Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Lula’nın Çin ziyaretinden öne çıkanlar

Yayınlanma

Ben Norton — Geopolitical Economy Report

Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, Çin’e tarihi bir ziyarette bulunarak pek çok işbirliği anlaşması imzaladı ve ABD dolarının hakimiyetine meydan okuma taahhüdü verdi.

Halk arasında Lula olarak bilinen Brezilya’nın solcu Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, nisan ayında Çin’e tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi.

İki ülke burada kapsamlı stratejik ortaklıklarını derinleştirerek ticaret, bilim, araştırma, teknoloji, yenilenebilir enerji, tarım, et üretimi, finans, dijital ekonomi, iletişim, medya, yoksulluk ve açlıkla mücadele ve hatta uyduların ortak geliştirilmesi ve uzay işbirliğini içeren 15 anlaşma imzaladı.

Çin, yaklaşık 50 milyar Brezilya reali tutarında yatırım taahhüdü verdi. Sembolik anlamda anlaşmalardan biri uyarınca, Brezilya’da daha önce ABD’li otomobil üreticisi Ford tarafından işletilen bir fabrika, Çinli elektrikli otomobil üreticisi BYD tarafından işletilecek.

Lula’nın Pekin’de Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüşmesi, Çin ve Brezilya’nın ikili ticarette ABD doları hariç yerli para birimlerini kullanma konusunda anlaşmaya varmasından sadece birkaç hafta sonra gerçekleşti.

Lula, Çin’i ziyareti sırasında de-dolarizasyonun ülkesi için en önemli öncelik olduğunu açıkça ifade etti.

Financial Times’ta yer alan habere göre Lula, “Her gece kendime neden tüm ülkelerin ticaretlerini dolara dayandırmak zorunda olduklarını soruyorum” dedi.

Brezilya lideri “Neden kendi para birimlerimize dayalı ticaret yapamıyoruz? Altın standardının ortadan kalkmasının ardından doların para birimi olmasına karar veren kimdi?” diye sordu.

Çin ve Brezilya arasındaki tarihi de-dolarizasyon anlaşması pek çok ABD’li politikacıyı öfkelendirdi.

Neo-con Cumhuriyetçi Senatör Marco Rubio Fox News’te öfke kustu:

“Bugün Brezilya — bizim yarımküremizde, güneyimizdeki batı yarımkürenin en büyük ülkesi — Çin ile bir ticaret anlaşması yaptı. Bundan böyle ticareti kendi para birimleriyle yapacaklar ve doların etrafından dolanacaklar.

Dünyada ABD’den tamamen bağımsız ikinci bir ekonomi yaratıyorlar.

Beş yıl içinde yaptırımlardan bahsetmek zorunda kalmayacağız, zira dolar dışında para birimleriyle işlem yapan o kadar çok ülke olacak ki, onlara yaptırım uygulama imkânımız olmayacak.”

Şu anda devlet başkanı olarak üçüncü döneminde olan Lula, Washington’daki eleştirilerden etkilenmedi.

Brezilyalı solcu lider Latin Amerika’da ticaret için yeni bir para birimi yaratma sözünü çoktan verdi. Amacının bölgenin “ABD dolarına olan bağımlılığını” azaltmak olduğunu açıkça ifade etti.

Lula, Çin’deyken şunu sordu: “Para birimlerimizin zayıf olduğuna, diğer ülkelerde değerinin olmadığına kim karar verdi?”

“BRICS’in bankası gibi bir banka neden Brezilya ile Çin ve Brezilya ile diğer ülkeler arasındaki ticari ilişkileri finanse edecek bir para birimine sahip olmasın? Bu zor çünkü [bu fikre] alışık değiliz. Herkes tek bir para birimine bağlı” diye ekledi.

Lula, ABD doları hegemonyasını eleştiren bu sözleri Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS blokunun kurduğu finans kuruluşu Yeni Kalkınma Bankası (NDB) için yaptığı bir konuşmada sarf etti.

Lula, BRICS’in daha önce sadece BRIC iken kurucularından biriydi. Grubu, 2003 başından 2010 sonuna kadar süren ilk iki dönemlik görevi sırasında kurdu.

Brezilya’nın solcu devlet başkanı çok kutuplu bir dünyanın açık sözlü bir savunucusu oldu.

NDB, Küresel Güney’deki ülkelere yıkıcı kemer sıkma tedbirleri ve neoliberal iktisadi reformlar dayatmakla meşhur ABD egemenliğindeki Dünya Bankası’na bir alternatif olarak düşünüldü.

Lula, 12 Nisan’da NDB’nin bulunduğu Şanghay’a uçtu. BRICS bankasının genel merkezini ziyaret eden ilk yabancı devlet başkanı oldu.

Lula burada halefi, solcu İşçi Partisi üyesi Brezilya’nın eski Devlet Başkanı Dilma Rousseff tarafından karşılandı.

Dilma şu anda Yeni Kalkınma Bankası’nın başkanı. Burada, kurumu iklim değişikliğiyle mücadele etmek ve “sosyal katılımı teşvik etmek” için yüksek kaliteli “sürdürülebilir kalkınmayı” finanse etmek üzere kullanma sözü verdi.

Dilma, NDB’nin limanlar, havaalanları ve otoyollar gibi “kritik ve stratejik altyapı projelerinin” yanı sıra Küresel Güney’deki az gelişmiş ülkelerde yüksek hızlı trenler gibi “daha modern ulaşım modellerini” finanse etmeyi planladığını söyledi.

Lula’nın Çin gezisi, üçüncü döneminde Amerika kıtası dışına yaptığı ilk resmi ziyaret oldu.

Brezilya Devlet Başkanı, şubat ayında ABD’ye gitti ama sadece bir günlüğüne. Buna karşılık Lula Çin’de dört gün geçirerek aralarındaki ittifakın ne kadar önemli olduğuna işaret etti.

Lula gezisi sırasında ABD’ye açık bir mesaj vererek “Hiç kimse Brezilya’nın Çin ile ilişkilerini geliştirmesini engelleyemeyecek” dedi.

Lula ayrıca ABD tarafından tek taraflı yaptırım uygulanan Çin’in teknoloji devi Huawei’nin araştırma merkezini de ziyaret ederek Washington’a bir mesaj daha verdi.

Çin’de Lula’nın beraberindeki Brezilya Maliye Bakanı Fernando Haddad, amaçlarının “Çin sermayesiyle ortaklaşa Brezilya’yı yeniden sanayileştirmek” olduğunu açıkladı.

S&P Global Market Intelligence, tarihi geziyle ilgili haberinde şunları kaydetti [vurgu sonradan eklenmiştir]:

“20 yeni anlaşmanın kapsamının geniş olması, Lula yönetiminin Çin ile iktisadi bağları derinleştirmeye öncelik vereceğini gösteriyor. Lula’nın hastalık nedeniyle ertelenen Çin ziyaretinin beş gün sürmesi ve yaklaşık 200 iş dünyası temsilcisinden oluşan bir heyeti içermesi planlanıyordu; oysa Lula, şubat ayında ABD’de bir gün geçirmiş ve net bir anlaşmaya varılamamıştı.”

Çin, Brezilya’nın en büyük ticaret ortağı

Lula 2010 yılı sonunda ikinci dönemini tamamladığında, yüzde 87 gibi şaşırtıcı bir onay oranıyla dünya tarihinin en popüler liderlerinden biriydi.

Lula ve halefi Dilma ülkeyi dönüştürdü. Çin’de yaptığı bir konuşmada Lula, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetlerinin 36 milyon Brezilyalının aşırı yoksulluktan kurtulmasına yardımcı olduğunu ve Brezilya’yı tarihte ilk kez BM Açlık Haritasından çıkardığını söyleyerek övündü.

Lula’nın göreve gelmesinden bir yıl önce, 2002’de Brezilya’nın GSYİH’si 1,72 trilyon dolardı; Lula görevi bıraktığında ise 2,8 trilyon dolardı.

Bugün Brezilya, alım gücü paritesine göre ölçüldüğünde dünyanın en büyük sekizinci ekonomisine sahip. Fransa ve Britanya ekonomilerinden bile daha büyük.

Lula’nın devlet başkanı olduğu dönemde Brezilya dünyanın altıncı büyük ekonomisi haline gelmişti, ancak ABD destekli siyasi darbenin ardından Brezilya ekonomisi yıllarca süren sağcı yönetim ve agresif neoliberal politikalar nedeniyle büyük bir yıkıma uğradı ve bu sanayisizleşmeyi körükledi.

Çin, alım gücü paritesi ile ölçüldüğünde dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Aynı zamanda en kalabalık iki ülke arasında yer alıyor [Hindistan’ın nüfusunun 2023 yılında Çin’i geçmesi bekleniyor].

Brezilya ise Latin Amerika’nın en kalabalık, dünyanın ise yedinci en kalabalık ülkesi.

Çin 2009 yılından bu yana Brezilya’nın en büyük ticaret ortağı konumunda. İki dev arasındaki ticaret son yirmi yılda hızla arttı.

Brezilya hükümeti, Lula’nın 2004 yılında Çin’e yaptığı ilk ziyaretten bu yana ikili ticaretin 21 kat artmış olmasıyla övünüyor.

2022 yılında Çin ve Brezilya 150,4 milyar ABD doları tutarında ticaret yaptı. Sadece 2021’den 2022’ye kadar ikili ticaretleri yüzde 10,1 oranında arttı.

Bu ilişkinin benzersiz yanı, Brezilya’nın Çin ile önemli bir ticaret fazlasına sahip olması ve 2022 yılında yaklaşık 90 milyar dolar ihracat yaparken yaklaşık 60 milyar dolar ithalat yapması.

Aslında Brezilya, ABD’ye sattığının üç katını Çin’e ihraç ediyor [Brezilya’nın ABD ile ticaret açığı mevcut].

Brezilya emtia konusunda bir güç merkezi.

Güney Amerika ülkesi, dünyanın en büyük ikinci demir cevheri ihracatçısı.

Brezilya aynı zamanda en büyük 10 petrol üreticisi arasında yer alıyor. 2021 itibariyle küresel üretimin yaklaşık yüzde 4’ünü temsil eden İran’dan bile daha fazla petrol üretti.

2016 ve 2018’deki ABD destekli siyasi darbeler Brezilya ekonomisine zarar verdi

İşçi Partisi yönetiminde Brezilya, dünyanın en büyük altıncı ekonomisi haline gelmişti.

Ancak ABD’nin yıllarca süren müdahaleleri Güney Amerika devini resesyona ve durgunluğa itti.

2014’te emtia fiyatlarında yaşanan büyük düşüş önemli iktisadi sorunlara neden oldu. Bu çöküş, büyük petrol üreticileri Rusya, İran ve Venezuela’nın ekonomilerine zarar vermek amacıyla Suudi Arabistan’a küresel piyasada ham petrol fiyatlarını düşürmek için aşırı petrol üretmesi yönünde baskı yaparken kendi kaya petrolü üretimini büyük ölçüde artıran ABD tarafından kasten zorlandı.

Dilma 2011’den 2016’ya kadar ülkeyi yönetti ve ABD’nin desteklediği bir siyasi darbeyle devrildi, aşırı sağcı lider Jair Bolsonaro’nun da sık sık başvurduğu saçma bir bütçe tekniğiyle görevden alındı.

Lula daha sonra 2018 yılında, ABD Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yakından desteklenen ve Lava Jato [Araba Yıkama Operasyonu] olarak bilinen hukuk savaşı [adli savaş] kampanyasının bir parçası olarak, yozlaşmış yargıç Sergio Moro tarafından denetlenen uydurma suçlamalarla hapse mahkûm edildi.

Brezilya’nın en üst mahkemesi daha sonra Lula hakkındaki tüm suçlamaları düşürdü. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi bile Lula’nın medeni haklarının ve yasal süreç güvencelerinin ihlal edildiğine karar verdi.

Ancak Lula’nın Washington’un gözetimi altında sahte suçlamalarla hapse atılması, 2018 seçimlerini Brezilya’nın önceki aşırı sağcı, ABD destekli diktatörlüğünü ve Şili’deki Augusto Pinochet faşist cuntasını açıkça öven faşist Bolsonaro’ya teslim etti.

Bolsonaro, Lula’yı hapse atan yargıç Moro’yu “süper adalet bakanı” olarak atayarak ödüllendirdi. Bolsonaro ve Moro daha sonra ABD’nin kötü şöhretli casusluk teşkilatına teşekkür etmek üzere Virginia Langley’deki CIA merkezini ziyaret etti.

Bolsonaro döneminde Brezilya’nın dış politikası tamamen Washington’a tabi hale geldi. ABD tarafından atanan darbe lideri Juan Guaidó’yu Venezuela’nın sözde “geçici devlet başkanı” olarak hevesle tanıdı ve hatta ülkenin solcu Chavezci hükümetine yönelik sınır ötesi terör saldırılarını destekledi.

Donald Trump’ın eski CIA direktörü olan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Washington’un Bolsonaro ve Hindistan’daki aşırı sağcı mevkidaşı Narendra Modi’yi BRICS sistemini bölmek ve istikrarsızlaştırmak için kullanmaya çalıştığını itiraf etti.

Jeopolitik nedenlerle 2014’te yaşanan emtia çöküşü, 2016 ve 2018’deki ABD destekli siyasi darbeler ve ardından gelen altı yıllık sağcı iktidar Brezilya ekonomisini harap etti.

Brezilyalı gazeteci Brian Mier de Geopolitical Economy Report’a yaptığı açıklamada “Lava Jato’nun ekonomiyi sabote ettiğini, Brezilya’nın en büyük beş inşaat ve mühendislik şirketini felç edip iflas ettirerek GSYİH’de yüzde 2,5’lik bir düşüşe neden olduğunu” belirtti.

ABD destekli Lava Jato, hukuk savaşının 4,4 milyon iş kaybına yol açtığını ortaya koyan araştırmalara işaret etti.

Mier, “Lula ve Dilma döviz rezervlerini beş katına çıkarmıştı ve Brezilya bir emtia çöküşü döngüsüne hazırdı, bu nedenle Lava Jato’nun resesyon üzerindeki etkisi emtia çöküşünden daha büyük oldu” dedi.

Tüm bunlar aslında ülkenin on yılını kaybetmesine neden oldu. Ülke ancak bugün toparlanabiliyor.

Lula, NDB’nin “Küresel Güney’in büyük bankası olmak” için “olağanüstü bir umut” sunduğunu söylüyor

Lula 13 Nisan’da Şanghay’da Yeni Kalkınma Bankası yetkilileriyle bir araya geldi. Brezilya hükümeti Lula’nın açıklamalarının resmi metnini yayımladı.

Lula 2008 mali krizinin “açgözlülük” ve riskli mali spekülasyonlardan kaynaklandığını hatırlattı. Lula, Credit Suisse gibi büyük bankaların çöktüğü günümüzde krizlerin devam ettiğini belirtti.

NDB hakkında şunları söyledi: “Bence dünyanın kalkınmasına yardımcı olacak bir enstrümana şu anda ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyacı olmamıştı.”

Lula, bu istikrarsızlık nedeniyle NDB’nin “olağanüstü bir umut” sunduğunu savundu.

Brezilya Devlet Başkanı, “Paraya en çok ihtiyacı olan ülkelere hizmet etmekle daha fazla ilgilenmeliyiz” dedi. Amaçlarının “en muhtaç ve en yoksul ülkelere yardım etmek” olması gerektiğini savundu.

“Umarım bu banka Afrika kıtasının kalkınması için borç para verebilir. Umarım bu banka Latin Amerika’daki en yoksul ülkelere borç verebilecek paraya sahip olur” vurgusunu yaptı.

Çin’deyken Lula şu tweet’i attı:

“Gelişmekte olan ülkelerin, kalkınmalarına yatırım yapan bir araca sahip olmaları bir hayal. Devlet başkanlığı yaptığım 8 yıl boyunca Güney’de, IMF’nin kurallarına tabi olmadan bölgemizdeki gerekli şeylere yatırım yapılmasını sağlayacak bir banka kurmaya çalıştım.”

Ve ekledi:

“BRICS Bankası yeni bir dünya hayal edenler için çok şey ifade ediyor. BRICS’i kurma hayali, ülkelere fayda sağlama hedefiyle kesinlikle güçlü olacak bir kalkınma aracı içindi. Aksi takdirde en yoksul ülkelerin kendilerini kalkındırmalarını asla sağlayamayacağız. Eğer 21. yüzyılı da 20. yüzyıla başladığımız gibi, zenginlerin daha da zenginleştiği ve yoksulların daha da yoksullaştığı bir şekilde bitirseydik bu adil olmazdı.”

Dilma Rousseff Yeni Kalkınma Bankası’nın direktörü olarak resmen yemin ederken Lula bir konuşma daha yaptı.

NDB’nin “Küresel Güney’in büyük bankası olma” potansiyeline sahip olduğunu söyledi ve “sosyal dışlanma, açlık, aşırı yoksulluk ve zorunlu göçü” önlemeye yardımcı olabilecek “zengin ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki eşitsizlikleri azaltma aracı” olarak övdü.

Lula, “Birçok gelişmekte olan ülke ödenemeyecek borçlar biriktiriyor” uyarısında bulundu.

“Gelişmekte olan ülkelerin karşılanmamış finansman ihtiyaçları çok büyüktü ve öyle olmaya devam ediyor” diye ekledi.

Lula, NDB’yi Güney-Güney işbirliğinde bir “kilometre taşı” olarak nitelendirdi.

Brezilya lideri, “İlk kez küresel erişime sahip bir kalkınma bankası, ilk aşamasında gelişmiş ülkelerin katılımı olmadan kuruldu” ifadelerini kullandı.

Dolayısıyla NDB, “geleneksel kurumlar tarafından gelişmekte olan ekonomilere dayatılan şartlılık zincirlerinden kurtuldu. Ve daha fazlası: Projelere yerli para birimi cinsinden finansman sağlama imkânı” diye devam etti.

Lula şu açıklamayı yaptı: “Bu bankanın kurulması, gelişmekte olan ülkeler birliğinin dünya için önemli sosyal ve iktisadi değişimler yaratabileceğini gösteriyor. Biz kimseden daha iyi olmak istemiyoruz. Potansiyelimizi arttırmak ve halklarımıza saygınlık, yurttaşlık ve yaşam kalitesi sağlamak için fırsatlar istiyoruz.”

“Yeni Kalkınma Bankası, gelişmekte olan ülkeleri, yetkileri olmadığı halde bizi yönetmeye çalışan geleneksel finans kuruluşlarına boyun eğmekten kurtaracağı için büyük bir dönüştürücü potansiyele sahip” diye ekledi.

Lula, Brezilya’da NDB’nin altyapı projeleri, gelir destek programları, sürdürülebilir ulaşım, iklim değişikliğine uyum, sanitasyon hizmetleri ve yenilenebilir enerjilerin finansmanına yardımcı olduğunu belirtti.

Brezilya’nın eski devlet başkanına sevgiyle “yoldaş Dilma” diye hitap eden Lula, yeni küresel liderlik rolünün kadınların temsili açısından önemli bir başarı olduğunu vurguladı.

Ayrıca Dilma’nın 1970’lerde “daha iyi bir dünya hayalini gerçeğe dönüştürmek için” verdiği devrimci mücadelelere de dikkat çekti. Dilma, Brezilya’nın ABD destekli faşist diktatörlüğüne karşı sol direnişin bir parçası olmuş, hapse atılmış ve işkence görmüştü.

Lula şöyle açıkladı:

“Brezilya’nın dünyanın önemli kararlarında yer almadığı dönemler mazide kaldı. Açıklanamaz bir yokluğun ardından uluslararası sahneye geri döndük. İklim krizinin hafifletilmesi, açlık ve eşitsizlikle mücadele gibi çağımızın kilit meselelerine katkıda bulunacak çok şeyimiz var. Tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar gıda üreten bir gezegende, yüz milyonlarca erkek, kadın ve çocuğun yiyecek hiçbir şeyinin olmaması kabul edilemez. Küçük bir azınlığın pervasızlığı ve açgözlülüğünün gezegenin ve tüm insanlığın hayatta kalmasını tehlikeye atması kabul edilemez. Brezilya geri döndü. Daha gelişmiş, daha adil ve çevresel açıdan sürdürülebilir bir dünyanın inşasına yeniden katkıda bulunma dileğiyle.”

Brezilya hükümetinin bir başka açıklamasında Lula şunları söyledi:

“Brezilya-Çin ilişkilerinin ticaret meselesinin ötesine geçmesini istiyoruz, bilim ve teknoloji alanında derin bir ilişkiye sahip olmak istiyoruz, Çin’de daha fazla Brezilyalı öğrenci ve Brezilya’da daha fazla Çinli öğrenci olması için üniversiteler arasında ortaklıklar kurmak istiyoruz. Daha sağlıklı bir iklim politikasını savunarak dünya gezegeninin korunması için verdiğimiz mücadelede Çin’e güveniyoruz. Bu nedenle özellikle rüzgâr, güneş ve biyokütle enerjisi olmak üzere daha temiz enerji üretebilmemiz için enerji dönüşümü son derece önemli. Brezilya, 2030 yılına kadar Amazon’da sıfır ormansızlaşmaya ulaşmaya ve gezegenin korunmasına katkıda bulunmaya kararlı. Brezilya tarımının gelişmesinin, bırakın yangınları, sorumsuzca ormansızlaştırmaya bile ihtiyacı olmadığına inanıyoruz. Brezilya, tek bir ağaç bile kesmek zorunda kalmadan, bozulmuş arazileri geri kazanarak tarım üretimini neredeyse iki katına çıkarabilir.”

Çin Devlet Başkanı Xi ise şunları söyledi:

“Çin, dış ilişkilerimizde öncelikli bir yere sahip olan Brezilya ile stratejik ve geniş kapsamlı bir ilişkiye sahip. Siz bizim uzun süredir dostumuzsunuz. Brezilya-Çin ilişkileri sağlıklı ve istikrarlı bir şekilde geliştiğinde, her iki ülke ve dünya için barış, istikrar ve karşılıklı kalkınma açısından önemli bir rol oynayacaktır.”

 

Çeviren: Emre Köse

DÜNYA BASINI

Hangi Ermenistan?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Şimdi Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, “AB ve ABD’nin Ermenistan’a yardım etmeye hazır olduğunu, böylece milyarlar kazanacaklarını ve dışarıdan kimin ne vereceğine bakmayacaklarını” söylüyor. Bugün Ermenistan’ın Batı ile ticaretinin gerçekte nasıl gittiğini gösteren istatistikler var.

ABD ile ticaretten bahsedecek olursak, Ermenistan’ın 2023 yılındaki ihracatı, ABD hükümetinin Ermenistan’dan alüminyum folyo alımına uyguladığı yüksek vergiler nedeniyle yüzde 40 oranında (78 milyon dolardan 48 milyon dolara) azaldı. Aynı zamanda, ABD’den yapılan ithalat yüzde 62 oranında (395 dolardan 638 milyon dolara) arttı.

AB’den yapılan ithalat da yüzde 29,4 oranında (1562 dolardan 2 bin 21 milyar dolara) arttı. Aynı zamanda, Ermenistan’ın AB ülkelerine ihracatı yüzde 8 oranında (772 milyon dolardan 710 milyon dolara) azaldı. Batı ülkelerinden yapılan ithalattaki artış, Rusya’ya (ve daha az oranda Belarus’a) yapılan yeniden ihracattan kaynaklanıyor. İhracattaki düşüş, Ermeni mallarının orada hoş karşılanmadığını gösteriyor.

Ermenistan, “dostlarının” vaatlerine boyun eğerse, karşılığında hiçbir şey almadan Rusya’ya yeniden ihraç ettiği mallardan elde ettiği geliri kaybedebilir.


Paşinyan’ın “gerçek” Ermenistan’ı “tarihsel” Ermenistan’dan ayırma niyetinin nesi yanlış?

Fyodor Lukyanov

Profile.ru

11 Nisan 2024

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, parlamento hükümetin geçtiğimiz yılki faaliyetlerine ilişkin bir rapor sunarken ilginç açıklamalarda bulundu. Erivan ile Moskova arasında yaşananları “tarihsel Ermenistan-Rusya ilişkilerinden gerçek ilişkilere” geçiş olarak nitelendirdi. Ve bunun daha genel bir sürecin; “sadece uyumsuz değil, aynı zamanda birbirleri için ciddi tehditler oluşturan” “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın kaldırılması sürecinin parçası olduğunu söyledi.

Geçen yıldan bu yana hızla değişen Rus-Ermeni ilişkileri konusuna, Rusya ile Batı arasındaki ihtilafın prizmasından bakılıyor. Bunun nedenleri açık ve Ermeni liderliği de bu yorumu destekleyerek yeni öncelikler ortaya koymaya istekli. Fakat Paşinyan, jeopolitik yönelimler arasında değil, geçmiş ve gelecek arasında bir seçimden bahsederek değişikliklere daha geniş bir ölçek veriyor. Geçmiş derken, sadece son açıklamalarına değil, en azından geçen yılki eylemlerine bakılırsa, Rusya’ya yönelik bir yönelimi değil, milli bilince içkin kültürel ve tarihsel algılar bütününü kastediyor.

Gerçeklik tarihe karşı

Nikol Paşinyan, aynı konuşmasında “tarihsel Ermenistan” imajının muhafaza edilmesini, “Ermenistan üzerinde emelleri olan ülkelerin” saldırgan politikaları için her zaman bir nedene ve açıklamaya sahip olacaklarının teminatı olarak nitelendirdi. Ancak “gerçek Ermenistan’ın uluslararası alanda tanınan sınırı, iştahları için sınırlayıcı bir faktör”. Ve Rusya ile ilişkiler konusunu kapatırken, “Tarihsel Ermenistan vizyonumuz bizi her zaman soykırım tuzağına sürükleyecek, onsuz var olamayacağımız bir kurtarıcıya her zaman ihtiyaç duyacağız ve soykırım korkusu bizi her zaman bir ileri karakol statüsünde tutacak,” dedi.

Bunu zarif bir şekilde ifade etti. Bu formüller mevcut duruma dayandırıldığında, azami pragmatizme —geriye kalanların dokunulmazlığına en büyük güveni duymak için ağırlaştırıcı koşulları (ihtilaflı bölgeler olarak okuyun) bir kenara bırakmak— dönük bir çağrı olarak anlaşılmalı. Ancak Paşinyan’ın kendisi, tavizlerin yeni taleplerin olmamasını garanti etmeyeceğini ama ısrarın muhakkak onları kışkırtacağını açıkça kabul ediyor.

Bu pek de inandırıcı gelmiyor. Paşinyan’ın dört ya da beş yıl önce tam tersi bir pozisyondan konuştuğu ve istediği etkiyi yaratmak için hem tarihe hem de milli travmalara atıfta bulunduğu hatırlanabilir. Fakat burada dışarıdan gelen tavsiye ve değerlendirmelerin bir önemi yok. Karabağ’ın kaybedilmesinden sonra Paşinyan ve ekibi, iktidarı kaybetme riskiyle ve hatta kitlesel bir öfkeyle karşı karşıya kalmadı. Toplumun çoğunluğu Başbakan’ın yeni keşfettiği minimalizmine ya sempati duyuyor ya da kayıtsız kalıyor. Bu da ona seçtiği çizgiyi sürdürmesi için zemin sunuyor. Dolayısıyla dışarıdan gözlemciler hadiseye Ermenistan’ın bu veya diğer aktörlerle ilişkileri açısından değil, modern uluslararası gelişmenin ayrı bir olgusu olarak bakmaya çalışmalı.

Dizlerinin üzerinde bir ulus

Öncelikle Paşinyan, Güney Kafkasya’da gelecek adına müdahale eden, geçmişi radikal bir şekilde kesip atmaya hazır olan ilk devlet adamı değil. Benzer bir görev, 2000’li yılların ortalarında etkili bir reformizm modeli olarak övülen Gürcistan’ın üçüncü cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili tarafından da üstlenilmişti. Kendisi de çeşitli zamanlarda kendisini Lee Kuan Yew ve Atatürk ile kıyaslamış ve onların yeni uluslar yaratmadaki rollerini vurgulamıştı.

Saakaşvili, eşsiz Gürcü sosyo-kültürel lezzetini oluşturan hiçbir şeyden hazzetmediğini gizlememişti, zira bu lezzet neoliberal dönüşümlerle iyi uyum sağlamıyordu. Yaklaşık on yıllık deneyin sonucu çift yönlü oldu. Bir yandan baskı etkisini gösterdi: Saakaşvili’nin düşmanları bile onun Gürcistan devlet aygıtını dönüştürmede kayda değer bir ilerleme kaydettiğini kabul ediyor. Öte yandan, Gürcülerin “hizmet ekonomisine” hizmet etmek için bir “hizmet ulusuna” dönüştürülmesinin, şimdi söyledikleri gibi, “sonu iyi olmadı”. Toplum, ilerici jandarma yöntemleriyle reformcuyu reddetti ve siyasi düşüşü sakin karşılandı. Ülkenin ve aktif sınıfının şerefine, “tarihsel Gürcistan”dan ayrılma teşebbüslerinden doğru dersler çıkarıldı; bu derslerin özü, ister sosyo-ekonomik ister (jeo)politik meseleler olsun, diz çökmenin iyi bir şey getirmeyeceğidir.

Saakaşvili’nin takip ettiği yolun unsurlarından biri, ülkenin etrafındaki gerçeklere bakmadan harekete geçebileceğini iddia etme teşebbüsüydü. O zamanki slogan esasında iktisadi reform sürecine liderlik etmek üzere Tiflis’e taşınan parlak ve yetenekli liberteryen girişimci Kaha Bendukidze’nin bir cümlesiydi. Bendukidze, evletlerarası çalkantılardan mustarip olan Rusya ile ilişkiler hakkında konuşurken, bu ülkeyi, pazarını ve fırsatlarını unutmaya çağırdı: “Orada bir deniz olduğunu hayal edin ve ekonomimizi diğerlerine odaklanarak inşa etmeliyiz, aynı zamanda rekabet gücümüzü de artırmalıyız”. Bu reçete ekonomide iyi sonuçlar vermedi ve siyasette (Saakaşvili bir noktada Rusya ile bu ruhla davranmaya karar verdi) savaşa ve ağır sonuçlara yol açtı.

2000’li yılların Gürcistan’ının deneyimini 2020’lerin Ermenistan’ıyla eş tutmak pek doğru değil, dünyadaki, bölgedeki ve ülkedeki durum oldukça farklı. Ve Ermenistan’da yıkıcı güç açısından Mihail Saakaşvili’ye denk bir figür yok gibi görünüyor. Ancak şu faydalı kanaate varmakta fayda var; sosyo-politik bir geleneği terk etmek sancılı ve riskli bir süreçtir. Bir kenara atılsa bile bumerang gibi geri dönme özelliğine sahiptir. Ve bu silahın beceriksizce kullanılması her şeyden önce sahibi için tehlikelidir.

Risk üstlenmek

Gürcistan deneyimine dönecek olursak, bir başka paralellik daha kurabiliriz. Saakaşvili’nin sosyal deneyleri, ABD ve AB’nin eski Sovyet coğrafyasındaki saldırgan politikalarının arka planında ve onların aktif desteğiyle ortaya çıktı. Fakat Tiflis, bu desteğin Rusya ile çatışma durumunda askeri garantiler anlamına geldiğini düşünerek ölümcül bir yanlış hesap yaptı. Aksi takdirde, Batı başkentleri tüm jeopolitik manzaranın kısa süre içerisinde Avrupa-Atlantik kurumları lehine yeniden tanımlanmasını ciddi bir şekilde bekliyordu. “Renkli devrimler” dönemi ve buna paralel olarak Orta Doğu’da “demokrasinin teşviki”, Batı’nın Atlantik bölgesinin güney ve doğusundaki toprakların doğrudan yeniden düzenlenmesine müdahil olmasının zirvesiydi. Bu anlamda, ülkenin dört bir yanına AB ve NATO bayrakları asan Mihail Saakaşvili’nin, “tarihi olmayan” Gürcistan’ın başka bir jeopolitik camiada hızlandırılmış bir yakınlaşma ve konsolidasyonunu beklemek için bazı nedenleri vardı. Ancak bu bahis iki nedenden ötürü —Tiflis’in patronunun dizginlenemeyen dürtüleri ve Batı politikasının bir bütün olarak karşılaşmaya başladığı sorunların sayısının artması— gerçekleşmedi.

Mevcut durum o zamanki duruma sadece Rusya ile Batı arasında keskinliği katlanarak artan çatışma açısından benziyor. Fakat o zaman Tiflis, sistematik (sınırsız olmasa da) desteğe güvenebiliyordu, şimdi ise kimse Erivan’a önemli bir şey vaat edemiyor. Tüm güçler başka bir yöne savrulmuş durumda. Ermenistan’ı Batı tarafına çekmek Rusya karşıtı koalisyonun göstermelik bir başarısı olsa da kimse sorumluluk üstlenmeyecek.

Yani, Ermenistan’a “kolektif Batı”ya doğru kendi riskini alarak ilerlemesi öneriliyor ve beraberinde sadece bir sorun getirmesine izin veriliyor, o da Rusya sorunu. Asıl sorun olan Azerbaycan ile barış anlaşması ve Türkiye’yle ilişkilerin düzeltilmesi konusunda ise Erivan’ın kendisine güvenmesi gerekecek. Rusya’nın hizmetleri terk edildi, AB ve ABD’ninkiler ise şevk veren çığlıklar eşliğinde boşlukta kayboldu.

Duruma bu açıdan bakarsak, Paşinyan’ın alçakgönüllülüğü ve yumuşak başlılığı anlaşılabilir; Erivan’ın güvenebileceği kimse yok ve çizgilerini savunma konusunda kendi kaynakları sınırlı. Bu noktada ülkenin nasıl bu hale geldiği, savunma kabiliyetindeki düşüşten kimin sorumlu olduğu ve müttefiklerin eksiklikleri ne ölçüde telafi edebileceği (ya da edemeyeceği) konusunda hararetli bir tartışmaya girebiliriz (Ermeni liderliği elbette kritik bir anda yardım eksikliği nedeniyle onları, özellikle de Moskova’yı suçluyor ve buna karşılık olarak çok makul olandan reklam amaçlı olanlara kadar değişen itirazlar var). Her ne olursa olsun, mevcut gerçeklerden hareket etmek zorundayız. Ve bu gerçeklerin geri döndürülemezliğini gerekçelendirmek Nikol Paşinyan tarafından önerilen argümanlar —komşuları yatıştırmak uğruna hırslardan ve tarihsel yorumlardan vazgeçmek— dizisini gerektiriyor. Bu yardımcı olacak mı?

Akıntıya karşı

Ermenistan Başbakanı’nın açıklamalarının en ilginç yönü, dünya siyasetinin şu anda gelişmekte olduğu eğilime karşı cesurca hareket etmiş olması. Paşinyan, modern devletin ayaklarına ağırlık gibi asılı duran tarihi hayaletleri bir kenara atmayı ve modern devletin gelişimine katılmayı öneriyor. Gerçekte olduğu gibi.

Bu fikir yeni ve mantıklı değil. Avrupa’da ve yakın çevresinde, devletlerin büyük bir kısmı kendi tarihsel ya da ahlaki ve etik anlayışlarına uymayan sınırlar içinde yaşıyor. Bu, sayısız savaşın ve sömürgelerin yeniden dağıtımının ürünü. Birey tarihsel adaletin restorasyonunun derinliklerine inebilir ve orada yok olabilir. Ya da kendi halkının yararı için yeni bir yaşam alanı donatmak mümkündür. Aslında, bir ve aynı ulus farklı dönemlerde farklı eylemlerde bulunma eğilimindedir. Önemli olan genel eğilimlerle uyum içinde olmaktır.

Dolayısıyla bu eğilimler şu anda minimalist pragmatizmle pek uyumlu değil. Önceki on yıllarda, yurttaşların refah ve güvenliğine öncelik veren ılımlılık ve ihtiyatlılık, küçük ve orta ölçekli ülkeler nezdinde en yüksek erdem olarak görülüyordu. Büyük güçler, resmi ve gayri resmî kurumlar aracılığıyla statükoyu garanti altına almak için, işlerin bu şekilde yapılmasını teşvik etmek üzere zımni veya örtülü bir taahhütte bulundular. Bu, dekolonizasyon ile küresel liberalizmin krizi arasındaki uzlaşıydı. Neyin doğru olduğuna dair kendi fikirlerine dayanarak bölgesel statükoyu değiştirmek isteyen düpedüz sorun çıkaranlar geri püskürtüldü. Fakat Soğuk Savaş’tan sonra, bir dizi büyük devletin (SSCB, Yugoslavya, Afrika ülkeleri) parçalanmasıyla alakalı olarak aşırılıklar giderek daha sık görülmeye başlandı; burada fikir birliği, ne kadar yapay olurlarsa olsunlar, parçalanmanın idari hatlarını korumaktı.

Şimdi farklı bir aşamaya gelindi. Küresel evrensellik çökerken, milli-tarihsel duygular her yerde uyanıyor. Tarih, ilginç bir şekilde hem muhafazakârlar hem de ilericiler açısından önemli bir siyasi araç haline geliyor. Ve yakın zamana dek tabu olarak görülen şeyler hızla izin verilebilir kategorisine giriyor. Mümkün olan her yerde, toprak ve sınır sorunlarına dönük zorlayıcı çözümler giderek daha az kurumsal ve siyasi engelle karşılaşıyor. Ve ayırt edici milli duygular, iyi ya da kötü, giderek devletin yeniden yapılandırılmasının ayrılmaz bir unsuru haline geliyor.

Bu da Ermenistan’ın makul ılımlılık ilkesi tarafından yönlendirilme arzusunun Azerbaycan gibi diğerlerinin niyetleriyle uyuşmayacağı anlamına geliyor. Aynısı Türkiye ve İran açısından olası olmayan ama imkânsız da olmayan bir şekilde geçerli. Mesele birilerinin doymak bilmez bir şekilde bir başkasının topraklarını ele geçirmesi değil (böyle olması da gerekmiyor), daha ziyade bir ilişkiler hiyerarşisi inşa etmek. Ermenistan’ın, yukarıda da belirtildiği gibi, bu çatışmada güvenebileceği kimse yok ve “kolektif Batı”nın ona en yakın temsilcisi Türkiye. Paşinyan’ın önerdiği gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın çizilmesi senaryosunun, Ermeni özbilinci için en mahrem şey olan soykırım anısını gerçeklikten “ayırmaya” zorlayacağı da göz ardı edilemez. Aynı zamanda, böylelikle en önemli komşuyla ilişkiler radikal bir şekilde geliştirilecektir.

Bu düşünceler, konuyu bilen insanlara kesinlikle yüzeysel ve spekülatif gelecektir ve yazar da buna içtenlikle katılıyor. Yalnızca bir çekince ile; yüzeysellik ve spekülasyon düzeyi açısından Ermenistan lideri tarafından öne sürülen argümanları es geçmiyorlar. Küresel değişimler çağında kendinden menkul planlar inşa etme girişimleri başarısızlığa mahkumdur. Nikol Paşinyan’ın da söylediği üzere, “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki gerekli sınır çizme süreci çok daha acı vericidir, zira bu sınır çizme her birimizin içinde gerçekleşmektedir”. Bu imge üzerinde düşünürsek, tablo biraz uğursuz bir şekilde fizyolojiktir; herkes, acıya rağmen, tarihsel olanı kendinden atmaya davet edilmektedir. Böyle bir ameliyattan sonra geriye ne kalacağını henüz tahayyül edemiyoruz.

Not: Ermenistan-Rusya ilişkilerinin “tarihselden” “gerçeğe” geçişi, hafızanın parçalara ayrılmasından daha kolaydır. “Tarihsel” ilişkiler olmayacak, büyük ihtimalle “gerçek” ilişkiler çökecek. Aslında kimsenin buna ihtiyacı yok, zira her iki taraf da bundan istifade ediyor. Ama burada Ermenistan’ın sınır koyma baltası tarihsel Rus taşına çarpacaktır; biz hiçbir şeye sınır koymuyoruz…

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

İran saldırısına yanıt arayan İsrail’in 3 seçeneği

Yayınlanma

İsrail’in İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına düzenlediği saldırıya yanıt olarak hafta sonu İsrail’e yağdırdığı insansız hava aracı ve füzelere İsrail’in nasıl karşılık vereceği tartışılıyor.

Basına sızan bilgilere göre ABD’li yetkililer, İsrail’in İran’a doğrudan vereceği yanıtın sınırlı olacağına ve Tel Aviv’in Tahran yönetiminin vekil güçlerine ve yüksek ihtimal Hizbullah’a odaklanacağını düşünüyor.

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in İran’a nasıl karşılık verebileceğine ve seçeceği hedeflerin başarı şansı ile doğuracağı risklere mercek tutuyor:

***

İsrail’in İran’a Karşılık Vermesinin 3 Yolu

İsrailli liderler karşı saldırıya geçme sözü verdiler ancak bunu nasıl yapacakları uluslararası desteği tehlikeye atabilir.

Jack Detsch

İsrail ve ortakları, İran’ın hafta sonu Orta Doğu’da gerilimin tırmandığı önemli bir anda ateşlediği yüzlerce insansız hava aracı ve füzenin yüzde 99’undan fazlasını düşürdüklerini açıklasalar da İsrailli liderler karşılık vermekten başka çareleri olmadığını söylüyor.

İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’e ilettiği bildirilen mesaj buydu; üst düzey Biden yönetimi yetkilileri -Başkan’ın kendisi de dahil- İsrail’i karşılık verirken dikkatli olmaya çağırdı. Biden ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya ABD’nin İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir saldırısına katılmayacağını ya da desteklemeyeceğini söyledi.

Bu baskılar ışığında İsrail’in yapması gereken bir seçim var. İran topraklarında, belki de nükleer programına ya da başka bir yüksek değerli hedefe karşı yüksek riskli bir saldırı mı gerçekleştirecek? Yoksa Tahran’a yönelik bir siber saldırı, İran dışındaki İranlı komutanlara yönelik hedefli saldırılar ya da bölgedeki İran destekli vekil gruplara yönelik bir saldırı gibi daha özel bir yaklaşımla bölgesel savaş riskini azaltmaya mı çalışacak?

Ancak Netanyahu’nun Savaş Kabinesi hızlı bir karşılık verilmesi çağrısında bulunsa da uzmanlar İsraillileri acele karar vermemeye çağırıyor.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Center for a New American Security’de (CNAS) Orta Doğu güvenlik programının direktörlüğünü yürüten eski bir ABD savunma yetkilisi ve kongre yardımcısı Jonathan Lord, “Satranç oynayanlar, dama oynayanlar ve tahtadaki taşları yiyenler var” diyor: “İsrail muhtemelen karşılık vermek zorunda ama hemen karşılık vermek için bir itici güç yok. Acele etmelerine gerek yok.”

1. Seçenek: İran’ın nükleer programına saldırmak

İran’ın nükleer programı, ABD’nin yaklaşık altı yıl önce nükleer anlaşmadan çekilmesinden bu yana hız kazandı. İran’ın yeniden nükleer kapasiteli füzeler inşa etmeye başladığı kesin değil, ancak nükleer silah yapmaya karar vermesi halinde Tahran’ın birkaç ay gibi kısa bir sürede nükleer silah üretebileceğini üst düzey ABD yetkilileri geçen yıl belirtmişti. Bu da İran’ın nükleer tesislerini İsrailliler için cazip bir hedef haline getiriyor, ancak bu hedef gerilimi artırma yelpazesinin üst sınırında yer alıyor.

Eski bir ABD savunma yetkilisi olan Michael Mulroy, “İsrail İran’a karşılık verirse, bu İran’ın şüpheli nükleer silah tesislerini vurmak ya da savunma sanayi üssüne saldırmak gibi önemli olabilir” dedi: “Eğer ikisinden birini ya da her ikisini de başarılı bir şekilde yaparlarsa İran bu saldırıyı düzenlemekle stratejik bir hata yapmış olacaktır.”

Bu büyük bir “eğer.” İran’ın en büyük nükleer tesislerinden biri olan Natanz, Zagros sıradağlarındaki bir dağın yamacına öyle derin kazılmış ki, ABD yapımı en büyük sığınak delici bombanın bile giremeyeceği bir yerde.

“Iskalayabilirsiniz” dedi Lord: “Başarısız olabilirsiniz. İran’ın nükleer programıyla potansiyel olarak bulunduğu yerde olmasından daha kötü olan tek şey, İsrail’in onu ortadan kaldırmak için bir hamle yapması ve bunu başaramamasıdır.”

İran’ın nükleer programına yönelik doğrudan bir saldırı, muhtemelen İsrail’in bu hafta sonu İran’a yönelik füze savunma girişimini destekleyen Arap devletlerinden oluşan geçici koalisyonun sonu anlamına gelecektir. Uzmanlar ayrıca Lübnan merkezli Hizbullah gibi İran’ın vekillerini İsrail’le daha da şiddetli bir doğrudan çatışmaya çekebileceğini söylüyor. ABD zaten İran’a doğrudan bir saldırıyı desteklemeyeceğinin sinyallerini verirken, İsrailliler en büyük silah patronlarını kızdıracak kadar ileri gitmemeye dikkat etmeli- hem de Biden’ın seçim yılında.

Londra’daki Chatham House’da yardımcı araştırmacı ve eski ABD savunma yetkilisi olan Bilal Saab, “Amerikalılar ve İsrailliler arasında zaten bazı gerginlikler ve farklılıklar görüyorsunuz” dedi: “Dolayısıyla şu anda yapmak isteyeceğiniz son şey, çok kritik ve tehlikeli bir zamanda Amerikalıları kaybetmek olacaktır.”

2. Seçenek: İranlı komutanları, orduyu ya da İran içinde veya dışındaki tesisleri hedef almak

İsrail, İran topraklarında ülkenin nükleer programıyla doğrudan bağlantılı olmayan hedefleri vurabilir. Örneğin, bu hafta sonu düzenlenen insansız hava aracı ve füze saldırısını planlayan Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade gibi yüksek değere sahip bir askeri lideri hedef alabilir.

Lord, “O zaman bu devasa havai fişek gösterisini düzenleyen adamın peşine düşeceksiniz” dedi: “Hedef olarak her zaman akıllarında o var.”

İsrail ayrıca ülke içindeki askeri bölgeleri ya da silah depolarını, hatta Devrim Muhafızları karargahlarını da hedef alabilir.

Eski ABD savunma yetkilisi Mulroy, “Muhtemelen İran’da doğrudan karşılık vermeyi seçecekler, ancak ABD’nin bunu kontrol altına almak ve genişlemesini önlemek için bu eylemden vazgeçirmeye çalışması muhtemel” dedi.

Ancak bu durum; İsrail’in iştahını kabartarak İran dışında, Irak ve Suriye gibi ülkelerde bulunan Devrim Muhafızları komutanlarına karşı suikast kampanyası başlatmasına yol açabilir. Hatta 1 Nisan’da Suriye’deki bir İran konsolosluk binasına düzenlenen ve DMO’nun Lübnan ve Suriye’deki Kudüs Gücü Komutanı General Muhammed Rıza Zahedi’nin yanı sıra yardımcısı ve diğer beş subayın ölümüne neden olan saldırıya benzer bir saldırı gerçekleştirerek İsrail ile İran arasındaki gerilimi tırmandırabilirler.

Ancak bu hafta sonu gerçekleşen misilleme saldırıları ve Ocak 2020’de ABD’nin dönemin İran Devrim Muhafızları lideri Kasım Süleymani’yi öldürmesine karşılık olarak İran’ın ABD askerlerinin bulunduğu Irak askeri üslerine düzenlediği balistik füze saldırıları, İsrail’in İran’ın içinde ya da dışında İranlı askeri liderlerin peşine düşmesinin kayda değer bir gerilim riski taşıdığını gösteriyor.

Ancak Lord’a göre yüksek değerli bir hedefi öldürmek İsrail’e, belki haftalar ya da aylar boyunca zaman kazanma imkânı da verebilir. Ve Netanyahu böyle bir saldırı için Biden yönetiminin desteğine sahip olmasa da Washington ile ipleri koparmadan İran’a caydırıcı bir sinyal göndermek için yeterli olabilir.

2019’dan 2022’ye kadar ABD Merkez Komutanlığı’nı yöneten emekli ABD Deniz Kuvvetleri generali Frank McKenzie pazartesi günü Amerika Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü tarafından düzenlenen bir etkinlikte “IDF [İsrail Savunma Kuvvetleri] zaferi sever ama IDF savunmacı bir zaferi sevmez” diyor.

Yine de Hacızade gibi bir lidere ya da bir Devrim Muhafızları tesisine saldırmanın operasyonel başarısızlık riski var. Saldırının gece yapılması gerekebilir ve bu hafta sonu yaşanan saldırılardan sonra İranlı pek çok askeri lider muhtemelen saklanıyordur.

McKenzie, “İran şu anda yüksek alarm seviyesinde” diye ekledi: “Liderler sığınaklarda olacaktır.”

Amerikalıların ve diğer ülkelerin soğukkanlı davranmaları yönündeki baskısı da hızlı bir müdahaleyi caydırabilir.

Saab, “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne bu kadar önceden ve hızlı bir şekilde başvurduğumuz gerçeği, [Biden]’ın hemen İsrail başbakanıyla bir telefon görüşmesi yaparak İsrail’e karşı misilleme yapmayı desteklemediklerini söylemesi- bu iki faktör İsrail’in şu anda İran’a karşı daha agresif bir saldırı yapma ihtimalini azaltacaktır” dedi.

3. Seçenek: İran’ın vekillerini vurmak veya İran’a siber saldırı düzenlemek

İsrailli liderler İran’la gerilimi tırmandırmaktan endişe duyuyorlarsa, daha düşük seviyeli bir karşılık vermeyi tercih edebilirler: İran’ın Orta Doğu’daki vekillerini hedef almak ya da İran’a karşı siber saldırılar düzenlemek ve bu süreçte bölgede “büyük adam” olduklarını göstermeye çalışmak.

İran’a ait insansız hava araçlarının ya da füzelerin hafta sonu İsrail topraklarını vurmayı başaramamasının ardından bölgede yaşanacak bir başka aşağılanma Tahran’ın uluslararası itibarına bir darbe daha vurabilir.

McKenzie, “Bu adamları gerçekten sonsuz derecede utandırdınız. İsrail bugün daha güçlü. İran ise daha zayıf” diyor: “Eğer bir şey yapmanız gerekiyorsa, benim tercihim İran’a karşı teknolojik üstünlüğünüzü daha da arttırmak için tasarlanmış bir şey olurdu. Utanç verici bir şey seçin.”

Hizbullah İran’ın bölgedeki en yakın ve en önemli vekil grubu. İsrail son altı aydır Lübnan’daki militan gruba karşı kısasa kısas saldırılar düzenliyor ancak Hizbullah’a karşı çok daha yoğun bir askeri mücadele başlatmayı seçebilir.

Ancak bu İsrail için kendi içinde riskler taşıyor. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e saldırmasından bu yana Hizbullah İsrail’le tam bir savaşa girmekten kaçınmaya çalıştı ancak Daniel Byman’ın Foreign Policy için yazdığı gibi “Hizbullah topyekûn bir savaşa girmeye karar verirse bu dramatik bir tırmanış olur: Hizbullah’ın 100.000’den fazla roketten oluşan cephaneliği Hamas’ınkini gölgede bırakıyor ve savaşçıları iyi eğitimli ve savaşta çelikleşmiş durumda.” Grup şüphesiz büyük kayıplar verecektir ama İsrail de öyle.

Yine de, İranlıların İsrail’i doğrudan kendi topraklarından vurarak tarihi bir adım atmasının ardından- Tahran’ın daha önce hiç yapmadığı bir şey- Netanyahu, Savaş Kabinesi’ndeki radikallerin daha güçlü bir yanıt vermesi için ciddi bir baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

CNAS uzmanı Lord, “Bunu şu anda yaparsanız ve yetersiz olduğu düşünülürse, bu zayıflık olarak algılanabilir” dedi.

İran’ın Tepkisi

İran cumartesi gecesi İsrail’e karşı düzenlediği saldırılarda çok sayıda silah kullandı. Üst düzey bir ABD askeri yetkilisine göre İran, İsrail’e 100’den fazla orta menzilli balistik füze, 30’dan fazla kara saldırı seyir füzesi ve 150’den fazla tek yönlü saldırı dronu ateşledi.

Eski ABD Merkez Komutanlığı şefi McKenzie, İran’ın bu füzeleri -İsrail’e saldırmak için yeterli menzile sahip özel varyantları- depodan çıkarmak zorunda kaldığını ve olası bir bölgesel savaş için cephaneliğinin büyük bir kısmını tükettiğini söyledi.

McKenzie, “Bu maksimum çabaydı” diye ekledi: “Balistik füzelerinin büyük çoğunu İsrail’e saldırmak için harcadılar.”

Ancak İran’ın İsraillilere kendi ateş gücüyle karşılık vermesindeki en önemli zorluk füze rampalarının olmaması. McKenzie, İranlıların bu tür saldırılar için sadece 300 füze rampasına sahip olduğunu, bunun da Tahran’ın bölgede önemli bir saldırı düzenlemek istemesi halinde büyük bir darboğaz yaratacağını söyledi.

İsrail ayrıca uzakta olmanın avantajına da sahip; sınırları İran’ın bu hafta sonu kullandığı bazı füze fırlatma noktalarından 1,100 milden fazla uzakta. Lord, “İran’ın çarşamba günü geri dönüp bunu tekrar yapacağına dair yakın bir tehdit yok” dedi.

Ancak İranlılar, yüksek teknolojiye sahip Rus yapımı hava ve füze savunma sistemleri sayesinde bir İsrail saldırısını bertaraf edebilecek pek çok imkâna sahip olabilir. Chatham House üyesi Saab, “İsraillilerin beşinci nesil savaş uçaklarıyla hiçbir şekilde rekabet edemeyecekler” dedi: “Ancak sahip oldukları hava savunma sistemi şaka değil. Suriye’nin hava savunma ağı gibi değil.”

Ancak her iki tarafta da en kötü senaryonun korkusu muhtemelen liderlerin sert adımlardan kaçınmasına neden oluyor.

“İranlılar 500 İsrailliyi öldürseler, F-35’leri [havaya uçursalar] ve belki bir sinagogu vursalar ne olacağını düşünüyorlardı?” diye soran McKenzie şöyle dedi: “İsrail’in tepkisinin ne olacağını biliyorum. Ve onların da bunu bilmeleri gerekiyordu.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Savaş Kabinesi’nde kin ve taktik savaşları

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağız makale, İsrail’in en üst düzey karar alıcıları arasındaki kökleri geçmişe dayanan gerilim ve güvensizliğe ve bunun neden olduğu siyasi ve askeri sorunlara mercek tutuyor:

***

İsrail’in Savaş Liderleri Birbirlerine Güvenmiyor

Uzun süredir devam eden kin ve taktik savaşları Başbakan Netanyahu, savunma bakanı ve eski askeri şef arasındaki ilişkileri bozdu.

Rory Jones ve Carrie Keller-Lynn

Hamas’la çatışmanın üzerinden altı ay geçmesine rağmen İsrail kamuoyu Gazze Şeridi’ndeki savaşın nasıl kazanılacağı konusunda derin bir bölünmüşlük yaşıyor. Savaş kabinesindeki üç üst düzey yetkili de bu çabada birliği teşvik etmeyi amaçlıyor.

Hamas’la en iyi nasıl mücadele edileceği konusunda uzun süredir devam eden kin ve tartışmalar, İsrail’in savaş zamanı karar vericileri olan Başbakan Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yoav Gallant ve İsrail ordusunun eski başkanı Benny Gantz arasındaki ilişkileri bozdu. Bu üç adam, almaları gereken en önemli kararlar konusunda anlaşmazlığa düşmüş durumda: Kesin bir askeri harekatın nasıl başlatılacağı, İsrail’in rehineleri nasıl kurtaracağı ve savaş sonrası Gazze’nin nasıl yönetileceği.

Şimdi de ülkenin bugüne kadar karşılaştığı en büyük kararlardan birini vermeleri gerekiyor: İran’ın İsrail topraklarına yönelik ilk doğrudan saldırısına nasıl karşılık verecekleri. Aralarındaki güç mücadelesi Gazze’deki çatışmanın İran’la Orta Doğu’nun jeopolitik düzenini değiştirecek ve İsrail’in ABD ile ilişkilerini on yıllar boyunca şekillendirecek daha büyük bir bölgesel mücadeleye dönüşüp dönüşmeyeceğini etkileyebilir.

Eski bir İsrailli general ve ulusal güvenlik danışmanı olan Giora Eiland, “Bu üç kişi arasındaki güven eksikliği çok açık ve çok önemli” dedi.

Ülkenin en uzun süre görev yapan başbakanı olan Netanyahu, Gazze savaşını giderek daha fazla tek başına yönetmeye çalışırken, Gallant ve Gantz’ın Netanyahu’yu kararlardan dışlamaya çalıştıkları görülüyor.

On yıl önce İsrail’in Hamas’a karşı son büyük savaşını yöneten General Gantz, daha önce Netanyahu’yu başbakanlıktan indirme arzusunu dile getirmişti. Bu ayın başlarında on binlerce kişinin Başbakan’ın savaşı idare edişine karşı gösteri yapmasının ardından Eylül ayında erken seçime gidilmesi çağrısında bulundu ki bu da Gantz’ın tabanının, Gantz’ın Netanyahu liderliğindeki hükümette oynadığı rolden dolayı hayal kırıklığına uğradığının bir işareti.

Üç Savaş Kabinesi üyesi, İran’ın cumartesi günkü saldırısından bu yana her gün bir araya gelerek bir yanıt verme sözü verdi ancak zamanlama, ölçek ve yeri belirsiz bıraktı. İran’ı caydırma, bölgesel bir savaştan kaçınma ve İran’ın saldırısını püskürtmeye dahil olan ABD ve Arap devletlerini uzaklaştırmama hedeflerini dengeleyen bir yanıt tasarlama konusunda zorlukla karşı karşıyalar. Başkan Biden, İsraillileri herhangi bir karşılık verirken dikkatli olmaya çağırdı ve İran topraklarına yapılacak bir İsrail saldırısına Amerika’nın müdahil olmasını ihtimal dışı bıraktı.

Tel Aviv merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı olan Raz Zimmt, “Yanlış hesaplama riski oldukça yüksek” dedi: “İran-İsrail çatışmasında çok tehlikeli bir aşamanın başındayız.”

Gallant üçü arasında en şahin olanı olarak görülüyor. Savaşın başında İran’ın Lübnan’daki müttefiki Hizbullah’a yönelik önleyici bir saldırıyı savunan Gallant, aynı zamanda ABD ile aynı çizgide yer almaya da hevesli.

Mevcut ve eski İsrailli yetkililere göre Netanyahu; Gallant ve Gantz’ı kilit kararlar konusunda bilgilendirmiyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun Gazze’ye giden gıda ve malzemeleri kontrol altına almak için doğrudan kendi ofisine rapor verecek ve Savunma Bakanı’nı bypass edecek bir insani yardım yetkilisi atamayı düşündüğünü söyledi.

İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Amir Avivi “Savunma Bakanı kendisiyle aynı hizada değilse Başbakan’ın orduya istediğini yaptırması çok zor” dedi; “Bu uyumsuzluk Netanyahu için işleri çok ama çok zorlaştırıyor.”

Bu üç adam yıllardır birbirlerine rakipler. Gantz, siyasi analistlerin ülkenin gelmiş geçmiş en çirkin seçimleri olarak tanımladıkları son beş seçimde Netanyahu’ya karşı yarıştı. Geçen yıl Netanyahu, kendisine yakın kişilere Başbakan’ın önceki Gazze politikalarının başarısız olduğunu söyleyen Gallant’ı kovmaya çalıştı.

Gantz ve Gallant arasındaki ilişkilere gelince, Savaş Kabinesi’ne katılmadan önce, on yıldan fazla bir süre boyunca birbirleriyle neredeyse hiç konuşmadılar.

Anketler Gantz’ın İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi kişilere göre Gantz’a yakın kişiler, Netanyahu’nun koalisyon üyelerini ve kendi partisini hükümeti terk etmeye ve başbakanı iktidardan uzaklaştırmaya ikna etmeye çalışıyor. Bu durumda Netanyahu’nun yerine geçmesi en muhtemel siyasetçi Gantz olacaktır.

Gantz, siyasi sorunlardan kaçma becerisi nedeniyle İsrail’de “sihirbaz” olarak tanınan, becerikli bir siyasi spekülatör olan Netanyahu’yu devirmeyi defalarca denedi ve başarısız oldu. Şimdi Netanyahu savaş nedeniyle siyasi olarak zayıflamış durumda ve bu da Gantz’ın, hatta potansiyel olarak Gallant’ın, Netanyahu’nun on beş yıllık siyasi hakimiyetine son verip veremeyeceğine dair bir sınav oluşturuyor.

Bu ayın başlarında Kahire’de yapılan ateşkes görüşmeleriyle birlikte Netanyahu koalisyonunun aşırı sağ kanadının da baskısı altında; bu kanat kısa süre önce Hamas’ın ordusunu saf dışı bırakmadan savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılması halinde hükümeti devirmekle tehdit etti. Bu sağ kanat aynı zamanda İran’a dramatik bir yanıt verilmesi için baskı yapıyor.

Netanyahu’nun ordunun bir yardım konvoyunu vurarak yedi insani yardım çalışanının ölümüne neden olduğunu kabul etmesi ve uluslararası kınamalara maruz kalmasının ardından İsrail’in savaşı nasıl yönettiği daha fazla mercek altına alındı.

8 Nisan’da Netanyahu, bir milyondan fazla Filistinlinin sığındığı ve Hamas’ın son kalesi olan Gazze’nin Refah kentine girmek için bir tarih belirlediğini söyledi. Ancak anlaşmazlıklar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, ilerlemeden önce Amerikan beklentilerini nasıl yöneteceğini anlamak isteyen Gallant’ın muhalefetiyle karşılaştığını söyledi.

Bu kişiler, ABD’nin İsrail’i Refah operasyonuna karşı uyardığını ve Gallant’ın da İsrail’in Washington ile ilişkilerine zarar vermekten ve Amerikan mali ve askeri desteğini kaybetmekten endişe duyduğunu söyledi. Başkan Biden 4 Nisan’da Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde ABD’nin gelecekteki desteğinin İsrail’in Gazze’deki sivillere yönelik muamelesine bağlı olacağını söyledi.

Her üç ismin de savaş sonrası Gazze konusunda farklı fikirleri var. Başbakan, Batı Şeria merkezli Filistin Yönetimi’nin mevcut haliyle hiçbir rol oynamaması gerektiğini söyledi ve İsrail ordusunun yerel liderlerle birlikte çalışmasına odaklandı. Filistinliler Netanyahu’nun planının işgal anlamına geldiğini söylüyor, Netanyahu ise buna karşı çıkıyor.

Savunma Bakanı, Filistinlilerin Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi liderliğine bağlanmasını en iyi seçenek olarak görüyor. Gallant’a yakın kaynaklar, onun toplantılarda insanlara Gazze’yi İsrail askerlerinin yönetmesindense kaos olmasını tercih ettiğini söylediğini söyledi.

Geçen ay Netanyahu, ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin koşulsuz ateşkes çağrısı yapan kararını veto etmemesini protesto etmek için üst düzey yardımcılarının Washington gezisini iptal etti. Gallant yine de Başbakan’la koordine edilmemiş bir ziyaretle yola devam etti.

Gantz da geçen ay Başbakan’ın itirazlarına rağmen Washington’a uçtu. Biden yönetimi Gantz’ı açıkça kabul ederek Netanyahu’dan duyduğu hayal kırıklığının sinyallerini verdi.

Üç adam Hamas’ın elindeki rehinelerin nasıl kurtarılacağı konusunda da hemfikir değil. Gantz, hayatlarının risk altında olduğunu söyleyerek serbest bırakılmaları için kamuoyuna bir anlaşma çağrısında bulundu. Netanyahu ve Gallant ise sadece askeri baskının ve müzakerelerin rehinelerin kurtarılmasını sağlayacağını vurguluyor.

Ancak Netanyahu, istihbarat şefi tarafından yönetilen İsrail’in rehine müzakere ekibini kontrol ediyor. Başbakan kamuoyu önünde bir anlaşmadan söz etse de zaman zaman şartlar konusunda sert bir tutum takındı. Netanyahu bir anlaşmayı engellediğini söyleyen muhalefetin yanıldığını söylerken, kendisine yakın kişiler de Netanyahu’nun sert bir müzakereci olduğunu söylüyor.

ABD’nin geçici ateşkes sağlama çabaları geçen hafta İsrail’in, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’nin üç oğlunu öldüren saldırılarıyla karmaşık bir hal aldı.

İsrail liderleri arasındaki kişisel gerilim on yıldan daha eskiye dayanıyor. Netanyahu hükümeti 2010 yılında 30 yıldır silahlı kuvvetlerde görev yapan Gallant’ı ordu liderliğine aday göstermişti. Adaylığın açıklanmasının ardından, bir düzenleyici kurumun konuyla ilgili daha sonraki raporuna göre, Gallant’ın Gantz da dahil diğer adaylara karşı bir karalama kampanyası yürüttüğü iddia eden belgeler kamuoyuna açıklandı.

Gallant bu olaya karıştığını reddetti ve polis o dönemde askeri şefin bir müttefikini belgeyi sahte olarak düzenlemekle suçladı. Yine de skandal, adaylığının çıkmaza girmesine ve Gallant’ın askeri kariyerinin sona ermesine yol açtı.

Gallant’ın yerine işi Gantz aldı ve 2011-2015 yılları arasında Hamas’a karşı iki büyük operasyona liderlik ettiği bir dönemde ordunun başına geçti. Daha sonra bu kimliğini siyasi bir kariyer başlatmak için kullandı ve 2019’dan itibaren kendisini Netanyahu’nun baş siyasi rakibi haline getiren yeni bir parti kurdu.

Bir yıl içinde yapılan üç seçimde Gantz ya da Netanyahu net bir galibiyet elde edemedi. İkili 2020’de bir koalisyon kurma ve istikrarsızlaştırıcı bir siyasi dönemi sona erdirmek için başbakanlığı dönüşümlü olarak yürütme konusunda anlaştı. Bu deney bir yıl içinde sonlandı.

Gantz, Netanyahu’yu başbakanlık koltuğuna oturmasını engellemekle suçladı. Netanyahu, Gantz’la çalışan bir hükümeti yönetemeyeceğini söyledi. Gantz, 2021 seçimlerinde çok daha az sandalye kazandı; bu da Netanyahu’ya hizmet ettiği için seçmenlerin kendisine duyduğu öfkeyi yansıtıyor.

Kudüs İbrani Üniversitesi’nde siyaset bilimci olan Reuven Hazan, “Gantz oradan sırtında bir değil birden fazla bıçakla çıktı” dedi.

Askeri kariyerinin ardından petrol ve gaz endüstrisine giren Gallant, 2014 yılında siyasete girmeye karar verdi. İsrail’in o yıl Netanyahu ve o zaman ordunun başında olan Gantz tarafından yönetilen Hamas’la çatışması, Gallant’ı hayal kırıklığına uğratmıştı. Gallant’ı tanıyan kişiler, Hamas’ın tünel ağını yok etme ama grubu tamamen dağıtmama yönündeki sınırlı savaş hedeflerinin dar görüşlülük olduğunu hissettiğini söyledi.

Gallant birkaç yıl daha küçük bir siyasi partide çalıştıktan sonra Netanyahu’nun Likud’una katıldı. Netanyahu 2022’de onu Savunma Bakanı olarak atayarak sonunda Gallant’a İsrail kuvvetlerinin en üst komutasını verdi.

Netanyahu döneminde İsrail’in eski Washington Büyükelçisi olan Michael Oren, Gallant’ın 2010’daki başarısız adaylığına atıfta bulunarak “Kendisine kazık atıldığını hissetti” dedi: “Bu adaletti.”

2023’te Netanyahu’nun yeni hükümeti İsrail’in yargı sisteminde büyük çaplı değişiklikler yapmaya çalıştı ve bu da genellikle yedek askerlerin öncülük ettiği aylarca süren protestolara yol açtı. Orduda ulusal güvenliği tehlikeye atacak bir kriz yaşandığına inanan Gallant, Netanyahu’ya açıkça geri adım atması çağrısında bulundu.

Netanyahu, geri adım atıp yasayı askıya almadan önce onu kovarak protestolara ve sivil itaatsizliğe yol açtı. İki hafta sonra Gallant görevine iade edildi.

7 Ekim saldırıları üç adamı savaş kabinesinde bir araya getirdi. Gantz ve Gallant farklılıklarını bir kenara bırakarak profesyonelce çalışmaya başladılar. Basın toplantıları sırasında sarılıp el sıkıştılar ve Gazze’nin kuzeyindeki bir turda birlikte göründüler.

Ancak iki adam ve Netanyahu arasındaki gerilim arttı. Başbakan 7 Ekim’de kamuoyunun eleştirilerine maruz kalarak güvenlik zaaflarından İsrail’in savunma ve istihbarat servislerini sorumlu tuttu. Gantz kendisini eleştirdikten sonra özür diledi.

Beyaz Saray’ın baskısı altındaki Netanyahu, Lübnan’daki Hizbullah’a karşı önleyici bir saldırı konusunda Gallant’ı devre dışı bıraktı.

Günler sonra Başbakan, Gallant’ın 2010’da orduyu yönetmek üzere aday gösterilmesini engellemekle kısmen suçladığı eski ordu şefiyle bir araya geldi. Gallant’a yakın bir kişiye göre eski komutan İsrail’de Gallant’ın el sıkışmayı reddettiği birkaç kişiden biri ve Savunma Bakanı bu görüşmeyi Netanyahu’nun Gallant’ın altını oyma girişimi olarak değerlendirdi. Netanyahu’nun ofisi ise bunu savaş stratejisi belirlemek için yapılan rutin bir toplantı olarak niteledi.

Gallant ve Netanyahu bazen sadece birkaç dakika arayla ayrı basın toplantıları düzenlemeye başladılar.

Basına ayrı ayrı açıklama yapma kararları sorulduğunda Netanyahu, basının karşısına birlikte çıkmayı önerdiğini ancak Gallant’ın “kendi kararını verdiğini” söyledi.

İsrail’in Gazze’deki Hamas güçlerine yönelik ilk saldırısının yavaşlaması ve savaşın insani maliyetinin artmasının ardından Savaş Kabinesi’nde çatlaklar ortaya çıktı.

Netanyahu, Biden ile kamuoyu önünde ters düştü ama Gallant, Savunma Bakanı Lloyd Austin ile düzenli olarak konuştu. Gallant’ın ekibi, gecelerini askeri karargâhta geçiren Savunma Bakanı’nın Austin’den masal dinlemeden uyuyamadığına dair şaka yaptı.

Ocak ayında, Gantz’ın siyasi müttefiki olan ve Savaş Kabinesi’nin oy hakkı bulunmayan üyesi Gadi Eisenkot, Netanyahu’nun savaşa yaklaşımını açıkça eleştirdi ve Başbakan’ın mutlak zaferden söz etmesinin gerçekçi olmadığını öne sürdü. Halkın hükümete olan güvenini yeniden tesis etmek için seçim çağrısında bulundu.

Kısa bir süre sonra Netanyahu İsrail’in Hamas’a karşı “mutlak zafer” elde edeceğini söyledi. Bu hedefin gerçekleşmesinin zor olduğu kanıtlandı.

İsrail, Hamas’ın ordusunun büyük bölümünü yok ettiğini ve aralarında üst düzey yetkililerin de bulunduğu binlerce savaşçısını öldürdüğünü söylüyor. İsrail ordusu Hamas’ın askeri kapasitesini kırmak için Refah’taki dört Hamas taburuna saldırması gerektiğini düşünüyor. İsrail ayrıca savaşı başlatan ve 1.200 kişinin ölümüne yol açan 7 Ekim saldırılarını düzenlediğini söylediği Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar’ı henüz bulup öldürmedi.

Sayıları siviller ve savaşçılar arasında ayrım yapmayan Gazze sağlık yetkililerine göre Gazze savaşında 33.000’den fazla Filistinli öldü. Bu insani maliyet, İsrail’e ateşkes için rehine takası anlaşmasını kabul etmesi yönünde yoğun bir uluslararası baskı getirdi.

Bu ay İsrail’de hükümet karşıtı kitlesel protesto hareketi yeniden alevlendi.

Gantz hükümetten ayrılmayı seçse bile Netanyahu’nun partisi Likud’un en az beş üyesinin ya da koalisyon ortaklarından birinin de çekilmesi gerekecek ki Başbakan’ın 120 sandalyeli parlamentodaki 64 sandalyelik çoğunluğu düşsün.

Bu da Netanyahu’ya manevra alanı bırakıyor.

Eski bir milletvekili ve Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde askeri analist olan Ofer Shelah, “Netanyahu için en önemli şey siyasi olarak hayatta kalmak” diyor: “Mevcut durum ne kadar uzun sürerse Başbakan olarak kalma şansı da o kadar artar.”

 

-Bu makaleye Anat Peled ve Dov Lieber katkıda bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English