalattaki artış, Rusya’ya (ve daha az oranda Belarus’a) yapılan yeniden ihracattan kaynaklanıyor. İhracattaki düşüş, Ermeni mallarının orada hoş karşılanmadığını gösteriyor.

Ermenistan, “dostlarının” vaatlerine boyun eğerse, karşılığında hiçbir şey almadan Rusya’ya yeniden ihraç ettiği mallardan elde ettiği geliri kaybedebilir.


Paşinyan’ın “gerçek” Ermenistan’ı “tarihsel” Ermenistan’dan ayırma niyetinin nesi yanlış?

Fyodor Lukyanov

Profile.ru

11 Nisan 2024

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, parlamento hükümetin geçtiğimiz yılki faaliyetlerine ilişkin bir rapor sunarken ilginç açıklamalarda bulundu. Erivan ile Moskova arasında yaşananları “tarihsel Ermenistan-Rusya ilişkilerinden gerçek ilişkilere” geçiş olarak nitelendirdi. Ve bunun daha genel bir sürecin; “sadece uyumsuz değil, aynı zamanda birbirleri için ciddi tehditler oluşturan” “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın kaldırılması sürecinin parçası olduğunu söyledi.

Geçen yıldan bu yana hızla değişen Rus-Ermeni ilişkileri konusuna, Rusya ile Batı arasındaki ihtilafın prizmasından bakılıyor. Bunun nedenleri açık ve Ermeni liderliği de bu yorumu destekleyerek yeni öncelikler ortaya koymaya istekli. Fakat Paşinyan, jeopolitik yönelimler arasında değil, geçmiş ve gelecek arasında bir seçimden bahsederek değişikliklere daha geniş bir ölçek veriyor. Geçmiş derken, sadece son açıklamalarına değil, en azından geçen yılki eylemlerine bakılırsa, Rusya’ya yönelik bir yönelimi değil, milli bilince içkin kültürel ve tarihsel algılar bütününü kastediyor.

Gerçeklik tarihe karşı

Nikol Paşinyan, aynı konuşmasında “tarihsel Ermenistan” imajının muhafaza edilmesini, “Ermenistan üzerinde emelleri olan ülkelerin” saldırgan politikaları için her zaman bir nedene ve açıklamaya sahip olacaklarının teminatı olarak nitelendirdi. Ancak “gerçek Ermenistan’ın uluslararası alanda tanınan sınırı, iştahları için sınırlayıcı bir faktör”. Ve Rusya ile ilişkiler konusunu kapatırken, “Tarihsel Ermenistan vizyonumuz bizi her zaman soykırım tuzağına sürükleyecek, onsuz var olamayacağımız bir kurtarıcıya her zaman ihtiyaç duyacağız ve soykırım korkusu bizi her zaman bir ileri karakol statüsünde tutacak,” dedi.

Bunu zarif bir şekilde ifade etti. Bu formüller mevcut duruma dayandırıldığında, azami pragmatizme —geriye kalanların dokunulmazlığına en büyük güveni duymak için ağırlaştırıcı koşulları (ihtilaflı bölgeler olarak okuyun) bir kenara bırakmak— dönük bir çağrı olarak anlaşılmalı. Ancak Paşinyan’ın kendisi, tavizlerin yeni taleplerin olmamasını garanti etmeyeceğini ama ısrarın muhakkak onları kışkırtacağını açıkça kabul ediyor.

Bu pek de inandırıcı gelmiyor. Paşinyan’ın dört ya da beş yıl önce tam tersi bir pozisyondan konuştuğu ve istediği etkiyi yaratmak için hem tarihe hem de milli travmalara atıfta bulunduğu hatırlanabilir. Fakat burada dışarıdan gelen tavsiye ve değerlendirmelerin bir önemi yok. Karabağ’ın kaybedilmesinden sonra Paşinyan ve ekibi, iktidarı kaybetme riskiyle ve hatta kitlesel bir öfkeyle karşı karşıya kalmadı. Toplumun çoğunluğu Başbakan’ın yeni keşfettiği minimalizmine ya sempati duyuyor ya da kayıtsız kalıyor. Bu da ona seçtiği çizgiyi sürdürmesi için zemin sunuyor. Dolayısıyla dışarıdan gözlemciler hadiseye Ermenistan’ın bu veya diğer aktörlerle ilişkileri açısından değil, modern uluslararası gelişmenin ayrı bir olgusu olarak bakmaya çalışmalı.

Dizlerinin üzerinde bir ulus

Öncelikle Paşinyan, Güney Kafkasya’da gelecek adına müdahale eden, geçmişi radikal bir şekilde kesip atmaya hazır olan ilk devlet adamı değil. Benzer bir görev, 2000’li yılların ortalarında etkili bir reformizm modeli olarak övülen Gürcistan’ın üçüncü cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili tarafından da üstlenilmişti. Kendisi de çeşitli zamanlarda kendisini Lee Kuan Yew ve Atatürk ile kıyaslamış ve onların yeni uluslar yaratmadaki rollerini vurgulamıştı.

Saakaşvili, eşsiz Gürcü sosyo-kültürel lezzetini oluşturan hiçbir şeyden hazzetmediğini gizlememişti, zira bu lezzet neoliberal dönüşümlerle iyi uyum sağlamıyordu. Yaklaşık on yıllık deneyin sonucu çift yönlü oldu. Bir yandan baskı etkisini gösterdi: Saakaşvili’nin düşmanları bile onun Gürcistan devlet aygıtını dönüştürmede kayda değer bir ilerleme kaydettiğini kabul ediyor. Öte yandan, Gürcülerin “hizmet ekonomisine” hizmet etmek için bir “hizmet ulusuna” dönüştürülmesinin, şimdi söyledikleri gibi, “sonu iyi olmadı”. Toplum, ilerici jandarma yöntemleriyle reformcuyu reddetti ve siyasi düşüşü sakin karşılandı. Ülkenin ve aktif sınıfının şerefine, “tarihsel Gürcistan”dan ayrılma teşebbüslerinden doğru dersler çıkarıldı; bu derslerin özü, ister sosyo-ekonomik ister (jeo)politik meseleler olsun, diz çökmenin iyi bir şey getirmeyeceğidir.

