Bizi Takip Edin

DİPLOMASİ

Foreign Affairs: Orta Doğu’da Washington’un doldurması gereken bir güç boşluğu yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD’nin Gazze savaşı nedeniyle yeniden Orta Doğu’ya dönüp dönmeyeceği ve bu bölgedeki varlığının kalıcı olup olmayacağı tartışmasına odaklanıyor.  Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayın organı Foreign Affairs’te yayınlanan makale, özetle Gazze’deki savaş nedeniyle ABD dış politikasında Orta Doğu’ya kayan ilginin savaştan sonra, 7 Ekim öncesinde girdiği rotada devam etmesi gerektiğini savunuyor:

***

Orta Doğu Hâlâ Post-Amerikan

Gazze Savaşı Washington’un Gücünün Sınırlarını ve Sınırları Aşmanın Risklerini Ortaya Çıkardı

STEVEN SIMON ve JONATHAN STEVENSON

Birbirini izleyen ABD yönetimleri tarafından yıllarca bir kenara itilen İsrail-Filistin çatışması yeniden ABD dış politikasının merkezine oturdu. Bazı analistlere göre, Gazze Şeridi’ndeki çatışmanın yoğunluğu ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaş tehdidinin büyümesi göz önüne alındığında, son altı ayda yaşananlar ABD’nin Orta Doğu’daki angajmanını öngörülebilir bir gelecek için zorunlu olarak harekete geçirecek. Hâkim görüş, ABD’nin bölgeye istikrar getirmesi ya da kaosa sürüklenmesini izlemesi gerekeceği yönünde; bu da Washington’un ya bölgeyi rakip bir güce bırakmamak ya da ABD’ye ulaşan ve müdahaleyi zorunlu kılabilecek şiddeti durdurmak için doldurmak zorunda kalacağı bir boşluk yaratıyor. Yıllarca bölgeden uzaklaşma çabalarının ardından, Washington’un artık sürekli olarak aktif bir şekilde -askeri ve diplomatik olarak- müdahil olmak zorunda kalacağı düşünülüyor.

Bu değerlendirmeler mevcut savaşın sıcaklığında mantıklı olsa da orta ve uzun vadeli ABD politikası için bir öncül olarak daha az ikna edici. Bölgedeki mevcut ABD ilişkilerinin yanı sıra son yıllarda hâkim olan güç dinamikleri ve ABD’nin politika öncelikleri göz önüne alındığında, Gazze krizinden çıkan Orta Doğu’nun önceki Orta Doğu’dan çok da farklı olmayacağı söylenebilir. Aslında, ABD politikasının genel yönü devam edecek gibi görünüyor. Yoğunluğuna rağmen bölgesel güçler mevcut krize temkinli yaklaşıyor ya da görmezden geliyor. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri için bölgede stratejik açıdan en önemli iki ülke olan İsrail ve Suudi Arabistan, Amerika’nın tercihlerine daha az duyarlı hale geldi ve ABD’nin artan müdahalesine rağmen, Washington’un isteklerine yeniden ilgi duyulduğuna dair çok az işaret gösteriyorlar. Sonuç olarak, Gazze krizinden sonra ABD’yi Orta Doğu’ya nasıl geri getireceği meselesinden çok, hâlâ bir dereceye kadar nüfuzunu sürdürürken bölgeye olan stratejik mesafeyi nasıl daha iyi yönetebileceği meselesi olabilir.

AZ AMA ÖZ

2015 yılının sonlarında Foreign Affairs’de ABD’nin Orta Doğu’dan büyük ölçüde geri çekilebileceğini savunmuştuk. O dönemde, 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak savaşları Amerika’nın liberal demokrasiyi ihraç etmek için kapsamlı askeri ve siyasi araçları -özellikle de karşı ayaklanma ve ulus inşası- kullanmadaki yetersizliğini ortaya koymuştu. Her ikisi de Amerika’nın güvenilirliğini zedelemişti ve NATO’nun Libya’ya ABD öncülüğünde yaptığı müdahaleden kaynaklanan güvensizlik de buna yardımcı olmamıştı. Dahası, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Washington’un Orta Doğu’daki birincil stratejik hedefleri Suudi Arabistan ve İsrail’in hayatta kalmasını ve güvenliğini sağlamaktı. 1991’deki ilk Körfez Savaşı’nın sonunda bu hedeflere çoktan ulaşılmıştı. Buna karşılık 2015 yılına gelindiğinde, İran’ın nükleer programının yarattığı artık tehdit, Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bilinen İran nükleer anlaşmasında ele alınmıştı. İran her ne kadar bir baş belası olsa da artık ölçülü bir yakınlaşma yoluyla kontrol altına alınabilir görünüyordu.

