Dünya Basını
Lula’nın Çin ziyaretinden öne çıkanlar

Ben Norton — Geopolitical Economy Report
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, Çin’e tarihi bir ziyarette bulunarak pek çok işbirliği anlaşması imzaladı ve ABD dolarının hakimiyetine meydan okuma taahhüdü verdi.
Halk arasında Lula olarak bilinen Brezilya’nın solcu Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, nisan ayında Çin’e tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi.
İki ülke burada kapsamlı stratejik ortaklıklarını derinleştirerek ticaret, bilim, araştırma, teknoloji, yenilenebilir enerji, tarım, et üretimi, finans, dijital ekonomi, iletişim, medya, yoksulluk ve açlıkla mücadele ve hatta uyduların ortak geliştirilmesi ve uzay işbirliğini içeren 15 anlaşma imzaladı.
Çin, yaklaşık 50 milyar Brezilya reali tutarında yatırım taahhüdü verdi. Sembolik anlamda anlaşmalardan biri uyarınca, Brezilya’da daha önce ABD’li otomobil üreticisi Ford tarafından işletilen bir fabrika, Çinli elektrikli otomobil üreticisi BYD tarafından işletilecek.
Lula’nın Pekin’de Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüşmesi, Çin ve Brezilya’nın ikili ticarette ABD doları hariç yerli para birimlerini kullanma konusunda anlaşmaya varmasından sadece birkaç hafta sonra gerçekleşti.
Lula, Çin’i ziyareti sırasında de-dolarizasyonun ülkesi için en önemli öncelik olduğunu açıkça ifade etti.
Financial Times’ta yer alan habere göre Lula, “Her gece kendime neden tüm ülkelerin ticaretlerini dolara dayandırmak zorunda olduklarını soruyorum” dedi.
Brezilya lideri “Neden kendi para birimlerimize dayalı ticaret yapamıyoruz? Altın standardının ortadan kalkmasının ardından doların para birimi olmasına karar veren kimdi?” diye sordu.
Çin ve Brezilya arasındaki tarihi de-dolarizasyon anlaşması pek çok ABD’li politikacıyı öfkelendirdi.
Neo-con Cumhuriyetçi Senatör Marco Rubio Fox News’te öfke kustu:
“Bugün Brezilya — bizim yarımküremizde, güneyimizdeki batı yarımkürenin en büyük ülkesi — Çin ile bir ticaret anlaşması yaptı. Bundan böyle ticareti kendi para birimleriyle yapacaklar ve doların etrafından dolanacaklar.
Dünyada ABD’den tamamen bağımsız ikinci bir ekonomi yaratıyorlar.
Beş yıl içinde yaptırımlardan bahsetmek zorunda kalmayacağız, zira dolar dışında para birimleriyle işlem yapan o kadar çok ülke olacak ki, onlara yaptırım uygulama imkânımız olmayacak.”
Şu anda devlet başkanı olarak üçüncü döneminde olan Lula, Washington’daki eleştirilerden etkilenmedi.
Brezilyalı solcu lider Latin Amerika’da ticaret için yeni bir para birimi yaratma sözünü çoktan verdi. Amacının bölgenin “ABD dolarına olan bağımlılığını” azaltmak olduğunu açıkça ifade etti.
Lula, Çin’deyken şunu sordu: “Para birimlerimizin zayıf olduğuna, diğer ülkelerde değerinin olmadığına kim karar verdi?”
“BRICS’in bankası gibi bir banka neden Brezilya ile Çin ve Brezilya ile diğer ülkeler arasındaki ticari ilişkileri finanse edecek bir para birimine sahip olmasın? Bu zor çünkü [bu fikre] alışık değiliz. Herkes tek bir para birimine bağlı” diye ekledi.
Lula, ABD doları hegemonyasını eleştiren bu sözleri Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan BRICS blokunun kurduğu finans kuruluşu Yeni Kalkınma Bankası (NDB) için yaptığı bir konuşmada sarf etti.
Lula, BRICS’in daha önce sadece BRIC iken kurucularından biriydi. Grubu, 2003 başından 2010 sonuna kadar süren ilk iki dönemlik görevi sırasında kurdu.
Brezilya’nın solcu devlet başkanı çok kutuplu bir dünyanın açık sözlü bir savunucusu oldu.
NDB, Küresel Güney’deki ülkelere yıkıcı kemer sıkma tedbirleri ve neoliberal iktisadi reformlar dayatmakla meşhur ABD egemenliğindeki Dünya Bankası’na bir alternatif olarak düşünüldü.
Lula, 12 Nisan’da NDB’nin bulunduğu Şanghay’a uçtu. BRICS bankasının genel merkezini ziyaret eden ilk yabancı devlet başkanı oldu.
Lula burada halefi, solcu İşçi Partisi üyesi Brezilya’nın eski Devlet Başkanı Dilma Rousseff tarafından karşılandı.
Dilma şu anda Yeni Kalkınma Bankası’nın başkanı. Burada, kurumu iklim değişikliğiyle mücadele etmek ve “sosyal katılımı teşvik etmek” için yüksek kaliteli “sürdürülebilir kalkınmayı” finanse etmek üzere kullanma sözü verdi.
Dilma, NDB’nin limanlar, havaalanları ve otoyollar gibi “kritik ve stratejik altyapı projelerinin” yanı sıra Küresel Güney’deki az gelişmiş ülkelerde yüksek hızlı trenler gibi “daha modern ulaşım modellerini” finanse etmeyi planladığını söyledi.
Lula’nın Çin gezisi, üçüncü döneminde Amerika kıtası dışına yaptığı ilk resmi ziyaret oldu.
Brezilya Devlet Başkanı, şubat ayında ABD’ye gitti ama sadece bir günlüğüne. Buna karşılık Lula Çin’de dört gün geçirerek aralarındaki ittifakın ne kadar önemli olduğuna işaret etti.
Lula gezisi sırasında ABD’ye açık bir mesaj vererek “Hiç kimse Brezilya’nın Çin ile ilişkilerini geliştirmesini engelleyemeyecek” dedi.
Lula ayrıca ABD tarafından tek taraflı yaptırım uygulanan Çin’in teknoloji devi Huawei’nin araştırma merkezini de ziyaret ederek Washington’a bir mesaj daha verdi.
Çin’de Lula’nın beraberindeki Brezilya Maliye Bakanı Fernando Haddad, amaçlarının “Çin sermayesiyle ortaklaşa Brezilya’yı yeniden sanayileştirmek” olduğunu açıkladı.
S&P Global Market Intelligence, tarihi geziyle ilgili haberinde şunları kaydetti [vurgu sonradan eklenmiştir]:
“20 yeni anlaşmanın kapsamının geniş olması, Lula yönetiminin Çin ile iktisadi bağları derinleştirmeye öncelik vereceğini gösteriyor. Lula’nın hastalık nedeniyle ertelenen Çin ziyaretinin beş gün sürmesi ve yaklaşık 200 iş dünyası temsilcisinden oluşan bir heyeti içermesi planlanıyordu; oysa Lula, şubat ayında ABD’de bir gün geçirmiş ve net bir anlaşmaya varılamamıştı.”
Çin, Brezilya’nın en büyük ticaret ortağı
Lula 2010 yılı sonunda ikinci dönemini tamamladığında, yüzde 87 gibi şaşırtıcı bir onay oranıyla dünya tarihinin en popüler liderlerinden biriydi.
Lula ve halefi Dilma ülkeyi dönüştürdü. Çin’de yaptığı bir konuşmada Lula, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetlerinin 36 milyon Brezilyalının aşırı yoksulluktan kurtulmasına yardımcı olduğunu ve Brezilya’yı tarihte ilk kez BM Açlık Haritasından çıkardığını söyleyerek övündü.
Lula’nın göreve gelmesinden bir yıl önce, 2002’de Brezilya’nın GSYİH’si 1,72 trilyon dolardı; Lula görevi bıraktığında ise 2,8 trilyon dolardı.
Bugün Brezilya, alım gücü paritesine göre ölçüldüğünde dünyanın en büyük sekizinci ekonomisine sahip. Fransa ve Britanya ekonomilerinden bile daha büyük.
Lula’nın devlet başkanı olduğu dönemde Brezilya dünyanın altıncı büyük ekonomisi haline gelmişti, ancak ABD destekli siyasi darbenin ardından Brezilya ekonomisi yıllarca süren sağcı yönetim ve agresif neoliberal politikalar nedeniyle büyük bir yıkıma uğradı ve bu sanayisizleşmeyi körükledi.
Çin, alım gücü paritesi ile ölçüldüğünde dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Aynı zamanda en kalabalık iki ülke arasında yer alıyor [Hindistan’ın nüfusunun 2023 yılında Çin’i geçmesi bekleniyor].
Brezilya ise Latin Amerika’nın en kalabalık, dünyanın ise yedinci en kalabalık ülkesi.
Çin 2009 yılından bu yana Brezilya’nın en büyük ticaret ortağı konumunda. İki dev arasındaki ticaret son yirmi yılda hızla arttı.
Brezilya hükümeti, Lula’nın 2004 yılında Çin’e yaptığı ilk ziyaretten bu yana ikili ticaretin 21 kat artmış olmasıyla övünüyor.
2022 yılında Çin ve Brezilya 150,4 milyar ABD doları tutarında ticaret yaptı. Sadece 2021’den 2022’ye kadar ikili ticaretleri yüzde 10,1 oranında arttı.
Bu ilişkinin benzersiz yanı, Brezilya’nın Çin ile önemli bir ticaret fazlasına sahip olması ve 2022 yılında yaklaşık 90 milyar dolar ihracat yaparken yaklaşık 60 milyar dolar ithalat yapması.
Aslında Brezilya, ABD’ye sattığının üç katını Çin’e ihraç ediyor [Brezilya’nın ABD ile ticaret açığı mevcut].
Brezilya emtia konusunda bir güç merkezi.
Güney Amerika ülkesi, dünyanın en büyük ikinci demir cevheri ihracatçısı.
Brezilya aynı zamanda en büyük 10 petrol üreticisi arasında yer alıyor. 2021 itibariyle küresel üretimin yaklaşık yüzde 4’ünü temsil eden İran’dan bile daha fazla petrol üretti.
2016 ve 2018’deki ABD destekli siyasi darbeler Brezilya ekonomisine zarar verdi
İşçi Partisi yönetiminde Brezilya, dünyanın en büyük altıncı ekonomisi haline gelmişti.
Ancak ABD’nin yıllarca süren müdahaleleri Güney Amerika devini resesyona ve durgunluğa itti.
2014’te emtia fiyatlarında yaşanan büyük düşüş önemli iktisadi sorunlara neden oldu. Bu çöküş, büyük petrol üreticileri Rusya, İran ve Venezuela’nın ekonomilerine zarar vermek amacıyla Suudi Arabistan’a küresel piyasada ham petrol fiyatlarını düşürmek için aşırı petrol üretmesi yönünde baskı yaparken kendi kaya petrolü üretimini büyük ölçüde artıran ABD tarafından kasten zorlandı.
Dilma 2011’den 2016’ya kadar ülkeyi yönetti ve ABD’nin desteklediği bir siyasi darbeyle devrildi, aşırı sağcı lider Jair Bolsonaro’nun da sık sık başvurduğu saçma bir bütçe tekniğiyle görevden alındı.
Lula daha sonra 2018 yılında, ABD Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yakından desteklenen ve Lava Jato [Araba Yıkama Operasyonu] olarak bilinen hukuk savaşı [adli savaş] kampanyasının bir parçası olarak, yozlaşmış yargıç Sergio Moro tarafından denetlenen uydurma suçlamalarla hapse mahkûm edildi.
Brezilya’nın en üst mahkemesi daha sonra Lula hakkındaki tüm suçlamaları düşürdü. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi bile Lula’nın medeni haklarının ve yasal süreç güvencelerinin ihlal edildiğine karar verdi.
Ancak Lula’nın Washington’un gözetimi altında sahte suçlamalarla hapse atılması, 2018 seçimlerini Brezilya’nın önceki aşırı sağcı, ABD destekli diktatörlüğünü ve Şili’deki Augusto Pinochet faşist cuntasını açıkça öven faşist Bolsonaro’ya teslim etti.
Bolsonaro, Lula’yı hapse atan yargıç Moro’yu “süper adalet bakanı” olarak atayarak ödüllendirdi. Bolsonaro ve Moro daha sonra ABD’nin kötü şöhretli casusluk teşkilatına teşekkür etmek üzere Virginia Langley’deki CIA merkezini ziyaret etti.
Bolsonaro döneminde Brezilya’nın dış politikası tamamen Washington’a tabi hale geldi. ABD tarafından atanan darbe lideri Juan Guaidó’yu Venezuela’nın sözde “geçici devlet başkanı” olarak hevesle tanıdı ve hatta ülkenin solcu Chavezci hükümetine yönelik sınır ötesi terör saldırılarını destekledi.
Donald Trump’ın eski CIA direktörü olan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Washington’un Bolsonaro ve Hindistan’daki aşırı sağcı mevkidaşı Narendra Modi’yi BRICS sistemini bölmek ve istikrarsızlaştırmak için kullanmaya çalıştığını itiraf etti.
Jeopolitik nedenlerle 2014’te yaşanan emtia çöküşü, 2016 ve 2018’deki ABD destekli siyasi darbeler ve ardından gelen altı yıllık sağcı iktidar Brezilya ekonomisini harap etti.
Brezilyalı gazeteci Brian Mier de Geopolitical Economy Report’a yaptığı açıklamada “Lava Jato’nun ekonomiyi sabote ettiğini, Brezilya’nın en büyük beş inşaat ve mühendislik şirketini felç edip iflas ettirerek GSYİH’de yüzde 2,5’lik bir düşüşe neden olduğunu” belirtti.
ABD destekli Lava Jato, hukuk savaşının 4,4 milyon iş kaybına yol açtığını ortaya koyan araştırmalara işaret etti.
Mier, “Lula ve Dilma döviz rezervlerini beş katına çıkarmıştı ve Brezilya bir emtia çöküşü döngüsüne hazırdı, bu nedenle Lava Jato’nun resesyon üzerindeki etkisi emtia çöküşünden daha büyük oldu” dedi.
Tüm bunlar aslında ülkenin on yılını kaybetmesine neden oldu. Ülke ancak bugün toparlanabiliyor.
Lula, NDB’nin “Küresel Güney’in büyük bankası olmak” için “olağanüstü bir umut” sunduğunu söylüyor
Lula 13 Nisan’da Şanghay’da Yeni Kalkınma Bankası yetkilileriyle bir araya geldi. Brezilya hükümeti Lula’nın açıklamalarının resmi metnini yayımladı.
Lula 2008 mali krizinin “açgözlülük” ve riskli mali spekülasyonlardan kaynaklandığını hatırlattı. Lula, Credit Suisse gibi büyük bankaların çöktüğü günümüzde krizlerin devam ettiğini belirtti.
NDB hakkında şunları söyledi: “Bence dünyanın kalkınmasına yardımcı olacak bir enstrümana şu anda ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyacı olmamıştı.”
Lula, bu istikrarsızlık nedeniyle NDB’nin “olağanüstü bir umut” sunduğunu savundu.
Brezilya Devlet Başkanı, “Paraya en çok ihtiyacı olan ülkelere hizmet etmekle daha fazla ilgilenmeliyiz” dedi. Amaçlarının “en muhtaç ve en yoksul ülkelere yardım etmek” olması gerektiğini savundu.
“Umarım bu banka Afrika kıtasının kalkınması için borç para verebilir. Umarım bu banka Latin Amerika’daki en yoksul ülkelere borç verebilecek paraya sahip olur” vurgusunu yaptı.
Çin’deyken Lula şu tweet’i attı:
“Gelişmekte olan ülkelerin, kalkınmalarına yatırım yapan bir araca sahip olmaları bir hayal. Devlet başkanlığı yaptığım 8 yıl boyunca Güney’de, IMF’nin kurallarına tabi olmadan bölgemizdeki gerekli şeylere yatırım yapılmasını sağlayacak bir banka kurmaya çalıştım.”
“BRICS Bankası yeni bir dünya hayal edenler için çok şey ifade ediyor. BRICS’i kurma hayali, ülkelere fayda sağlama hedefiyle kesinlikle güçlü olacak bir kalkınma aracı içindi. Aksi takdirde en yoksul ülkelerin kendilerini kalkındırmalarını asla sağlayamayacağız. Eğer 21. yüzyılı da 20. yüzyıla başladığımız gibi, zenginlerin daha da zenginleştiği ve yoksulların daha da yoksullaştığı bir şekilde bitirseydik bu adil olmazdı.”
Dilma Rousseff Yeni Kalkınma Bankası’nın direktörü olarak resmen yemin ederken Lula bir konuşma daha yaptı.
NDB’nin “Küresel Güney’in büyük bankası olma” potansiyeline sahip olduğunu söyledi ve “sosyal dışlanma, açlık, aşırı yoksulluk ve zorunlu göçü” önlemeye yardımcı olabilecek “zengin ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki eşitsizlikleri azaltma aracı” olarak övdü.
Lula, “Birçok gelişmekte olan ülke ödenemeyecek borçlar biriktiriyor” uyarısında bulundu.
“Gelişmekte olan ülkelerin karşılanmamış finansman ihtiyaçları çok büyüktü ve öyle olmaya devam ediyor” diye ekledi.
Lula, NDB’yi Güney-Güney işbirliğinde bir “kilometre taşı” olarak nitelendirdi.
Brezilya lideri, “İlk kez küresel erişime sahip bir kalkınma bankası, ilk aşamasında gelişmiş ülkelerin katılımı olmadan kuruldu” ifadelerini kullandı.
Dolayısıyla NDB, “geleneksel kurumlar tarafından gelişmekte olan ekonomilere dayatılan şartlılık zincirlerinden kurtuldu. Ve daha fazlası: Projelere yerli para birimi cinsinden finansman sağlama imkânı” diye devam etti.
Lula şu açıklamayı yaptı: “Bu bankanın kurulması, gelişmekte olan ülkeler birliğinin dünya için önemli sosyal ve iktisadi değişimler yaratabileceğini gösteriyor. Biz kimseden daha iyi olmak istemiyoruz. Potansiyelimizi arttırmak ve halklarımıza saygınlık, yurttaşlık ve yaşam kalitesi sağlamak için fırsatlar istiyoruz.”
“Yeni Kalkınma Bankası, gelişmekte olan ülkeleri, yetkileri olmadığı halde bizi yönetmeye çalışan geleneksel finans kuruluşlarına boyun eğmekten kurtaracağı için büyük bir dönüştürücü potansiyele sahip” diye ekledi.
Lula, Brezilya’da NDB’nin altyapı projeleri, gelir destek programları, sürdürülebilir ulaşım, iklim değişikliğine uyum, sanitasyon hizmetleri ve yenilenebilir enerjilerin finansmanına yardımcı olduğunu belirtti.
Brezilya’nın eski devlet başkanına sevgiyle “yoldaş Dilma” diye hitap eden Lula, yeni küresel liderlik rolünün kadınların temsili açısından önemli bir başarı olduğunu vurguladı.
Ayrıca Dilma’nın 1970’lerde “daha iyi bir dünya hayalini gerçeğe dönüştürmek için” verdiği devrimci mücadelelere de dikkat çekti. Dilma, Brezilya’nın ABD destekli faşist diktatörlüğüne karşı sol direnişin bir parçası olmuş, hapse atılmış ve işkence görmüştü.
Lula şöyle açıkladı:
“Brezilya’nın dünyanın önemli kararlarında yer almadığı dönemler mazide kaldı. Açıklanamaz bir yokluğun ardından uluslararası sahneye geri döndük. İklim krizinin hafifletilmesi, açlık ve eşitsizlikle mücadele gibi çağımızın kilit meselelerine katkıda bulunacak çok şeyimiz var. Tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar gıda üreten bir gezegende, yüz milyonlarca erkek, kadın ve çocuğun yiyecek hiçbir şeyinin olmaması kabul edilemez. Küçük bir azınlığın pervasızlığı ve açgözlülüğünün gezegenin ve tüm insanlığın hayatta kalmasını tehlikeye atması kabul edilemez. Brezilya geri döndü. Daha gelişmiş, daha adil ve çevresel açıdan sürdürülebilir bir dünyanın inşasına yeniden katkıda bulunma dileğiyle.”
Brezilya hükümetinin bir başka açıklamasında Lula şunları söyledi:
“Brezilya-Çin ilişkilerinin ticaret meselesinin ötesine geçmesini istiyoruz, bilim ve teknoloji alanında derin bir ilişkiye sahip olmak istiyoruz, Çin’de daha fazla Brezilyalı öğrenci ve Brezilya’da daha fazla Çinli öğrenci olması için üniversiteler arasında ortaklıklar kurmak istiyoruz. Daha sağlıklı bir iklim politikasını savunarak dünya gezegeninin korunması için verdiğimiz mücadelede Çin’e güveniyoruz. Bu nedenle özellikle rüzgâr, güneş ve biyokütle enerjisi olmak üzere daha temiz enerji üretebilmemiz için enerji dönüşümü son derece önemli. Brezilya, 2030 yılına kadar Amazon’da sıfır ormansızlaşmaya ulaşmaya ve gezegenin korunmasına katkıda bulunmaya kararlı. Brezilya tarımının gelişmesinin, bırakın yangınları, sorumsuzca ormansızlaştırmaya bile ihtiyacı olmadığına inanıyoruz. Brezilya, tek bir ağaç bile kesmek zorunda kalmadan, bozulmuş arazileri geri kazanarak tarım üretimini neredeyse iki katına çıkarabilir.”
Çin Devlet Başkanı Xi ise şunları söyledi:
“Çin, dış ilişkilerimizde öncelikli bir yere sahip olan Brezilya ile stratejik ve geniş kapsamlı bir ilişkiye sahip. Siz bizim uzun süredir dostumuzsunuz. Brezilya-Çin ilişkileri sağlıklı ve istikrarlı bir şekilde geliştiğinde, her iki ülke ve dünya için barış, istikrar ve karşılıklı kalkınma açısından önemli bir rol oynayacaktır.”
Çeviren: Emre Köse
Dünya Basını
FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.
Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026
ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.
Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.
Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.
Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”
Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.
Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.
Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.
Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.
Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.
Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.
Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.
Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.
AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.
Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.
Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.
Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.
Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4
Dünya Basını7 gün önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak










