Dünya Basını
Foreign Affairs: İki devletli çözümden vazgeçme zamanı

“ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.”
ABD merkezli yayın kuruluşu Foreign Affairs, İsrail-Filistin sorununa dair Tel Aviv’in politikası ve bu politikanın ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinde nasıl göründüğüne mercek tutan bir analiz yayınladı. Analiz, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Misyonu’nda danışman olan görev yapmış, Brookings Enstütüsü’nde analizleri yayınlanan Maryland Üniversitesi Profesörü Shibley Telhami ve George Washington Üniversitesi, Elliott Uluslararası İlişkiler Okulu’ndan üç profesörün (Michael Barnett, Nathan J. Brown, Marc Lynch) imzasını taşıyor.
Analizin temel iddiası, “iki devletli çözüm” umudunun kalmadığı, artık gerçeğin “tek devlet” olduğu yönünde. Makale, iki devletli çözüm umudunun Batı nezdinde İsrail’in Filistinlilere yönelik baskı ve insan hakları ihlallerini, ki yazarlar bu politika için Apartheid terimini kullanıyor, nasıl maskelediğini açıklıyor. Makale, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’deki fiili işgalini resmileştirmeyerek Filistinlilerin statüsüyle ilgili sorumluluk almaktan kaçındığını, onların haklarını görmezden gelebildiğini ve bu durumun maskeleme sürecine katkı sunduğunu düşünüyor.
“Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur” saptamasında bulunan analiz, Washington yaratılmasına yardımcı olduğu “gerçeklikle” yüzleşmesi gerektiğini söylüyor ve ABD’ye bazı politika önerilerinde bulunuyor:
- Washington İsrail’i varsaydığı gibi değil olduğu gibi görmeli ve buna göre hareket etmeli. *Radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verilebilir.
- Öncelikle Washington iki devletli çözüm ve barış süreci terimlerini sözlüğünden çıkarmalı.
- İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden korumaktan vazgeçmeli.
- İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik şartlara bağlamalı.
- İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere yönelik hedefli yaptırımlar uygulamalı.
Analizin tamamı:
***
İsrail’in Tek Devlet Gerçeği
İki Devletli Çözümden Vazgeçme Zamanı
Başbakan Binyamin Netanyahu’nun İsrail’de dar, aşırı sağcı bir koalisyonla yeniden iktidara gelmesi, iki devletli çözüm yanılsamasını bile yerle bir etti. Yeni hükümetinin üyeleri, İsrail’in ne olduğu ve kontrol ettiği tüm topraklarda ne olması gerektiği konusundaki görüşlerini açıklamaktan çekinmediler: Sadece bir Yahudi devleti olarak tanımlanan değil, yasanın Yahudilerin orada kalan tüm Filistinliler üzerindeki üstünlüğünü kutsadığı daha büyük bir İsrail. Sonuç olarak, artık tek devlet gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınmak mümkün değildir.
Bu gerçeği İsrail’in radikal yeni hükümeti yaratmadı, aksine inkârını imkânsız hale getirdi. Filistin topraklarının geçici “işgal” statüsü, artık bir grup insan tarafından yönetilen bir devletin, başka bir grup insana hükmettiği kalıcı bir durum. İki devletli bir çözüm vaadi, 1993 Oslo Anlaşmaları zamanında hem İsrail hem de Filistin’de uzlaşma yanlılarının olduğu ve olası bir Filistin devletinin kurumlarının inşasına yönelik kısa süreli de olsa somut ilerleme kaydedildiğinde alternatif bir gelecek olarak anlamlıydı.
Ama o dönem çok önce bitti. Bugün, geleceğe yönelik fantastik vizyonların derinlere gömülü mevcut durumu karartmasına izin vermek pek mantıklı değil. Tek devletli bir gerçekliğin siyaset, politika ve analiz için ne anlama geldiğiyle boğuşmanın zamanı çoktan geçti. Filistin (ilan edilmeyi) bekleyen bir devlet değil ve İsrail tesadüfen Filistin topraklarını işgal eden demokratik bir devlet değil. Ürdün Nehri’nin batısındaki tüm topraklar uzun zamandır İsrail yönetimi altında, bölge ve halkın kökten farklı yasal rejimlere tabi tutulduğu ve Filistinlilerin sürekli altı sınıf muamelesi gördüğü, tek bir devlet oluşturuyor. Bu tek devlet gerçeğini göz ardı eden politika yapıcılar ve analistler, statükonun sağlamlaşması için bir sis perdesi sağlamanın ötesinde çok az şey yaparak başarısızlığa ve ilgisizliğe mahkûm edilecekler.
Bu tek devletli gerçekliğin bazı sonuçları aşikâr. İsrail’in (ve Arap yöneticilerin) pek çok destekçisi ne kadar hararetli isterlerse istesinler, dünya Filistinlilerin haklarını önemsemekten vazgeçmeyecek. Şiddet, mülksüzleştirme ve insan hakları ihlalleri son bir yılda tırmanışa geçti ve Filistinlilerin bu sürekli artan yasallaştırılmış baskı ve İsrail saldırı sistemine hapsedildiği her gün büyük çaplı şiddetli çatışma riski artıyor. Ancak, tek devlet gerçekliği herkesin bildiği sırdan inkâr edilemez gerçeğe dönüşürken, önemli aktörlerin ne kadar uyum sağlayacaklar-eğer uyum sağlarlarsa- çok net değil.
ABD Başkanı Joe Biden statükoya tamamen bağlı görünüyor ve yönetiminin konu hakkında düşündüğüne veya kriz yönetimi ve hoşnutsuzluktan bahsetmenin ötesinde bir şey yaptığına dair hiçbir kanıt yok. Ve güçlü bir hüsnükuruntu Washington’a hâkim ve birçok ABD’li yetkili, anormal Netanyahu hükümeti görevden ayrıldıktan sonra hâlâ iki devletli bir müzakereye dönme şansının olduğuna kendilerini ikna etmeye çalışıyor.
