Görüş
Hindistan zayıf bir büyük güçten güçlü bir büyük güç olma yolunda

Bu yıl Hindistan’ın dünya politikasında parlaması için bir şans yılıydı. Ve kendi de bu konuda oldukça iddialıydı. Büyük güç politikalarının öğütüldüğü bir ortamda hem dünya ekonomik üretiminin yüzde 85’ini, dünya ticaretinin yüzde 75’ini ve dünya nüfusunun üçte ikisini temsil eden Yirmiler Grubu G20’nin (artık Yirmi Birler Grubu G21 demeliyiz) hem de dünya ekonomisinin üçte birini ve dünya nüfusunun yarısını temsil eden Şanghay İşbirliği Örgütü ŞİÖ’nün dönem başkanlığını üstlendi.
Rusya-Ukrayna savaşından kaynaklanan jeopolitik gerilimler, yıkıcı Kovid salgını ve Hindistan’ın da güçlü bir sesi olacağını iddia ettiği ve artan büyük güçler bölünmesi ile azalan tek kutupluluk ortamının jeopolitik bir gerçeği olan Küresel Güney’in yeniden canlanması nedeniyle dünya zaten oldukça kırılgan bir dönemden geçiyor. Tüm bunlar aslında Hindistan’ın kontrolü dışındaki faktörler. Dolayısıyla mantıklı olan beklentileri yumuşak tutmaktı. Ancak öyle olmadı. Hindistan’ın şu ana dek istikrarlı ilerleyen popülist Modi iktidarı ve olağanüstü bir hızda ekonomik büyüme ile artan özgüveni, onu sorunlu bir sömürge sonrası toplumdan ciddi bir jeopolitik oyuncuya geçişi göstermek idealine itti. Çok kutuplu dünya politikasında Hindistan kendini yakın geleceğin süper güçlerinden biri olarak görüyor ve tüm azimli çabası kendince haklı ve gecikmiş bu ideali gerçekleştirmekle güdümlü. Hindistan’ın dünya politikasında söz sahibi olabileceği senaryosu çok açık bir gerçek; ancak günümüzün yükselen büyük gücü, yani orta güçlerin en güçlü, büyük güçlerin ise en zayıf olanı. Ve süper güç olduğu bir senaryo imkânsız olmasa da çok uzun soluklu bir süreci gerektiriyor ya da öngörülebilir gelecekte imkânsız çünkü Çin’i aşmak kadar, ABD ile bir tür eşit hegemonya gücüne veya algısına ulaşmayı gerektirecektir.
Nisan ayında Hindistan, nüfusu 300 yıldan fazla bir süredir dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’in nüfusunu resmen aşarak, dünyanın en kalabalık ülkesi oldu. Çin’in küçülen ve hızla yaşlanan nüfusu karşısında ortalama yaşının 28 olması ile dünyanın en genç ülkelerinden biri olan Hindistan büyük bir demografik kazanç elde etmeye hazırlanıyor; ancak Hindistan’ın büyük bir dünya gücü olarak ortaya çıkmasının arkasındaki asıl itici güç, hızlı ekonomik büyümesidir. Hindistan ekonomisi 2021-22’de Birleşik Krallık’ı geride bırakarak, Almanya, Japonya, Çin ve ABD’nin ardından beşinci büyük ekonomi haline geldi ve sadece on yıl içinde ABD ve Çin’in ardından üçüncü büyük ekonomi olmaya hazırlanıyor; ancak yine de yaklaşık beş kat daha büyük olan Çin’den çok daha küçük. 23 Ağustos itibarıyla ABD, Çin ve eski Sovyetler Birliği’nin ardından Ay’da yürüyüşe çıkan dördüncü; Ay’ın zorlu güney kutbuna başarıyla uzay aracı indiren ilk ülke oldu. Ancak olağanüstü bir ekonomik büyüme elde etmiş, iddialı bir altyapı ve kalkınma başarısı göstermiş ve bilimsel ve teknolojik alanda ilerleme kaydetmiş olsa dahi yine de yüksek düzeyde yoksulluk söz konusu ve ekonomik büyümeyi destekleyecek bilim ve teknolojiyi geliştirme konusunda yetersiz kalıyor.
