Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tibet’in tarihi: Mütevazı spiritüalizmin ardındaki kölelik ve vahşet düzeni

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Tibet’in ruhani lideri Dalay Lama, geçtiğimiz günlerde küçük bir çocuktan “dilini yalamasını” istediği görüntülerinin medyada çıkmasının ardından yoğun tepki gördü. 87 yaşındaki din adamı, daha sonra çocuktan ve ailesinden özür dilediği bir açıklama yaptı. Mazbut bir spiritüalizmle hemhal oldukları zannedilen Tibetli keşişlerin geçmişi hiç de öyle olmadıklarının ispatlarıyla dolu. Çin Halk Cumhuriyeti Tibet bölgesine gelmeden önce sözgelimi din adamlarının sürdürdüğü köleci sistemde çocuk istismarı, tecavüz, işkence ve diğer bir dolu suç oldukça yaygındı. Pekin’in müdahalesinden sonra Tibetli gericiler ABD’den maddi ve lojistik, her anlamda yoğun destek almıştı, Amerikan istihbaratının buna özel programı vardı. Aşağıda bugün Batı’da son derece masumane algılanan Tibet spiritüalizminin kısa bir tarihi var. Makale, Amerikalı Marksist siyaset bilimci Michael Parenti tarafından 2003 yılında kaleme alınarak New Political Science dergisinde yayımlandı. Daha sonra 2007 yılının ocak ayında revize edildi. 26 Aralık 2020’de RedSails.org’da yayımlandı.


Dostane feodalizm: Tibet efsanesi

Michael Parenti

Efendiler ve lamalar için

Dinsel çatışmaların kana bulanmış manzarasının yanında her dinin vaat ettiği iç huzur ve teselli tecrübesi olur, Budizm de bundan fazlası değil. Diğer dinlerin hoşgörüsüz vahşiliğiyle belirgin bir tezat oluşturan Budizm ne fanatik ne de dogmatiktir, ki taraftarları da böyle söyler. Pek çoğu için Budizm bir teolojiden ziyade, bizi doğru yaşam yoluna yönlendirirken içsel bir uyum ve aydınlanmayı teşvik etmeyi amaçlayan meditatif ve araştırmacı bir disiplin. Genel olarak ruhani odak noktası yalnızca kişinin kendisi değil, başkalarının da refahı. Kişi egoist arayışları bir kenara bırakmaya ve tüm insanlar ve şeylerle olan bağlantısına dair daha derin bir anlayış kazanmaya çalışır. “Sosyal olarak angaje Budizm” aydınlanmış bir toplum inşa etmek için bireysel özgürleşmeyi sorumlu sosyal eylemle harmanlamaya çalışır.

Ancak tarihe bakıldığında Budizmin çok sayıda ve çok çeşitli biçimlerinin hepsinin doktriner fanatizmden ve diğer dinlerin karakteristik özelliği olan şiddet ve sömürü arayışlarından arınmış olmadığı görülür. Sri Lanka’da eskiden Budist krallar tarafından yürütülen muzaffer savaşlar hakkında efsanevi ve kutsal sayılan bir tarih var. Yirminci yüzyıl boyunca Budistler Tayland, Burma, Kore, Japonya, Hindistan ve başka bölgelerde birbirleriyle ve Budist olmayanlarla şiddetli çatışmalara girdiler. Sri Lanka’da Budist Sinhalese ve Hindu Tamiller arasındaki silahlı çatışmalar her iki taraftan da çok sayıda cana mal oldu. 1998 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı, dünyanın en şiddetli ve tehlikeli otuz aşırılık yanlısı grubunu listeledi. Bunların yarısından fazlası dinsel, özellikle Müslüman, Yahudi ve Budistti. [2]

Güney Kore’de 1998 yılında Budist Chogye tarikatının binlerce rahibi haftalarca süren meydan muharebelerinde yumruklar, taşlar, bombalar ve sopalarla birbiriyle dövüştü. Yıllık 9,2 milyon dolarlık bütçesi, milyonlarca dolar değerindeki mülkleri ve 1700 keşişi çeşitli görevlere atama ayrıcalığıyla Güney Kore’nin en büyüğü olan tarikatı kontrol etmek için kavga ediyorlardı. Kavgalar ana Budist mabetlerine zarar verdi ve bazıları ağır olmak üzere onlarca keşişin yaralanmasına neden oldu. Kore halkı, hangi taraf kontrolü ele geçirirse geçirsin, “ibadet edenlerin bağışlarını lüks evler ve pahalı arabalar için kullanacağını” düşünerek her iki grubu da beğenmiyor gibiydi. [3]

Her dinde olduğu gibi Budist mezhepler arasındaki veya içindeki çekişmeler genellikle liderlerin yolsuzlukları ve kişisel zaaflarından kaynaklanır. Mesele Japonya’nın Nagano kentinde, 1400 yıldan uzun bir süredir Budist mezheplerine ev sahipliği yapan itibarlı tapınakların yer aldığı Zenkoji’de baş rahip Komatsu ile Tacchu arasında “çirkin bir savaş” patlak verdi. Tacchu rahipleri Komatsu’yu kendi çıkarları için tapınağın adıyla yazı ve çizimler satmakla suçladılar. Ayrıca Komatsu’nun kadınlarla görülme sıklığı da onları dehşete düşürmüştü. Komatsu da liderliğini eleştiren keşişleri tecrit etmeye ve cezalandırmaya çalıştı. Bu çatışma beş yıl kadar sürdü ve yargıya taşındı. [4]

Peki ya Tibet Budizmi? Bu tür çekişmeler için bir istisna değil midir? Peki ya yaratılmasına yardımcı olduğu toplum? Pek çok Budist, 1959’daki Çin baskısından önce eski Tibet’in modern sanayileşmiş toplumu saran egoist yaşam tarzlarından, boş materyalizmden ve yozlaştırıcı ahlaksızlıklardan arınmış, ruhani yönelimli bir krallık olduğunu savunur. Batı basını, seyahat kitapları, romanlar ve Hollywood filmleri Tibet teokrasisini gerçek bir Shangri-La olarak tasvir eder. Dalay Lama’nın kendisi Tibet’te “Budizmin yaygın etkisinin”, “bozulmamış bir çevrenin geniş açık alanlarının ortasında barış ve uyuma adanmış bir toplumla sonuçlandığını”, “özgürlüğün ve huzurun tadına vardıklarını” belirtir. [5]

Tibet’in tarihi okunduğunda ortaya biraz farklı bir tablo çıkıyor. Batılı bir Budist talebesi “Eski Tibet’te dini çatışmalar olağan bir durumdu. Tarih, Tibetli lamalar ve takipçilerinin karşılıklı hoşgörü ve şiddet içermeyen iyi niyetle birlikte yaşadığı Shangri-La imajını yalanlıyor. Gerçekten de durum oldukça farklıydı. Eski Tibet daha çok Karşı Reform’un din savaşları esnasındaki Avrupa’ya benziyordu” diye yazıyor. [6] On üçüncü yüzyılda, İmparator Kubilay Han ilk Büyük Lama’yı yarattı; bu kişi diğer tüm lamalara bir papanın piskoposlarına başkanlık ettiği gibi başkanlık edecekti. Birkaç yüzyıl sonra Çin İmparatoru, 25 yaşında hırslı bir adam olan Büyük Lama’yı desteklemek için Tibet’e bir ordu gönderdi ve daha sonra kendisine tüm Tibet’in hükümdarı Dalay [Okyanus] Lama unvanını verdi.

Kendisinden evvelki iki lama “reankarnasyonu” daha sonra daha sonra geriye dönük olarak selefleri olarak tanınmış ve böylece 1. Dalay Lama 3. Dalay Lama’ya dönüştü. Bu 1. [veya 3.] Dalay Lama’nın kendi mezhebine ait olmayan manastırları ele geçirdiğine ve kendi tanrısallık iddiasıyla çelişen Budist yazılarını yok ettiğine inanılır. Yerine geçen Dalay Lama pek çok metresi olan, arkadaşlarıyla parti yapan ve cisimleşmiş bir tanrıya yakışmayacak şekilde davranarak zevk ve sefa içinde bir yaşam sürdü. Bu suçları yüzünden rahipleri tarafından öldürüldü. 170 yıl içinde, tanınmış ilahi statülerine rağmen, beş Dalay Lama yüksek rahipleri veya diğer saray mensupları tarafından öldürüldü. [7]

Yüzlerce yıl boyunca Tibet’in rakip Budist mezhepleri şiddetli çatışmalara ve yargısız infazlara sahne oldu. 1660 yılında 5. Dalay Lama, Karmapa olarak bilinen yüksek lamasıyla rakip Kagyu mezhebinin kalesi olan Tsang eyaletinde bir isyanla karşı karşıya kaldı. 5. Dalay Lama isyancılara karşı sert bir cezalandırma çağrısında bulunarak, Moğol ordusuna erkek ve kadın soylarını ve bebekleri bile “kayalara çarpan yumurtalar gibi”, yani “onlara ait her türlü izi, hatta isimlerini bile” yok etmelerini emretti. [8]

1792’de pek çok Kagyu manastırına el konuldu ve keşişleri zorla Gelug mezhebine [Dalay Lama’nın mezhebi] sokuldu. “Sarı Şapkalılar” olarak da bilinen Gelug okulu, öğretilerini diğer Budist mezhepleriyle harmanlama konusunda çok az hoşgörü veya isteklilik gösterdi. Geleneksel dualarından birinin sözleriyle:

“Büyük varlıklar, yüksek memurlar ve sıradan insanları

Gelug öğretisini kirleten ve yozlaştıranları

Toz parçacıklarına indirgeyen

Sarı Şapka öğretilerinin vahşi tanrısı, sana şükürler olsun”. [9]

Tibetli bir generalin on sekizinci yüzyıla ait bir anısı, ancak Budistler arasındaki bir dini çatışmalarda olabilecek ölçüde acımasız ve kanlı bir mezhep çatışmasını tasvir eder. [10] Tibet Budizminin Batı’daki günümüz takipçileri, bu çirkin tarihe büyük ölçüde yabancı.

Dinlerin yalnızca şiddetle değil, ekonomik sömürüyle de yakın bir ilişkisi oldu. Aslında, çoğu zaman şiddeti gerekli kılan şey ekonomik sömürüydü. Tibet teokrasisinde de durum böyleydi. Dalay Lama’nın Tibet’e en son liderlik ettiği 1959’a yılına kadar ekilebilir arazilerin çoğu hala serfler tarafından işletilen tımarlar şeklinde örgütlenmişti. Bu mülkler iki toplumsal gruba aitti; zengin laik toprak ağaları ve zengin teokratik lamalar. Eski düzene sempati duyan bir yazar bile “gayrimenkullerin büyük bir kısmının manastırlara ait olduğunu ve bunların çoğunun büyük servetler biriktirdiğini” kabul etmektedir. Servetin çoğu “aktif olarak ticaret, alım satım ve borç para vermeyle” biriktirildi. [11]

Drepung manastırı; 185 tımar arazisi, 25 bin serfi, 300 büyük otlağı ve 16 bin çobanı ile dünyanın en büyük toprak sahiplerinden biriydi. Manastırların zenginliği az sayıda yüksek rütbeli lamanın elindeydi. Sıradan keşişlerin çoğu mütevazı bir şekilde yaşıyordu ve büyük servetlere doğrudan erişimleri yoktu. Dalay Lama’nın kendisi “1000 odalı, 14 katlı Potala Sarayı’nda zenginlik içinde yaşıyordu”. [12]

Laik liderler de iyi iş çıkardı. Dikkate değer bir örnek, 4 bin kilometrekarelik araziye ve 3 bin 500 serfe sahip olan Dalay Lama’nın meslekten olmayan ekibinin bir üyesi olan Tibet ordusunun başkomutanıydı. [13] Eski Tibet bazı Batılı hayranları tarafından “halkı gönüllü olarak karma yasalarına uyduğu için polis gücüne ihtiyaç duymayan bir ulus” olarak yanlış tanıtılır. [14] Aslında küçük de olsa profesyonel bir ordusu vardı ve bu ordu esas olarak asayişi sağlamak, mülklerini korumak ve kaçak serfleri avlamak üzere toprak ağalarına jandarma olarak hizmet ediyordu.

Genç Tibetli oğlanlar düzenli olarak köylü ailelerinden alınır ve keşiş olarak eğitilmek üzere manastırlara getirilirdi. Oraya vardıklarında ömür boyu bağlanırlardı. Bir keşiş olan Tashì-Tsering, köylü çocukların manastırlarda cinsel olarak kötü muamele görmesinin yaygın olduğunu bildiriyor. Kendisi de dokuz yaşından itibaren defalarca tecavüze uğramış. [15] Manastır mülkleri ayrıca çocukları ev hizmetçisi, dansçı ve asker olarak ömür boyu hizmet etmek üzere alıyordu.

Eski Tibet’te bir tür özgür köylü olarak geçinen az sayıda çiftçi ve belki de tüccar, esnaf ve küçük tüccarlardan oluşan “orta sınıf” aileleri oluşturan 10 bin insan daha vardı. Binlerce kişi de dilencilik yapıyordu. Ayrıca hiçbir şeye sahip olmayan, genellikle ev hizmetçisi olan köleler de vardı. Onların çocukları köleliğe doğuyordu. [16] Kırsal nüfusun çoğunluğu serfti. Kölelerden biraz daha iyi muamele gören serfler, okul ya da tıbbi bakımdan yoksundu. Efendinin topraklarında — ya da manastırın topraklarında — ücret almadan ömür boyu çalışmak, efendinin evlerini tamir etmek, mahsullerini taşımak ve yakacak odunlarını toplamakla yükümlüydüler. Ayrıca talep üzerine hayvan taşımaları ve ulaşım sağlamaları da beklenirdi. [17] Efendileri onlara hangi ürünleri yetiştireceklerini ve hangi hayvanları besleyeceklerini söylerdi. Efendilerinin ya da lamalarının rızası olmadan evlenemezlerdi. Ve sahipleri onları uzak bir yerde çalışmak üzere kiralarsa ailelerinden kolayca ayrılabilirlerdi. [18]

Özgür emek sisteminde olduğu gibi ve köleliğin aksine, derebeylerinin serfin bakımıyla ilgili hiçbir sorumluluğu yoktu ve pahalı bir mülk olarak hayatta kalmasında doğrudan bir çıkarı yoktu. Serfler kendi geçimlerini sağlamak zorundaydı. Yine de köle sisteminde olduğu gibi, efendilerine bağlıydılar ve bu da ne örgütlenebilen ne grev yapabilen ne de piyasa bağlamında işçiler gibi serbestçe ayrılabilen sabit ve kalıcı bir iş gücünü garanti ediyordu. Derebeyleri her iki dünyanın da en iyisine sahipti.

Kendisi de kaçak bir serf olan 22 yaşındaki bir kadın anlatıyor: “Güzel serf kızları genellikle ev sahibi tarafından hizmetçi olarak alınır ve dilediği gibi kullanılırdı”, “Hakları olmayan kölelerdi”. [19] Serfler bir yere gitmek için izin almak zorundaydı. Toprak sahiplerinin kaçmaya çalışanları yakalamak için yasal yetkileri vardı. 24 yaşındaki bir kaçak Çin müdahalesini bir “kurtuluş” olarak görmüştü. Serf olarak sürekli çalışma, açlık ve soğuğa maruz kaldığını ifade etti. Üçüncü başarısız kaçışından sonra derebeyinin adamları tarafından ağzından ve burnundan kan gelene kadar acımasızca dövülmüş. Daha sonra acıyı arttırmak için yaralarının üzerine alkol ve kostik soda döktüklerini iddia ediyor. [20]

Serfler evlendiklerinde vergilendiriliyor, her çocuğun doğumunda ve ailedeki her ölümde vergilendiriliyordu. Bahçelerine bir ağaç diktikleri ve hayvan besledikleri için vergilendiriliyorlardı. Dini bayramlarda, halka açık dans eder ve davul çalarlarsa, hapse gönderilirler ve serbest bırakılırlarsa vergilendiriliyorlardı. İş bulamayanlardan işsiz kaldıkları için vergi alınıyor, iş aramak için başka bir köye gittiklerinde ise yol vergisi ödüyorlardı. İnsanlar ödeyemediklerinde, manastırlar onlara yüzde 20 ila 50 faizle borç para veriyordu. Bazı borçlar babadan oğula toruna geçiyordu. Borcunu ödeyemeyenler köleliğe atılma riskiyle karşı karşıya kalıyordu. [21]

Teokrasinin dini öğretileri sınıflı düzene payende oluyordu. Yoksullara ve acı çekenlere, önceki yaşamlarındaki kötü davranışları yüzünden başlarına bu belaları getirdikleri öğretiliyordu. Bu nedenle mevcut varoluşlarının sefaletini karmik bir kefaret olarak ve bir sonraki yaşamlarında durumlarının düzeleceği beklentisiyle kabullenmeleri gerekiyordu. Zenginler ve güçlüler iyi talihlerini geçmiş ve şimdiki yaşamlarındaki erdemlerinin bir ödülü ve somut bir kanıtı olarak görüyorlardı.

Tibetli serfler, kendi baskılarına karşı kör olan batıl inançlı kurbanlardan daha fazlasıydı. Gördüğümüz gibi, bazıları kaçtı; diğerleri açık açık direndi ve bazen korkunç sonuçlara katlandı. Feodal Tibet’te işkence ve sakatlama — göz oyma, dil çıkarma, bağlama ve uzuv kesme dahil — hırsızlara ve kaçan ya da direnen serflere verilen favori cezalardı. [22]

Stuart ve Roma Gelder, 1960’larda Tibet’e yaptıkları bir yolculuk sırasında, bir manastıra ait iki koyunu çalan eski bir köle olan Tsereh Wang Tuei ile görüştüler. Bu yüzden iki gözü oyulmuş ve eli bir daha kullanamayacağı şekilde kesilmişti. Artık Budist olmadığını açıklıyor: “Kutsal bir lama beni kör etmelerini söylediğinde dinin iyi bir şey olmadığını düşündüm”. [23] İnsan canına kıymak Budist öğretilere aykırı olduğundan bazı suçlular şiddetli bir şekilde kırbaçlanır ve ardından dondurucu gecede ölmeleri için “Tanrı’ya havale edilirdi”. Tom Grunfeld, Tibet üzerine yazdığı kitabında “Tibet ile Orta Çağ Avrupası arasındaki paralellikler çarpıcıdır” sonucuna varıyor. [24]

1959 yılında Anna Louise Strong, Tibetli derebeyleri tarafından kullanılan işkence aletlerinin sergilendiği bir sergiyi ziyaret etti. Çocuklar için küçük olanlar da dahil olmak üzere her boyda kelepçeler, burun ve kulakları kesmek, gözleri oymak, elleri koparmak ve bacakları bağlamak için aletler vardı. Kızgın ateşe sokulan damgalar, kırbaçlar ve bağırsakları deşmek için özel aletler vardı. Sergide, hırsızlık nedeniyle kör edilen, sakat bırakılan ya da uzuvları kesilen kurbanların fotoğrafları ve tanıklıkları yer alıyordu. Efendisinin kendisine yuan ve buğday borcu olan ama ödemeyi reddeden bir çoban vardı. O da efendisinin ineklerinden birini çalmış, bu yüzden elleri kesilmiş. Eşinin efendisi tarafından elinden alınmasına karşı çıkan bir başka çobanın da elleri kırılmıştı. Burunları ve üst dudakları kesilmiş komünist aktivistlerin ve tecavüze uğradıktan sonra burnu kesilen bir kadının fotoğrafı vardı. [25]

Tibet’e daha önce gelen ziyaretçiler teokratik despotizm hakkında yorumlarda bulundular. Bir İngiliz olan Dr. A. L. Waddell, 1895’te halkın “keşişlerin dayanılmaz zulmü” ve halkı terörize etmek için uydurdukları şeytani hurafelere marız kaldığını yazmıştı. 1904 yılında Perceval Landon, Dalay Lama’nın yönetimini “baskı makinesi” olarak tanımladı. Aynı tarihlerde bir başka İngiliz gezgin, Yüzbaşı W. F. T. O’Connor, “büyük toprak sahiplerinin ve rahiplerin her birinin kendi egemenlik alanlarında, hiçbir itirazın olmadığı despotik bir güç kullandıklarını”, halkın ise “manastırcılığın ve rahip zanaatının en korkunç şekilde büyümesiyle baskı altında tutulduğu” gözlemini yapıyor. Tibetli yöneticiler “aşağılayıcı efsaneler icat etmiş ve halk arasında batıl inanç ruhunu teşvik ettiler”. 1937’de başka bir ziyaretçi olan Spencer Chapman şöyle yazıyor: “Lamaist keşiş zamanını halka hizmet etmek veya onları eğitmek için harcamaz. […] Yol kenarındaki dilenci keşiş için bir hiçtir. Bilgi manastırların kıskançlıkla korudukları ayrıcalıklarıdır ve manastırların nüfuzlarını ve zenginliklerini arttırmak için kullanılır”. [26] Her ne kadar aksini dilesek de feodal teokratik Tibet Budizmi, Batılı dindaşları tarafından coşkuyla beslenen romantik Shangri-La’dan çok uzaktı.

Sekülerleşme ve maneviyat

Çinli komünistler 1951’de ülkeye girdikten sonra Tibet’e ne oldu? O yıl yapılan anlaşma, Dalay Lama’nın yönetimi altında görünürde özyönetim öngörüyordu ancak Çin’e askeri kontrol ve dış ilişkileri yürütme konusunda münhasır hak tanıyordu. Çinlilere ayrıca “sosyal reformları teşvik etmek için” iç yönetimde doğrudan bir rol verildi. Yaptıkları ilk değişiklikler arasında tefeci faiz oranlarını düşürmek ve birkaç hastane ve yol inşa etmek vardı. Başlangıçta yavaş hareket ettiler ve yeniden yapılanmayı hayata geçirmek için çoğunlukla iknaya güvendiler. Hiçbir aristokrat ya da manastır mülküne el konulmadı ve feodal beyler atalarından bu yana kendilerine bağlı olan köylüler üzerinde hüküm sürmeye devam ettiler. Bir gözlemcinin iddiasına göre, “Batı’daki yaygın inanışın aksine Çinliler, Tibet kültürüne ve dinine saygı göstermeye özen gösterdiler”. [27]

Tibetli efendiler ve lamalar yüzyıllar boyunca Çinlilerin gelip gittiğini görmüş ve Generalissimo Çan Kayşek ve onun Çin’deki gerici Kuomintang yönetimiyle iyi ilişkilere sahip olmuşlardı. [28] Dalay Lama ve Pançen Lama’nın seçimini geçerli kılmak için Kuomintang hükümetinin onayı gerekiyordu. Şu anki 14. Dalay Lama Lhasa’ya ilk kez getirilirken ona yüzyıllardır süregelen geleneğe uygun olarak Çin birliklerinden oluşan silahlı bir eskort ve Çinli bir bakan eşlik ediyordu. 1950’lerin başında Tibetli efendiler ve lamaları üzen şey, bu son Çinlilerin komünist olmasıydı. Komünistlerin kolektivist eşitlikçi planlarını Tibet’e dayatmaya başlamalarının an meselesi olmasından korkuyorlardı.

Mesele 1956-57 yıllarında silahlı Tibetli çetelerin Çin Halk Kurtuluş Ordusu konvoylarını pusuya düşürmesiyle alevlendi. Ayaklanma, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’ndan (CIA) askeri eğitim, Nepal’deki destek kampları ve çok sayıda hava ikmali de dahil olmak üzere kapsamlı yardım aldı. [29] [30] Bu arada Amerika Birleşik Devletleri’nde, CIA tarafından finanse edilen bir paravan kuruluş olan Amerikan Özgür Asya Topluluğu, Dalay Lama’nın en büyük kardeşi Thubtan Norbu’nun aktif bir rol aldığı Tibet direnişini enerjik bir şekilde kamuoyuna duyurdu. Dalay Lama’nın ikinci en büyük kardeşi Gyalo Thondup, 1951 gibi erken bir tarihte CIA ile istihbarat operasyonu oluşturdu. Daha sonra bunu CIA tarafından eğitilmiş bir gerilla birliğine dönüştürdü ve bu birliğe katılanlar paraşütle Tibet’e geri döndü. [31]

CIA’in ülkeye soktuğu Tibetli komando ve casusların çoğu aristokrat ailelerin şefleri ya da şeflerin oğullarıydı. CIA’in bir raporuna göre bunların yüzde 90’ından bir daha haber alınamadı, yani büyük olasılıkla yakalanıp öldürüldüler. [30] Hugh Deane, “Pek çok lama, seçkin tabakanın sıradan mensupları ve Tibet ordusunun büyük bir kısmı ayaklanmaya katıldı ama esas olarak halk katılmayarak ayaklanmanın başarısız olmasını sağladı” diye yazıyor. [32] Tibet üzerine yazdıkları kitapta Ginsburg ve Mathos da benzer bir sonuca varıyor: “Tespit edilebildiği kadarıyla Lhasa’nın ve bitişiğindeki kırsal kesimin sıradan halkının büyük bir kısmı, hem ilk başlarda hem de ilerlediğinde Çinlilere karşı mücadeleye katılmadı”. [33] Nihayetinde direniş dağıldı.

Çinliler 1959’dan sonra her ne kadar yanlışlar yapmış ve yeni baskılar getirmiş olsalar da köleliği ve Tibet’in köle emeğine dayalı serflik sistemini ortadan kaldırdılar. Birçok ezici vergiyi ortadan kaldırdılar, iş projeleri başlattılar ve işsizliği ve dilenciliği büyük ölçüde azalttılar. Laik okullar kurarak manastırların eğitim tekelini kırdılar. Ve Lhasa’da içme suyu ve elektrik sistemleri inşa ettiler. [34]

Heinrich Harrer [daha sonra Hitler’in SS’lerinde çavuş olduğu ortaya çıktı] Tibet’teki tecrübeleri hakkında çok satan bir kitap yazdı ve bu kitap popüler bir Hollywood filmi haline getirildi. Çinlilere direnen Tibetlilerin “ağırlıklı olarak soylular, yarı soylular ve lamalardan oluştuğunu, yollarda ve köprülerde çalıştırılmak gibi en aşağılık işleri yapmak zorunda bırakılarak cezalandırıldıklarını, turistler gelmeden önce kenti temizlemek zorunda bırakılarak daha da aşağılandıklarını” bildirdi. Ayrıca dilenciler ve serseriler için ayrılmış bir kampta yaşamak zorunda bırakıldılar; tüm bunlar Harrer tarafından Çin işgalinin korkunç tabiatının kesin kanıtları olarak ele alınıyor. [35]

1961 yılına gelindiğinde Çinli işgal yetkilileri efendilerin ve lamaların sahip olduğu toprak mülklerini kamulaştırdı. Binlerce dönüm araziyi kiracı çiftçilere ve topraksız köylülere dağıtarak onları yüzlerce komün halinde yeniden örgütlediler. Bir zamanlar soyluların sahip olduğu sürüler, yoksul çobanlardan oluşan kolektiflere devredildi. Hayvancılıkta ıslah çalışmaları yapıldı, yeni sebze çeşitleri ve yeni buğday ve arpa türleri getirildi ve sulama iyileştirmeleri yapıldı; tüm bunların tarımsal üretimde artışa yol açtığı bildirildi. [36] [37]

Pek çok köylü her zamanki gibi dindar kaldı ve din adamlarına sadaka verdi. Ancak çocukken dini tarikatlara alınan keşişler artık manastır hayatından vazgeçmekte özgürdü ve özellikle genç olanlar olmak üzere binlercesi vazgeçti. Geriye kalan din adamları mütevazı devlet maaşları ve dua ayinlerinde, düğünlerde ve cenazelerde görev alarak elde ettikleri ekstra gelirlerle hayatlarını sürdürdüler. [38]

Hem Dalay Lama hem de yardımcısı ve en küçük kardeşi Tendzin Choegyal, “Çin işgalinin sonucu olarak 1,2 milyondan fazla Tibetlinin öldüğünü” iddia etti. [39] Çin baskısından altı yıl önce yapılan 1953 resmi nüfus sayımında Tibet’te ikamet eden tüm nüfus 1 milyon 274 bin olarak kaydedildi. [40] Diğer nüfus sayımları Tibet’teki nüfusu yaklaşık iki milyon olarak gösteriyor. Eğer Çinliler 1960’ların başında 1,2 milyon kişiyi öldürmüş olsalardı, Tibet’in neredeyse tamamı insansızlaştırılmış, ölüm kampları ve toplu mezarlarla dolu bir ölüm tarlasına dönüştürülmüş olurdu ki bu konuda elimizde hiçbir kanıt yok. Tibet’te çok az sayıda bulunan Çin kuvvetleri, tüm zamanlarını başka hiçbir şey yapmadan geçirmiş olsalar bile bu kadar insanı toplayıp, avlayıp yok edemezlerdi.

Çinli makamlar, ceza biçimi olarak kırbaçlama, sakatlama ve uzuv kesme uygulamalarına son verdiklerini iddia ediyor. Ancak kendileri de sürgündeki Tibetliler tarafından gaddarlıkla suçlanıyorlar. Yetkililer, özellikle dini inançlara yönelik zulmün hem Çin’de hem de Tibet’te had safhaya ulaştığı 1966-76 Kültür Devrimi sırasında “hatalar” yaptıklarını kabul ediyorlar. 1950’lerin sonundaki ayaklanmadan sonra binlerce Tibetli hapsedildi. Büyük İleri Atılım sırasında Tibet köylüsüne zorla kolektifleştirme ve tahıl tarımı dayatıldı, bu da bazen üretim üzerinde feci etkiler yarattı. 1970’lerin sonlarında Çin, kontrolleri gevşetmeye başladı ve “önceki yirmi yıl boyunca verilen zararın bir kısmını telafi etmeye çalıştı”. [41]

1980 yılında Çin hükümeti, Tibet’e daha fazla özerklik ve özyönetim vermek üzere tasarlandığı duyurulan reformları başlattı. Tibetlilerin artık özel arazilerini ekmelerine, hasat fazlalarını satmalarına, hangi ürünleri yetiştireceklerine kendileri karar vermelerine ve yak ve koyun beslemelerine izin verilecekti. Dış dünyayla iletişime yeniden izin verildi ve bazı Tibetlilerin Hindistan ve Nepal’deki sürgündeki akrabalarını ziyaret edebilmeleri için sınır kontrolleri gevşetildi. [42] 1980’lere gelindiğinde önde gelen lamaların çoğu Çin ile yurt dışındaki sürgün toplulukları arasında gidip gelmeye başladı, “Tibet’teki manastırlarını restore ederek Budizmin orada yeniden canlandırılmasına ön ayak oldular”. [43]

2007 itibariyle Tibet Budizmi hâlâ yaygın olarak uygulanıyor ve resmi makamlar tarafından hoşgörüyle karşılanıyordu. Hac ziyaretlerine ve diğer standart ibadet biçimlerine ancak sınırlar dahilinde izin veriliyordu. Tüm rahip ve rahibeler dini konumlarını ayrılık ya da muhalefeti körüklemek için kullanmayacaklarına dair bir sadakat yemini imzalamak zorundaydı. Ve Dalay Lama’nın fotoğraflarını sergilemek yasa dışı ilan edildi. [44]

1990’larda Çin’in muazzam nüfusunun yüzde 95’inden fazlasını oluşturan etnik grup olan Hanlar, kayda değer sayılarda Tibet’e taşınmaya başladı. Lhasa ve Shigatse sokaklarında Han kolonizasyonunun izleri kolaylıkla görülebiliyor. Fabrikaları, dükkanların ve satış tezgahlarının çoğunu Çinliler işletiyor. Su arıtma tesislerine ve konutlara harcanması daha iyi olabilecek bütçelerle yüksek ofis binaları ve büyük alışveriş merkezleri inşa edildi. Tibet’teki Çinli kadrolar Tibetli komşularını sıklıkla geri kalmış ve tembel, iktisadi kalkınmaya ve “vatanseverlik eğitimine” muhtaç olarak görüyor. 1990’larda milliyetçi sempati beslediğinden şüphelenilen Tibet hükümeti çalışanları görevlerinden tasfiye edildi ve Dalay Lama’yı itibarsızlaştırmak için bir kez daha kampanyalar başlatıldı. Tibetli bazı şahısların ayrılıkçı faaliyetler yürüttükleri ve “siyasi bozgunculuk” yaptıkları gerekçesiyle tutuklandıkları, hapsedildikleri ve zorla çalıştırıldıkları bildirildi. Bazıları yeterli yiyecek, su ve battaniye olmadan idari gözaltında tutuldu, tehditlere, dayağa ve diğer kötü muamelelere maruz kaldı. [45]

Tibet tarihi, kültürü ve tabii ki dini okullarda göz ardı ediliyor. Tibetçeye çevrilmiş olsa da ders kitapları esas olarak Çin tarihi ve kültürüne odaklanıyor. Çin aile planlaması düzenlemeleri Tibetli aileler için üç çocuk yapmasına izin veriyor [Çin genelinde Han aileleri için yalnızca bir çocuk sınırı ve ilk çocuğu kız olan taşradaki Han ailelerine iki çocuk sınırı var]. Tibetli bir çift üç çocuk sınırını aşarsa, fazla çocuklar devlet destekli kreş, sağlık bakımı, barınma ve eğitimden mahrum bırakılabilir. Bu cezalar düzensiz olarak uygulanıyor ve bölgelere göre değişiyor. [45] Bu çocuk hizmetlerinin hiçbirinin Çin’in idareyi ele geçirmesinden önce Tibetlilere sunulmadığı belirtilmeli.

Zengin lamalar ve laik efendiler için komünist müdahale tam anlamıyla bir felaketti. Çoğu yurt dışına kaçtı, tıpkı kaçışında CIA’den yardım alan Dalay Lama’nın kendisi gibi. Bazıları yaşamak için çalışmak zorunda kalacaklarını dehşet şekilde öğrendi. Ancak birçoğu bu kaderden kurtuldu. Dışişleri Bakanlığı tarafından 1998 yılında yayımlanan belgelere göre, 1960’lar boyunca Tibetli sürgünler CIA’den el altından yılda 1,7 milyon dolar alıyordu. Bu hakikat kamuoyuna açıklandıktan sonra Dalay Lama’nın örgütü, Maocu devrimin altını oymak üzere Tibet’e silahlı sürgün birlikleri göndermek için 1960’lı yıllar boyunca CIA’den milyonlarca dolar aldığını itiraf eden bir bildiri yayımladı. Dalay Lama’nın CIA’den aldığı yıllık ödeme 186 bin dolardı. Hem onu hem de diğer Tibetli sürgünleri Hindu istihbaratı da finanse etti. Kendisinin ya da kardeşlerinin CIA için çalışıp çalışmadığını söylemeyi reddetti. Teşkilat da yorum yapmayı reddetti. [46]

1995 yılında Kuzey Carolina’da yayımlanan News & Observer of Raleigh gazetesi, Dalay Lama’nın gerici Cumhuriyetçi senatör Jesse Helms tarafından kucaklandığını gösteren renkli bir fotoğrafı “Budist, Dindar Sağın Kahramanını Esir Aldı” başlığıyla manşetine taşıdı. [47] Nisan 1999’da Dalay Lama, Margaret Thatcher, Papa 2. John Paul ve ilk George Bush ile birlikte Britanya’yı ziyaret etmekte olan Şili’nin eski faşist diktatörü ve uzun süredir CIA müşterisi olan Augusto Pinochet’nin serbest bırakılması için İngiliz hükümetine çağrıda bulundu. Dalay Lama, Pinochet’nin insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle yargılanmak üzere İspanya’ya gitmeye zorlanmamasını talep etti.

Yirmi birinci yüzyılda ABD Kongresi, National Endowment for Democracy ve CIA’den daha saygın görünen diğer kanallar aracılığıyla Hindistan’daki Tibetlilere yılda 2 milyon dolar ve Tibetli sürgün camiasındaki “demokrasi faaliyetleri” için ek milyonlar tahsis etmeye devam etti. Dalay Lama bu paralara ek olarak finansör George Soros’tan da para aldı. [48]

Dalay Lama, CIA ve çeşitli gericilerle olan ilişkileri ne olursa olsun sık sık barış, sevgi ve şiddetsizlikten söz etti. Kaçtığında henüz 25 yaşında olan Dalay Lama, Tibet’in eski rejiminin suistimallerinden dolayı gerçekten de suçlanamaz. 1994 yılında verdiği bir röportajda, ülkesinde okullar ve yollar inşa edilmesini desteklediğini belirtti. Köylülere uygulanan corvée [zorla ücretsiz serf işçiliği] ve bazı vergilerin “son derece kötü” olduğunu söyledi. Ve insanların bazen nesilden nesile aktarılan eski borçlarla yükümlü tutulmasından hoşnut değildi. [49] Batı dünyasında yaşadığı yarım yüzyıl boyunca, eski Tibet2te pek bilinmeyen insan hakları ve din özgürlüğü gibi kavramları benimsemişti. Hatta Tibet için yazılı bir anayasa ve temsili bir meclis içeren bir demokrasi bile önermişti. [39]

1996 yılında Dalay Lama, sürgündeki cemaat üzerinde tedirgin edici bir etki yaratmış olması muhtemel bir bildiri yayımladı. Bildirinin bir kısmı şöyleydi: “Marksizm ahlaki ilkeler üzerine kuruludur, kapitalizm ise yalnızca kazanç ve karlılığa bakar. Marksizm üretim araçlarının adil kullanımını teşvik eder ve çalışan sınıfların kaderini ve sömürü kurbanlarını önemser. Bu nedenlerden dolayı sistem bana cazip geliyor ve kendimi yarı Marksist, yarı Budist olarak görüyorum”. [50]

Ancak “bolluk içinde yaşayanlara” da güven verici bir mesaj gönderdi: “Zengin olmak iyi bir şeydir… Bunlar hak eden amellerin meyveleridir, geçmişte cömert olduklarının kanıtıdır”. Yoksullara ise şu öğüdü verdi: “Mülk ve servet sahibi olanlara karşı öfkelenmek ve isyan etmek için iyi bir neden yoktur… Olumlu bir tutum geliştirmek daha iyidir”. [51]

2005 yılında Dalay Lama, diğer on Nobel Ödülü sahibi ile birlikte Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi uyarınca, dünyanın her yerinde çalışan insanların kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurma yönündeki “devredilemez ve temel insan hakkını” destekleyen ve geniş çapta duyurulan bir bildiriye imza attı. Bildiride, “Bu temel hak pek çok ülkede yeterince korunmamakta, bazılarında ise açıkça yasaklanmakta ya da acımasızca bastırılmaktadır” denildi. Burma, Çin, Kolombiya, Bosna ve diğer bir dizi ülke en kötü suçlular arasında gösterildi: “Amerika Birleşik Devletleri bile işçilerin sendika kurma ve toplu pazarlık yapma haklarını yeterince koruyamamaktadır. Milyonlarca ABD’li çalışan sendika kurmak için yasal korumadan yoksundur…” [52]

Dalay Lama ayrıca Tibetli rahibelerin eğitim almasını engelleyen kökleşmiş geleneksel engellerin kaldırılmasına da tam destek verdi. Sürgüne vardıklarında çok az rahibe okuma yazma biliyordu. Tibet’te faaliyetlerini gün boyu süren dua ve ilahilere adamışlardı. Fakat kuzey Hindistan’da artık Budist felsefesi okumaya ve eski Tibet’te yalnızca rahiplere açık olan teolojik çalışma ve tartışmalara katılmaya başladılar. [53]

Dalay Lama, 2005’in kasım ayında Stanford Üniversitesi’nde “Şiddetsizliğin Kalbi” konulu bir konuşma yaptı, ancak tüm şiddeti topluca kınamaktan kaçındı. İlerideki acıları azaltmak için yapılan şiddet eylemlerinin kınanmaması gerektiğini söyleyen Lama, İkinci Dünya Savaşı’nı demokrasiyi korumaya yönelik kıymetli bir çaba örneği olarak gösterdi. Peki ya Irak’ta dört yıl süren katliam ve kitlesel yıkım, dünyanın çoğu tarafından — hatta muhafazakâr bir papa tarafından bile — uluslararası hukukun açık ihlali ve insanlığa karşı bir suç olarak kınanan savaş? Dalay Lama kararsızdı: “Irak savaşına doğru ya da yanlış demek için henüz çok erken”. [54] Daha önce ABD’nin Yugoslavya’ya yönelik askeri müdahalesini ve daha sonra da Afganistan’a yönelik askeri müdahalesini desteklemişti. [55] [56] [57]

Feodal teokrasiden çıkış

Shangri-La efsanesine göre, eski Tibet’te insanlar manastır ve laik efendileriyle mutlu ve huzurlu bir ortak yaşam sürüyorlardı. Zengin lamalar ve yoksul keşişler, varlıklı toprak sahipleri ve yoksul serfler, derin bir ruhani ve barışçıl kültürün rahatlatıcı merhemiyle karşılıklı olarak birbirlerine bağlanmışlardı.

Bu, insana G. K. Chesterton ve Hilaire Belloc gibi son dönem muhafazakâr Katolikler tarafından sunulan idealize edilmiş feodal Avrupa imajını hatırlatıyor. Onlar için Orta Çağ Hıristiyan dünyası, kiliselerinin güvenli kollarında, lordlarının az çok iyi niyetli koruması altında yaşayan mutlu köylülerin dünyasıydı. [58] Yine belirli bir kültürü, karanlık maddi tarihinden arındırılmış, idealize edilmiş biçimiyle kabul etmeye davet ediliyoruz. Bu, onu kayırılan sınıf tarafından, ondan en çok istifade edenler tarafından sunulduğu şekliyle kabul etmek anlamına gelir. Tibet’in Shangri-La imgesi, Orta Çağ Avrupa’sının pastoral imgesinden daha fazla tarihsel gerçekliğe oturmuyor.

Tüm acımasız gerçeklikleriyle bakıldığında eski Tibet daha önceki bir kitapta ifade ettiğim görüşü, yani kültürün nötr olmaktan başka bir şey olmadığı görüşünü doğruluyor. Kültür, toplumun ayrıcalıklı bir kesimine geri kalanı için büyük bedeller ödeterek, bir dizi vahim adaletsizliğin meşrulaştırıcı kılıfı olarak işleyebilir. [59] Teokratik feodal Tibet’te egemen çıkarlar, geleneksel kültürü servetini ve iktidarını tahkim etmek için manipüle etti. Teokrasi, karşıt fikir ve eylemleri şeytani etkiyle bir tutuyordu. Derebeyinin üstünlüğü ve köylünün değersizliği genel varsayımını yaymıştı. Zenginler iyi bir yaşamı, yoksullar ise alçak bir varoluşu hak ediyor olarak kabul gördü, tüm bunlar geçmiş yaşamlardan biriken erdem ve erdemsizliğin karmik kalıntılarına dair öğretilerde kodlandı ve Tanrı’nın iradesinin bir parçası olarak sunuldu.

Daha varlıklı lamalar sadece bir şeyi vaaz edip gizlice başka bir şeye inanan ikiyüzlüler miydi? Büyük olasılıkla kendileri için böylesine iyi sonuçlar getiren bu inançlara gerçekten bağlıydılar. Teolojilerinin maddi ayrıcalıklarını böylesine mükemmel bir şekilde desteklemesi, benimsedikleri inancın samimiyetini güçlendiriyordu.

Biz modern seküler dünyanın sakinlerinin, geleneksel anlamda ruhani toplumları karakterize eden mutluluk ve ıstırap, memnuniyet ve örf denklemlerini kavrayamadığımız söylenebilir. Bu muhtemelen doğru ve bazılarımızın neden bu tür toplumları idealize ettiğini açıklayabilir. Ancak yine de oyulmuş bir göz oyulmuş bir gözdür; kırbaç kırbaçtır; ve serflerin ve kölelerin öğütücü sömürüsü, kültürel ambalajı ne olursa olsun acımasız bir sınıf adaletsizliğidir. Her ikisi yan yana var olsa bile, manevi bağ ile insan esareti arasında bir fark söz konusu.

Pek çok sıradan Tibetli, Dalay Lama’nın ülkelerine geri dönmesini istiyor, ancak çok azının onun temsil ettiği toplumsal düzene geri dönülmesini istediği görülüyor. Washington Post’ta 1999 yılında yayımlanan bir haberde Dalay Lama’nın Tibet’te saygı görmeye devam ettiği kaydediliyor, ancak:

“[…] Tibetlilerin çok azı 1959’da kendisiyle birlikte kaçan ve yardımcılarının büyük kısmını oluşturan yozlaşmış aristokrat ailelerin geri dönmesini hoş karşılayacaktır. Örneğin pek çok Tibetli çiftçi, Çin’in toprak reformu sırasında kazandıkları toprakları ailelere teslim etmeye hevesli değil. Tibet’in eski köleleri de eski efendilerinin iktidara dönmesini istemediklerini söylüyorlar. Tibet Budizminin en kutsal yerlerinden biri olan Shigatse’ye her yıl yaptığı hac ziyareti için en iyi kıyafetlerini giyen 67 yaşındaki eski köle Wangchuk, ‘Bu hayatı zaten daha önce bir kez yaşadım’ dedi, Dalay Lama’ya taptığını söyledi ama ekledi: ‘Çin komünizminde hür olmayabilirim ama köle olduğum zamandan daha iyi durumdayım”. [60]

Dalay Lama’nın çocuklukta reenkarne olarak seçilen tek yüksek mevkideki lama olmadığı unutulmamalı. Bir veya daha fazla reenkarne lama veya tulku — tekrar tekrar yeniden doğmak üzere seçilmiş özel saflıkta bir ruhani hoca — çoğu büyük manastıra başkanlık ederken bulunabilir. Tulku sistemi Tibet Budizmine özgüdür. Çok sayıda Tibetli lama reenkarne tulku olduklarını iddia eder.

İlk tulku, ilk Dalay Lama’dan yaklaşık üç asır önce ortaya çıkan ve Karmapa olarak bilinen bir lama. Karmapa, Karma Kagyu olarak bilinen Tibet Budist geleneğinin lideri. Dalay Lama tarafından yönetilen Gelugpa mezhebinin yükselişi, Kagyu ile beş yüz yıl süren ve bugün Tibet sürgün camiası içinde kendini göstermeye devam eden politik-dinsel bir rekabete yol açtı. Bu durumu yaratan Kagyu mezhebinin son otuz beş yılda dünya çapında yaklaşık altı yüz yeni merkez açıp meşhurluk kazanarak büyümesi değil.

Erik Curren, tulku arayışının her zaman bazı Hollywood filmlerinde tasvir edildiği gibi tamamen ruhani bir şekilde yürütülmediğini hatırlatıyor: “Bazen manastır yetkilileri, manastıra daha fazla siyasi nüfuz kazandırmak için güçlü bir yerel soylu aileden bir çocuk istiyordu. Diğer zamanlarda ise, çocuğun yetiştirilmesini etkileyecek çok az kozu olan alt sınıftan bir aileden çocuk istiyorlardı”. Başka durumlarda ise “yerel bir savaş ağası, Çin imparatoru ve hatta Dalay Lama’nın Lhasa’daki hükümeti siyasi sebeplerle kendi tulku seçimini bir manastıra dayatmaya çalışmış olabilir”. [61]

Sürgündeki manastırı Hindistan’ın Sikkim eyaletindeki Rumtek’te bulunan 17. Karmapa’nın seçiminde de böyle bir durum yaşanmış olabilir. 1993 yılında Karma Kagyu geleneğine mensup rahiplerin kendi seçtikleri bir aday vardı. Dalay Lama, birkaç muhalif Karma Kagyu lideriyle birlikte [ve Çin hükümetinin desteğiyle!] başka bir çocuğu destekledi. Kagyu rahipleri, Dalay Lama’nın kendi mezhepleri için bir lider seçme teşebbüsünde bulunarak yetkisini aştığını ileri sürdüler: “Ne siyasi rolü ne de kendi Gelugpa geleneğinde bir lama olarak konumu, ona farklı bir geleneğin lideri olan Karmapa’yı seçme hakkı tanıyordu…” [62] Kagyu liderlerinden birinin ısrarla belirttiği gibi, “Dharma kendin için düşünmektir. Ne kadar saygı duyulan bir hoca olursa olsun, her konuda otomatik olarak bir hocayı takip etmek değildir. Budistler herkesten çok diğer insanların haklarına — insan haklarına ve din özgürlüklerine — saygı göstermelidir”. [63]

Bunu Tibet sürgün camiasında aralıklı isyanlar, gözdağı verme, fiziksel saldırılar, kara listeye alma, polis tacizi, davalar, resmi yolsuzluklar ve Karmapa’nın Rumtek’teki manastırının Gelugpa hizbinin destekçileri tarafından yağmalanması ve zarara uğratılması ile noktalanan on yıllık çatışma izledi. Tüm bunlar en azından bir Batılı dindarın sürgün yıllarının Tibet Budizminin ahlaki yozlaşmasını hızlandırıp hızlandırmadığını merak etmesine neden oldu. [64]

Açık olan şu ki, Tibetli Budistlerin tamamı Dalay Lama’yı teolojik ve ruhani akıl hocaları olarak kabul etmiyor. Kendisinden “Tibet’in ruhani lideri” olarak bahsedilse de pek çok kişi bu unvanı formaliteden biraz daha fazlası olarak görüyor. Bu ona Tibet’in kendi dini ekolü dışındaki dört dini ekolü üzerinde yetki tanımıyor, “tıpkı ABD başkanına ‘hür dünyanın lideri’ demenin ona Fransa veya Almanya’yı yönetme konusunda herhangi bir rol vermemesi gibi”. [65]

Tibetli sürgünlerin tamamı eski Shangri-La teokrasisine hayran değil. Berkeley Kaliforniya’da bir Budist rahiple şifa yöntemleri üzerine çalışan Kim Lewis, rahibin binasında yaşayan ondan fazla Tibetli kadınla uzun uzun konuşma fırsatı buldu. Anavatanlarına geri dönme konusunda ne hissettiklerini sorduğunda aldığı yanıtlar oybirliğiyle olumsuzdu. Lewis, ilk başta bu isteksizliklerinin Çin işgaliyle ilgili olduğunu düşünmüş ama kadınlar hemen aksini söylemişler: “Dört ya da beş erkekle evlenmek zorunda kalmadıkları, neredeyse her zaman hamile olmadıkları ya da kocalarını terk ettikleri için cinsel yolla bulaşan hastalıklarla uğraşmadıkları için son derece minnettar olduklarını” söylediler. Genç kadınlar “eğitim almaktan çok memnundu, herhangi bir dinle kesinlikle alakaları olmasını istemiyorlardı ve Amerikalıların [Tibet konusunda] neden bu kadar saf olduklarını merak ediyorlardı”. [66]

Lewis’in görüştüğü kadınlar, büyükannelerinin onları “bilgelerin eşleri” olarak kullanan keşişlerle yaşadıkları çileli hikayeleri anlattılar. Büyükannelere, keşişlerle yatarak “aydınlanmaya giden yolu” kazandıkları söylenmişti, ne de olsa Buda’nın kendisi de aydınlanmaya ulaşmak için bir kadınla birlikte olmak zorundaydı.

Kadınlar ayrıca Gelugpa mezhebinde sözde ruhani ve perhizkar rahiplerin birbirleriyle yaptıkları “yaygın” seksten de bahsettiler. Anne olan kadınlar, acı bir şekilde Tibet’te manastırın küçük erkek çocuklarına el koymasından bahsettiler. Bir oğlan çocuğu annesi için ağladığında kendisine “Neden onun için ağlıyorsun, o senden vazgeçti, o sadece bir kadın” denildiğini iddia ettiler.

Kaliforniya’da siyasi sığınma hakkı verilen keşişler kamu yardımı için başvuruda bulundular. Kendisi de bir dönem adanmış olan Lewis, evrak işlerinde yardımcı olmuş. Keşişlerin Medicare ile birlikte devletten ayda 550 ila 700 dolar tutarında çek almaya devam ettiklerini gözlemliyor. Ayrıca keşişler güzel döşenmiş dairelerde kira ödemeden ikamet ediyorlar: “Hiçbir fatura ödemiyorlar, faks makineleri, ücretsiz cep ve ev telefonları ve kablolu TV ile birlikte kendilerine sağlanan bilgisayarlarda internete ücretsiz erişebiliyorlar”.

Ayrıca Amerikalı takipçilerinden gelen katkı ve aidatlarla birlikte tarikatlarından aylık ödeme alıyorlar. Bazı adanmışlar keşişler için market alışverişi yapmak, evlerini ve tuvaletlerini temizlemek gibi işleri hevesle yerine getiriyor. Lewis, aynı kutsal adamların “Amerikalıları ‘maddi şeylere olan takıntıları’ nedeniyle eleştirmekte bir sakınca görmediklerini” belirtiyor. [67] Tibet’teki eski feodal teokrasinin sona ermesini memnuniyetle karşılamak, bu ülkedeki Çin yönetimiyle ilgili her şeyi alkışlamak anlamına gelmez. Bu husus bugünün Batı’daki Shangri-La inananları tarafından nadiren anlaşılıyor. Bunun tersi de doğru: Çin işgalini kınamak, eski feodal rejimi romantikleştirmemiz gerektiği anlamına gelmez. Tibetliler mükemmelleştirilmiş ruhaniler ya da masum siyasi semboller olarak değil, gerçek insanlar olarak algılanmayı hak ediyorlar. Tibet’e giden muhalif Çinli gezgin Ma Jian [şu anda Britanya’da yaşıyor] “Onları idealize etmek, insan olduklarını inkâr etmektir” diyor. [68]

Batı’daki Budist takipçileri arasındaki yaygın şikâyet, Tibet’in dini kültürünün Çin işgali tarafından zarar gördüğü. Bir dereceye kadar durum böyle görünüyor. Manastırların çoğu kapalı ve teokrasinin çoğu tarihe karışmış gibi görünüyor. Çin yönetiminin iyileştirme mi yoksa felaket mi getirdiği buradaki temel mesele değil. Asıl soru eski Tibet’in nasıl bir ülke olduğu. İtiraz ettiğim şey, işgal öncesi kültürün sözüm ona bozulmamış ruhani doğası. Eski Tibet hakkındaki mitolojiyi benimsemek zorunda kalmadan yeni bir Tibet için dini özgürlük ve bağımsızlığı savunabiliriz. Tibet feodalizmi Budizme bürünmüştü ama bu ikisi aynı kefeye konulmamalı. Özünde eski Tibet bir Kayıp Cennet değildi. Shangri-La’dan çok uzakta, aşırı ayrıcalıklı ve yoksul, gerici ve baskıcı bir teokrasiydi.

Son olarak, Tibet’in geleceği Çin’in gelişmekte olan serbest piyasa cenneti içinde bir yerde konumlanacaksa, bunun Tibetliler için iyiye işaret olmadığını söyleyelim. Çin yüzde 8’lik göz kamaştırıcı bir ekonomik büyüme oranına sahip ve dünyanın en büyük endüstriyel güçlerinden biri olarak öne çıkıyor. Fakat ekonomik büyümeyle birlikte zengin ile yoksul arasında giderek derinleşen bir uçurum oluştu. Çinlilerin çoğu yoksulluk sınırına yakın ya da çok altında yaşarken yeni palazlanan ufak bir grup kapitalist, şaibeli memurlarla işbirliği yaparak büyük kazançlar elde ediyor. Bölgesel bürokratlar, halktan zorla rüşvet alarak ve yerel hazineleri yağmalayarak ülkeyi kurutuyor. Açgözlü müteahhitler ve rüşvetçi memurların kentlerde ve taşrada halkın zararına arazi gaspı neredeyse her gün yaşanan bir hadise. Ülke genelinde on binlerce halk protestosu ve karışıklık patlak verdi, bunlar genellikle gaddar polis gücüyle karşılandı. Yolsuzluk o kadar yaygın ve o kadar çok yere ulaşmış durumda ki normalde kayıtsız olan ülke liderliği bile bunu fark etmek zorunda kaldı ve 2006’nın sonlarında harekete geçti.

Çin’de şirketlerin hakimiyetindeki “iş bölgelerinde” sendikalaşmaya çalışan işçiler işlerini kaybetme ya da dövülme ve hapsedilme riskiyle karşı karşıya. Milyonlarca iş bölgesi işçisi günde on iki saat asgari ücretle çalışıyor. Sağlık sisteminin özelleştirilmesiyle birlikte milyonlarca kişi için ücretsiz ya da uygun fiyatlı tıbbi tedavi artık mümkün değil. Erkekler iş aramak için kentlere akın ederken kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla dolu giderek yoksullaşan bir kırsal kesim bıraktılar. İntihar oranı, özellikle kadınlar arasında dramatik biçimde arttı. [69]

Çin’in doğal çevresi ne yazık ki kirlenmiş durumda. Dillere destan nehirlerinin çoğu ve birçok göl, milyarlarca ton endüstriyel emisyon ve arıtılmamış insan atığı nedeniyle öldü ve durum, geniş çaplı balık ölümlerine yol açtı. Pestisitler ve herbisitler de dahil olmak üzere zehirli atık sular yeraltı sularına ya da doğrudan sulama kanallarına sızıyor. Su yolları boyunca yer alan köylerde kanser oranları bin kat arttı. Yüz milyonlarca kent sakini, endüstriyel büyüme ve son zamanlarda milyonlarca otomobilin eklenmesiyle kirlenen, tehlikeli derecede sağlıksız olarak değerlendirilen havayı soluyor. Her yıl tahminen 400 bin insan hava kirliliği nedeniyle erken ölüyor. Hükümete bağlı çevre teşkilatlarının havayı kirletenleri durdurmak için hiçbir yaptırım gücü yok ve hükümet, genellikle bu tür sorunları görmezden geliyor ya da inkâr ediyor, bunun yerine endüstriyel büyümeye odaklanıyor. [44]

Çin’in kendi bilim kuruluşları, sera gazları engellenmediği takdirde, ülkenin önümüzdeki yıllarda büyük ürün kıtlıklarının yanı sıra feci gıda ve su kıtlıklarıyla karşı karşıya kalacağını bildiriyor. 2006-2007 yıllarında şiddetli kuraklık Çin’in güneybatısını etkisi altına almaya başlamıştı. [70]

Eğer Çin hızlı serbest piyasa kalkınmasının büyük başarı öyküsü ise ve Tibet’in geleceği için bir model ve ilham kaynağı olacaksa, o zaman eski feodal Tibet, hakikaten de olduğundan çok daha iyi görünmeye başlayabilir.


Kaynakça

  • Mick Brown, The Dance of 17 Lives(Bloomsbury 2004).
  • Erik D. Curren, Buddha’s Not Smiling: Uncovering Corruption at the Heart of Tibetan Buddhism Today(Alaya Press 2005)
  • Stuart Gelder and Roma Gelder, The Timely Rain: Travels in New Tibet(Monthly Review Press, 1964).
  • Melvyn C. Goldstein, A History of Modern Tibet 1913-1951(Berkeley: University of California Press, 1989).
  • Melvyn C. Goldstein, The Snow Lion and the Dragon: China, Tibet, and the Dalai Lama(University of California Press, 1995).
  • Felix Greene, A Curtain of Ignorance(Garden City, N.Y.: Doubleday, 1961).
  • Tom Grunfeld, The Making of Modern Tibetrev. ed. (Armonk, N.Y. and London: 1996).
  • Heinrich Harrer, Return to Tibet(New York: Schocken, 1985).
  • Pradyumna P. Karan, The Changing Face of Tibet: The Impact of Chinese Communist Ideology on the Landscape(Lexington, Kentucky: University Press of Kentucky, 1976).
  • Donald Lopez Jr., Prisoners of Shangri-La: Tibetan Buddhism and the West(Chicago and London: Chicago University Press, 1998).
  • Gaby Naher, Wrestling the Dragon (Rider 2004).
  • Anna Louise Strong, Tibetan Interviews(Peking: New World Press, 1959).
  • Lea Terhune, Karmapa of Tibet: The Politics of Reincarnation (Wisdom Publications, 2004)

  1. Shashi Kei, 2019. “Why are Tibetans leaving India when the Dalai Lama is still there?”, Medium. https://medium.com/@kei_shashi/why-are-tibetans-leaving-india-when-the-dalai-lama-is-still-there-52d8e6fa0307
  2. Mark Juergensmeyer, Terror in the Mind of God, (University of California Press, 2000).
  3. Kyong-Hwa Seok, “Korean Monk Gangs Battle for Temple Turf,” San Francisco Examiner, 3 Aralık 1998.
  4. Los Angeles Times, Şubat 25, 2006.
  5. Lopez, s. 205.
  6. Curren, s. 41.
  7. Gelders, s. 119, 123; Goldstein 1995, s. 6-16.
  8. Curren, s. 50.
  9. Stephen Bachelor, “Letting Daylight into Magic: The Life and Times of Dorje Shugden,” Tricycle: The Buddhist Review, 7, 1998.
  10. Tenzin Paljor Dhoring, A True History of the Dhoring Gazhi Family, s. 8.
  11. Karan, s. 64.
  12. Gary Wilson, Worker’s World, 6 Şubat 1997.
  13. Gelders, s. 62, s. 174.
  14. Lopez, s. 9.
  15. Melvyn C. Goldstein, William Siebenschuh, and Tashì-Tsering, The Struggle for Modern Tibet: The Autobiography of Tashì-Tsering(Armonk, N.Y.: M.E. Sharpe, 1997).
  16. Gelders, s. 110.
  17. Goldstein 1989, s. 5.
  18. Strong, s. 15, s. 19-21, s. 24.
  19. Strong, s. 25.
  20. Strong, s. 31.
  21. Gelders, s. 175-176; Strong, s. 25-26.
  22. “The earliest known footage of Tibet” (BBC, 2017-05-26). https://www.bbc.com/news/av/science-environment-40050597
  23. Gelders, s. 113.
  24. Grunfeld, s. 9, s. 7-33; Greene, s. 241-249; Goldstein 1989, s. 3-5; Lopez, N/A.
  25. Strong, s. 91-96.
  26. Gelders, s. 123-125.
  27. Goldstein 1995, s. 52.
  28. Harrer, s. 29.
  29. Kenneth Conboy ve James Morrison, The CIA’s Secret War in Tibet(Lawrence, Kansas: University of Kansas Press, 2002)
  30. William Leary, “Secret Mission to Tibet,” Air & Space, December 1997/Ocak 1998.
  31. Loren Coleman, Tom Slick and the Search for the Yeti(London: Faber and Faber, 1989).
  32. Hugh Deane, “The Cold War in Tibet,” CovertAction Quarterly(Winter 1987).
  33. George Ginsburg ve Michael Mathos, Communist China and Tibet(1964).
  34. Greene, s. 248; Grunfeld, N/A.
  35. Harrer, s. 54.
  36. Karan, s. 36-38, s. 41, s. 57-58.
  37. London Times, 4 Temmuz 1966.
  38. Gelders, N/A.
  39. Tendzin Choegyal, “The Truth about Tibet,” Imprimis(publication of Hillsdale College, Michigan), Nisan 1999.
  40. Karan, s. 52-53.
  41. Elaine Kurtenbach, Associated Pressreport, 12 Şubat 1998.
  42. Goldstein 1995, s. 47-48.
  43. Curren, s. 8.
  44. San Francisco Chronicle, 9 Ocak 2007.
  45. International Committee of Lawyers for Tibet, A Generation in Peril(Berkeley Calif.: 2001)
  46. Jim Mann, “CIA Gave Aid to Tibetan Exiles in 60s, Files Show,” Los Angeles Times, 15 Eylül 1998; New York Times, 1 Ekim, 1998.
  47. Lopez, s. 3.
  48. Heather Cottin, “George Soros, Imperial Wizard,” CovertAction Quarterly 74 (2002).
  49. Goldstein 1995, N/A.
  50. The Dalai Lama in Marianne Dresser (ed.), Beyond Dogma: Dialogues and Discourses(Berkeley, Calif.: North Atlantic Books, 1996).
  51. Nikolai Thyssen, “Oceaner af onkel Tom,” Dagbladet Information, 29 Aralık 2003, (Julius Wilm tarafından Dancadan çevrildi). http://www.information.dk/Indgang/VisArkiv.dna?pArtNo=20031229154141.txt
  52. “A Global Call for Human Rights in the Workplace,” New York Times, 6 Aralık 2005.
  53. San Francisco Chronicle, 14 Ocak 2007.
  54. San Francisco Chronicle, 5 Kasım 2005.
  55. Times of India, 13 Ekim 2000.
  56. Samantha Conti’s report, Reuters, 17 Haziran 1994.
  57. Amitabh Pal, “The Dalai Lama Interview,” Progressive, Ocak 2006.
  58. Gelders, s. 64.
  59. Michael Parenti, The Culture Struggle(Seven Stories, 2006).
  60. John Pomfret, “Tibet Caught in China’s Web,” Washington Post, 23 Temmuz 1999.
  61. Curren, s. 3.
  62. Curren, s. 13, s. 138.
  63. Curren, s. 21.
  64. Erik D. Curren, “Not So Easy to Say Who is Karmapa”, 22 Ağustos 2005. https://www.buddhistchannel.tv/index.php?id=22.1577,0,0,1,0.
  65. Kim Lewis, 14 Temmuz 2004.
  66. Kim Lewis, 15 Temmuz 2004.
  67. Ma Jian, Stick Out Your Tongue(Farrar, Straus & Giroux, 2006).
  68. PBS documentary, China from the Inside, Ocak 2007. https://www.pbs.org/kqed/chinainside/
  69. “China: Global Warming to Cause Food Shortages,” People’s Weekly World, 13 Ocak 2007.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English