Bu arada, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının zaman içinde azalacağına dair başka işaretler de vardı. Çin’in yükselişi nedeniyle Washington, kaynaklarını Orta Doğu’dan Asya-Pasifik’e kaydırma ihtiyacından kaçamazdı. Hidrolik kırma devrimi sayesinde Amerika Birleşik Devletleri, Körfez petrolüne çok daha az bağımlı hale geliyordu. Arap Baharı bölgedeki siyasi ilerlemenin kırılganlığını ortaya çıkarmış olsa da Suriye’deki iç savaş da dahil ardından gelen çatışmalar ABD destekli rejim değişikliği ya da otoriterliği aşındırma çabalarının yetersizliğini göstermişti. Aynı zamanda, Orta Doğu’dan kaynaklanan terörizm ABD’nin iç meselesi olmaktan çıkmıştı: IŞİD olarak bilinen İslam Devleti şeklindeki ulus ötesi cihatçılık dünyanın diğer bölgelerine ağır bedeller ödetmeye devam etti, ancak ABD’ye aşağı yukarı dokunmadı. İsrail-Filistin sorununa gelince, her iki taraftaki siyaset, ABD dış politikasının en önemli hedefi olan iki devletli çözümü her zamankinden daha az olası hale getirecek şekilde gelişti.

Bu endişelere yanıt olarak, ABD’nin bölgesel istikrarı korumak için kilit aktörler üzerindeki nüfuzunu seçici bir şekilde kullanacağı ve yalnızca bu aktörler bunu yapmakta yetersiz kaldıklarında doğrudan devreye gireceği, denizaşırı dengeleme çizgisinde bir strateji önerdik. Bölgeden çekilme yönündeki görüşümüz, ikimizin de görev yaptığı Obama yönetiminin değişen tutumunu yansıtıyordu. 2016’dan sonra Başkan Donald Trump’ın Orta Doğu politikası da ABD’nin askeri müdahalesinden ve bölgedeki derin Amerikan diplomatik angajmanından kaçındığı ve Arap-İsrail normalleşmesini teşvik ettiği ölçüde, genel olarak bu pozisyonu benimsedi. Trump yönetimi nükleer anlaşmayı reddederek ve İranlı General Kasım Süleymani’ye suikast düzenleyerek ABD’nin itidalini sürdürmesini zorlaştırmış olsa da Suudi Arabistan ve İsrail’i gerçekten önemli olan konularda kendi hallerine bıraktı. Özellikle Trump, Kasım 2019’da Aramco tesislerine yönelik büyük insansız hava aracı saldırısı nedeniyle İran’a misilleme yapmamayı tercih etti ve İsrail’in Filistinlilere yönelik baskıcı politikasına göz yumdu.

Hem Obama hem de Trump, İsrail ve Suudi Arabistan’ın ABD’nin kaygıları tarafından daha az kısıtlandığını kabul etmiş görünüyordu. Bu göreceli bağımsızlık ABD’nin stratejik başarısının bir ürünüydü: iki devlet artık kendi yollarına gitmek için yeterli güvenlik ve özgüvene sahipti; İran nükleer anlaşmasına karşı çıkarak Washington’un Ortadoğu güvenliğini şekillendirme meşruiyetini ve yetkisini reddettiler. Başlangıçta bu gelişmeyi gölgeleyen bazı belirsizlikler ya da belki de pasif-agresif bir tutum vardı. İsrail ve Suudi Arabistan Amerikan liderliği savundu ama bunu kendi tercihlerine boyun eğmek olarak tanımladılar. O zamandan bu yana, ABD’nin kendi iradesini yeniden dayatmaya çalışmasının beyhude ya da ters etki yaratacak bir girişim olacağı daha açık hale geldi.

BIDEN’IN İKİLEMİ

Bu duruş Başkan Joe Biden’ın iktidardaki ilk iki yılı boyunca büyük ölçüde devam etti; ABD’nin Afganistan’dan çekilme sürecinin sıkıntılı geçmesi bu sürekliliğin altını çizer gibiydi. Ancak 2022’nin ortalarından itibaren Biden yönetimi Orta Doğu’daki angajmanını artırmaya başladı. Biden, Riyad’a destek sağlayacak bir anlaşma yoluyla Suudi-İsrail normalleşmesini ilerletmeye karar verdi. Bu anlaşma, Riyad’a Suudi sivil nükleer programı için destek, ABD’nin gelişmiş askeri teçhizatına daha geniş ve daha kolay erişim ve Güney Kore ve Japonya ile olan ABD antlaşmalarını model alan sağlam güvenlik garantilerini içerecekti. Buna karşılık İsrailliler de en güçlü Arap ve Müslüman devleti tarafından resmen tanınmış ve İran’a karşı güçlü bir ortağı kazanmış olacaktı. ABD’nin aracılık ettiği anlaşmanın, dile getirilmemiş olsa da, potansiyel olarak önemli stratejik sonuçları olacaktı: Örneğin Washington, bir ABD-Çin askeri çatışması durumunda Suudi Arabistan’ın Çin’i petrolden mahrum bırakma taahhüdünü alabilir ya da sadece Krallığı hem Pekin hem de Moskova’dan uzaklaştırabilir; petrol üretimindeki kesintilerin hızını azaltabilir; İsrail ile normalleşmeyi Filistin’in bağımsızlığına giden bir yol şartına bağlayarak İsrail-Filistin barışını ilerletebilirdi. Yönetimin düşüncesine göre bu karmaşık diplomatik koordinasyon süreci bölgeyi bir bütün olarak dönüştürecekti.

Ancak Hamas’ın 7 Ekim saldırısının ardından ABD aniden ve beklenmedik bir şekilde bölgeye geri çekildi. Gazze’de başlayan savaşla birlikte Washington sadece İsrail hükümetini yumuşatmaya çalışmak ve Gazze’de kuşatma altındaki Filistinlilere insani yardım ulaştırmak için değil, aynı zamanda İran ya da Lübnan’daki Hizbullah’ın müdahalesine karşı caydırıcı bir unsur olarak ABD askeri varlıklarını konuşlandırarak daha büyük bir savaşı engellemek için de krize dahil olmak zorunda kaldı. Çatışma İran’ın başını çektiği “direniş eksenini” canlandırdı ve İran’ın Yemen’deki ortağı Husilerin ticari gemilere ve zaman zaman da onları durdurmak için görevlendirilen Amerikan ve İngiliz gemilerine saldırdığı Kızıldeniz’e sıçradı. ABD’li yetkililer şu anda Husi sorununun 20 yıllık bir sorun olduğundan bahsediyor ancak mevcut acil durum ortadan kalktığında bu endişeler de azalacak gibi görünüyor.

ABD’nin Gazze krizine müdahil olması çeşitli nedenlerden dolayı zorunlu olsa da, bunların hiçbiri tamamen stratejik çıkarlarla ilgili değil. İsrail’in Amerikalılar üzerindeki duygusal etkisi ve iki demokrasi arasındaki tarihsel yakın ilişki, meşru savunmasını zorunlu kılıyor; ancak ortak stratejik çıkarlar söz konusu değil. ABD’li yetkililer İsraillilere ve Filistinlilere kalıcı bir uzlaşı için yardım etmenin tarihi ve belki de ahlaki bir yükümlülük olduğunu düşünüyor. En az bunun kadar önemli olan bir başka husus da ABD politikalarının iç siyasi mülahazalarla şekilleniyor olması ki bu mülahazalar Amerikan başkanlık kampanyası ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Biden’ın Gazze’de itidal gösterilmesi yönündeki ricalarına karşı takındığı umursamaz tavırla daha da keskinleşti. Böylece yönetim, aynı anda ABD’de üretilen mühimmatlarla saldırıya uğrayan Filistinlileri beslemek için ABD Donanmasını konuşlandırmak gibi saçma bir pozisyona zorlandı. Bununla birlikte, Amerikan insani değerleri, eğer bir anlam ifade ediyorlarsa, Washington’un acı çeken on binlerce Filistinliye sırtını dönmesini engelliyor, özellikle de bu değerler Demokratların önemli bir seçmen kitlesi için bir dava haline gelmişken. Bu özel krizden geri adım atmak bir seçenek değil.

Ancak savaş sona erdiğinde ABD, George W. Bush yönetiminin 11 Eylül’den sonra benimsediği bölgedeki günlük kriz yönetimi eziyetine geri dönmemeli. Genel bir itidal politikasını sürdürmenin temel gerekçesi 2015’te olduğu gibi büyük ölçüde aynı: Washington’un bölgedeki olayları etkileme kabiliyeti son derece sınırlı ve yönetimin sadece Asya-Pasifik’te değil Avrupa’da da daha büyük stratejik zorlukları var. Bu durum ABD’nin bölgeden sekiz yıl önce olduğu gibi toptan çekilmesi anlamına gelmiyor. Ancak Biden yönetiminin, ABD’yi kendi çıkarlarına teğet geçen bir savaşa mecbur bırakabilecek ya da istemeden de olsa bölgede nükleer silahlanma yarışına katkıda bulunabilecek büyük pazarlıklar konusundaki beklentilerini azaltması gerektiği anlamına geliyor.

ABD’nin yeniden müdahil olmasının yaratacağı pek çok tuzak göz önüne alındığında, Gazze krizinin 7 Ekim öncesi bölgesel statükoya dönmesi birkaç nedenden ötürü çok daha makul bir sonuç olacaktır. İlk olarak, belirtildiği gibi, Hamas’ın saldırısı, grubun umutlarına rağmen, İran’ın saldırısıyla sonuçlanmadı. İran, direniş ekseninin lideri olarak İsrail’i ve ABD’nin ileri konuşlu güçlerini doğrudan veya daha olası Lübnan’daki Hizbullah’ı veya başka yerlerdeki vekil güçleri harekete geçirerek şiddetin içine sürükleyecek baskıya karşı direndi. (Başlangıçta üç Amerikalının hayatına mal olan bir dizi saldırı oldu.) İkinci olarak, her ne kadar İsrail Hamas’ın askeri kapasitesini açıkça zayıflatmış olsa da Hamas muhtemelen savaştan sağ çıkacak ve Filistin bağlamında kritik bir siyasi aktör olmaya devam edecek. Filistin Yönetimi yeniden canlandırılmış bir İsrail-Filistin barış süreci için mantıklı bir temel, ancak Filistin Yönetimi Filistinliler arasında o kadar az destek ve meşruiyete sahip ki Gazze’ye dönmek ve orayı yönetmek için pratikte Hamas’ın rızası gerekecek. Muhtemelen, Gazzeliler çığı tetiklediği için Hamas’a ne kadar kızgın ya da tiksinmiş olurlarsa olsunlar, kızgınlıklarının bir önemi olmayacak.

Üçüncüsü, İsrail siyasetinin ve politikalarının genel yönünün pek değişmesi beklenmiyor. Her ne kadar Benny Gantz erken seçim çağrısında bulunmuş ve İsrail’in Netanyahu’ya olan öfkesini kullanarak onu saf dışı bırakmayı başaracak olsa da Hamas saldırısı ve sonrasında yaşananlar muhtemelen İsrailli seçmenleri daha da sağa itecek ve herhangi bir barış sürecine karşı daha da şüpheci hale getirecek. Dördüncüsü, İsrail’in Filistinlilerin şikâyetlerini adil bir şekilde ele almaması, Suudi Arabistan’la normalleşmenin önünde her zaman bir engel teşkil etmişti, şimdi daha da zorlu bir engel haline geldi.

AZALAN GETİRİLER

Biden yönetiminin bölgenin en zengin ülkesiyle teknolojik açıdan en gelişmiş ülkesini bir araya getirme planı İsrail-Filistin çatışmasının çözümüne dayanıyordu. Ancak bu da İsrail ve Filistin siyasetinde en iyi ihtimalle bir nesil sürecek, en kötü ihtimalle de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek değişikliklere bağlı. Suudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman (MBS), İsrail’in Filistin devletine giden makul bir yol konusunda kesin bir taahhüdü olmadan İsrail ile ilişkileri normalleştirmeyi seçerse, Netanyahu’nun konumunu güçlendirmekten başka bir şey yapmamış olur. Her halükârda veliaht prensi bir normalleşme anlaşmasına ikna etmek için Washington’un bağlayıcı bir güvenlik garantisi sunması gerekecek ki bu da muhtemelen Riyad’ın, MBS’nin vermesi pek olası görünmeyen bir dizi taviz vermesi şartına bağlı olacak. Böyle bir anlaşma mümkün olsa bile, Riyad’ı ABD’nin askeri müdahalesi için baskı yaratacak şekilde güç kullanma konusunda cesaretlendirebilir ki bu da Orta Doğu’da genellikle ciddi sorunlara yol açan bir adım. Her halükârda İsrail ve Suudi Arabistan’ın kendi yollarına gitmeye niyetli oldukları görülüyor. Orta Doğu’yu dönüştürecek İran karşıtı büyük bir ittifaktan bahsedilse de son birkaç ayda yaşananlar her iki ülkenin de ABD’den bağımsız olduğunu, hatta ABD’yi reddettiğini ortaya koydu. Ortak tehdit algılarının, diplomatik oyunların yokluğunda işbirliğini yönlendireceği de bir gerçek.

Mısır ise temelde 2015’te bulunduğu konumun aynısında -ABD ile ilişkilerinden rahatsız olan Körfez ülkelerinin vesayeti altında- ancak Gazze krizi ve kanal gelirlerinin kaybı gibi ek yüklerle karşı karşıya. Washington’un Kahire üzerindeki etkisini askeri angajman yoluyla artırması mümkün değil, ki bu da ABD’nin elini Kuzey Afrika’nın başka yerlerinde ya da Irak’ta güçlendirmeyecek. ABD’nin Irak ve Suriye’deki varlığı küçük ve Washington’da geçici olarak algılanıyor; Gazze krizinin bir sonucu olarak genişletilmedi. Genel olarak, bölgedeki ABD askeri varlığı da kalıcı ya da dönüşümlü değildi. Kriz, ABD’yi İran ve vekillerini savaşı genişletmekten caydırmak için askeri varlıklarını artırmaya sevk etse de Amerikan çabaları kısa sürede Kızıldeniz’deki ticari gemilere yönelik Husi saldırılarına karşı koymak ve Gazze’de insani yardımı kolaylaştırmakla sınırlı kaldı. Kuşkusuz 2015’teki makalemizde Husilerin uluslararası deniz taşımacılığına yönelik tehdidini öngörmemiştik ve bu tam da mantıken ABD’nin askeri müdahalesini gerektirecek türden bir gelişmeydi. Aynı zamanda, ABD’nin Husi saldırılarına karşı koyma çabasını üstlenmesinin tek nedeni bölgesel ortaklarından hiçbirinin küresel ticareti korumak adına bunu yapmaya tamamen istekli ya da muktedir olmamasıysa, bu çabanın kendisi de açık deniz dengelemesiyle büyük ölçüde uyumlu. İran, 2015’te yazdığımız gibi, joker olmaya devam edecek. Ancak Gazze’deki savaşa verdiği tepkide de görüldüğü üzere Tahran temkinli davranmayı sürdürüyor ve yıkıcı bölgesel dürtülerini vekalet faaliyetleri yoluyla ifade etmeyi tercih ediyor.

Dış politika analistleri, Biden yönetiminin Gazze çatışmasını ustalıkla ele almasının ABD’nin Orta Doğu’ya dönüşü için iyi bir işaret olduğunu ileri sürebilirler. Daniel Byman ve Thomas L. Friedman’ın yaptığı gibi, yönetimin çok yönlü tepkisini (deniz gücünün hızlı ve etkili bir şekilde konuşlandırılması, provokasyon karşısında sabır ve kalibrasyon, ABD’nin bölgedeki kara varlığını artırmaya karşı direnç, daha geniş bir savaşı önlemek için yaratıcı diplomasi ve İsrail’e itidal göstermesi için baskı) gerekçe göstererek, ABD’nin Orta Doğu’nun jeopolitik hakemi rolünü yeniden üstlenmesini savunmak cazip gelebilir. Tam tersine bölgesel düzen ABD olmadan düzeliyor gibi görünüyor ve yönetim 30 binden fazla Filistinlinin ölümünü ve Gazze’nin fiziksel yıkımını engelleyemedi. Biden, İsrail’i geri adım atmaya zorlamak için mevcut olduğu varsayılan araçları kullanmadı. Biden’ı kısıtlayan şey İsrail’e duyduğu övünülen sevgiden çok, ABD ve İsrail’in çatışmadaki çıkarları arasındaki büyük uçurum ve belirleyici bir seçim yılında ABD-İsrail ilişkileri konusunda ortaya çıkan, tarihi bir partizan siyasi bölünmeyi yönetme konusunda yönetiminin karşılaştığı zorluk. Her halükârda, İsrailliler için hükümetin Gazze’deki askerî harekâtı itiraz edilemez. Tek başına bu bile ABD’nin İsrail’e operasyonlarını durdurması bir yana önemli ölçüde değiştirmesi için baskı yapma girişimini etkisiz hale getirecektir.

ABD ve İsrail’in savaşa ilişkin algıları arasındaki bu büyüyen uçurum, sadece zorlama stratejisindeki zorluğu değil, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki etkisinin azaldığını da gösteriyor. Bölgenin sorunlarını çözemedi, bu da gelecekte farklı sonuçlara yatırım yapmayı spekülatif olmaktan daha kötüye götürüyor. Soğuk Savaş’tan bu yana kalıcı hale getiremediği bir düzeni dayatmaya çalışmak da ABD’nin çıkarına değil. 2016’dan bu yana önemli ölçüde değişen tek şey Çin’in stratejik olarak dışa açılması ve bölgeye girme denemesidir ve bu yeterli bir gerekçe değil. İtidal en güçlü gerekçe olmaya devam ediyor.

Ek bir faktör de ABD’nin kendi içindeki siyasi kutuplaşma ki bu da dış politikasını daha az istikrarlı, daha az tutarlı ve daha az güvenilir hale getirdi. Gazze krizi, daha önce de belirttiğimiz gibi, ABD başkanlık seçimleri öncesinde Demokratları böldü ve Cumhuriyetçileri birleştirdi. İsrail ve Körfez ülkeleri Donald Trump’ın güvenilirliği konusunda şüphe duyuyor olabilirler ancak onun yarı izolasyoncu hassasiyetleri ve otoriter liderlere olan sevgisinin birleşimi, ABD’nin İsrail-Filistin krizine ve diğer rahatsız edici konulara çözüm bulunması yönündeki baskısını hafifletecektir. Biden yeniden seçilse bile, Kongre’nin kontrolü olmadan, muhtemelen ABD’nin Ukrayna’ya yardımını donduran türden kasıtlı bir engellemeye maruz kalacaktır, belki de Cumhuriyetçilerin intikamcılığı nedeniyle daha da fazla. ABD, iç siyasi anlaşmazlıkların yoğun olduğu dönemlerde dışa dönük bir dış politika yürütme konusunda pek başarılı olamadı. George W. Bush yönetiminin 11 Eylül’ün de etkisiyle teröre yarı-emperyal Amerikan atılganlığıyla karşı koyma çabasının, ABD’nin iç politikasındaki iki partililiğin erken çözülmesi nedeniyle büyük ölçüde destek kaybettiğini hatırlamakta fayda var. Bu süreç devam ediyor.

MESAFE KOYMAK DAHA İYİ

Şimdilik Washington’un İsrail-Filistin çatışmasını yakından takip etmesi ve çatışma çözümünü diplomatik olarak ilerletme fırsatlarına uyum sağlaması elzem olacaktır. Ancak ABD’nin Gazze krizi sonrası bölgeye yönelik vizyonunu, ilerletmek ya da sürdürmek için yeterli donanıma sahip olmadığı, mantıksız bir büyük pazarlığa dayandırması ihtiyatsızlık olacaktır. ABD’nin İsrail’in güvenliğine yönelik taahhüdü, karşılıklı mutabakat gereği, bağlayıcı değil veya onaylanmış herhangi bir belgede yer almıyor. ABD’nin İsrail’de kriz nedeniyle geçici olarak artırılmış çok küçük bir askeri varlığı bulunuyor. Yönetimin, ABD kurumlarının planladığı gibi, ABD askeri unsuru olmasa da barışı koruma ya da barışı uygulama düzenlemesinin bir parçası olarak Gazze’ye asker sokması hata olacaktır. Pratikte ABD’nin bu tür bir barışı koruma misyonunun parametreleri üzerinde çok az kontrolü olacaktır ki Lübnanlı militanların 1983’te Beyrut’ta barış gücü askerlerinin kışlasını bombalayarak 241 ABD deniz piyadesi ve 58 Fransız askeri personelini öldürmesinden bu yana haklı olarak kaçındığı bir durum.

Suudi Arabistan doğal olarak İran’ın güç projeksiyonuna karşı ancak İran’ı barışçıl yollarla kontrol altına almakla ilgileniyor; İran’la diplomatik ilişkilerini normalleştirdi, görüşmelere başladı ve işbirliğini ilerletmek için büyük bir yatırım paketi sundu. Riyad’ın motivasyonu ABD baskısından ziyade kendi çıkarlarından kaynaklanıyor. Suudi Arabistan’ın başka bir inandırıcı güvenlik garantörü olmadığından, Washington’un Riyad’ı makul bir mesafede tutmak için böyle bir rolü üstlenme olasılığını düşünmesi mümkün. Ancak bu tür bir düzenlemenin zaman içinde veya beklenmedik bir durumda ABD’yi önemli ve sorunlu bir askeri varlık taahhüt etmeye zorlayıp zorlamayacağı önemli bir endişe kaynağı.

Genel olarak, bugüne kadar ABD-Suudi ilişkilerini düzenleyen işlevselcilik devam etmeli. Bu bağlamda, son birkaç yönetimin ABD’nin bölgedeki nispeten küçük askeri nüfuzunu kalıcı olarak artırmaktan kaçınmış olması cesaret verici. Buna Biden’ın ekibi de dahil. Bu durum, söz konusu pazarlığın büyüklüğüne rağmen, spekülatif doğasını fark ettiklerini ve reklamı yapılan stratejik kazanımları sağlayıp sağlamayacağı konusunda şüpheler taşıdıklarını gösteriyor. Büyük pazarlık arayışının sona ermesi ve güvenlik garantisinden vazgeçilmesi, ABD’nin Suudi Arabistan’a silah satışlarını kaybedebileceği anlamına gelebilir, ancak bu risk, Riyad tarafından başlatılan ve ABD’nin herhangi bir çıkarının olmadığı bir çatışmaya karışmasından çok daha az ciddi; Yemen savaşındaki sorunlu katılımı, daha önemli bir taahhüdün muazzam dezavantajlarının ipuçlarını veriyor. ABD, devam eden Husi tehdidi nedeniyle Kızıldeniz’de bir uçak gemisi saldırı grubunu tutmalı, ancak Irak’taki küçük ABD eğitim misyonu ve Suriye’deki terörle mücadele birliği, bölgedeki daimi üsleri ve rotasyonel kuvvetlerinin İran’ın provokasyonlarına veya IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti terör örgütünün yeniden dirilişine karşı yeterli hızlı müdahale kabiliyetine sahip olduğu göz önüne alındığında, ABD’nin çıkarlarını ciddi şekilde tehlikeye atmadan önümüzdeki birkaç yıl içinde geri çekilebilir. Ancak ABD’nin bunu çözmek için zamanı var.

Her ne kadar mevcut kriz ciddi bir bölgesel çöküşü yansıtıyor olsa da aynı zamanda bölgedeki Amerikan gücünün sınırlarını ve ABD’nin bölgedeki büyük ve kalıcı varlığının yarattığı riskleri de açıkça ortaya koydu. Durumdaki ironi, ABD’nin Tahran’da Kudüs’ten daha fazla etkiye sahip olmasıdır. Amerikan gücü ve etkisi meselesini bir kenara bıraksak bile, Washington’un doldurması gereken bir güç boşluğu yok. Bölgedeki büyük devletler, ne kadar düzensiz ve muhtemelen başarısız olursa olsun, sorunlarını kendi başlarına nasıl yöneteceklerini bulmaya çalışıyorlar. Bu kendi kendini düzenleyen bir sistem. Bu açıdan bakıldığında Washington, Orta Doğu’daki çıkarlarını en iyi uzaktan koruyabilir.

DİPLOMASİ

Kongo’da darbe girişimi: ‘ABD ve İngiltere’nin parmağı var’ iddiası

Yayınlanma

19 Mayıs’ta Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde gerçekleşen darbe girişimi engellendi. Ülke makamlarına göre ‘çeşitli uyruklardan şahısların’ dahil olduğu darbede, Kongo kökenli bir Amerikalı olan Christian Malanga’nın organizatör olduğuna inanılıyor.

Ordu Sözcüsü Sylvain Ekenge, devlet televizyonunda yayınlanan açıklamasında, darbe girişiminde sadece Kongoluların değil, aralarında birkaç Amerikalı ve İngilizin de bulunduğu yabancıların da yer aldığını belirtti.

AFP‘nin aktardığına göre Ekenge, aralarında darbenin lideri olduğu belirtilen Kongo asıllı Amerikalı Christian Malanga’nın da bulunduğu dört kişinin öldürüldüğünü kaydetti.

Ekenge, ayrıca 40 kişinin gözaltına alındığını ve sorguya alındıklarını bildirdi.

19 Mayıs sabahı Devlet Başkanı Felix Tshisekedi’nin başkent Kinşasa’daki konutunun yakınlarında silah sesleri yükseldi. Sosyal ağlarda dolaşan videolarda, binanın dışında toplanan askeri üniformalı kişilerin Zaire (1965-1997 yılları arasında devlet başkanlığı yapan Mobutu Sese Seko döneminde ülkenin adı) bayrakları salladıkları görüldü.

Silahlı kişiler Ulusal Meclis adayı Vital Kamerhe’nin evine saldırdı ancak güvenlik görevlileri tarafından durduruldu.

Kamerhe ve ailesi yara almadan kurtulurken iki polis memuru öldürüldü. Ekenge, saldırganların nisan ayında göreve gelen Kongo Demokratik Cumhuriyeti Başbakanı Judith Suminwa Tuluka ve Savunma Bakanı Jean-Pierre Bemba’nın evlerine de saldırmayı planladıklarını ancak başarısız olduklarını ifade etti.

Aynı zamanda Reuters‘a konuşan Ekengue, Malanga’nın ilk olarak 2017’de darbe girişiminde bulunduğunu ancak o zaman da engellendiğini anımsattı.

Batı basının Kongo muhalefetinin lideri olarak tanımladığı Malanga, 41 yaşındaydı. 2017 yılında kendisini ‘sürgündeki Yeni Zaire hükümetinin’ lideri ilan etmişti.

ABD Büyükelçisi Lucy Tamlin X’te (eski Twitter) ABD vatandaşlarının olaya karıştığına dair haberlerden ‘son derece endişe duyduğunu’ ve Washington’un Kongo Demokratik Cumhuriyeti yetkilileriyle işbirliği içinde olduğunu kaydetti.

Okumaya Devam Et

DİPLOMASİ

Julian Assange, ABD’ye iadesine itiraz etme hakkını kazandı

Yayınlanma

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’a casusluk suçlamasıyla ABD’ye iade kararına itiraz etme hakkı tanındı.

Londra Yüksek Mahkemesi pazartesi günü verdiği kararla Avustralyalı yayıncının Britanya’dan ABD’ye gönderilmesine itiraz edebileceğine hükmederek Assange’ın zaten uzun süren hukuk mücadelesini biraz daha uzattı.

Mart ayında Yüksek Mahkeme Assange’a geçici bir erteleme vermiş ve Amerikan hükümetine adil yargılanacağına, birinci madde ile korunan ifade özgürlüğü haklarına sahip olacağına ve ölüm cezasına çarptırılmayacağına dair “tatmin edici güvenceler” vermesi için üç hafta süre tanımıştı.

Fakat mahkemenin pazartesi günü aldığı karar Assange’ın sınır dışı edilmesini daha da geciktirecek ve yasal statüsünün tartışmalı olmaya devam edeceği anlamına geliyor. Pazartesi günü yapılan hukuki tartışmalar Assange’ın birinci madde korumasından yararlanıp yararlanamayacağı konusuna odaklandı.

Assange, ABD Casusluk Yasasını ihlal etmek, gizli askeri belgeleri ele geçirmek ve Pentagon bilgisayar ağına sızmak için komplo kurmak gibi 17 suçtan aranıyor. Suçlu bulunması halinde 175 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilir.

Okumaya Devam Et

AVRUPA

Alman CDU’dan Meloni’nin partisi ile işbirliğine yeşil ışık

Yayınlanma

Alman Hıristiyan Demokratların (CDU) önde gelen milletvekillerinden Jens Spahn Euractiv’e yaptığı açıklamada İtalya’nın sağcı iktidar partisi İtalya’nın Kardeşleri (Fratelli d’Italia – FdI) ile normalleşme zamanının geldiğini söyledi.

Avrupa Parlamentosu (AP) içerisindeki en büyük grup olan ve CDU’nun da dahil olduğu Avrupa Halk Partisi (EPP) aylardır, Avrupalı merkez sağcıların genellikle uzak durduğu sağcı Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri (ECR) grubunun parçası Giorgia Meloni’nin FdI partisi ile daha yakın bir işbirliğine gitmeyi düşünüyor.

Meloni’nin partisi ‘post-faşist’ olarak nitelendirilirken, Spahn partisinin çekincelerini yitirdiğinin sinyalini verdi.

CDU yönetim kurulu üyesi Spahn, “EPP’nin potansiyel ortaklarının Avrupa yanlısı, NATO yanlısı, hukuk devleti yanlısı ve Ukrayna yanlısı olması gerektiği şeklindeki ‘güvenlik duvarı’, Meloni’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki partisinin sağında yer alıyor,” dedi.

CDU’lu, AfD ve onun Avrupa’da mensup olduğu grup Kimlik ve Demokrasi’yi (ID) sınırların dışında görürken, Meloni’nin durumunun farklı olduğuna inanıyor.

Meloni ile Le Pen işbirliği arayışında

Spahn, “[Meloni] Halihazırda 26 AB hükümet başkanıyla çalışıyor (…) ve [Almanya] Şansölyesi [Olaf Scholz] dahil kimsenin onunla çalışmayacağını söylediğini duymadım(…),” dedi.

Spahn, tepkilerden ve “solun özenti kışkırtma kampanyalarından” korkmadığını belirtti. Alman siyasetçi, “[Sosyalist lider adayı] Nicolas Schmit ve [SPD lider adayı] Katarina Barley’i kimse tanımıyor; ne Almanya’da ne de Avrupa’da,” ifadelerini kullandı.

Spahn, CDU’yu “aşırı sağcılarla işbirliği yapmak” istemekle suçlamanın, “tehlike altındaki sol partilerin sarıldığı son öcü” olduğunu savundu.

Spahn’ın fikirleri önemli bir rol oynayabilir. Daha önce “Merkel’in yerine şansölye olabilecek adam” olarak adlandırılan eski sağlık bakanı, 2025 yılında önemli bir göreve hazır görünüyor.

Seçim sonrası planları, seçimlerden sonra çok daha muhafazakâr bir AB vizyonunu ortaya koyuyor.

Spahn, sosyal demokratlar/sosyalistler ve liberaller ile seçim sonrası “merkezci” bir anlaşmayı destekliyor, fakat AP gruplarını “dogmatik” olarak nitelendirdiği için, “Yeşiller bunun bir parçası olmamalı,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English