Bireysel olarak Hindistan dünya politikasında parlayan bir yıldız. Ancak dünya politikasının ortak paydadaki tablosu bambaşka bir konu. Hindistan artık dünyanın en kalabalık ülkesi ve hızla büyüyen büyük ekonomisidir ve son başarılı ay misyonuyla Hindistan’ın dünya sahnesindeki prestiji daha da arttı. Yeni Delhi, Avrasya savaşını ustalıkla yönetti ve ABD-Çin rekabetini ustalıkla kendi avantajına kullandı. Kapsayıcı yaklaşımı sayesinde çoğu ülke Hindistan liderliğindeki projelere katılma seçeneklerini araştırırken Hindistan her tarafta ortaklıktan keyif alıyor. Ancak çok yönlü ortaklık diplomasinin ustaca bileşimi karmaşık ve zorlayıcı soruları gündeme getiriyor. Örneğin, Güneydoğu Asya’da, komşu Kuzeydoğu devletlerinde güvenliğin artırılmasına yönelik pratik kaygılar nedeniyle Hindistan’ın Myanmar cuntasıyla ilişkisi, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN’ın bu ilişkiye girmeme veya rejimi herhangi bir biçimde normalleştirmeme yönündeki pozisyonunu baltalıyor. Batı Asya’da, Çin ve Rusya ile güvenlik anlaşmasının bir parçası olan İran ile samimi bir ortaklığı paylaşırken aynı zamanda ABD ve İsrail ile de yakın bağlarını güçlendiriyor. Ya da Ermenistan ve Yunanistan ile yakınlaşırken bölgenin tartışmasız anahtarı olan Türkiye’yi es geçiyormuş gibi davranıyor. Yeni Delhi’nin Batılı ortakları ve Rusya ile olan dostluğu ve Çin ve Pakistan ile gergin jeopolitik ilişkileri ile beraber, Çin-Rusya yakınlaşması ve her koşula uygun Çin-Pakistan dostluğunun denklemi, en hafif deyişle karmaşıktır.
Dolayısıyla sürekli olarak bir soru ortaya çıkıyor: Hindistan gerçekte nerede duruyor? Ve sürekli olarak dile getirilmeyen bir beklenti oluşuyor: Hindistan’ın, ABD ile müttefiklerinin yer aldığı cephe ile Çin ve Rusya’nın yer aldığı cephe arasında bir seçim yapması bekleniyor. Ancak Yeni Delhi’deki politika yapıcıların stratejik düşüncesinde yer alan anlayış: Bütün büyük güçler diğer güçlerle anlaşır ve kimseyle bağlarını koparmazlar. Yeni Delhi Çin faktörünü çoğunlukla ŞİÖ çatısı üzerinden Rusya’nın yardımıyla yönetmek istiyordu. Veya geniş çapta ABD’nin yardımıyla süper güç idealini gerçekleştirmeyi umuyor. Ancak bu aynı zamanda Washington’ın yörüngesine girme riskini de taşıyor. Neyse ki Yeni Delhi bunun farkında ve Batı ile resmi askeri ittifaklara girme senaryosu öngörülebilir gelecekte beklenen bir senaryo değil. Bana göre Hindistan, içinde bulunduğumuz konjonktürün en şanslı ülkesi. Ama bugün yaptığı şey ince buz üzerinde yürümek gibi.
Hindistan bir yanda ABD’nin başını çektiği Dörtlü Güvenlik Diyaloğu Quad’ın, diğer yanda çoğunlukla Çin (ve Rusya) ile ilgili olan ŞİÖ ve BRICS’in bir parçası. Yükselen büyük bir güç olarak Yeni Delhi’nin jeopolitik ve jeo-ekonomik çıkarlarını takip edebilmesi için çeşitli çok taraflı forumlara erişim hayati önem taşıyor. Hindistan için ŞİÖ’ye katılma kararı şu mantığa dayanıyordu: Avrasya politikalarında mümkün olduğu kadar erişim ve avantaj elde etmek; yani ŞİÖ’ye (ve BRICS’e) katılımı doğrudan çıkarların yakınlaşmasından değil, hesapladığı uzun soluklu başarı sürecinde küçük bir adım atmak düşüncesinden kaynaklanıyordu. İddialı ŞİÖ başkanlığında Hindistan 134 etkinliğe ev sahipliği yaptı ve temmuz ayının başlarında Hindistan’ın ev sahipliğiyle düzenlenen 23. ŞİÖ Zirvesi ile İran’a tam üye statüsü verilirken Yeni Delhi bir sonraki başkanlık dönemi için bayrağı Kazakistan’a devretti. Radikalleşmeye karşı koyma ve dijital dönüşüm konularındaki fikir birliği, bölünmüş bir forumda makul kazanımları yansıtıyor; ancak Hindistan daha kapsayıcı bir bölgesel büyüme için ŞİÖ’yü modernleştirme niyetinde başarısız oldu. Bunun yerine ŞİÖ daha çok Çin, Rusya ve Hindistan arasındaki hassas dengede duran iç içe geçmiş karmaşık denklem ile idare edilmeye devam edecek gibi görünüyor.
Hindistan için bir ilk olan ve bu hafta sonu gerçekleşen 18. G20 Zirvesi ile sezonun finalini yapan Başbakan Modi, dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinin liderlerini (en azından çoğunu) ağırlamak gibi hayati bir görevi üstlendi. Yeni Delhi, G20 başkanlığı sırasında 60’tan fazla destinasyonda 220 toplantı gerçekleştirdi ve hiçbir ülkenin G20 etkinliklerini Hindistan kadar ülkenin her bölgesine taşımadığını söylemek haksızlık olmaz. Şubat ayının sonlarında bir G20 toplantısında konuşan Dışişleri Bakanı Jaishankar şunları söylemişti: “Hindistan’ın G20 başkanlığı uluslararası ilişkilerde zor bir anda özel bir sorumluluktur…Hindistan’ın bu bir yılda yapabileceği ve muhtemelen yapacağı şey, dünya politikasında önemli bir fark yaratmak…Hindistan yerini yeniden kazanan bir uygarlık devletidir.” Hindistan’ın dünyanın en eski uygarlıklarından biri olduğunu ve zeki bir çabayla eski yerini yeniden kazanmaya başladığını söylemek yanlış olmaz. Ancak dünya politikasında önemli bir fark yaratmak Hindistan için henüz çok uzak bir ufuk.
Hindistan’ın iddialı birleştirici başkanlık teması dünyanın tek aile olduğu anlamına gelen “Vasudhaiva Kutumbakam” idi, ancak Rusya ve Çin Devlet Başkanları G20 Zirvesi’ni es geçti; Moskova’nın nedeni Ukrayna çatışması iken Pekin herhangi bir gerekçe dahi göstermedi. Ve bu, Hindistan’ı baltalama girişimi ve yükselen bir süper gücün Hindistan’a “yerini” göstermeye çalışması olarak algılandı. Bu aynı zamanda Yeni Delhi’nin ŞİÖ zirvesini neden sanal formatta tuttuğunu da açıklıyor. Ancak Hindistan başarılı bir G20 Zirvesi ev sahibi oldu. Zirvenin en önemli iki sonucundan biri olan ve Türkiye’nin Karadeniz tahıl anlaşmasına yönelik çabalarını da takdirle karşılayan Delhi Deklarasyonu, Ukrayna dilinin yumuşatılmasının ardından kabul edildi. Diğer taraftan Hindistan, Modi’nin “Afrika önceliklidir” sözleriyle yansıttığı G20 üyeliğinin Afrika Birliği’ni de kapsayacak şekilde genişletilmesi hedefine ulaştı. Bu, Hindistan için sembolik ve psikolojik bir zaferdir. Dolayısıyla artık G20 değil, G21 demeliyiz.
Yeni Delhi kendisini gelişmiş ve gelişmekte olan dünya arasında bir köprü olarak konumlandırıyor. Batı çıkarlarını Küresel Güney’in kalkınma gündemiyle uzlaştırmak, Yeni Delhi’nin kendisini hazırlamakta olduğu roldür. Bu nedenledir ki Jaishankar, Hindistan’ı “Güney Batılı” bir güç olarak tanımlıyor. Ancak Hindistan’ın öncelikli kaygısı Çin’in domine ettiği tek kutuplu Asya’dır. Giderek istikrarsızlaşan komşuluğu dikkate alındığında Hindistan’ın dünyanın üçüncü en büyük savunma bütçesine sahip olması sürpriz olmamalı. Şayet Washington’ın Çin-Hindistan sınır kavgası hakkında yorum dahi yapmaktan kaçınması Yeni Delhi’nin kendi savunmasından sorumlu olduğuna dair açık bir sinyal idiyse, Hindistan’ın ABD yörüngesine girme veya Batı ittifakı yapma konusundaki olağanüstü direnme çabası da sürpriz olmamalı. Çin faktörü Washington-Delhi ilişkileri için katalizör olsa da bu ikili ilişkinin temeli kendi özüne dayanır. Bir ülkenin gelecekteki büyümesi kendisini dış tehditlere karşı savunma becerisine bağlıdır. Modi döneminde Hindistan dünya sahnesinde parlayan bir yıldız gibi yeniden canlansa da geleceği aynı zamanda politik istikrarı ile hızlı ekonomik büyümeyi ve dış politikasını sürdürme becerisine bağlı. Ayrıca çok dile getirilmeyen iç dinamiklerine bağlı; iç ekonomik zorlukları, ticari korumacılığa doğru kayan ekonomi politikası ile nitelikli insan sermayesi açığı gibi sorunlarını yönetebilme ve büyüklüğünü ve iç çeşitliliklerini koordine edebilme yeteneğine bağlı. Hindistan’ın köklü kast sistemi, elit bürokrasisi, çok sayıda etnik ve dini grubu dikkate alındığında iç dinamiklerindeki çeşitlilik iki ucu keskin bir kılıçtır. Ekonomik düzlemde iç dinamikleri dikkate alındığında Hindistan’ın yalnızca çok kutuplu bir Asya’yı güvence altına almak amacıyla soruna dayalı dengeleme koalisyonları oluşturmak için değil; aynı zamanda yerel dönüşümü, yani düşük gelirli bir toplumdan kişi başına daha yüksek gelirin olabildiği bir ekonomiye geçiş için de Batı teknolojisi ve sermayesine büyük gereksinim duyuyor.
Hint felsefesinin dört temel kuralından biri şöyle der: Karşımıza çıkan kişiler her kimse doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur: Hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır. Ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler. 1962 Çin savaşı Hindistan’a çok şey öğretti. 2000’lerden itibaren söz konusu olan ABD desteği ise Hindistan’ı süper güç olmasa da güçlü bir büyük güç olma yoluna götürüyor. Ve hiç kuşku yok ki Hindistan giderek artan bir biçimde dünyanın ilgisini çekiyor.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu








