Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: İki devletli çözümden vazgeçme zamanı

Yayınlanma

“ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.”

ABD merkezli yayın kuruluşu Foreign Affairs, İsrail-Filistin sorununa dair Tel Aviv’in politikası ve bu politikanın ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinde nasıl göründüğüne mercek tutan bir analiz yayınladı. Analiz, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Misyonu’nda danışman olan görev yapmış, Brookings Enstütüsü’nde analizleri yayınlanan Maryland Üniversitesi Profesörü Shibley Telhami ve George Washington Üniversitesi, Elliott Uluslararası İlişkiler Okulu’ndan üç profesörün (Michael Barnett, Nathan J. Brown, Marc Lynch) imzasını taşıyor.

Analizin temel iddiası, “iki devletli çözüm” umudunun kalmadığı, artık gerçeğin “tek devlet” olduğu yönünde. Makale, iki devletli çözüm umudunun Batı nezdinde İsrail’in Filistinlilere yönelik baskı ve insan hakları ihlallerini, ki yazarlar bu politika için Apartheid terimini kullanıyor, nasıl maskelediğini açıklıyor. Makale, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’deki fiili işgalini resmileştirmeyerek Filistinlilerin statüsüyle ilgili sorumluluk almaktan kaçındığını, onların haklarını görmezden gelebildiğini ve bu durumun maskeleme sürecine katkı sunduğunu düşünüyor.

“Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur” saptamasında bulunan analiz, Washington yaratılmasına yardımcı olduğu “gerçeklikle” yüzleşmesi gerektiğini söylüyor ve ABD’ye bazı politika önerilerinde bulunuyor:

  • Washington İsrail’i varsaydığı gibi değil olduğu gibi görmeli ve buna göre hareket etmeli. *Radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verilebilir.
  • Öncelikle Washington iki devletli çözüm ve barış süreci terimlerini sözlüğünden çıkarmalı.
  • İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden korumaktan vazgeçmeli.
  • İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik şartlara bağlamalı.
  • İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere yönelik hedefli yaptırımlar uygulamalı.

Analizin tamamı:

***

İsrail’in Tek Devlet Gerçeği

İki Devletli Çözümden Vazgeçme Zamanı

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun İsrail’de dar, aşırı sağcı bir koalisyonla yeniden iktidara gelmesi, iki devletli çözüm yanılsamasını bile yerle bir etti. Yeni hükümetinin üyeleri, İsrail’in ne olduğu ve kontrol ettiği tüm topraklarda ne olması gerektiği konusundaki görüşlerini açıklamaktan çekinmediler: Sadece bir Yahudi devleti olarak tanımlanan değil, yasanın Yahudilerin orada kalan tüm Filistinliler üzerindeki üstünlüğünü kutsadığı daha büyük bir İsrail. Sonuç olarak, artık tek devlet gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınmak mümkün değildir.

Bu gerçeği İsrail’in radikal yeni hükümeti yaratmadı, aksine inkârını imkânsız hale getirdi. Filistin topraklarının geçici “işgal” statüsü, artık bir grup insan tarafından yönetilen bir devletin, başka bir grup insana hükmettiği kalıcı bir durum. İki devletli bir çözüm vaadi, 1993 Oslo Anlaşmaları zamanında hem İsrail hem de Filistin’de uzlaşma yanlılarının olduğu ve olası bir Filistin devletinin kurumlarının inşasına yönelik kısa süreli de olsa somut ilerleme kaydedildiğinde alternatif bir gelecek olarak anlamlıydı.

Ama o dönem çok önce bitti. Bugün, geleceğe yönelik fantastik vizyonların derinlere gömülü mevcut durumu karartmasına izin vermek pek mantıklı değil. Tek devletli bir gerçekliğin siyaset, politika ve analiz için ne anlama geldiğiyle boğuşmanın zamanı çoktan geçti. Filistin (ilan edilmeyi) bekleyen bir devlet değil ve İsrail tesadüfen Filistin topraklarını işgal eden demokratik bir devlet değil. Ürdün Nehri’nin batısındaki tüm topraklar uzun zamandır İsrail yönetimi altında, bölge ve halkın kökten farklı yasal rejimlere tabi tutulduğu ve Filistinlilerin sürekli altı sınıf muamelesi gördüğü, tek bir devlet oluşturuyor. Bu tek devlet gerçeğini göz ardı eden politika yapıcılar ve analistler, statükonun sağlamlaşması için bir sis perdesi sağlamanın ötesinde çok az şey yaparak başarısızlığa ve ilgisizliğe mahkûm edilecekler.

Bu tek devletli gerçekliğin bazı sonuçları aşikâr. İsrail’in (ve Arap yöneticilerin) pek çok destekçisi ne kadar hararetli isterlerse istesinler, dünya Filistinlilerin haklarını önemsemekten vazgeçmeyecek. Şiddet, mülksüzleştirme ve insan hakları ihlalleri son bir yılda tırmanışa geçti ve Filistinlilerin bu sürekli artan yasallaştırılmış baskı ve İsrail saldırı sistemine hapsedildiği her gün büyük çaplı şiddetli çatışma riski artıyor. Ancak, tek devlet gerçekliği herkesin bildiği sırdan inkâr edilemez gerçeğe dönüşürken, önemli aktörlerin ne kadar uyum sağlayacaklar-eğer uyum sağlarlarsa- çok net değil.

ABD Başkanı Joe Biden statükoya tamamen bağlı görünüyor ve yönetiminin konu hakkında düşündüğüne veya kriz yönetimi ve hoşnutsuzluktan bahsetmenin ötesinde bir şey yaptığına dair hiçbir kanıt yok. Ve güçlü bir hüsnükuruntu Washington’a hâkim ve birçok ABD’li yetkili, anormal Netanyahu hükümeti görevden ayrıldıktan sonra hâlâ iki devletli bir müzakereye dönme şansının olduğuna kendilerini ikna etmeye çalışıyor.

Ancak yeni gerçekliği görmezden gelmek daha uzun süre, bir seçenek olmayacak. İsrail ve Filistin’de, Yahudi üstünlüğünü koruyan tek bir devletin ortaya çıkmasındaki en etkin ülkeden acil müdahale talep eden bir fırtına geliyor. ABD, Orta Doğu’daki derin istikrarsızlıktan ve daha geniş küresel gündemine meydan okumadan kaçınmak istiyorsa, İsrail’i Washington’un öncülük etmeyi umduğu liberal uluslararası düzenin yapı ve standartlarından muaf tutmayı bırakmalı.

Söylenemeyenden inkâr edilemeyene

Tek devletli bir düzenleme gelecekteki bir olasılık değildir; kim ne düşünürse düşünsün zaten var. Akdeniz ve Ürdün Nehri arasındaki devlet, insanların ve malların girişini ve çıkışını kontrol ediyor, güvenliği denetliyor ve kararlarını, yasalarını ve politikalarını milyonlarca insana rızası olmadan dayatma kapasitesine sahip.

Tek devlet gerçeği, ilke olarak, demokratik yönetime ve eşit yurttaşlığa dayanabilir. Ancak şu anda böyle bir düzenleme söz konusu değil. İsrail’in Yahudi kimliği ile liberal demokrasi arasında seçim yapmak zorunda kalan İsrail, ilkini seçti. Yahudi olmayanların yapısal olarak ayrımcılığa uğradığı veya çok katmanlı düzende dışlandığı Yahudi üstünlükçü bir sisteme kilitlendi: Bazı Yahudi olmayanlar Yahudilerin sahip olduğu haklardan bazılarına sahipken Yahudi olmayanların çoğu şiddetli ırkçılık, ayrımcılık ve tahakküm altında yaşıyor.

20. yüzyılın son yıllarında yaşanan bir barış süreci, farklı bir şeyin cezbedici olasılığını sunuyordu. Ancak ABD önderliğindeki müzakerelerin iki devletli bir anlaşmaya varamadığı 2000 Camp David zirvesinden bu yana, “barış süreci” ifadesi çoğunlukla sahadaki gerçeklerden uzaklaşmaya ve onları kabul etmemek için bahane üretmeye hizmet etti. Camp David’deki hayal kırıklığından kısa bir süre sonra patlak veren ikinci İntifada ve ardından İsrail’in Batı Şeria’ya müdahalesi, Filistin Yönetimi’ni İsrail için güvenlik taşeronundan biraz daha fazlasına dönüştürdü. Ayrıca İsrail siyasetinin sağa kaymasını, İsrail vatandaşlarının Batı Şeria’ya taşınmasının getirdiği nüfus değişimlerini ve Filistin toplumunun coğrafi parçalanmasını hızlandırdı. Bu değişikliklerin kümülatif etkisi, Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin evlerine el konulduğu 2021 krizi sırasında belirginleşti. (Bu durum) sadece İsrailli yerleşimcileri ve Filistinlileri değil, İsrail’in Yahudi ve Filistinli vatandaşlarını da şehirleri ve mahalleleri bölen bir çatışmada karşı karşıya getirdi.

Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinin iki tartışmalı ismi Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich.

Netanyahu’nun aşırı sağcı ve milliyetçi aşırılık yanlılarının koalisyonu yeni hükümeti bu değişimi özetliyor. Üyeleri, hayallerindeki yeni İsrail yaratma misyonlarıyla övünüyorlar: daha az liberal, daha dindar ve Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılığa daha istekli. Netanyahu, “İsrail tüm vatandaşlarının devleti değildir” daha doğrusu “sadece Yahudi halkına aittir” diye yazmıştı. Ulusal güvenlik bakanı olarak atadığı Itamar Ben-Gvir, Gazze’nin “bizim” olması gerektiğini ve “Filistinlilerin Suudi Arabistan veya Irak, İran gibi başka yerlere gidebileceğini” söyledi. Bu aşırılık yanlısı vizyon, İsraillilerin en azından bir kısmı tarafından uzun süredir paylaşılıyor ve Siyonist düşünce ve uygulamada güçlü temelleri var. İsrail’in 1967 savaşında Filistin topraklarını işgal etmesinden kısa bir süre sonra taraftar kazanmaya başladı. Ve henüz egemen görüş olmasa da makul bir şekilde İsrail toplumunun çoğunluğunca talep edebilir ve artık marjinal bir görüş olarak adlandırılamaz.

Tek devlet gerçeği, İsrail’de ve kontrol ettiği topraklarda yaşayanlar ve sahadaki amansız değişimlere dikkat eden herkes için uzun zamandır apaçık ortada. Ancak son birkaç yılda bir şeyler değişti. Yakın zamana kadar, tek devlet gerçeği önemli aktörler tarafından nadiren kabul ediliyor ve bu gerçeği yüksek sesle söyleyenler görmezden geliniyor veya cezalandırılıyordu. Ancak söylenemez olan olağanüstü bir hızla genel kabule yaklaştı.

Bazıları için demokrasi

Tek devlet gerçekliğini görmek için birçok gözlemcinin yeni gözlük takması gerekecek. Bunlar, işgal altındaki topraklar ile İsrail arasında bir fark görmeye alışkın olan, yani İsrail’i Batı Şeria ve Gazze’yi ele geçirdiği 1967’den önceki haliyle gören ve İsrail’in egemenliğinin 1967’den önce kontrol ettiği topraklarla sınırlı olduğunu düşünen insanlar. Ama devlet ve egemenlik aynı şey değil. Devlet neyi kontrol ettiğiyle tanımlanırken egemenlik diğer devletlerin bu kontrolün yasallığını tanımasına bağlı.

Bu yeni gözlük devlet, egemenlik, ulus ve yurttaşlık kavramlarını ayrıştıracak ve İsrail’in farklılaşmış ama tartışmasız kontrolü altındaki tüm topraklarda kaçınılmaz olarak Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki üstünlük ve aşağılık ilişkilerine dayanan tek devlet gerçeğini görmeyi kolaylaştıracak.

İsrail’e bir devletin merceğinden bakın. Nehirden denize uzanan bir toprak üzerinde kontrolü var, güç kullanımında neredeyse tekele sahip ve bu gücü Gazze’ye yönelik acımasız bir ablukayı sürdürmek ve kontrol noktaları, asayiş ve acımasızca genişleyen yerleşim yerleri sistemiyle Batı Şeria’yı kontrol etmek için kullanıyor. İsrail hükümeti, 2005 yılında Gazze’den güçlerini çektikten sonra bile, bölgenin giriş ve çıkış noktaları üzerindeki kontrolünü elinde tuttu. Batı Şeria’nın bazı bölgeleri gibi, Gazze de bir dereceye kadar özerkliğe sahip ve 2007’deki kısa Filistin iç savaşından bu yana bölge, çok az muhalefeti kabul eden İslamcı örgüt Hamas tarafından yönetiliyor. Ancak Hamas, bölgenin kıyı şeridini, hava sahasını veya sınırlarını kontrol etmiyor. Başka bir deyişle, makul bir tanımla İsrail devleti, Ürdün sınırından Akdeniz’e kadar tüm toprakları kapsıyor. Bu gerçeğin gözden kaçması mümkündü çünkü İsrail tüm bu alanlar üzerinde resmi egemenlik iddiasında bulunmadı. Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri de dahil işgal altındaki bazı bölgeleri ilhak etti. Ancak kontrol ettiği toprakların geri kalanı üzerinde henüz egemenlik ilan etmedi ve İsrail bunu yapsaydı bu tür iddiaları muhtemelen yalnızca bir avuç devlet tanırdı.

Egemenliği resmileştirmeden toprakları kontrol etmek ve kurumsal hakimiyeti pekiştirmek, İsrail’in kendi şartlarına göre tek devlet gerçekliğini sürdürmesini sağlıyor. Filistinlilerin çoğunun sorumluluğunu (ve haklarını) reddedebilir çünkü onlar kendi topraklarında ikamet ediyor ancak devletin vatandaşı değildirler. Bu ayrım iki devletli çözüm olasılığını canlı tuttuğu gerekçesiyle alay eder gibi meşrulaştırılıyor.  Egemenliği resmileştirmeden, İsrail vatandaşları için demokratik olabilir, ancak milyonlarca sakinine karşı sorumsuz. Bu düzenleme, İsrail’in yurtdışındaki birçok destekçisinin tüm bunların geçici olduğunu, İsrail’in liberal bir demokrasi olarak kaldığını ve bir gün Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını kullanacaklarını iddia etmelerine izin verdi.

Ancak İsrail demokrasisinin 1967 öncesi sınırları içinde bile sınırları var ve bu sınırlar vatandaşlık merceğinden bakıldığında belirginleşiyor. İsrail’in Yahudi kimliği ve tek devlet gerçeği, farklılaştırılmış haklar, sorumluluklar ve himayeyi düzenleyen bir dizi karmaşık yasal kategori üretti.  2018 “ulus devlet” yasası, İsrail’i “Yahudi halkının ulus devleti” olarak tanımlıyor ve “İsrail devletinde kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasının Yahudi halkına özgü olduğunu” kabul ediyor; Yahudi olmayan vatandaşlar için demokrasi veya eşitlikten bahsetmiyor.

Yahudi yerleşimciler, Ramazan boyunca İsrail güçlerinin korumasında Mescid-i Aksa’nın avlusuna baskın düzenledi. Fotoğraf: Mostafa Alkharouf / AA

Bu üyelik hiyerarşisine göre, en eksiksiz vatandaşlık sınıfı İsrailli Yahudilere ayrılmış; koşulsuz vatandaşlar. İsrail vatandaşlığına sahip ve 1967 öncesi İsrail’de ikamet eden Filistinlilerin siyasi ve medeni hakları var ancak bu hak, sorumluluk ve himaye konusunda hem yasal hem de yasal olmayan başka sınırlamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Kudüs’ün Filistinli sakinleri teorik olarak İsrail vatandaşı olabilirken, ancak çoğu bunu reddediyor çünkü bunu yapmak sadakatsizlik olarak görülecek. Bölgelerde ikamet eden Filistinliler, tüm sınıfların en alt tabakasını oluşturuyor. Hakları ve sorumlulukları nerede yaşadıklarına bağlı. Gazze’dekiler hiyerarşinin en altında yer alıyor, bu durum Hamas’ın kontrolü ele geçirmesinden bu yana daha da kötüye gitti. Bir Filistinliden yasal statüsünü tanımlamasını istemek, birkaç dakika süren ve hala belirsizliklerle dolu bir yanıta yol açabilir.

Filistinlilerin haklarının tanınmasını sağlayacak iki devletli bir çözüm için umut var olduğu sürece, İsrail’in 1967 sınırları içindeki durumu, bazı vatandaşlara karşı fiili ayrımcılıkla birlikte hukuken eşitlik olarak görmek mümkün ki bu, dünyanın birçok yerinde talihsiz ama yaygın bir gerçeklik. Ancak tek devlet gerçeği kabul edildiğinde daha vahim bir şey ortaya çıkar. Bu tek devlette hareketleri, seyahatleri, medeni halleri, ekonomik faaliyetleri, mülkiyet hakları ve kamu hizmetlerine erişimleri ciddi şekilde kısıtlanan insanlar var. O devletin topraklarında derin ve sürekli köklere sahip ömür boyu ikamet edenlerin önemli bir kısmı vatansız hale getirilmiş. Ve tüm bu marjinalleştirme kategorileri ve dereceleri, nüfusun yalnızca bir kısmına karşı sorumlu olan devlet aktörleri tarafından dayatılan yasal, siyasi ve güvenlik önlemleriyle uygulanıyor.

Bu gerçeği adlandırmak, onu tanımlayan kalıcı ve ciddi eşitsizlikler hakkında bir fikir birliği oluşmuş olsa bile, politik olarak tartışmalı. İsrailli ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının bu eşitsizlikleri belgeleyen bir dizi raporu, “apartheid” terimini İsrail-Filistin tartışmasının kıyısından merkeze taşıdı. Apartheid, Güney Afrika’nın beyaz azınlık hükümetinin 1948’den 1990’ların başlarına kadar beyaz üstünlüğünü güvence altına almak için kullandığı ırk ayrımcılığı sisteminin adı. O zamandan beri uluslararası hukuk ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yasallaştırılmış bir ırkçılık ve ayrımcılık düzeni olarak tanımlanıyor ve insanlığa karşı suç olarak kabul ediliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü dahil önde gelen insan hakları örgütleri bu terimi İsrail’e uyguladı. Pek çok akademisyen de öyle:

Mart 2022’de üç büyük akademik derneğin üyesi olan Orta Doğu odaklı akademisyenler arasında yapılan bir ankete göre, yanıt verenlerin yüzde 60’ı İsrail ve Filistin topraklarındaki durumu “apartheid’e benzer eşitsizliğe sahip tek devletli gerçeklik” olarak tanımladı.

Terim mükemmel bir uyum olmayabilir. İsrail’in yapısal ayrımcılık sistemi, en liberal olmayan devletlerinkinden bile daha şiddetli. Ancak ‘apartheid’le Güney Afrika’da uygulanan ve uluslararası hukukta tanımlandığı gibi ırka değil, etnik köken, milliyet ve dine dayanıyor. Belki bu ayrım, İsrail’e karşı yasal işlem başlatmak isteyenler için önemli olabilir. Bununla birlikte, politik olarak önemi daha az ve analiz söz konusu olduğunda neredeyse anlamsız. Politik olarak önemli olan, bir zamanlar tabu olan bir terimin giderek daha yaygın, sağduyulu bir gerçeklik anlayışı haline gelmesidir. Analitik olarak önemli olan, apartheid etiketinin sahadaki gerçeği doğru bir şekilde tanımlaması ve bunları değiştirmek için bir yol haritasının başlangıcını sunmasıdır. Apartheid, dayandırıldığında gerçeği değiştiren sihirli bir kelime değil. Ancak siyasi ana akıma girişi, İsrail yönetiminin, devletin kontrol ettiği tüm topraklarda Yahudi üstünlüğünü sürdürmek için tasarlandığının geniş çapta kabul edildiğini ortaya koyuyor. İsrail’in sistemi teknik olarak apartheid olmayabilir, ancak uyumlu.

Soğuk duş

Öncelikle İsrailliler ve Filistinliler tek devlet gerçekliğiyle boğuşmak zorundalar. Ancak bu gerçek, İsrail’in dünyanın geri kalanıyla olan ilişkisini de karmaşıklaştıracak. Barış süreci, yarım asır boyunca Batı demokrasilerinin işgalin müzakerelerle sona ereceği umuduyla İsrail işgalini göz ardı etmesine yol açtı. Kusurlu da olsa İsrail demokrasisi ve İsrail ile işgal altındaki Filistin toprakları arasındaki nominal ayrım da yabancıların bakışlarını kaçırmasına yardımcı oldu. Bütün bu saptırmalar artık yok. Tek devlet gerçeği, ancak şimdi geniş çapta kabul ediliyor olsa da uzun süredir İsrail yasalarına, siyasetine ve toplumuna yerleşmiş durumda. Hazır alternatifler yok ve bir tane yaratmak için anlamlı siyasi bir sürecin ortaya çıkmasından bu yana onlarca yıl geçti.

Belki de bu gerçeklerin kabulü pek bir şey değiştirmeyecek. Pek çok kalıcı küresel sorun asla çözülmüyor. Demokrasi ve insan haklarının tehdit altında olduğu popülist bir dünyada yaşıyoruz. İsrailli liderler, İsrail’in Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilişkilerini tesis eden İbrahim Anlaşmaları’na işaret ederek, Arap devletleriyle normalleşmenin Filistin sorununu çözmeyi gerektirmediğini savunuyor. Batılı liderler, İsrail’in liberal demokratik değerleri paylaştığını iddia etmeye devam ederken ABD’deki birçok İsrail yanlısı grup onların desteğini ikiye katlayabilir. Liberal Yahudi Amerikalılar, apartheid’ın birçok özelliğine sahip bir İsrail’i savunmak için mücadele edebilirler ancak protestolarının pratikte çok az etkisi olacaktır.

Yine de iki devletli bir dünya arzusundan gerçek bir tek devletli dünyaya geçişin zorlu olabileceğine inanmak için nedenler var. Apartheid benzetmesinin yaygınlaşması ve Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Hareketi’nin (BDS) yükselişi -ve her ikisine karşı oluşan yoğun tepki- siyasi zeminin değiştiğini gösteriyor. İsrail, Batı Şeria’daki faaliyetlerine yönelik birkaç uluslararası veya yerel kısıtlamayla, her zamankinden fazla fiziki güvenlik ve bölgedeki diplomatik tanınırlıktan yararlanabilir. Ancak kontrol, kaba kuvvetten daha fazlasını gerektirir. Ayrıca, statükonun kanıksanmış doğası, sağduyu olarak doğallaştırılması ve haklı bir direnişi düşünmenin bile imkansızlığı ile sürdürülen bir meşruiyet görüntüsü gerektirir. İsrail, seçtiği savaşları kazanmak için hala maddi güce sahip. Ancak bu savaşlar çoğaldıkça, her zafer onun savaş pozisyonunu daha da tüketiyor. Tek devlet gerçekliğini savunmak isteyenler, post-kolonyal dünyada sömürgeci ilkeleri savunuyorlar.

Bu tek devletli gerçekliğin şartlarını tanımlama ve şekillendirme mücadelesi yeni biçimler alabilir. Geçmişte, dramatik devletlerarası savaşlar müzakereler ve yüksek riskli diplomasi için kapıları araladı. Ancak gelecekte ABD’li politika yapıcıların 1967 ve 1973’te İsrail ve Arap devletleri arasında patlak verenler gibi konvansiyonel çatışmalarla karşı karşıya kalmaları pek olası değil. Bunun yerine, birinci ve ikinci İntifada’ya daha yakın bir durumla; Mayıs 2021’deki gibi ani şiddet patlamaları ve kitlesel halk mücadeleleriyle karşı karşıya kalacaklar. O dönemde Kudüs’teki çatışmalar, İsrail ile Hamas arasında roket atışlarını, Batı Şeria’daki gösterileri, şiddeti ve Yahudi ve Filistin kökenli İsraillilerin arasındaki (ve İsrail polisinin) etnik köken vatandaşlıktan üstünmüş gibi davrandığı çirkin olayları içeren daha büyük bir yangını tetikledi. Günlük şiddet eylemleri ve ara sıra yaşanan halk ayaklanmaları hatta belki de üçüncü bir İntifada kaçınılmaz görünüyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde uzun süredir iki devletli çözümün korunması gerektiğinden bahseden politika yapıcılar, giderek daha hazırlıksız oldukları krizlere tepki vermek zorunda kalıyorlar. Tek devlet gerçeğinin ortaya çıkardığı sorunlar şimdiden yeni dayanışma hareketlerini, boykotları ve toplumsal çatışmaları tetikledi. Sivil toplum kuruluşları, İsrail ve Filistin davalarını destekleyen çeşitli siyasi hareketler ve ulus ötesi savunuculuk grupları, yeni ve eski medya kampanyalarıyla küresel normları değiştirmeye ve bireyleri, toplumları ve hükümetleri etkilemeye çalışıyor. Giderek artan bir şekilde, İsrail hükümeti tarafından kontrol edilen yerlerde üretilen malları etiketlemeyi veya boykot etmeyi (veya bu tür boykotları yasaklamayı) ve destekçilerini harekete geçirmek ve hükümet liderlerinin beceriksiz diplomatik çabalarına alternatifler bulmak için medeni haklara başvuruyorlar.

Ancak tüm bu hareketler ve kampanyalar derin bir şekilde bölünmüş olan seçmenleri harekete geçirmeye çalışıyor. Filistinliler, İsrail vatandaşı olanlar ve diğer ikamet şekillerine sahip olanlar ile Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayanlar olarak bölünmüş durumdalar. Tek devlet realitesinde yaşayanlar ile diasporada yaşayanlar arasında bölünmüş durumdalar. Batı Şeria’da hâkim olan El Fetih siyasi fraksiyonu ile Gazze’yi kontrol eden Hamas örgütü arasında bölünmüş durumdalar. Ayrıca nesiller boyunca da giderek daha fazla bölünüyorlar. Daha genç Filistinliler, ebeveynlerinin ve büyükanne ve büyükbabalarının siyasi bağlılıklarını ve enerjilerini yönlendiren hareketlere daha az bağlı hissediyor, yeni gruplara yönelme ve yeni direniş taktikleri benimseme olasılıkları daha yüksek.

İsrailli Yahudiler de benzer şekilde devletin doğası, dinin siyasetteki rolü ve gey, lezbiyen ve diğer cinsel azınlıkların hakları da dahil bir dizi başka konuda bölünmüş durumda. Liberal İsrailli Yahudiler, Netanyahu hükümetinin demokrasi ve yargıya yönelik saldırılarına karşı büyük protestolar düzenlerken, Filistin meselesinde seferber olmadılar ve bu da iç anlaşmazlıkların, artık var olmayan bir barış sürecine ilişkin soruları nasıl bir kenara ittiğini gösteriyor.

Sonuç olarak her iki tarafın liderleri de liderlik yapmıyor. Tüm kamplarda, genellikle çözüme yönelik herhangi bir stratejiye hizmet etmek için değil ama etkisizlik ve atalet duygusuyla çatışmanın üstünü örtmek isteyen politikacılar var. Diğer politikacılar ise tam tersini istiyor: ABD Başkanı Donald Trump’ın “yüzyılın anlaşması” ile yaptığı gibi, Filistinlilerin haklarını ve ulusal isteklerini neredeyse hiçe sayarak çatışmayı sona erdirme sözü verip sarsmak ve keskin bir şekilde farklı bir yönde ilerlemek. İşgal altındaki toprakların resmen ilhakını isteyen Yahudiler ve İsrail yönetimine karşı yeni direniş biçimlerini savunan Filistinliler de statükoyu altüst etmeyi umuyor. Ancak tüm bu çabalar yerleşik güç ve çıkar yapılarına dayanıyor.

Bu koşullar altında, çatışmayı adil bir şekilde çözmek adına yürütülen herhangi bir diplomasi, hem mevcut çıkmaza yönelik olası alternatifleri hem de tüm tarafların bunları başarma iradesini yanlış okuduğu için muhtemelen başarısız olacaktır. Daha iyi seçenekler oluşturmak isteyen politika yapıcıların tek devletli sistemin işleyiş ve gelişim biçimlerine dikkat etmeleri gerekecek. Çeşitli sakinlerinin anavatanlarını nasıl hayal ettiklerini, hakların nasıl uygulandığını ya da ihlal edildiğini ve demografik yapının nasıl yavaş ama kaygı verici bir şekilde değiştiğini anlamaları gerekecek.

Arap Baharı’nın hayaleti

Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesinin Arap dünyası için önemli ve çelişkili sonuçları var. İki devletli çözüm argümanı, hükümetleri için değilse de Arap halkları için Filistin davasının önemini uzun zamandır gösteriyor. İsrail’in işgal altındaki topraklardan tamamen çekilmesi karşılığında İsrail ile tüm Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini öngören 2002 Suudi barış girişimi bir temel oluşturdu: Arap dünyasıyla barış için Filistin meselesinin çözülmesi gerekiyordu.

Trump yönetiminin arabuluculuğunu yaptığı ve Biden yönetiminin coşkuyla desteklediği İbrahim Anlaşmaları, Filistin sorununda ilerleme gerektirmeden İsrail ile bazı Arap devletleri arasında siyasi normalleşme ve güvenlik iş birliğini hızlandırarak bu varsayımı açıkça hedef aldı. Arap normalleşmesinin Filistin meselesinden bu şekilde ayrıştırılması, tek devlet gerçeğini sağlamlaştırma yolunda uzun bir yol kat etti.

Şimdilik İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun aşırılık yanlısı bakanlarıyla hükümet kurmasına rağmen ayakta kalmayı başardı. En azından İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, muhtemelen İsrail-Filistin şiddetinin bir sonraki turu ve hatta İsrail’in ilhak yönündeki açık hamlelerinden daha uzun sürecek. Ancak anlaşmaların imzalanmasından bu yana başka hiçbir Arap ülkesi İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışmadı ve Suudi Arabistan da İsrail ile resmi bağ kurmayarak riskten kaçınmaya devam etti.

Arap normalleşmesinin Körfez ülkeleri dışında süresiz olarak Filistin meselesine bağlı kalması muhtemel. İsrail’in Kudüs’te daha fazla mülke el koymak için harekete geçtiği, Filistinlilerin yaygın protestolarını kışkırttığı ve ardından bu huzursuzluğa daha büyük bir şiddet ve daha hızlı mülksüzleştirme ile karşılık verdiği ve nihayetinde Filistin Yönetimi’nin nihai çöküşünü tetiklediği bir senaryoyu hayal etmek çok kolay. Böyle bir tırmanış, uzun süredir devam eden ekonomik sıkıntıların ve siyasi baskının bir yangın yeri yarattığı Arap dünyasında kolaylıkla geniş çaplı protestolara yol açabilir. İsrail’in Filistinlileri Batı Şeria’dan ve hatta Kudüs’ten sürmesi gibi daha da vahim bir tehdit de söz konusudur ki bu bazen üstü kapalı bir şekilde “transfer” olarak adlandırılan ve anketlerin iddiasına göre pek çok İsrailli Yahudi’nin destekleyeceği bir olasılık. Hamas ya da İran’ın bu tür koşulları nasıl istismar edebileceği de cabası.

Arap yöneticiler Filistinlileri umursamıyor olabilir, ama onların halkı umursuyor- ve bu yöneticilerin umursadığı tek şey tahtlarını korumak. Yarım asırdan fazla süren en azından retorik desteğin ardından Filistinlileri tamamen terk etmek riskli olacaktır. Arap liderler seçimleri kaybetmekten korkmuyorlar ama 2011’deki Arap ayaklanmalarını çok iyi hatırlıyorlar ve hızla rejimlerine karşı protestolara dönüşebilecek kitlesel halk hareketlerini davetiye çıkaran her şeyden endişe ediyorlar.

Terk etme, sesini yükseltme ya da sadakat?

Tek devlet gerçeğinin kabul edilmesi, İsrail ve Filistinliler hakkındaki Amerikan tartışmalarını da kutuplaştırabilir. Evanjelikler ve siyasi sağdaki pek çok kişi bu gerçeği İsrail’in meşru isteklerinin gerçekleşmesi olarak kabul edebilir. Merkezin solunda yer alan pek çok Amerikalı ise İsrail’in liberal demokrasilerin saflarından düştüğünü nihayet kabul edebilir ve tüm vatandaşlarına eşit haklar tanıyan tek bir devlet hedefi için iki devlet hayalinden vazgeçebilir.

Amerika Birleşik Devletleri tek devlet gerçeğinin yerleşmesinde önemli bir sorumluluk taşıyor ve İsrail-Filistin sorununun çerçevesinin çizilmesi ve şekillendirilmesinde güçlü bir rol oynamaya devam ediyor. ABD’nin İsrail’i, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler nezdinde tepkilerden koruma çabaları olmasaydı, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim inşası devam edemez, hızlanamaz ve işgal sürmezdi. Amerikan teknolojisi ve silahları olmasaydı, İsrail muhtemelen bölgedeki askeri üstünlüğünü sürdüremezdi ve bu üstünlük İsrail’in işgal altındaki topraklarda konumunu sağlamlaştırmasını sağladı. Ve ABD’nin büyük diplomatik çabaları ve kaynakları olmasaydı, İsrail Camp David’den İbrahim Anlaşmalarına kadar Arap devletleriyle imzaladığı barış anlaşmalarını yapamazdı.

Yine de Amerika’da İsrail ve Filistinlilerle ilgili konuşmalarda Washington’un işgale nasıl yardım ettiği kasıtlı olarak ihmal ediliyor. ABD’nin barış sürecine verdiği destek hem İsrail’in güvenliği hem de sadece iki devletli bir çözümün İsrail’i hem Yahudi hem de demokratik olarak koruyabileceği fikriyle ifade ediliyor. Bu iki hedef her zaman gerilim içinde oldu, ancak tek devletli gerçeklik bu iki hedefi uzlaşmaz hale getiriyor.

İsrail-Filistin meselesi Amerikan halkının öncelikler listesinde hiçbir zaman üst sıralarda yer almasa da ABD’nin tutumu önemli ölçüde değişti: iki devletli çözüme verilen destek azaldı ve eşit vatandaşlık sağlayan tek bir devlete verilen destek son birkaç yılda arttı. Anketler, Amerikalı seçmenlerin çoğunun, seçim yapmak zorunda kalmaları halinde, Yahudi bir İsrail yerine demokratik bir İsrail’i destekleyeceklerini gösteriyor. İsrail’e ilişkin görüşler de çok daha partizan bir hal almış durumda; Cumhuriyetçiler özellikle de Evanjelikler, İsrail politikalarını daha fazla desteklerken Demokratların ezici çoğunluğu eşitlikçi bir ABD politikasını tercih ediyor. Genç Demokratlar artık Filistinlilere İsrail’den daha fazla destek veriyor. Özellikle genç Demokratlar arasındaki bu değişimin bir nedeni, İsrail-Filistin meselesinin giderek stratejik çıkar ya da İncil’deki kehanetten ziyade bir sosyal adalet meselesi olarak görülmesi. Bu durum özellikle Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) hareketi döneminde geçerliydi.

İsrail güçlerinin, Batı Şeria’ya baskınları devam ediyor. Fotoğraf: Nedal Eshtayah / AA

Tek devlet gerçeği özellikle Amerikan Yahudilerinin siyasetini sarstı. Siyonizmin ilk yıllarından itibaren, İsrail’in Amerikalı Yahudi destekçilerinin çoğu, İsrail’in aynı anda hem Yahudi hem de liberal olması arzusunu kutsal olarak görüyor. Netanyahu’nun son hükümeti bu grup için bir kırılma noktası olabilir. Liberalizme olan bağlılık ile Yahudilere demokrasinin faydalarını sunan (ve şimdi bunların bazılarını çiğniyor gibi görünen) ancak bunları Yahudi olmayan vatandaşların çoğundan açıkça esirgeyen tek bir devleti desteklemeyi bağdaştırmak zor.

Çoğu Yahudi Amerikalı, fikir ve ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi temel liberal ilkeleri yalnızca Yahudi değerleri olarak değil, aynı zamanda ayrımcılığa karşı Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul görmelerini ve hatta hayatta kalmalarını sağlayan siperler olarak görüyor. Yine de İsrail’in liberalizme olan bağlılığı her zaman sallantıdaydı. Bir Yahudi devleti olarak, sivil bir milliyetçilikten ziyade bir tür etnik milliyetçiliği teşvik ediyor ve Ortodoks Yahudi vatandaşları, Yahudiliğin İsrail yaşamını nasıl şekillendirdiğini belirlemede çok büyük bir rol oynuyor.

1970 yılında politik iktisatçı Albert Hirschman, krizde ya da düşüşte olan kuruluşların üyelerinin üç seçeneği olduğunu yazmıştı: “Terk etme, sesini yükseltme ve sadakat.” Yahudi Amerikalılar da bugün aynı seçeneklere sahip. Birleşik Devletler’deki başlıca Yahudi kurumlarına hâkim olan kamplardan biri, tek devlet gerçeğinin inkârı ile mümkün olan sadakati sergiliyor. Ses çıkarma, daha önce barış kampında yer alan Yahudi Amerikalıların giderek daha baskın hale gelen tercihi. Bir zamanlar iki devletli bir çözüme ulaşmaya odaklanan bu Amerikalılar artık aktivitelerini Filistinlilerin haklarını savunmaya, İsrail sivil toplumunun daralan alanını korumaya ve Netanyahu’nun sağcı hükümetinin yarattığı tehlikelere direnmeye yönlendiriyor. Son olarak, terk etmeyi ya da kayıtsız kalmayı seçen Yahudi Amerikalılar var. İsrail hakkında fazla düşünmüyorlar. Bunun nedeni güçlü bir Yahudi kimliğine sahip olmamaları ya da İsrail’i kendi değerleriyle uyumsuz hatta karşıt olarak görmeleri olabilir. İsrail sağa kaydıkça, özellikle genç Yahudi Amerikalılar arasında bu grubun daha da büyüdüğüne dair bazı kanıtlar var.

Gerçeklik kontrolü

Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tek devlet gerçeğinin nedeni değil semptomudur ve onu ılımlı olmaya ikna çabasıyla şımartmak, eylemleri için hiçbir bedel ödemediklerini göstererek aşırılık yanlısı liderlerini cesaretlendirmekten başka bir işe yaramayacak.

ABD bunun yerine radikalleşmiş bir gerçekliğe radikal bir tepkiyle karşılık verebilir. Öncelikle Washington “iki devletli çözüm” ve “barış süreci” terimlerini sözlüğünden çıkarmalı. ABD’nin İsraillilere ve Filistinlilere müzakere masasına dönmeleri için yaptığı çağrılar çocukça düşüncelere dayanıyor. ABD’nin İsrail-Filistin meselesi hakkında konuşma şeklini değiştirmek sahada hiçbir şeyi değiştirmeyecek, ancak ABD’li politika yapıcıların gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmasına izin veren bir cepheyi ortadan kaldıracak. Washington İsrail’e olduğu gibi bakmalı, varsayıldığı gibi değil ve buna göre hareket etmeli. İsrail artık liberal özlemleri sürdürüyormuş gibi bile yapmıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin “ortak değerleri” yok ve milyonlarca sakinine etnik köken ve dinleri nedeniyle ayrımcılık yapan ya da onları istismar eden bir devletle “kopmaz bağları” olmamalı.

Daha iyi bir ABD politikası, İsrail’in hâkim olduğu tek devlet içinde yaşayan tüm Yahudiler ve Filistinliler için eşitlik, vatandaşlık ve insan haklarını savunmalı. Teorik olarak böyle bir politika, tarafların uzak bir gelecekte bu yönde hareket etmesi durumunda iki devletli bir çözümün yeniden canlandırılmasını engellemeyecek. Ancak ahlaki açıdan kınanması gereken ve stratejik açıdan maliyetli olan tek devletli bir gerçeklikten yola çıkmak, derhal eşit insan ve yurttaşlık haklarına odaklanılmasını gerektirecek. Bugünün adaletsiz gerçekliğinin ABD ve uluslararası toplumun geri kalanı tarafından ciddi bir şekilde reddedilmesi, tarafların kendilerini de alternatif gelecekleri ciddi bir şekilde düşünmeye itebilir. Nihai siyasi düzenleme Filistinliler ve İsraillilere kalmış olsa da Amerika Birleşik Devletleri eşitliği şimdi talep etmeli.

Bu amaçla Washington, İsrail’e askeri ve ekonomik yardımı, İsrail’in Filistinliler üzerindeki askeri hakimiyetini sona erdirecek açık ve spesifik tedbirlere bağlamaya başlamalıdır. Böyle bir şarttan kaçınmak Washington’u tek devlet gerçeğinin derin suç ortağı haline getirdi. İsrail’in mevcut tutumunda ısrar etmesi halinde, ABD yardımları ve diğer ayrıcalıkları keskin bir şekilde azaltmayı düşünmeli, hatta belki de İsrail’e ve İsrailli liderlere açıkça ihlal edici eylemlerine karşılık olarak akıllı, hedefe yönelik yaptırımlar uygulamalı. İsrail ne yapmak istediğine kendisi karar verebilir, ancak ABD ve diğer demokrasiler, İsrail’in son derece gayri-liberal ve ayrımcı bir düzeni sürdürmenin ve hatta yoğunlaştırmanın maliyetini bilmesini sağlayabilir.

Biden yönetimi tarafından dile getirilen en net küresel vizyon, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşılık uluslararası yasa ve normları sonuna kadar savunması oldu. Tek devlet gerçekliği göz ardı edilse bile, Küresel Güney’de yaygın olarak kavrandığı gibi, İsrail ve Filistin’de de aynı normlar ve değerler kesinlikle söz konusu olacak. İsrail uluslararası yasaları ve liberal normları ihlal ettiğinde, ABD başka herhangi bir devlete yaptığı gibi İsrail’i de bu ihlallerden dolayı kınamalı. Washington, uluslararası hukuku ihlal ettiğine dair geçerli iddialarla karşılaştığında İsrail’i uluslararası örgütlerde korumayı bırakmalı. Ve İsrail’i sorumlu tutmayı amaçlayan BM Güvenlik Konseyi kararlarını veto etmekten kaçınmalı, Filistinlilerin uluslararası mahkemelerde tazminat arama çabalarına direnmeyi bırakmalı ve diğer ülkeleri, sözde geçici önlem olan ancak zamanla zalim ve kurumsallaşmış bir gerçeklik halini alan Gazze kuşatmasının sona erdirilmesini talep etmeleri için bir araya getirmeli.

Ancak tek devlet gerçeği daha fazlasını gerektiriyor. Bu prizmadan bakıldığında İsrail bir apartheid devletini andırıyor. Washington, İsrail’i uluslararası hukukta yer alan apartheid karşıtı güçlü normdan muaf tutmak yerine, yaratılmasına yardımcı olduğu gerçeklikle hesaplaşmalı ve bu gerçekliği görmeye, hakkında konuşmaya ve onunla dürüstçe etkileşime girmeye başlamalı. ABD, yapısal adaletsizliği cesurca dile getirdikleri için şeytanlaştırılan uluslararası, İsrailli ve Filistinli sivil toplum kuruluşları, insan hakları örgütleri ve bireysel aktivistlere sahip çıkmalı. Washington, ülkenin liberal değerlerinin son sığınağı olan İsrailli sivil toplum kuruluşlarını ve çabaları, önümüzdeki aylarda kanlı çatışmalardan kaçınmak için kritik öneme sahip olacak Filistinli sivil toplum kuruluşlarını korumalı. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca İsrail’in şiddet içermeyen bir halk direnişi sunan Filistinli liderlerin tutuklamasına da karşı çıkmalı. Ve istismarcı politikaları nedeniyle İsrail’i barışçıl bir şekilde boykot etmeyi seçenleri durdurmaya veya cezalandırmaya çalışmamalı.

Washington İsrail ile Arap komşuları arasındaki ilişkilerin normalleşmesini engelleyemese de, ABD bu tür çabalara öncülük etmemeli. Filistin sorunu alevlenirken gelişen İbrahim Anlaşmalarının rüyasına kimse aldanmamalı. Bu tür normalleşme anlaşmalarının İsrail’in Filistinlilere yönelik tutumundan ayrıştırılması sadece İsrail aşırı sağını güçlendirdi ve devlet içindeki Yahudi üstünlüğünü pekiştirdi.

ABD’nin bu politika değişiklikleri hemen meyve vermeyecektir. Amerikalılar, özellikle de Demokratlar, İsrail’i seçtikleri politikacılardan çok daha eleştirmeye başlamış olsalar da siyasi tepkiler şiddetli olacak. Ancak uzun vadede, bu değişiklikler İsrail ve Filistin’de daha barışçıl ve adil bir sonuca doğru ilerlemek için en iyi umudu sunuyor. ABD, tek devlet gerçeğiyle nihayet yüzleşerek ve ilkeli bir duruş sergileyerek sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olmaya başlayacak.

Dünya Basını

Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Yayınlanma

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.

ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.

Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.

Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.

“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”

Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.

West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.

Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.

“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”

Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.

Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.

İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”

Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.

Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.

Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.

Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.

Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.

“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”

Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.

Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.

Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.

Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.

“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”

Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.

Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.

Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.

Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.

Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.

“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”

Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.

Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.

Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.

Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.

Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.

“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”

Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.

West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.

Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.

West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.

Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.

“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”

Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.

Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.

Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.

Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.

West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.

Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.

“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”

Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.

West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.

Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.

West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.

Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.

“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”

Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.

Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.

Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.

Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.

“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”

Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.

Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.

Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.

Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.

“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”

Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.

Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.

Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.

Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.

“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”

Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.

Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.

Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.

West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.

“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”

Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.

Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.

Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.

West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.

“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”

Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.

West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.

Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.

“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”

2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.

Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.

Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.

Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.

“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”

Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.

Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.

Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.

Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.

Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.

Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.

Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.

Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.

Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.

Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.

“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”

Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.

Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.

Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.

Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.

Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.

Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.

Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.

ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.

“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”

Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.

Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.

Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.

Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.

Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.

Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.

Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.

Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.

Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.

“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”

Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.

İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.

İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.

Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.

İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.

Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.

Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.

Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.

Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.

Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.

Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English