Saakaşvili’nin takip ettiği yolun unsurlarından biri, ülkenin etrafındaki gerçeklere bakmadan harekete geçebileceğini iddia etme teşebbüsüydü. O zamanki slogan esasında iktisadi reform sürecine liderlik etmek üzere Tiflis’e taşınan parlak ve yetenekli liberteryen girişimci Kaha Bendukidze’nin bir cümlesiydi. Bendukidze, evletlerarası çalkantılardan mustarip olan Rusya ile ilişkiler hakkında konuşurken, bu ülkeyi, pazarını ve fırsatlarını unutmaya çağırdı: “Orada bir deniz olduğunu hayal edin ve ekonomimizi diğerlerine odaklanarak inşa etmeliyiz, aynı zamanda rekabet gücümüzü de artırmalıyız”. Bu reçete ekonomide iyi sonuçlar vermedi ve siyasette (Saakaşvili bir noktada Rusya ile bu ruhla davranmaya karar verdi) savaşa ve ağır sonuçlara yol açtı.

2000’li yılların Gürcistan’ının deneyimini 2020’lerin Ermenistan’ıyla eş tutmak pek doğru değil, dünyadaki, bölgedeki ve ülkedeki durum oldukça farklı. Ve Ermenistan’da yıkıcı güç açısından Mihail Saakaşvili’ye denk bir figür yok gibi görünüyor. Ancak şu faydalı kanaate varmakta fayda var; sosyo-politik bir geleneği terk etmek sancılı ve riskli bir süreçtir. Bir kenara atılsa bile bumerang gibi geri dönme özelliğine sahiptir. Ve bu silahın beceriksizce kullanılması her şeyden önce sahibi için tehlikelidir.

Risk üstlenmek

Gürcistan deneyimine dönecek olursak, bir başka paralellik daha kurabiliriz. Saakaşvili’nin sosyal deneyleri, ABD ve AB’nin eski Sovyet coğrafyasındaki saldırgan politikalarının arka planında ve onların aktif desteğiyle ortaya çıktı. Fakat Tiflis, bu desteğin Rusya ile çatışma durumunda askeri garantiler anlamına geldiğini düşünerek ölümcül bir yanlış hesap yaptı. Aksi takdirde, Batı başkentleri tüm jeopolitik manzaranın kısa süre içerisinde Avrupa-Atlantik kurumları lehine yeniden tanımlanmasını ciddi bir şekilde bekliyordu. “Renkli devrimler” dönemi ve buna paralel olarak Orta Doğu’da “demokrasinin teşviki”, Batı’nın Atlantik bölgesinin güney ve doğusundaki toprakların doğrudan yeniden düzenlenmesine müdahil olmasının zirvesiydi. Bu anlamda, ülkenin dört bir yanına AB ve NATO bayrakları asan Mihail Saakaşvili’nin, “tarihi olmayan” Gürcistan’ın başka bir jeopolitik camiada hızlandırılmış bir yakınlaşma ve konsolidasyonunu beklemek için bazı nedenleri vardı. Ancak bu bahis iki nedenden ötürü —Tiflis’in patronunun dizginlenemeyen dürtüleri ve Batı politikasının bir bütün olarak karşılaşmaya başladığı sorunların sayısının artması— gerçekleşmedi.

Mevcut durum o zamanki duruma sadece Rusya ile Batı arasında keskinliği katlanarak artan çatışma açısından benziyor. Fakat o zaman Tiflis, sistematik (sınırsız olmasa da) desteğe güvenebiliyordu, şimdi ise kimse Erivan’a önemli bir şey vaat edemiyor. Tüm güçler başka bir yöne savrulmuş durumda. Ermenistan’ı Batı tarafına çekmek Rusya karşıtı koalisyonun göstermelik bir başarısı olsa da kimse sorumluluk üstlenmeyecek.

Yani, Ermenistan’a “kolektif Batı”ya doğru kendi riskini alarak ilerlemesi öneriliyor ve beraberinde sadece bir sorun getirmesine izin veriliyor, o da Rusya sorunu. Asıl sorun olan Azerbaycan ile barış anlaşması ve Türkiye’yle ilişkilerin düzeltilmesi konusunda ise Erivan’ın kendisine güvenmesi gerekecek. Rusya’nın hizmetleri terk edildi, AB ve ABD’ninkiler ise şevk veren çığlıklar eşliğinde boşlukta kayboldu.

Duruma bu açıdan bakarsak, Paşinyan’ın alçakgönüllülüğü ve yumuşak başlılığı anlaşılabilir; Erivan’ın güvenebileceği kimse yok ve çizgilerini savunma konusunda kendi kaynakları sınırlı. Bu noktada ülkenin nasıl bu hale geldiği, savunma kabiliyetindeki düşüşten kimin sorumlu olduğu ve müttefiklerin eksiklikleri ne ölçüde telafi edebileceği (ya da edemeyeceği) konusunda hararetli bir tartışmaya girebiliriz (Ermeni liderliği elbette kritik bir anda yardım eksikliği nedeniyle onları, özellikle de Moskova’yı suçluyor ve buna karşılık olarak çok makul olandan reklam amaçlı olanlara kadar değişen itirazlar var). Her ne olursa olsun, mevcut gerçeklerden hareket etmek zorundayız. Ve bu gerçeklerin geri döndürülemezliğini gerekçelendirmek Nikol Paşinyan tarafından önerilen argümanlar —komşuları yatıştırmak uğruna hırslardan ve tarihsel yorumlardan vazgeçmek— dizisini gerektiriyor. Bu yardımcı olacak mı?

Akıntıya karşı

Ermenistan Başbakanı’nın açıklamalarının en ilginç yönü, dünya siyasetinin şu anda gelişmekte olduğu eğilime karşı cesurca hareket etmiş olması. Paşinyan, modern devletin ayaklarına ağırlık gibi asılı duran tarihi hayaletleri bir kenara atmayı ve modern devletin gelişimine katılmayı öneriyor. Gerçekte olduğu gibi.

Bu fikir yeni ve mantıklı değil. Avrupa’da ve yakın çevresinde, devletlerin büyük bir kısmı kendi tarihsel ya da ahlaki ve etik anlayışlarına uymayan sınırlar içinde yaşıyor. Bu, sayısız savaşın ve sömürgelerin yeniden dağıtımının ürünü. Birey tarihsel adaletin restorasyonunun derinliklerine inebilir ve orada yok olabilir. Ya da kendi halkının yararı için yeni bir yaşam alanı donatmak mümkündür. Aslında, bir ve aynı ulus farklı dönemlerde farklı eylemlerde bulunma eğilimindedir. Önemli olan genel eğilimlerle uyum içinde olmaktır.

Dolayısıyla bu eğilimler şu anda minimalist pragmatizmle pek uyumlu değil. Önceki on yıllarda, yurttaşların refah ve güvenliğine öncelik veren ılımlılık ve ihtiyatlılık, küçük ve orta ölçekli ülkeler nezdinde en yüksek erdem olarak görülüyordu. Büyük güçler, resmi ve gayri resmî kurumlar aracılığıyla statükoyu garanti altına almak için, işlerin bu şekilde yapılmasını teşvik etmek üzere zımni veya örtülü bir taahhütte bulundular. Bu, dekolonizasyon ile küresel liberalizmin krizi arasındaki uzlaşıydı. Neyin doğru olduğuna dair kendi fikirlerine dayanarak bölgesel statükoyu değiştirmek isteyen düpedüz sorun çıkaranlar geri püskürtüldü. Fakat Soğuk Savaş’tan sonra, bir dizi büyük devletin (SSCB, Yugoslavya, Afrika ülkeleri) parçalanmasıyla alakalı olarak aşırılıklar giderek daha sık görülmeye başlandı; burada fikir birliği, ne kadar yapay olurlarsa olsunlar, parçalanmanın idari hatlarını korumaktı.

Şimdi farklı bir aşamaya gelindi. Küresel evrensellik çökerken, milli-tarihsel duygular her yerde uyanıyor. Tarih, ilginç bir şekilde hem muhafazakârlar hem de ilericiler açısından önemli bir siyasi araç haline geliyor. Ve yakın zamana dek tabu olarak görülen şeyler hızla izin verilebilir kategorisine giriyor. Mümkün olan her yerde, toprak ve sınır sorunlarına dönük zorlayıcı çözümler giderek daha az kurumsal ve siyasi engelle karşılaşıyor. Ve ayırt edici milli duygular, iyi ya da kötü, giderek devletin yeniden yapılandırılmasının ayrılmaz bir unsuru haline geliyor.

Bu da Ermenistan’ın makul ılımlılık ilkesi tarafından yönlendirilme arzusunun Azerbaycan gibi diğerlerinin niyetleriyle uyuşmayacağı anlamına geliyor. Aynısı Türkiye ve İran açısından olası olmayan ama imkânsız da olmayan bir şekilde geçerli. Mesele birilerinin doymak bilmez bir şekilde bir başkasının topraklarını ele geçirmesi değil (böyle olması da gerekmiyor), daha ziyade bir ilişkiler hiyerarşisi inşa etmek. Ermenistan’ın, yukarıda da belirtildiği gibi, bu çatışmada güvenebileceği kimse yok ve “kolektif Batı”nın ona en yakın temsilcisi Türkiye. Paşinyan’ın önerdiği gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın çizilmesi senaryosunun, Ermeni özbilinci için en mahrem şey olan soykırım anısını gerçeklikten “ayırmaya” zorlayacağı da göz ardı edilemez. Aynı zamanda, böylelikle en önemli komşuyla ilişkiler radikal bir şekilde geliştirilecektir.

Bu düşünceler, konuyu bilen insanlara kesinlikle yüzeysel ve spekülatif gelecektir ve yazar da buna içtenlikle katılıyor. Yalnızca bir çekince ile; yüzeysellik ve spekülasyon düzeyi açısından Ermenistan lideri tarafından öne sürülen argümanları es geçmiyorlar. Küresel değişimler çağında kendinden menkul planlar inşa etme girişimleri başarısızlığa mahkumdur. Nikol Paşinyan’ın da söylediği üzere, “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki gerekli sınır çizme süreci çok daha acı vericidir, zira bu sınır çizme her birimizin içinde gerçekleşmektedir”. Bu imge üzerinde düşünürsek, tablo biraz uğursuz bir şekilde fizyolojiktir; herkes, acıya rağmen, tarihsel olanı kendinden atmaya davet edilmektedir. Böyle bir ameliyattan sonra geriye ne kalacağını henüz tahayyül edemiyoruz.

Not: Ermenistan-Rusya ilişkilerinin “tarihselden” “gerçeğe” geçişi, hafızanın parçalara ayrılmasından daha kolaydır. “Tarihsel” ilişkiler olmayacak, büyük ihtimalle “gerçek” ilişkiler çökecek. Aslında kimsenin buna ihtiyacı yok, zira her iki taraf da bundan istifade ediyor. Ama burada Ermenistan’ın sınır koyma baltası tarihsel Rus taşına çarpacaktır; biz hiçbir şeye sınır koymuyoruz…

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

İran saldırısına yanıt arayan İsrail’in 3 seçeneği

Yayınlanma

İsrail’in İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına düzenlediği saldırıya yanıt olarak hafta sonu İsrail’e yağdırdığı insansız hava aracı ve füzelere İsrail’in nasıl karşılık vereceği tartışılıyor.

Basına sızan bilgilere göre ABD’li yetkililer, İsrail’in İran’a doğrudan vereceği yanıtın sınırlı olacağına ve Tel Aviv’in Tahran yönetiminin vekil güçlerine ve yüksek ihtimal Hizbullah’a odaklanacağını düşünüyor.

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in İran’a nasıl karşılık verebileceğine ve seçeceği hedeflerin başarı şansı ile doğuracağı risklere mercek tutuyor:

***

İsrail’in İran’a Karşılık Vermesinin 3 Yolu

İsrailli liderler karşı saldırıya geçme sözü verdiler ancak bunu nasıl yapacakları uluslararası desteği tehlikeye atabilir.

Jack Detsch

İsrail ve ortakları, İran’ın hafta sonu Orta Doğu’da gerilimin tırmandığı önemli bir anda ateşlediği yüzlerce insansız hava aracı ve füzenin yüzde 99’undan fazlasını düşürdüklerini açıklasalar da İsrailli liderler karşılık vermekten başka çareleri olmadığını söylüyor.

İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’e ilettiği bildirilen mesaj buydu; üst düzey Biden yönetimi yetkilileri -Başkan’ın kendisi de dahil- İsrail’i karşılık verirken dikkatli olmaya çağırdı. Biden ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya ABD’nin İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir saldırısına katılmayacağını ya da desteklemeyeceğini söyledi.

Bu baskılar ışığında İsrail’in yapması gereken bir seçim var. İran topraklarında, belki de nükleer programına ya da başka bir yüksek değerli hedefe karşı yüksek riskli bir saldırı mı gerçekleştirecek? Yoksa Tahran’a yönelik bir siber saldırı, İran dışındaki İranlı komutanlara yönelik hedefli saldırılar ya da bölgedeki İran destekli vekil gruplara yönelik bir saldırı gibi daha özel bir yaklaşımla bölgesel savaş riskini azaltmaya mı çalışacak?

Ancak Netanyahu’nun Savaş Kabinesi hızlı bir karşılık verilmesi çağrısında bulunsa da uzmanlar İsraillileri acele karar vermemeye çağırıyor.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Center for a New American Security’de (CNAS) Orta Doğu güvenlik programının direktörlüğünü yürüten eski bir ABD savunma yetkilisi ve kongre yardımcısı Jonathan Lord, “Satranç oynayanlar, dama oynayanlar ve tahtadaki taşları yiyenler var” diyor: “İsrail muhtemelen karşılık vermek zorunda ama hemen karşılık vermek için bir itici güç yok. Acele etmelerine gerek yok.”

1. Seçenek: İran’ın nükleer programına saldırmak

İran’ın nükleer programı, ABD’nin yaklaşık altı yıl önce nükleer anlaşmadan çekilmesinden bu yana hız kazandı. İran’ın yeniden nükleer kapasiteli füzeler inşa etmeye başladığı kesin değil, ancak nükleer silah yapmaya karar vermesi halinde Tahran’ın birkaç ay gibi kısa bir sürede nükleer silah üretebileceğini üst düzey ABD yetkilileri geçen yıl belirtmişti. Bu da İran’ın nükleer tesislerini İsrailliler için cazip bir hedef haline getiriyor, ancak bu hedef gerilimi artırma yelpazesinin üst sınırında yer alıyor.

Eski bir ABD savunma yetkilisi olan Michael Mulroy, “İsrail İran’a karşılık verirse, bu İran’ın şüpheli nükleer silah tesislerini vurmak ya da savunma sanayi üssüne saldırmak gibi önemli olabilir” dedi: “Eğer ikisinden birini ya da her ikisini de başarılı bir şekilde yaparlarsa İran bu saldırıyı düzenlemekle stratejik bir hata yapmış olacaktır.”

Bu büyük bir “eğer.” İran’ın en büyük nükleer tesislerinden biri olan Natanz, Zagros sıradağlarındaki bir dağın yamacına öyle derin kazılmış ki, ABD yapımı en büyük sığınak delici bombanın bile giremeyeceği bir yerde.

“Iskalayabilirsiniz” dedi Lord: “Başarısız olabilirsiniz. İran’ın nükleer programıyla potansiyel olarak bulunduğu yerde olmasından daha kötü olan tek şey, İsrail’in onu ortadan kaldırmak için bir hamle yapması ve bunu başaramamasıdır.”

İran’ın nükleer programına yönelik doğrudan bir saldırı, muhtemelen İsrail’in bu hafta sonu İran’a yönelik füze savunma girişimini destekleyen Arap devletlerinden oluşan geçici koalisyonun sonu anlamına gelecektir. Uzmanlar ayrıca Lübnan merkezli Hizbullah gibi İran’ın vekillerini İsrail’le daha da şiddetli bir doğrudan çatışmaya çekebileceğini söylüyor. ABD zaten İran’a doğrudan bir saldırıyı desteklemeyeceğinin sinyallerini verirken, İsrailliler en büyük silah patronlarını kızdıracak kadar ileri gitmemeye dikkat etmeli- hem de Biden’ın seçim yılında.

Londra’daki Chatham House’da yardımcı araştırmacı ve eski ABD savunma yetkilisi olan Bilal Saab, “Amerikalılar ve İsrailliler arasında zaten bazı gerginlikler ve farklılıklar görüyorsunuz” dedi: “Dolayısıyla şu anda yapmak isteyeceğiniz son şey, çok kritik ve tehlikeli bir zamanda Amerikalıları kaybetmek olacaktır.”

2. Seçenek: İranlı komutanları, orduyu ya da İran içinde veya dışındaki tesisleri hedef almak

İsrail, İran topraklarında ülkenin nükleer programıyla doğrudan bağlantılı olmayan hedefleri vurabilir. Örneğin, bu hafta sonu düzenlenen insansız hava aracı ve füze saldırısını planlayan Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade gibi yüksek değere sahip bir askeri lideri hedef alabilir.

Lord, “O zaman bu devasa havai fişek gösterisini düzenleyen adamın peşine düşeceksiniz” dedi: “Hedef olarak her zaman akıllarında o var.”

İsrail ayrıca ülke içindeki askeri bölgeleri ya da silah depolarını, hatta Devrim Muhafızları karargahlarını da hedef alabilir.

Eski ABD savunma yetkilisi Mulroy, “Muhtemelen İran’da doğrudan karşılık vermeyi seçecekler, ancak ABD’nin bunu kontrol altına almak ve genişlemesini önlemek için bu eylemden vazgeçirmeye çalışması muhtemel” dedi.

Ancak bu durum; İsrail’in iştahını kabartarak İran dışında, Irak ve Suriye gibi ülkelerde bulunan Devrim Muhafızları komutanlarına karşı suikast kampanyası başlatmasına yol açabilir. Hatta 1 Nisan’da Suriye’deki bir İran konsolosluk binasına düzenlenen ve DMO’nun Lübnan ve Suriye’deki Kudüs Gücü Komutanı General Muhammed Rıza Zahedi’nin yanı sıra yardımcısı ve diğer beş subayın ölümüne neden olan saldırıya benzer bir saldırı gerçekleştirerek İsrail ile İran arasındaki gerilimi tırmandırabilirler.

Ancak bu hafta sonu gerçekleşen misilleme saldırıları ve Ocak 2020’de ABD’nin dönemin İran Devrim Muhafızları lideri Kasım Süleymani’yi öldürmesine karşılık olarak İran’ın ABD askerlerinin bulunduğu Irak askeri üslerine düzenlediği balistik füze saldırıları, İsrail’in İran’ın içinde ya da dışında İranlı askeri liderlerin peşine düşmesinin kayda değer bir gerilim riski taşıdığını gösteriyor.

Ancak Lord’a göre yüksek değerli bir hedefi öldürmek İsrail’e, belki haftalar ya da aylar boyunca zaman kazanma imkânı da verebilir. Ve Netanyahu böyle bir saldırı için Biden yönetiminin desteğine sahip olmasa da Washington ile ipleri koparmadan İran’a caydırıcı bir sinyal göndermek için yeterli olabilir.

2019’dan 2022’ye kadar ABD Merkez Komutanlığı’nı yöneten emekli ABD Deniz Kuvvetleri generali Frank McKenzie pazartesi günü Amerika Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü tarafından düzenlenen bir etkinlikte “IDF [İsrail Savunma Kuvvetleri] zaferi sever ama IDF savunmacı bir zaferi sevmez” diyor.

Yine de Hacızade gibi bir lidere ya da bir Devrim Muhafızları tesisine saldırmanın operasyonel başarısızlık riski var. Saldırının gece yapılması gerekebilir ve bu hafta sonu yaşanan saldırılardan sonra İranlı pek çok askeri lider muhtemelen saklanıyordur.

McKenzie, “İran şu anda yüksek alarm seviyesinde” diye ekledi: “Liderler sığınaklarda olacaktır.”

Amerikalıların ve diğer ülkelerin soğukkanlı davranmaları yönündeki baskısı da hızlı bir müdahaleyi caydırabilir.

Saab, “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne bu kadar önceden ve hızlı bir şekilde başvurduğumuz gerçeği, [Biden]’ın hemen İsrail başbakanıyla bir telefon görüşmesi yaparak İsrail’e karşı misilleme yapmayı desteklemediklerini söylemesi- bu iki faktör İsrail’in şu anda İran’a karşı daha agresif bir saldırı yapma ihtimalini azaltacaktır” dedi.

3. Seçenek: İran’ın vekillerini vurmak veya İran’a siber saldırı düzenlemek

İsrailli liderler İran’la gerilimi tırmandırmaktan endişe duyuyorlarsa, daha düşük seviyeli bir karşılık vermeyi tercih edebilirler: İran’ın Orta Doğu’daki vekillerini hedef almak ya da İran’a karşı siber saldırılar düzenlemek ve bu süreçte bölgede “büyük adam” olduklarını göstermeye çalışmak.

İran’a ait insansız hava araçlarının ya da füzelerin hafta sonu İsrail topraklarını vurmayı başaramamasının ardından bölgede yaşanacak bir başka aşağılanma Tahran’ın uluslararası itibarına bir darbe daha vurabilir.

McKenzie, “Bu adamları gerçekten sonsuz derecede utandırdınız. İsrail bugün daha güçlü. İran ise daha zayıf” diyor: “Eğer bir şey yapmanız gerekiyorsa, benim tercihim İran’a karşı teknolojik üstünlüğünüzü daha da arttırmak için tasarlanmış bir şey olurdu. Utanç verici bir şey seçin.”

Hizbullah İran’ın bölgedeki en yakın ve en önemli vekil grubu. İsrail son altı aydır Lübnan’daki militan gruba karşı kısasa kısas saldırılar düzenliyor ancak Hizbullah’a karşı çok daha yoğun bir askeri mücadele başlatmayı seçebilir.

Ancak bu İsrail için kendi içinde riskler taşıyor. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e saldırmasından bu yana Hizbullah İsrail’le tam bir savaşa girmekten kaçınmaya çalıştı ancak Daniel Byman’ın Foreign Policy için yazdığı gibi “Hizbullah topyekûn bir savaşa girmeye karar verirse bu dramatik bir tırmanış olur: Hizbullah’ın 100.000’den fazla roketten oluşan cephaneliği Hamas’ınkini gölgede bırakıyor ve savaşçıları iyi eğitimli ve savaşta çelikleşmiş durumda.” Grup şüphesiz büyük kayıplar verecektir ama İsrail de öyle.

Yine de, İranlıların İsrail’i doğrudan kendi topraklarından vurarak tarihi bir adım atmasının ardından- Tahran’ın daha önce hiç yapmadığı bir şey- Netanyahu, Savaş Kabinesi’ndeki radikallerin daha güçlü bir yanıt vermesi için ciddi bir baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

CNAS uzmanı Lord, “Bunu şu anda yaparsanız ve yetersiz olduğu düşünülürse, bu zayıflık olarak algılanabilir” dedi.

İran’ın Tepkisi

İran cumartesi gecesi İsrail’e karşı düzenlediği saldırılarda çok sayıda silah kullandı. Üst düzey bir ABD askeri yetkilisine göre İran, İsrail’e 100’den fazla orta menzilli balistik füze, 30’dan fazla kara saldırı seyir füzesi ve 150’den fazla tek yönlü saldırı dronu ateşledi.

Eski ABD Merkez Komutanlığı şefi McKenzie, İran’ın bu füzeleri -İsrail’e saldırmak için yeterli menzile sahip özel varyantları- depodan çıkarmak zorunda kaldığını ve olası bir bölgesel savaş için cephaneliğinin büyük bir kısmını tükettiğini söyledi.

McKenzie, “Bu maksimum çabaydı” diye ekledi: “Balistik füzelerinin büyük çoğunu İsrail’e saldırmak için harcadılar.”

Ancak İran’ın İsraillilere kendi ateş gücüyle karşılık vermesindeki en önemli zorluk füze rampalarının olmaması. McKenzie, İranlıların bu tür saldırılar için sadece 300 füze rampasına sahip olduğunu, bunun da Tahran’ın bölgede önemli bir saldırı düzenlemek istemesi halinde büyük bir darboğaz yaratacağını söyledi.

İsrail ayrıca uzakta olmanın avantajına da sahip; sınırları İran’ın bu hafta sonu kullandığı bazı füze fırlatma noktalarından 1,100 milden fazla uzakta. Lord, “İran’ın çarşamba günü geri dönüp bunu tekrar yapacağına dair yakın bir tehdit yok” dedi.

Ancak İranlılar, yüksek teknolojiye sahip Rus yapımı hava ve füze savunma sistemleri sayesinde bir İsrail saldırısını bertaraf edebilecek pek çok imkâna sahip olabilir. Chatham House üyesi Saab, “İsraillilerin beşinci nesil savaş uçaklarıyla hiçbir şekilde rekabet edemeyecekler” dedi: “Ancak sahip oldukları hava savunma sistemi şaka değil. Suriye’nin hava savunma ağı gibi değil.”

Ancak her iki tarafta da en kötü senaryonun korkusu muhtemelen liderlerin sert adımlardan kaçınmasına neden oluyor.

“İranlılar 500 İsrailliyi öldürseler, F-35’leri [havaya uçursalar] ve belki bir sinagogu vursalar ne olacağını düşünüyorlardı?” diye soran McKenzie şöyle dedi: “İsrail’in tepkisinin ne olacağını biliyorum. Ve onların da bunu bilmeleri gerekiyordu.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Savaş Kabinesi’nde kin ve taktik savaşları

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağız makale, İsrail’in en üst düzey karar alıcıları arasındaki kökleri geçmişe dayanan gerilim ve güvensizliğe ve bunun neden olduğu siyasi ve askeri sorunlara mercek tutuyor:

***

İsrail’in Savaş Liderleri Birbirlerine Güvenmiyor

Uzun süredir devam eden kin ve taktik savaşları Başbakan Netanyahu, savunma bakanı ve eski askeri şef arasındaki ilişkileri bozdu.

Rory Jones ve Carrie Keller-Lynn

Hamas’la çatışmanın üzerinden altı ay geçmesine rağmen İsrail kamuoyu Gazze Şeridi’ndeki savaşın nasıl kazanılacağı konusunda derin bir bölünmüşlük yaşıyor. Savaş kabinesindeki üç üst düzey yetkili de bu çabada birliği teşvik etmeyi amaçlıyor.

Hamas’la en iyi nasıl mücadele edileceği konusunda uzun süredir devam eden kin ve tartışmalar, İsrail’in savaş zamanı karar vericileri olan Başbakan Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yoav Gallant ve İsrail ordusunun eski başkanı Benny Gantz arasındaki ilişkileri bozdu. Bu üç adam, almaları gereken en önemli kararlar konusunda anlaşmazlığa düşmüş durumda: Kesin bir askeri harekatın nasıl başlatılacağı, İsrail’in rehineleri nasıl kurtaracağı ve savaş sonrası Gazze’nin nasıl yönetileceği.

Şimdi de ülkenin bugüne kadar karşılaştığı en büyük kararlardan birini vermeleri gerekiyor: İran’ın İsrail topraklarına yönelik ilk doğrudan saldırısına nasıl karşılık verecekleri. Aralarındaki güç mücadelesi Gazze’deki çatışmanın İran’la Orta Doğu’nun jeopolitik düzenini değiştirecek ve İsrail’in ABD ile ilişkilerini on yıllar boyunca şekillendirecek daha büyük bir bölgesel mücadeleye dönüşüp dönüşmeyeceğini etkileyebilir.

Eski bir İsrailli general ve ulusal güvenlik danışmanı olan Giora Eiland, “Bu üç kişi arasındaki güven eksikliği çok açık ve çok önemli” dedi.

Ülkenin en uzun süre görev yapan başbakanı olan Netanyahu, Gazze savaşını giderek daha fazla tek başına yönetmeye çalışırken, Gallant ve Gantz’ın Netanyahu’yu kararlardan dışlamaya çalıştıkları görülüyor.

On yıl önce İsrail’in Hamas’a karşı son büyük savaşını yöneten General Gantz, daha önce Netanyahu’yu başbakanlıktan indirme arzusunu dile getirmişti. Bu ayın başlarında on binlerce kişinin Başbakan’ın savaşı idare edişine karşı gösteri yapmasının ardından Eylül ayında erken seçime gidilmesi çağrısında bulundu ki bu da Gantz’ın tabanının, Gantz’ın Netanyahu liderliğindeki hükümette oynadığı rolden dolayı hayal kırıklığına uğradığının bir işareti.

Üç Savaş Kabinesi üyesi, İran’ın cumartesi günkü saldırısından bu yana her gün bir araya gelerek bir yanıt verme sözü verdi ancak zamanlama, ölçek ve yeri belirsiz bıraktı. İran’ı caydırma, bölgesel bir savaştan kaçınma ve İran’ın saldırısını püskürtmeye dahil olan ABD ve Arap devletlerini uzaklaştırmama hedeflerini dengeleyen bir yanıt tasarlama konusunda zorlukla karşı karşıyalar. Başkan Biden, İsraillileri herhangi bir karşılık verirken dikkatli olmaya çağırdı ve İran topraklarına yapılacak bir İsrail saldırısına Amerika’nın müdahil olmasını ihtimal dışı bıraktı.

Tel Aviv merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı olan Raz Zimmt, “Yanlış hesaplama riski oldukça yüksek” dedi: “İran-İsrail çatışmasında çok tehlikeli bir aşamanın başındayız.”

Gallant üçü arasında en şahin olanı olarak görülüyor. Savaşın başında İran’ın Lübnan’daki müttefiki Hizbullah’a yönelik önleyici bir saldırıyı savunan Gallant, aynı zamanda ABD ile aynı çizgide yer almaya da hevesli.

Mevcut ve eski İsrailli yetkililere göre Netanyahu; Gallant ve Gantz’ı kilit kararlar konusunda bilgilendirmiyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun Gazze’ye giden gıda ve malzemeleri kontrol altına almak için doğrudan kendi ofisine rapor verecek ve Savunma Bakanı’nı bypass edecek bir insani yardım yetkilisi atamayı düşündüğünü söyledi.

İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Amir Avivi “Savunma Bakanı kendisiyle aynı hizada değilse Başbakan’ın orduya istediğini yaptırması çok zor” dedi; “Bu uyumsuzluk Netanyahu için işleri çok ama çok zorlaştırıyor.”

Bu üç adam yıllardır birbirlerine rakipler. Gantz, siyasi analistlerin ülkenin gelmiş geçmiş en çirkin seçimleri olarak tanımladıkları son beş seçimde Netanyahu’ya karşı yarıştı. Geçen yıl Netanyahu, kendisine yakın kişilere Başbakan’ın önceki Gazze politikalarının başarısız olduğunu söyleyen Gallant’ı kovmaya çalıştı.

Gantz ve Gallant arasındaki ilişkilere gelince, Savaş Kabinesi’ne katılmadan önce, on yıldan fazla bir süre boyunca birbirleriyle neredeyse hiç konuşmadılar.

Anketler Gantz’ın İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi kişilere göre Gantz’a yakın kişiler, Netanyahu’nun koalisyon üyelerini ve kendi partisini hükümeti terk etmeye ve başbakanı iktidardan uzaklaştırmaya ikna etmeye çalışıyor. Bu durumda Netanyahu’nun yerine geçmesi en muhtemel siyasetçi Gantz olacaktır.

Gantz, siyasi sorunlardan kaçma becerisi nedeniyle İsrail’de “sihirbaz” olarak tanınan, becerikli bir siyasi spekülatör olan Netanyahu’yu devirmeyi defalarca denedi ve başarısız oldu. Şimdi Netanyahu savaş nedeniyle siyasi olarak zayıflamış durumda ve bu da Gantz’ın, hatta potansiyel olarak Gallant’ın, Netanyahu’nun on beş yıllık siyasi hakimiyetine son verip veremeyeceğine dair bir sınav oluşturuyor.

Bu ayın başlarında Kahire’de yapılan ateşkes görüşmeleriyle birlikte Netanyahu koalisyonunun aşırı sağ kanadının da baskısı altında; bu kanat kısa süre önce Hamas’ın ordusunu saf dışı bırakmadan savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılması halinde hükümeti devirmekle tehdit etti. Bu sağ kanat aynı zamanda İran’a dramatik bir yanıt verilmesi için baskı yapıyor.

Netanyahu’nun ordunun bir yardım konvoyunu vurarak yedi insani yardım çalışanının ölümüne neden olduğunu kabul etmesi ve uluslararası kınamalara maruz kalmasının ardından İsrail’in savaşı nasıl yönettiği daha fazla mercek altına alındı.

8 Nisan’da Netanyahu, bir milyondan fazla Filistinlinin sığındığı ve Hamas’ın son kalesi olan Gazze’nin Refah kentine girmek için bir tarih belirlediğini söyledi. Ancak anlaşmazlıklar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, ilerlemeden önce Amerikan beklentilerini nasıl yöneteceğini anlamak isteyen Gallant’ın muhalefetiyle karşılaştığını söyledi.

Bu kişiler, ABD’nin İsrail’i Refah operasyonuna karşı uyardığını ve Gallant’ın da İsrail’in Washington ile ilişkilerine zarar vermekten ve Amerikan mali ve askeri desteğini kaybetmekten endişe duyduğunu söyledi. Başkan Biden 4 Nisan’da Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde ABD’nin gelecekteki desteğinin İsrail’in Gazze’deki sivillere yönelik muamelesine bağlı olacağını söyledi.

Her üç ismin de savaş sonrası Gazze konusunda farklı fikirleri var. Başbakan, Batı Şeria merkezli Filistin Yönetimi’nin mevcut haliyle hiçbir rol oynamaması gerektiğini söyledi ve İsrail ordusunun yerel liderlerle birlikte çalışmasına odaklandı. Filistinliler Netanyahu’nun planının işgal anlamına geldiğini söylüyor, Netanyahu ise buna karşı çıkıyor.

Savunma Bakanı, Filistinlilerin Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi liderliğine bağlanmasını en iyi seçenek olarak görüyor. Gallant’a yakın kaynaklar, onun toplantılarda insanlara Gazze’yi İsrail askerlerinin yönetmesindense kaos olmasını tercih ettiğini söylediğini söyledi.

Geçen ay Netanyahu, ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin koşulsuz ateşkes çağrısı yapan kararını veto etmemesini protesto etmek için üst düzey yardımcılarının Washington gezisini iptal etti. Gallant yine de Başbakan’la koordine edilmemiş bir ziyaretle yola devam etti.

Gantz da geçen ay Başbakan’ın itirazlarına rağmen Washington’a uçtu. Biden yönetimi Gantz’ı açıkça kabul ederek Netanyahu’dan duyduğu hayal kırıklığının sinyallerini verdi.

Üç adam Hamas’ın elindeki rehinelerin nasıl kurtarılacağı konusunda da hemfikir değil. Gantz, hayatlarının risk altında olduğunu söyleyerek serbest bırakılmaları için kamuoyuna bir anlaşma çağrısında bulundu. Netanyahu ve Gallant ise sadece askeri baskının ve müzakerelerin rehinelerin kurtarılmasını sağlayacağını vurguluyor.

Ancak Netanyahu, istihbarat şefi tarafından yönetilen İsrail’in rehine müzakere ekibini kontrol ediyor. Başbakan kamuoyu önünde bir anlaşmadan söz etse de zaman zaman şartlar konusunda sert bir tutum takındı. Netanyahu bir anlaşmayı engellediğini söyleyen muhalefetin yanıldığını söylerken, kendisine yakın kişiler de Netanyahu’nun sert bir müzakereci olduğunu söylüyor.

ABD’nin geçici ateşkes sağlama çabaları geçen hafta İsrail’in, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’nin üç oğlunu öldüren saldırılarıyla karmaşık bir hal aldı.

İsrail liderleri arasındaki kişisel gerilim on yıldan daha eskiye dayanıyor. Netanyahu hükümeti 2010 yılında 30 yıldır silahlı kuvvetlerde görev yapan Gallant’ı ordu liderliğine aday göstermişti. Adaylığın açıklanmasının ardından, bir düzenleyici kurumun konuyla ilgili daha sonraki raporuna göre, Gallant’ın Gantz da dahil diğer adaylara karşı bir karalama kampanyası yürüttüğü iddia eden belgeler kamuoyuna açıklandı.

Gallant bu olaya karıştığını reddetti ve polis o dönemde askeri şefin bir müttefikini belgeyi sahte olarak düzenlemekle suçladı. Yine de skandal, adaylığının çıkmaza girmesine ve Gallant’ın askeri kariyerinin sona ermesine yol açtı.

Gallant’ın yerine işi Gantz aldı ve 2011-2015 yılları arasında Hamas’a karşı iki büyük operasyona liderlik ettiği bir dönemde ordunun başına geçti. Daha sonra bu kimliğini siyasi bir kariyer başlatmak için kullandı ve 2019’dan itibaren kendisini Netanyahu’nun baş siyasi rakibi haline getiren yeni bir parti kurdu.

Bir yıl içinde yapılan üç seçimde Gantz ya da Netanyahu net bir galibiyet elde edemedi. İkili 2020’de bir koalisyon kurma ve istikrarsızlaştırıcı bir siyasi dönemi sona erdirmek için başbakanlığı dönüşümlü olarak yürütme konusunda anlaştı. Bu deney bir yıl içinde sonlandı.

Gantz, Netanyahu’yu başbakanlık koltuğuna oturmasını engellemekle suçladı. Netanyahu, Gantz’la çalışan bir hükümeti yönetemeyeceğini söyledi. Gantz, 2021 seçimlerinde çok daha az sandalye kazandı; bu da Netanyahu’ya hizmet ettiği için seçmenlerin kendisine duyduğu öfkeyi yansıtıyor.

Kudüs İbrani Üniversitesi’nde siyaset bilimci olan Reuven Hazan, “Gantz oradan sırtında bir değil birden fazla bıçakla çıktı” dedi.

Askeri kariyerinin ardından petrol ve gaz endüstrisine giren Gallant, 2014 yılında siyasete girmeye karar verdi. İsrail’in o yıl Netanyahu ve o zaman ordunun başında olan Gantz tarafından yönetilen Hamas’la çatışması, Gallant’ı hayal kırıklığına uğratmıştı. Gallant’ı tanıyan kişiler, Hamas’ın tünel ağını yok etme ama grubu tamamen dağıtmama yönündeki sınırlı savaş hedeflerinin dar görüşlülük olduğunu hissettiğini söyledi.

Gallant birkaç yıl daha küçük bir siyasi partide çalıştıktan sonra Netanyahu’nun Likud’una katıldı. Netanyahu 2022’de onu Savunma Bakanı olarak atayarak sonunda Gallant’a İsrail kuvvetlerinin en üst komutasını verdi.

Netanyahu döneminde İsrail’in eski Washington Büyükelçisi olan Michael Oren, Gallant’ın 2010’daki başarısız adaylığına atıfta bulunarak “Kendisine kazık atıldığını hissetti” dedi: “Bu adaletti.”

2023’te Netanyahu’nun yeni hükümeti İsrail’in yargı sisteminde büyük çaplı değişiklikler yapmaya çalıştı ve bu da genellikle yedek askerlerin öncülük ettiği aylarca süren protestolara yol açtı. Orduda ulusal güvenliği tehlikeye atacak bir kriz yaşandığına inanan Gallant, Netanyahu’ya açıkça geri adım atması çağrısında bulundu.

Netanyahu, geri adım atıp yasayı askıya almadan önce onu kovarak protestolara ve sivil itaatsizliğe yol açtı. İki hafta sonra Gallant görevine iade edildi.

7 Ekim saldırıları üç adamı savaş kabinesinde bir araya getirdi. Gantz ve Gallant farklılıklarını bir kenara bırakarak profesyonelce çalışmaya başladılar. Basın toplantıları sırasında sarılıp el sıkıştılar ve Gazze’nin kuzeyindeki bir turda birlikte göründüler.

Ancak iki adam ve Netanyahu arasındaki gerilim arttı. Başbakan 7 Ekim’de kamuoyunun eleştirilerine maruz kalarak güvenlik zaaflarından İsrail’in savunma ve istihbarat servislerini sorumlu tuttu. Gantz kendisini eleştirdikten sonra özür diledi.

Beyaz Saray’ın baskısı altındaki Netanyahu, Lübnan’daki Hizbullah’a karşı önleyici bir saldırı konusunda Gallant’ı devre dışı bıraktı.

Günler sonra Başbakan, Gallant’ın 2010’da orduyu yönetmek üzere aday gösterilmesini engellemekle kısmen suçladığı eski ordu şefiyle bir araya geldi. Gallant’a yakın bir kişiye göre eski komutan İsrail’de Gallant’ın el sıkışmayı reddettiği birkaç kişiden biri ve Savunma Bakanı bu görüşmeyi Netanyahu’nun Gallant’ın altını oyma girişimi olarak değerlendirdi. Netanyahu’nun ofisi ise bunu savaş stratejisi belirlemek için yapılan rutin bir toplantı olarak niteledi.

Gallant ve Netanyahu bazen sadece birkaç dakika arayla ayrı basın toplantıları düzenlemeye başladılar.

Basına ayrı ayrı açıklama yapma kararları sorulduğunda Netanyahu, basının karşısına birlikte çıkmayı önerdiğini ancak Gallant’ın “kendi kararını verdiğini” söyledi.

İsrail’in Gazze’deki Hamas güçlerine yönelik ilk saldırısının yavaşlaması ve savaşın insani maliyetinin artmasının ardından Savaş Kabinesi’nde çatlaklar ortaya çıktı.

Netanyahu, Biden ile kamuoyu önünde ters düştü ama Gallant, Savunma Bakanı Lloyd Austin ile düzenli olarak konuştu. Gallant’ın ekibi, gecelerini askeri karargâhta geçiren Savunma Bakanı’nın Austin’den masal dinlemeden uyuyamadığına dair şaka yaptı.

Ocak ayında, Gantz’ın siyasi müttefiki olan ve Savaş Kabinesi’nin oy hakkı bulunmayan üyesi Gadi Eisenkot, Netanyahu’nun savaşa yaklaşımını açıkça eleştirdi ve Başbakan’ın mutlak zaferden söz etmesinin gerçekçi olmadığını öne sürdü. Halkın hükümete olan güvenini yeniden tesis etmek için seçim çağrısında bulundu.

Kısa bir süre sonra Netanyahu İsrail’in Hamas’a karşı “mutlak zafer” elde edeceğini söyledi. Bu hedefin gerçekleşmesinin zor olduğu kanıtlandı.

İsrail, Hamas’ın ordusunun büyük bölümünü yok ettiğini ve aralarında üst düzey yetkililerin de bulunduğu binlerce savaşçısını öldürdüğünü söylüyor. İsrail ordusu Hamas’ın askeri kapasitesini kırmak için Refah’taki dört Hamas taburuna saldırması gerektiğini düşünüyor. İsrail ayrıca savaşı başlatan ve 1.200 kişinin ölümüne yol açan 7 Ekim saldırılarını düzenlediğini söylediği Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar’ı henüz bulup öldürmedi.

Sayıları siviller ve savaşçılar arasında ayrım yapmayan Gazze sağlık yetkililerine göre Gazze savaşında 33.000’den fazla Filistinli öldü. Bu insani maliyet, İsrail’e ateşkes için rehine takası anlaşmasını kabul etmesi yönünde yoğun bir uluslararası baskı getirdi.

Bu ay İsrail’de hükümet karşıtı kitlesel protesto hareketi yeniden alevlendi.

Gantz hükümetten ayrılmayı seçse bile Netanyahu’nun partisi Likud’un en az beş üyesinin ya da koalisyon ortaklarından birinin de çekilmesi gerekecek ki Başbakan’ın 120 sandalyeli parlamentodaki 64 sandalyelik çoğunluğu düşsün.

Bu da Netanyahu’ya manevra alanı bırakıyor.

Eski bir milletvekili ve Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde askeri analist olan Ofer Shelah, “Netanyahu için en önemli şey siyasi olarak hayatta kalmak” diyor: “Mevcut durum ne kadar uzun sürerse Başbakan olarak kalma şansı da o kadar artar.”

 

-Bu makaleye Anat Peled ve Dov Lieber katkıda bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English