Ancak yeni gerçekliği görmezden gelmek daha uzun süre, bir seçenek olmayacak. İsrail ve Filistin’de, Yahudi üstünlüğünü koruyan tek bir devletin ortaya çıkmasındaki en etkin ülkeden acil müdahale talep eden bir fırtına geliyor. ABD, Orta Doğu’daki derin istikrarsızlıktan ve daha geniş küresel gündemine meydan okumadan kaçınmak istiyorsa, İsrail’i Washington’un öncülük etmeyi umduğu liberal uluslararası düzenin yapı ve standartlarından muaf tutmayı bırakmalı.
Söylenemeyenden inkâr edilemeyene
Tek devletli bir düzenleme gelecekteki bir olasılık değildir; kim ne düşünürse düşünsün zaten var. Akdeniz ve Ürdün Nehri arasındaki devlet, insanların ve malların girişini ve çıkışını kontrol ediyor, güvenliği denetliyor ve kararlarını, yasalarını ve politikalarını milyonlarca insana rızası olmadan dayatma kapasitesine sahip.
Tek devlet gerçeği, ilke olarak, demokratik yönetime ve eşit yurttaşlığa dayanabilir. Ancak şu anda böyle bir düzenleme söz konusu değil. İsrail’in Yahudi kimliği ile liberal demokrasi arasında seçim yapmak zorunda kalan İsrail, ilkini seçti. Yahudi olmayanların yapısal olarak ayrımcılığa uğradığı veya çok katmanlı düzende dışlandığı Yahudi üstünlükçü bir sisteme kilitlendi: Bazı Yahudi olmayanlar Yahudilerin sahip olduğu haklardan bazılarına sahipken Yahudi olmayanların çoğu şiddetli ırkçılık, ayrımcılık ve tahakküm altında yaşıyor.
20. yüzyılın son yıllarında yaşanan bir barış süreci, farklı bir şeyin cezbedici olasılığını sunuyordu. Ancak ABD önderliğindeki müzakerelerin iki devletli bir anlaşmaya varamadığı 2000 Camp David zirvesinden bu yana, “barış süreci” ifadesi çoğunlukla sahadaki gerçeklerden uzaklaşmaya ve onları kabul etmemek için bahane üretmeye hizmet etti. Camp David’deki hayal kırıklığından kısa bir süre sonra patlak veren ikinci İntifada ve ardından İsrail’in Batı Şeria’ya müdahalesi, Filistin Yönetimi’ni İsrail için güvenlik taşeronundan biraz daha fazlasına dönüştürdü. Ayrıca İsrail siyasetinin sağa kaymasını, İsrail vatandaşlarının Batı Şeria’ya taşınmasının getirdiği nüfus değişimlerini ve Filistin toplumunun coğrafi parçalanmasını hızlandırdı. Bu değişikliklerin kümülatif etkisi, Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerine el konulduğu 2021 krizi sırasında belirginleşti. (Bu durum) sadece İsrailli yerleşimcileri ve Filistinlileri değil, İsrail’in Yahudi ve Filistinli vatandaşlarını da şehirleri ve mahalleleri bölen bir çatışmada karşı karşıya getirdi.

Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinin iki tartışmalı ismi Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich.
Netanyahu’nun aşırı sağcı ve milliyetçi aşırılık yanlılarının koalisyonu yeni hükümeti bu değişimi özetliyor. Üyeleri, hayallerindeki yeni İsrail yaratma misyonlarıyla övünüyorlar: daha az liberal, daha dindar ve Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılığa daha istekli. Netanyahu, “İsrail tüm vatandaşlarının devleti değildir” daha doğrusu “sadece Yahudi halkına aittir” diye yazmıştı. Ulusal güvenlik bakanı olarak atadığı Itamar Ben-Gvir, Gazze’nin “bizim” olması gerektiğini ve “Filistinlilerin Suudi Arabistan veya Irak, İran gibi başka yerlere gidebileceğini” söyledi. Bu aşırılık yanlısı vizyon, İsraillilerin en azından bir kısmı tarafından uzun süredir paylaşılıyor ve Siyonist düşünce ve uygulamada güçlü temelleri var. İsrail’in 1967 savaşında Filistin topraklarını işgal etmesinden kısa bir süre sonra taraftar kazanmaya başladı. Ve henüz egemen görüş olmasa da makul bir şekilde İsrail toplumunun çoğunluğunca talep edebilir ve artık marjinal bir görüş olarak adlandırılamaz.
Tek devlet gerçeği, İsrail’de ve kontrol ettiği topraklarda yaşayanlar ve sahadaki amansız değişimlere dikkat eden herkes için uzun zamandır apaçık ortada. Ancak son birkaç yılda bir şeyler değişti. Yakın zamana kadar, tek devlet gerçeği önemli aktörler tarafından nadiren kabul ediliyor ve bu gerçeği yüksek sesle söyleyenler görmezden geliniyor veya cezalandırılıyordu. Ancak söylenemez olan olağanüstü bir hızla genel kabule yaklaştı.
Bazıları için demokrasi
Tek devlet gerçekliğini görmek için birçok gözlemcinin yeni gözlük takması gerekecek. Bunlar, işgal altındaki topraklar ile İsrail arasında bir fark görmeye alışkın olan, yani İsrail’i Batı Şeria ve Gazze’yi ele geçirdiği 1967’den önceki haliyle gören ve İsrail’in egemenliğinin 1967’den önce kontrol ettiği topraklarla sınırlı olduğunu düşünen insanlar. Ama devlet ve egemenlik aynı şey değil. Devlet neyi kontrol ettiğiyle tanımlanırken egemenlik diğer devletlerin bu kontrolün yasallığını tanımasına bağlı.
Bu yeni gözlük devlet, egemenlik, ulus ve yurttaşlık kavramlarını ayrıştıracak ve İsrail’in farklılaşmış ama tartışmasız kontrolü altındaki tüm topraklarda kaçınılmaz olarak Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki üstünlük ve aşağılık ilişkilerine dayanan tek devlet gerçeğini görmeyi kolaylaştıracak.
İsrail’e bir devletin merceğinden bakın. Nehirden denize uzanan bir toprak üzerinde kontrolü var, güç kullanımında neredeyse tekele sahip ve bu gücü Gazze’ye yönelik acımasız bir ablukayı sürdürmek ve kontrol noktaları, asayiş ve acımasızca genişleyen yerleşim yerleri sistemiyle Batı Şeria’yı kontrol etmek için kullanıyor. İsrail hükümeti, 2005 yılında Gazze’den güçlerini çektikten sonra bile, bölgenin giriş ve çıkış noktaları üzerindeki kontrolünü elinde tuttu. Batı Şeria’nın bazı bölgeleri gibi, Gazze de bir dereceye kadar özerkliğe sahip ve 2007’deki kısa Filistin iç savaşından bu yana bölge, çok az muhalefeti kabul eden İslamcı örgüt Hamas tarafından yönetiliyor. Ancak Hamas, bölgenin kıyı şeridini, hava sahasını veya sınırlarını kontrol etmiyor. Başka bir deyişle, makul bir tanımla İsrail devleti, Ürdün sınırından Akdeniz’e kadar tüm toprakları kapsıyor. Bu gerçeğin gözden kaçması mümkündü çünkü İsrail tüm bu alanlar üzerinde resmi egemenlik iddiasında bulunmadı. Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri de dahil işgal altındaki bazı bölgeleri ilhak etti. Ancak kontrol ettiği toprakların geri kalanı üzerinde henüz egemenlik ilan etmedi ve İsrail bunu yapsaydı bu tür iddiaları muhtemelen yalnızca bir avuç devlet tanırdı.
Egemenliği resmileştirmeden toprakları kontrol etmek ve kurumsal hakimiyeti pekiştirmek, İsrail’in kendi şartlarına göre tek devlet gerçekliğini sürdürmesini sağlıyor. Filistinlilerin çoğunun sorumluluğunu (ve haklarını) reddedebilir çünkü onlar kendi topraklarında ikamet ediyor ancak devletin vatandaşı değildirler. Bu ayrım iki devletli çözüm olasılığını canlı tuttuğu gerekçesiyle alay eder gibi meşrulaştırılıyor. Egemenliği resmileştirmeden, İsrail vatandaşları için demokratik olabilir, ancak milyonlarca sakinine karşı sorumsuz. Bu düzenleme, İsrail’in yurtdışındaki birçok destekçisinin tüm bunların geçici olduğunu, İsrail’in liberal bir demokrasi olarak kaldığını ve bir gün Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını kullanacaklarını iddia etmelerine izin verdi.
Ancak İsrail demokrasisinin 1967 öncesi sınırları içinde bile sınırları var ve bu sınırlar vatandaşlık merceğinden bakıldığında belirginleşiyor. İsrail’in Yahudi kimliği ve tek devlet gerçeği, farklılaştırılmış haklar, sorumluluklar ve himayeyi düzenleyen bir dizi karmaşık yasal kategori üretti. 2018 “ulus devlet” yasası, İsrail’i “Yahudi halkının ulus devleti” olarak tanımlıyor ve “İsrail devletinde kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasının Yahudi halkına özgü olduğunu” kabul ediyor; Yahudi olmayan vatandaşlar için demokrasi veya eşitlikten bahsetmiyor.

Yahudi yerleşimciler, Ramazan boyunca İsrail güçlerinin korumasında Mescid-i Aksa’nın avlusuna baskın düzenledi. Fotoğraf: Mostafa Alkharouf / AA
Bu üyelik hiyerarşisine göre, en eksiksiz vatandaşlık sınıfı İsrailli Yahudilere ayrılmış; koşulsuz vatandaşlar. İsrail vatandaşlığına sahip ve 1967 öncesi İsrail’de ikamet eden Filistinlilerin siyasi ve medeni hakları var ancak bu hak, sorumluluk ve himaye konusunda hem yasal hem de yasal olmayan başka sınırlamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Kudüs’ün Filistinli sakinleri teorik olarak İsrail vatandaşı olabilirken, ancak çoğu bunu reddediyor çünkü bunu yapmak sadakatsizlik olarak görülecek. Bölgelerde ikamet eden Filistinliler, tüm sınıfların en alt tabakasını oluşturuyor. Hakları ve sorumlulukları nerede yaşadıklarına bağlı. Gazze’dekiler hiyerarşinin en altında yer alıyor, bu durum Hamas’ın kontrolü ele geçirmesinden bu yana daha da kötüye gitti. Bir Filistinliden yasal statüsünü tanımlamasını istemek, birkaç dakika süren ve hala belirsizliklerle dolu bir yanıta yol açabilir.
Filistinlilerin haklarının tanınmasını sağlayacak iki devletli bir çözüm için umut var olduğu sürece, İsrail’in 1967 sınırları içindeki durumu, bazı vatandaşlara karşı fiili ayrımcılıkla birlikte hukuken eşitlik olarak görmek mümkün ki bu, dünyanın birçok yerinde talihsiz ama yaygın bir gerçeklik. Ancak tek devlet gerçeği kabul edildiğinde daha vahim bir şey ortaya çıkar. Bu tek devlette hareketleri, seyahatleri, medeni halleri, ekonomik faaliyetleri, mülkiyet hakları ve kamu hizmetlerine erişimleri ciddi şekilde kısıtlanan insanlar var. O devletin topraklarında derin ve sürekli köklere sahip ömür boyu ikamet edenlerin önemli bir kısmı vatansız hale getirilmiş. Ve tüm bu marjinalleştirme kategorileri ve dereceleri, nüfusun yalnızca bir kısmına karşı sorumlu olan devlet aktörleri tarafından dayatılan yasal, siyasi ve güvenlik önlemleriyle uygulanıyor.
Bu gerçeği adlandırmak, onu tanımlayan kalıcı ve ciddi eşitsizlikler hakkında bir fikir birliği oluşmuş olsa bile, politik olarak tartışmalı. İsrailli ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının bu eşitsizlikleri belgeleyen bir dizi raporu, “apartheid” terimini İsrail-Filistin tartışmasının kıyısından merkeze taşıdı. Apartheid, Güney Afrika’nın beyaz azınlık hükümetinin 1948’den 1990’ların başlarına kadar beyaz üstünlüğünü güvence altına almak için kullandığı ırk ayrımcılığı sisteminin adı. O zamandan beri uluslararası hukuk ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yasallaştırılmış bir ırkçılık ve ayrımcılık düzeni olarak tanımlanıyor ve insanlığa karşı suç olarak kabul ediliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü dahil önde gelen insan hakları örgütleri bu terimi İsrail’e uyguladı. Pek çok akademisyen de öyle:
Mart 2022’de üç büyük akademik derneğin üyesi olan Orta Doğu odaklı akademisyenler arasında yapılan bir ankete göre, yanıt verenlerin yüzde 60’ı İsrail ve Filistin topraklarındaki durumu “apartheid’e benzer eşitsizliğe sahip tek devletli gerçeklik” olarak tanımladı.
Terim mükemmel bir uyum olmayabilir. İsrail’in yapısal ayrımcılık sistemi, en liberal olmayan devletlerinkinden bile daha şiddetli. Ancak ‘apartheid’le Güney Afrika’da uygulanan ve uluslararası hukukta tanımlandığı gibi ırka değil, etnik köken, milliyet ve dine dayanıyor. Belki bu ayrım, İsrail’e karşı yasal işlem başlatmak isteyenler için önemli olabilir. Bununla birlikte, politik olarak önemi daha az ve analiz söz konusu olduğunda neredeyse anlamsız. Politik olarak önemli olan, bir zamanlar tabu olan bir terimin giderek daha yaygın, sağduyulu bir gerçeklik anlayışı haline gelmesidir. Analitik olarak önemli olan, apartheid etiketinin sahadaki gerçeği doğru bir şekilde tanımlaması ve bunları değiştirmek için bir yol haritasının başlangıcını sunmasıdır. Apartheid, dayandırıldığında gerçeği değiştiren sihirli bir kelime değil. Ancak siyasi ana akıma girişi, İsrail yönetiminin, devletin kontrol ettiği tüm topraklarda Yahudi üstünlüğünü sürdürmek için tasarlandığının geniş çapta kabul edildiğini ortaya koyuyor. İsrail’in sistemi teknik olarak apartheid olmayabilir, ancak uyumlu.
Soğuk duş
Öncelikle İsrailliler ve Filistinliler tek devlet gerçekliğiyle boğuşmak zorundalar. Ancak bu gerçek, İsrail’in dünyanın geri kalanıyla olan ilişkisini de karmaşıklaştıracak. Barış süreci, yarım asır boyunca Batı demokrasilerinin işgalin müzakerelerle sona ereceği umuduyla İsrail işgalini göz ardı etmesine yol açtı. Kusurlu da olsa İsrail demokrasisi ve İsrail ile işgal altındaki Filistin toprakları arasındaki nominal ayrım da yabancıların bakışlarını kaçırmasına yardımcı oldu. Bütün bu saptırmalar artık yok. Tek devlet gerçeği, ancak şimdi geniş çapta kabul ediliyor olsa da uzun süredir İsrail yasalarına, siyasetine ve toplumuna yerleşmiş durumda. Hazır alternatifler yok ve bir tane yaratmak için anlamlı siyasi bir sürecin ortaya çıkmasından bu yana onlarca yıl geçti.
Belki de bu gerçeklerin kabulü pek bir şey değiştirmeyecek. Pek çok kalıcı küresel sorun asla çözülmüyor. Demokrasi ve insan haklarının tehdit altında olduğu popülist bir dünyada yaşıyoruz. İsrailli liderler, İsrail’in Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilişkilerini tesis eden İbrahim Anlaşmaları’na işaret ederek, Arap devletleriyle normalleşmenin Filistin sorununu çözmeyi gerektirmediğini savunuyor. Batılı liderler, İsrail’in liberal demokratik değerleri paylaştığını iddia etmeye devam ederken ABD’deki birçok İsrail yanlısı grup onların desteğini ikiye katlayabilir. Liberal Yahudi Amerikalılar, apartheid’ın birçok özelliğine sahip bir İsrail’i savunmak için mücadele edebilirler ancak protestolarının pratikte çok az etkisi olacaktır.
Yine de iki devletli bir dünya arzusundan gerçek bir tek devletli dünyaya geçişin zorlu olabileceğine inanmak için nedenler var. Apartheid benzetmesinin yaygınlaşması ve Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Hareketi’nin (BDS) yükselişi -ve her ikisine karşı oluşan yoğun tepki- siyasi zeminin değiştiğini gösteriyor. İsrail, Batı Şeria’daki faaliyetlerine yönelik birkaç uluslararası veya yerel kısıtlamayla, her zamankinden fazla fiziki güvenlik ve bölgedeki diplomatik tanınırlıktan yararlanabilir. Ancak kontrol, kaba kuvvetten daha fazlasını gerektirir. Ayrıca, statükonun kanıksanmış doğası, sağduyu olarak doğallaştırılması ve haklı bir direnişi düşünmenin bile imkansızlığı ile sürdürülen bir meşruiyet görüntüsü gerektirir. İsrail, seçtiği savaşları kazanmak için hala maddi güce sahip. Ancak bu savaşlar çoğaldıkça, her zafer onun savaş pozisyonunu daha da tüketiyor. Tek devlet gerçekliğini savunmak isteyenler, post-kolonyal dünyada sömürgeci ilkeleri savunuyorlar.
Bu tek devletli gerçekliğin şartlarını tanımlama ve şekillendirme mücadelesi yeni biçimler alabilir. Geçmişte, dramatik devletlerarası savaşlar müzakereler ve yüksek riskli diplomasi için kapıları araladı. Ancak gelecekte ABD’li politika yapıcıların 1967 ve 1973’te İsrail ve Arap devletleri arasında patlak verenler gibi konvansiyonel çatışmalarla karşı karşıya kalmaları pek olası değil. Bunun yerine, birinci ve ikinci İntifada’ya daha yakın bir durumla; Mayıs 2021’deki gibi ani şiddet patlamaları ve kitlesel halk mücadeleleriyle karşı karşıya kalacaklar. O dönemde Kudüs’teki çatışmalar, İsrail ile Hamas arasında roket atışlarını, Batı Şeria’daki gösterileri, şiddeti ve Yahudi ve Filistin kökenli İsraillilerin arasındaki (ve İsrail polisinin) etnik köken vatandaşlıktan üstünmüş gibi davrandığı çirkin olayları içeren daha büyük bir yangını tetikledi. Günlük şiddet eylemleri ve ara sıra yaşanan halk ayaklanmaları hatta belki de üçüncü bir İntifada kaçınılmaz görünüyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde uzun süredir iki devletli çözümün korunması gerektiğinden bahseden politika yapıcılar, giderek daha hazırlıksız oldukları krizlere tepki vermek zorunda kalıyorlar. Tek devlet gerçeğinin ortaya çıkardığı sorunlar şimdiden yeni dayanışma hareketlerini, boykotları ve toplumsal çatışmaları tetikledi. Sivil toplum kuruluşları, İsrail ve Filistin davalarını destekleyen çeşitli siyasi hareketler ve ulus ötesi savunuculuk grupları, yeni ve eski medya kampanyalarıyla küresel normları değiştirmeye ve bireyleri, toplumları ve hükümetleri etkilemeye çalışıyor. Giderek artan bir şekilde, İsrail hükümeti tarafından kontrol edilen yerlerde üretilen malları etiketlemeyi veya boykot etmeyi (veya bu tür boykotları yasaklamayı) ve destekçilerini harekete geçirmek ve hükümet liderlerinin beceriksiz diplomatik çabalarına alternatifler bulmak için medeni haklara başvuruyorlar.
Ancak tüm bu hareketler ve kampanyalar derin bir şekilde bölünmüş olan seçmenleri harekete geçirmeye çalışıyor. Filistinliler, İsrail vatandaşı olanlar ve diğer ikamet şekillerine sahip olanlar ile Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayanlar olarak bölünmüş durumdalar. Tek devlet realitesinde yaşayanlar ile diasporada yaşayanlar arasında bölünmüş durumdalar. Batı Şeria’da hâkim olan El Fetih siyasi fraksiyonu ile Gazze’yi kontrol eden Hamas örgütü arasında bölünmüş durumdalar. Ayrıca nesiller boyunca da giderek daha fazla bölünüyorlar. Daha genç Filistinliler, ebeveynlerinin ve büyükanne ve büyükbabalarının siyasi bağlılıklarını ve enerjilerini yönlendiren hareketlere daha az bağlı hissediyor, yeni gruplara yönelme ve yeni direniş taktikleri benimseme olasılıkları daha yüksek.
İsrailli Yahudiler de benzer şekilde devletin doğası, dinin siyasetteki rolü ve gey, lezbiyen ve diğer cinsel azınlıkların hakları da dahil bir dizi başka konuda bölünmüş durumda. Liberal İsrailli Yahudiler, Netanyahu hükümetinin demokrasi ve yargıya yönelik saldırılarına karşı büyük protestolar düzenlerken, Filistin meselesinde seferber olmadılar ve bu da iç anlaşmazlıkların, artık var olmayan bir barış sürecine ilişkin soruları nasıl bir kenara ittiğini gösteriyor.
Sonuç olarak her iki tarafın liderleri de liderlik yapmıyor. Tüm kamplarda, genellikle çözüme yönelik herhangi bir stratejiye hizmet etmek için değil ama etkisizlik ve atalet duygusuyla çatışmanın üstünü örtmek isteyen politikacılar var. Diğer politikacılar ise tam tersini istiyor: ABD Başkanı Donald Trump’ın “yüzyılın anlaşması” ile yaptığı gibi, Filistinlilerin haklarını ve ulusal isteklerini neredeyse hiçe sayarak çatışmayı sona erdirme sözü verip sarsmak ve keskin bir şekilde farklı bir yönde ilerlemek. İşgal altındaki toprakların resmen ilhakını isteyen Yahudiler ve İsrail yönetimine karşı yeni direniş biçimlerini savunan Filistinliler de statükoyu altüst etmeyi umuyor. Ancak tüm bu çabalar yerleşik güç ve çıkar yapılarına dayanıyor.
Bu koşullar altında, çatışmayı adil bir şekilde çözmek adına yürütülen herhangi bir diplomasi, hem mevcut çıkmaza yönelik olası alternatifleri hem de tüm tarafların bunları başarma iradesini yanlış okuduğu için muhtemelen başarısız olacaktır. Daha iyi seçenekler oluşturmak isteyen politika yapıcıların tek devletli sistemin işleyiş ve gelişim biçimlerine dikkat etmeleri gerekecek. Çeşitli sakinlerinin anavatanlarını nasıl hayal ettiklerini, hakların nasıl uygulandığını ya da ihlal edildiğini ve demografik yapının nasıl yavaş ama kaygı verici bir şekilde değiştiğini anlamaları gerekecek.
Arap Baharı’nın hayaleti
Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesinin Arap dünyası için önemli ve çelişkili sonuçları var. İki devletli çözüm argümanı, hükümetleri için değilse de Arap halkları için Filistin davasının önemini uzun zamandır gösteriyor. İsrail’in işgal altındaki topraklardan tamamen çekilmesi karşılığında İsrail ile tüm Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini öngören 2002 Suudi barış girişimi bir temel oluşturdu: Arap dünyasıyla barış için Filistin meselesinin çözülmesi gerekiyordu.
Trump yönetiminin arabuluculuğunu yaptığı ve Biden yönetiminin coşkuyla desteklediği İbrahim Anlaşmaları, Filistin sorununda ilerleme gerektirmeden İsrail ile bazı Arap devletleri arasında siyasi normalleşme ve güvenlik iş birliğini hızlandırarak bu varsayımı açıkça hedef aldı. Arap normalleşmesinin Filistin meselesinden bu şekilde ayrıştırılması, tek devlet gerçeğini sağlamlaştırma yolunda uzun bir yol kat etti.
Şimdilik İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun aşırılık yanlısı bakanlarıyla hükümet kurmasına rağmen ayakta kalmayı başardı. En azından İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, muhtemelen İsrail-Filistin şiddetinin bir sonraki turu ve hatta İsrail’in ilhak yönündeki açık hamlelerinden daha uzun sürecek. Ancak anlaşmaların imzalanmasından bu yana başka hiçbir Arap ülkesi İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışmadı ve Suudi Arabistan da İsrail ile resmi bağ kurmayarak riskten kaçınmaya devam etti.
Arap normalleşmesinin Körfez ülkeleri dışında süresiz olarak Filistin meselesine bağlı kalması muhtemel. İsrail’in Kudüs’te daha fazla mülke el koymak için harekete geçtiği, Filistinlilerin yaygın protestolarını kışkırttığı ve ardından bu huzursuzluğa daha büyük bir şiddet ve daha hızlı mülksüzleştirme ile karşılık verdiği ve nihayetinde Filistin Yönetimi’nin nihai çöküşünü tetiklediği bir senaryoyu hayal etmek çok kolay. Böyle bir tırmanış, uzun süredir devam eden ekonomik sıkıntıların ve siyasi baskının bir yangın yeri yarattığı Arap dünyasında kolaylıkla geniş çaplı protestolara yol açabilir. İsrail’in Filistinlileri Batı Şeria’dan ve hatta Kudüs’ten sürmesi gibi daha da vahim bir tehdit de söz konusudur ki bu bazen üstü kapalı bir şekilde “transfer” olarak adlandırılan ve anketlerin iddiasına göre pek çok İsrailli Yahudi’nin destekleyeceği bir olasılık. Hamas ya da İran’ın bu tür koşulları nasıl istismar edebileceği de cabası.
Arap yöneticiler Filistinlileri umursamıyor olabilir, ama onların halkı umursuyor- ve bu yöneticilerin umursadığı tek şey tahtlarını korumak. Yarım asırdan fazla süren en azından retorik desteğin ardından Filistinlileri tamamen terk etmek riskli olacaktır. Arap liderler seçimleri kaybetmekten korkmuyorlar ama 2011’deki Arap ayaklanmalarını çok iyi hatırlıyorlar ve hızla rejimlerine karşı protestolara dönüşebilecek kitlesel halk hareketlerini davetiye çıkaran her şeyden endişe ediyorlar.
Terk etme, sesini yükseltme ya da sadakat?
Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesi, İsrail ve Filistinliler hakkındaki Amerikan tartışmalarını da kutuplaştırabilir. Evanjelikler ve siyasi sağdaki pek çok kişi bu gerçeği İsrail’in meşru isteklerinin gerçekleşmesi olarak kabul edebilir. Merkezin solunda yer alan pek çok Amerikalı ise İsrail’in liberal demokrasilerin saflarından düştüğünü nihayet kabul edebilir ve tüm vatandaşlarına eşit haklar tanıyan tek bir devlet hedefi için iki devlet hayalinden vazgeçebilir.
Amerika Birleşik Devletleri tek devlet gerçeğinin yerleşmesinde önemli bir sorumluluk taşıyor ve İsrail-Filistin sorununun çerçevesinin çizilmesi ve şekillendirilmesinde güçlü bir rol oynamaya devam ediyor. ABD’nin İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden koruma çabaları olmasaydı, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim inşası devam edemez, hızlanamaz ve işgal sürmezdi. Amerikan teknolojisi ve silahları olmasaydı, İsrail muhtemelen bölgedeki askeri üstünlüğünü sürdüremezdi ve bu üstünlük İsrail’in işgal altındaki topraklarda konumunu sağlamlaştırmasını sağladı. Ve ABD’nin büyük diplomatik çabaları ve kaynakları olmasaydı, İsrail Camp David’den İbrahim Anlaşmalarına kadar Arap devletleriyle imzaladığı barış anlaşmalarını yapamazdı.
Yine de Amerika’da İsrail ve Filistinlilerle ilgili konuşmalarda Washington’un işgale nasıl yardım ettiği kasıtlı olarak ihmal ediliyor. ABD’nin barış sürecine verdiği destek hem İsrail’in güvenliği hem de sadece iki devletli bir çözümün İsrail’i hem Yahudi hem de demokratik olarak koruyabileceği fikriyle ifade ediliyor. Bu iki hedef her zaman gerilim içinde oldu, ancak tek devletli gerçeklik bu iki hedefi uzlaşmaz hale getiriyor.
İsrail-Filistin meselesi Amerikan halkının öncelikler listesinde hiçbir zaman üst sıralarda yer almasa da ABD’nin tutumu önemli ölçüde değişti: iki devletli çözüme verilen destek azaldı ve eşit vatandaşlık sağlayan tek bir devlete verilen destek son birkaç yılda arttı. Anketler, Amerikalı seçmenlerin çoğunun, seçim yapmak zorunda kalmaları halinde, Yahudi bir İsrail yerine demokratik bir İsrail’i destekleyeceklerini gösteriyor. İsrail’e ilişkin görüşler de çok daha partizan bir hal almış durumda; Cumhuriyetçiler özellikle de Evanjelikler, İsrail politikalarını daha fazla desteklerken Demokratların ezici çoğunluğu eşitlikçi bir ABD politikasını tercih ediyor. Genç Demokratlar artık Filistinlilere İsrail’den daha fazla destek veriyor. Özellikle genç Demokratlar arasındaki bu değişimin bir nedeni, İsrail-Filistin meselesinin giderek stratejik çıkar ya da İncil’deki kehanetten ziyade bir sosyal adalet meselesi olarak görülmesi. Bu durum özellikle Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) hareketi döneminde geçerliydi.

İsrail güçlerinin, Batı Şeria’ya baskınları devam ediyor. Fotoğraf: Nedal Eshtayah / AA
Tek devlet gerçeği özellikle Amerikan Yahudilerinin siyasetini sarstı. Siyonizmin ilk yıllarından itibaren, İsrail’in Amerikalı Yahudi destekçilerinin çoğu, İsrail’in aynı anda hem Yahudi hem de liberal olması arzusunu kutsal olarak görüyor. Netanyahu’nun son hükümeti bu grup için bir kırılma noktası olabilir. Liberalizme olan bağlılık ile Yahudilere demokrasinin faydalarını sunan (ve şimdi bunların bazılarını çiğniyor gibi görünen) ancak bunları Yahudi olmayan vatandaşların çoğundan açıkça esirgeyen tek bir devleti desteklemeyi bağdaştırmak zor.
Çoğu Yahudi Amerikalı, fikir ve ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi temel liberal ilkeleri yalnızca Yahudi değerleri olarak değil, aynı zamanda ayrımcılığa karşı Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul görmelerini ve hatta hayatta kalmalarını sağlayan siperler olarak görüyor. Yine de İsrail’in liberalizme olan bağlılığı her zaman sallantıdaydı. Bir Yahudi devleti olarak, sivil bir milliyetçilikten ziyade bir tür etnik milliyetçiliği teşvik ediyor ve Ortodoks Yahudi vatandaşları, Yahudiliğin İsrail yaşamını nasıl şekillendirdiğini belirlemede çok büyük bir rol oynuyor.
1970 yılında politik iktisatçı Albert Hirschman, krizde ya da düşüşte olan kuruluşların üyelerinin üç seçeneği olduğunu yazmıştı: “Terk etme, sesini yükseltme ve sadakat.” Yahudi Amerikalılar da bugün aynı seçeneklere sahip. Birleşik Devletler’deki başlıca Yahudi kurumlarına hâkim olan kamplardan biri, tek devlet gerçeğinin inkârı ile mümkün olan sadakati sergiliyor. Ses çıkarma, daha önce barış kampında yer alan Yahudi Amerikalıların giderek daha baskın hale gelen tercihi. Bir zamanlar iki devletli bir çözüme ulaşmaya odaklanan bu Amerikalılar artık aktivitelerini Filistinlilerin haklarını savunmaya, İsrail sivil toplumunun daralan alanını korumaya ve Netanyahu’nun sağcı hükümetinin yarattığı tehlikelere direnmeye yönlendiriyor. Son olarak, terk etmeyi ya da kayıtsız kalmayı seçen Yahudi Amerikalılar var. İsrail hakkında fazla düşünmüyorlar. Bunun nedeni güçlü bir Yahudi kimliğine sahip olmamaları ya da İsrail’i kendi değerleriyle uyumsuz hatta karşıt olarak görmeleri olabilir. İsrail sağa kaydıkça, özellikle genç Yahudi Amerikalılar arasında bu grubun daha da büyüdüğüne dair bazı kanıtlar var.
Gerçeklik kontrolü
Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur ve onu ılımlı olmaya ikna çabasıyla şımartmak, eylemleri için hiçbir bedel ödemediklerini göstererek aşırılık yanlısı liderlerini cesaretlendirmekten başka bir işe yaramayacak.
ABD bunun yerine radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verebilir. Öncelikle Washington “iki devletli çözüm” ve “barış süreci” terimlerini sözlüğünden çıkarmalı. ABD’nin İsraillilere ve Filistinlilere müzakere masasına dönmeleri için yaptığı çağrılar çocukça düşüncelere dayanıyor. ABD’nin İsrail-Filistin meselesi hakkında konuşma şeklini değiştirmek sahada hiçbir şeyi değiştirmeyecek, ancak ABD’li politika yapıcıların gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmasına izin veren bir cepheyi ortadan kaldıracak. Washington İsrail’e olduğu gibi bakmalı, varsayıldığı gibi değil ve buna göre hareket etmeli. İsrail artık liberal özlemleri sürdürüyormuş gibi bile yapmıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin “ortak değerleri” yok ve milyonlarca sakinine etnik köken ve dinleri nedeniyle ayrımcılık yapan ya da onları istismar eden bir devletle “kopmaz bağları” olmamalı.
Daha iyi bir ABD politikası, İsrail’in hâkim olduğu tek devlet içinde yaşayan tüm Yahudiler ve Filistinliler için eşitlik, vatandaşlık ve insan haklarını savunmalı. Teorik olarak böyle bir politika, tarafların uzak bir gelecekte bu yönde hareket etmesi durumunda iki devletli bir çözümün yeniden canlandırılmasını engellemeyecek. Ancak ahlaki açıdan kınanması gereken ve stratejik açıdan maliyetli olan tek devletli bir gerçeklikten yola çıkmak, derhal eşit insan ve yurttaşlık haklarına odaklanılmasını gerektirecek. Bugünün adaletsiz gerçekliğinin ABD ve uluslararası toplumun geri kalanı tarafından ciddi bir şekilde reddedilmesi, tarafların kendilerini de alternatif gelecekleri ciddi bir şekilde düşünmeye itebilir. Nihai siyasi düzenleme Filistinliler ve İsraillilere kalmış olsa da Amerika Birleşik Devletleri eşitliği şimdi talep etmeli.
Bu amaçla Washington, İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik tedbirlere bağlamaya başlamalıdır. Böyle bir şarttan kaçınmak Washington’u tek devlet gerçeğinin derin suç ortağı haline getirdi. İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları ve diğer ayrıcalıkları keskin bir şekilde azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere açıkça ihlal edici eylemlerine karşılık olarak akıllı, hedefe yönelik yaptırımlar uygulamalı. İsrail ne yapmak istediğine kendisi karar verebilir, ancak ABD ve diğer demokrasiler, İsrail’in son derece gayri-liberal ve ayrımcı bir düzeni sürdürmenin ve hatta yoğunlaştırmanın maliyetini bilmesini sağlayabilir.
Biden yönetimi tarafından dile getirilen en net küresel vizyon, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşılık uluslararası yasa ve normları sonuna kadar savunması oldu. Tek devlet gerçekliği göz ardı edilse bile, Küresel Güney’de yaygın olarak kavrandığı gibi, İsrail ve Filistin’de de aynı normlar ve değerler kesinlikle söz konusu olacak. İsrail uluslararası yasaları ve liberal normları ihlal ettiğinde, ABD başka herhangi bir devlete yaptığı gibi İsrail’i de bu ihlallerden dolayı kınamalı. Washington, uluslararası hukuku ihlal ettiğine dair geçerli iddialarla karşılaştığında İsrail’i uluslararası örgütlerde korumayı bırakmalı. Ve İsrail’i sorumlu tutmayı amaçlayan BM Güvenlik Konseyi kararlarını veto etmekten kaçınmalı, Filistinlilerin uluslararası mahkemelerde tazminat arama çabalarına direnmeyi bırakmalı ve diğer ülkeleri, sözde geçici önlem olan ancak zamanla zalim ve kurumsallaşmış bir gerçeklik halini alan Gazze kuşatmasının sona erdirilmesini talep etmeleri için bir araya getirmeli.
Ancak tek devlet gerçeği daha fazlasını gerektiriyor. Bu prizmadan bakıldığında İsrail bir apartheid devletini andırıyor. Washington, İsrail’i uluslararası hukukta yer alan apartheid karşıtı güçlü normdan muaf tutmak yerine, yaratılmasına yardımcı olduğu gerçeklikle hesaplaşmalı ve bu gerçekliği görmeye, hakkında konuşmaya ve onunla dürüstçe etkileşime girmeye başlamalı. ABD, yapısal adaletsizliği cesurca dile getirdikleri için şeytanlaştırılan uluslararası, İsrailli ve Filistinli sivil toplum kuruluşları, insan hakları örgütleri ve bireysel aktivistlere sahip çıkmalı. Washington, ülkenin liberal değerlerinin son sığınağı olan İsrailli sivil toplum kuruluşlarını ve çabaları, önümüzdeki aylarda kanlı çatışmalardan kaçınmak için kritik öneme sahip olacak Filistinli sivil toplum kuruluşlarını korumalı. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca İsrail’in şiddet içermeyen bir halk direnişi sunan Filistinli liderlerin tutuklamasına da karşı çıkmalı. Ve istismarcı politikaları nedeniyle İsrail’i barışçıl bir şekilde boykot etmeyi seçenleri durdurmaya veya cezalandırmaya çalışmamalı.
Washington İsrail ile Arap komşuları arasındaki ilişkilerin normalleşmesini engelleyemese de, ABD bu tür çabalara öncülük etmemeli. Filistin sorunu alevlenirken gelişen İbrahim Anlaşmalarının rüyasına kimse aldanmamalı. Bu tür normalleşme anlaşmalarının İsrail’in Filistinlilere yönelik tutumundan ayrıştırılması sadece İsrail aşırı sağını güçlendirdi ve devlet içindeki Yahudi üstünlüğünü pekiştirdi.
ABD’nin bu politika değişiklikleri hemen meyve vermeyecektir. Amerikalılar, özellikle de Demokratlar, İsrail’i seçtikleri politikacılardan çok daha eleştirmeye başlamış olsalar da siyasi tepkiler şiddetli olacak. Ancak uzun vadede, bu değişiklikler İsrail ve Filistin’de daha barışçıl ve adil bir sonuca doğru ilerlemek için en iyi umudu sunuyor. ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak









