Görüş
Hindistan’ın ayrılıkçı fay hatları

Hindistan birçok etnik, dilsel ve dini topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. Ve Hindistan Birliği çatısı altındaki birçok devlet, Hindistan’ın geri kalanından kültürel, sosyal ve dini farklılıklara sahip olduklarını iddia ederek Hindistan’dan ayrılmaya çalışıyor. Örneğin günlerdir ve dönem dönem Khalistan Sih ayrılıkçılığı üzerine Kanada ile gündeme gelen kriz biliniyor.
Bağımsızlığın arifesinde Britanya Hindistanı 17 devlet ve 500’den fazla prenslikten oluşuyordu. Fransa ve Portekiz tarafından kontrol edilen birkaç sömürge bölgesi de vardı. Hindistan yarımadasındaki bu idari birimler bir zamanlar bölge Britanya’nın kolonisi haline gelmeden önce farklı rajalar (hükümdarlar) tarafından yönetiliyordu. İngilizlerin eski sömürgelerini öyle bir bölme geçmişi var ki eski sömürgelerinin neredeyse tamamı bugün dahi ayrılıkçı hareketlerle karşı karşıya. Aynı şekilde Hindistan da bunlardan biri.
Bu bilinç ile belirli üniter nitelikler ile federal yapının harmanı bir “Devletler Birliği” olarak yapılanan Hindistan Cumhuriyeti, parlamenter hükümet biçimini öngören egemen, sosyalist, laik ve demokratik bir hukuk devleti olarak doğdu.
Hindistan Anayasası’nın 1. Maddesi Hindistan’ı “Devletler Birliği” olarak tanımlar. Birlik sözcüğü, Hindistan Birliği’nin devletler arasındaki istenirse bozulabilecek bir tür düzenlemenin sonucu olmadığını ve onu oluşturan devletlerin ondan ayrılma hak ve özgürlüklerinin bulunmadığını belirtmek için federasyon yerine bilinçli olarak seçilmiştir. Bu, anayasası yarı-federal nitelikte olan Hindistan’ın, federasyonun yeni federe devletler kurma veya mevcut federe devletlerin sınırlarını değiştirme yetkisinin bulunmadığı Amerika Birleşik Devletleri ülkeleri gibi bir devletler federasyonu değil, bir devletler birliği olduğu anlamına geliyor.
Hindistan Anayasası’nın 3. Maddesi uyarınca Birlik hükümeti (merkezî hükümet) devletlerin isimlerini ve sınırlarını onların izni olmadan değiştirebilir; devletler parçalanıp, sınırların değişmesi ile yeniden düzenlenebilir; ancak ülke parçalanamayacak bir birliktir. Hindistan Anayasası’nın babası Dr. Bhimrao Ramji Ambedkar tarafından Hindistan’ın “yıkılabilir devletlerin yıkılmaz birliği” olarak tanımlanmasının nedeni de budur.
Birlik içindeki birimler veya devletler anayasada böyle bir hüküm bulunmadığından ayrılamazlar. Hindistan Birliği yönetimi altında mevcut bir devletten ayrı bir devlet talep etmek, ayrılma yasası kapsamında cezai suçlamalar ve yaptırımlar demek.
Burada önemli bir nokta daha var: Hindistan Anayasası’nın 4. Maddesi 3. Madde kapsamında yapılan toprak değişikliğinin hiçbir zaman anayasa değişikliği sayılmayacağını açıkça belirtir. Bunun nedeni bu tür yasaların parlamento tarafından olağan yasama politikaları izlenerek salt çoğunluk ile kabul edilebilmesidir. Bu daha çok iktidardaki hükümetin çıkardığı bir yasadan etkilenen yasal bir değişiklik ve dolayısıyla parlamentoya anayasa değişikliği yetkisi veren 368. Madde kapsamında herhangi bir değişikliğe gerek yoktur.
Hindistan’ın iç yeniden yapılanma konusunda hâlâ devam eden uzun ve karmaşık bir geçmişi var. Hindistan Birliği cumhuriyet ülkesi hâline geldiğinde 27 devleti vardı ve anayasa bunlar arasında üç türe göre ayrım yapıyordu:
Bölüm A’ya göre devlet yasama organı ve seçilmiş bir vali tarafından yönetilen dokuz devlet vardı ve bunlar Britanya Hindistanı’nın eski valilerinin eyaletleriydi: Assam, Batı Bengal, Bihar, Bombay, Doğu Punjab, Madhya Pradesh, Madras, Orissa ve Uttar Pradesh.
Bölüm B’de cumhurbaşkanı tarafından atanan Rajpramukh (Hindistan’da 1947-56 arası var olan idari unvan, atanmış vali) tarafından yönetilen sekiz devlet vardı ve bunlar eski prens devletler veya prens devletler grubuydu: Hyderabad, Madhya Bharat, Mysore, Patiala ve Doğu Punjab Devletleri Birliği, Rajasthan, Saurashtra, Travancore-Cochin.
Bölüm C’deki on devlet cumhurbaşkanı tarafından atanan bir baş komiser tarafından yönetiliyordu ve bu devletler ya eski baş komiserlerin eyaletleri ya da prens devletleriydi: Ajmer, Bhopal, Bilaspur, Coorg, Delhi, Himashal Pradesh, Kutch, Manipur, Tripura, Vidhya Pradesh.
Hindistan’ın kurucu ancak günümüzde ana muhalefet partisi olan Hindistan Ulusal Kongresi (kısaca Kongre) dilsel ayrımın büyük bir destekçisiydi ve 1900’lerden beri dilsel devletler fikrini teşvik ediyordu.
Kasım 1956’da, A, B ve C devletleri arasındaki ayrımı ortadan kaldıran ve devlet sınırlarını dilsel çizgilere göre yeniden düzenleyen Devletleri Yeniden Düzenleme Yasası yürürlüğe girdi ve 27 devlet 14 devlet ve 6 birlik bölgesi hâlinde yeniden düzenlendi.
Bu yeniden yapılanma daha çok Güney Hindistan’ı etkiledi. Madras dört devlete bölündü: ana dili Telugu olan Andra Pradesh, Tamil olan Tamil Nadu, Malayalam dili ile Kerala ve Kannada dili ile Mysore.
Hintçenin ortak dil olduğu Kuzey Hindistan’da bu yeniden yapılanma özellikle Madhya Pradesh’e fayda sağlayan birçok küçük devletin ortadan kaybolmasına yol açtı.
Dilsel temelde bölgesel yeniden yapılanma sonraki yıllarda da devam etti: 1960 yılında eski Bombay 2 devlete bölündü: ana dili Gujarat olan Gujarat ve ana dili Marathi olan Bombay’ı da içeren Maharashtra. 1966 yılında ana dili Hintçe olan Haryana ana dili Punjab olan Punjab’dan ayrıldı. 1971 yılında şimdiye dek birlik bölgesi olan Himashal Pradesh devlet oldu.
Kuzeydoğu Hindistan’da sorunun etnik boyutları vardı. Çok sayıda etnik grup arasındaki gerginlikler büyük Assam devletinin Assam ile beraber 8 devlete bölünmesine yol açtı: 1963’te Nagaland, 1972’de Manipur, Tripura ve Meghalaya, 1975 yılında Sikkim, 1987’de Arunachal Pradesh ve Mizoram.
Ülkedeki diğer gruplar daha fazla yerel özerklik, kendi doğal kaynakları üzerinde kontrol ve kültürel farklılıklara saygı gösterilmesini talep etti. 2000 yılında üç yeni devlet tanındı: Jharkhand, Chhattisgarh ve Uttarakhand. 2014 yılında Telangana Andhra Pradesh’ten ayrıldı. Ve şimdilik son değişiklik olarak 2019 tarihli Jammu ve Kashmir Yeniden Yapılanma Yasası Hindistan Birliği’nin Jammu ve Kashmir devletini Jammu ve Kashmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik bölgesi hâlinde yeniden yapılandırdı.
Böylelikle 28 devlet ve 8 birlik bölgesi ile şimdilik 36 birimden oluşan Hindistan Birliği’nin haritası hâlâ önemli demografik ve bölgesel asimetriler sunuyor. Yeni devletlere ilişkin talepler de devam ediyor. Öyle ki tüm talepler dikkate alınsa Hindistan’ın neredeyse 50 idari birimi olabilir. Ancak şimdilik Assam’daki Bodoland, Bengal’deki Gorkhaland, Maharashtra’daki Vidarbha, Uttar Pradesh’teki Bundelkhand ve Purvanchal öne çıkanlar arasında.
1950’lerde başlatılan bölgesel yeniden yapılanma birçok devletin daha fazla özerkliğe yönelik umutlarına son vermiyor. Keşmir ve Punjab’da ayrılıkçı hareketler yükselişe geçerken Kuzeydoğu’nun sınır bölgelerinde etno-milliyetçi hareketler zemin kazandı. Pakistan, Çin, Myanmar ve Bangladeş’in yakınlığı, uzun ve geçirgen sınırlar da Birlik hükümeti açısından bu bölgelerin kontrolünü zorlaştırıyor.
Hindistan 1947’de Britanya’dan bağımsızlığını kazandığında, ülke dışından çok az kişi bu kadar farklı devletlerden oluşan bir birliğin bir arada durabileceğine inanıyordu. Hindistan hayatta kaldı ama birliğine yönelik tehditler olmadan değil. En kalıcı hareketlerden biri ve şu an da hâlâ bir süredir Hint basınını yoğun olarak meşgul eden, Sihler için Punjab bölgesinde Khalistan ismi ile bağımsız bir vatan kurmayı amaçlayan Khalistan hareketi oldu.
Khalistan Hareketi: Sih ayrılıkçılığı
Hareketin kökleri Guru Gobind Singh’in Khalsa Deklarasyonu’na kadar uzanıyor. Ancak bağımsız Hindistan’da Punjab’ın 1966’da Punjab ve Haryana olarak iki devlet biçiminde düzenlenmesi ile bir de birlik bölgesi olarak düzenlenen ve her iki devletin de başkenti olan Chandigarh’ın oluşmasının ardından geniş ölçüde özerklik talep eden ve ayrıca Sihizm’in Hinduizm’den ayrı bir din olarak tanınmasını isteyen 1973 tarihli Anandpur Sahib Kararı Khalistan hareketine temel sağladı. Haryana’nın ve ardından Himashal Pradesh’in ayrılması ile artan yeni ulusta adil olmayan bir anlaşmaya varıldığına dair duygular, 1970’lerde Sihlerin yaşadığı tüm bölgeleri başkenti Chandigarh olmak üzere Punjab’da birleştirmeye yönelik hareketi güçlendirdi. Khalistan hareketinin savunucuları ayrıca Amritsar’ın da kutsal şehir ilan edilmesini istediler. Bu arada Punjab hükümetlerinin Anandpur Kararını uygulamadaki başarısızlığı köktendinci Sih gruplarının yükselişine yol açtı. Ve Jarnail Singh Bhindranwale de bu hareketin lideri olarak ortaya çıktı. 1980’lerin başında Sih eğitim ve hayır kurumu Chief Khalsa Dewan CKD Punjab, Rajasthan, Haryana ve Jammu bölgelerini kapsayacak özgür bir Khalistan talebini duyurdu.
Batı ülkelerine göç eden Sihler ayrı ve bağımsız bir Khalistan talep ediyorlardı. Khalistan hareketi savunucuları 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar yoğun bir kampanya yürüttü. Indira Gandhi’nin Kongre hükümeti Bhindranwale ile müzakere etmeye çalıştı ancak görüşmeleri Gandhi’nin Hindulara olan eğilimi nedeni ile her defasında başarısızlıkla sonuçlandı. Bhindranwale Punjab’ın Amritsar şehrindeki Akal Takht’ı (Zamanın Ötesinde Olanın Tahtı, Sihizm’in dini otoritesinin ana merkezi) karargâhı yaptı ve onun liderliğinde Khalistan hareketi Sihler arasında giderek popülerleşti.
Başbakan Indira Gandhi hükümeti Sih milliyetçi liderliğini ve takipçilerini ortadan kaldırmak için Mavi Yıldız Operasyonu gerçekleştirdi ve ardından Gandhi’nin Sih korumaları tarafından suikasta uğraması Hint hükümeti ve Sihler arasındaki şiddeti daha da artırdı.
1980’li yıllar Khalistan hareketinin en şiddetli olduğu yıllar, ancak hareket bundan sonra günümüze kadar yavaşlamış olsa da günümüzde giderek yeniden yükselişe geçiyor. Bunun temel faktörleri arasında Hindistan’ın Narendra Modi hükümetinin 2021 yılındaki özel sektörü tarım piyasasına sokan üç tarım reformuna karşı çiftçi protestolarının Khalistan yanlısı bir harekete dönüşmesi, ülkedeki yükselen Hindutva ideolojisi ve başta Kanada olmak üzere Sih diasporasının güçlü olduğu dış ülkelerdeki politikalar sayılabilir. Bu ayrılıkçı hareket artık büyük ölçüde yurt dışından yayılıyor.
Naxal-Maoist Hareket, Naxalizm: Komünist ayrılıkçılığı
Hindistan’ın ilk Komünist Partisi (CPI) 1920’de Sovyet rejiminin himâyesinde Taşkent’teki bir toplantıda kuruldu. Hindistan’ın 1947’deki bağımsızlığını takiben Kongre partisini Sovyet gölgesinde desteklemesi sonunda sert bir bölünmeye yol açtı ve 1964’te Hindistan Komünist Partisi (Marksist) kuruldu. Şu anda Hindistan’da sosyal demokrat bir gündem izleyen en büyük komünist parti olan CPI(M) Sovyet hegemonyasından ayrıldı, ancak Çin Komünist Partisi’ne (ÇKP) de mesafesini ilan etti ve Hint karakteristiğinde Komünizm dediği şeyi izledi. Ancak ÇKP tasarısı olan Charu Majumdar liderliğindeki yeni bir grup seçimleri reddetti ve Mao Zedong’un uzun süreli halk savaşı doktrinini tercih etti. Grubun polisle ilk tartışması Batı Bengal’deki Naxalbari isimli küçük bir Himalaya köyünde kendilerinden yüksek faiz aldığı söylenen bir toprak sahibine karşı köylülerin şiddetli protestosu sırasında gerçekleşti. 1967 Naksalbari ayaklanması hızla bastırıldı. Majumdar kısa süre sonra Kalküta’da polis nezaretinde yakalandı ve öldürüldü. Ancak hareket, komünist parti safları içindeki yüzlerce kişiyi heyecanlandırdı ve çok geçmeden ülke genelinde kendilerini Naxalbari yoluna adayan gruplar ortaya çıktı ve ÇKP’ye olan bağlılıklarını kanıtlayan Kalküta, Bombay ve Hyderabad’daki duvarlarda Çin’in Başkanı Bizim Başkanımızdır sloganları belirdi. Mao’nun ölümünün ve Çin’in uluslararası devrimi desteklemeyi bırakmasının ardından hareket neredeyse binbir parçaya bölündü ki 1980’lerde her birinin Naxalbari mirasının gerçek bayraktarları olduklarını iddia eden 149 kadar Naksalit partinin bağımsız olarak faaliyet gösterdiği tahmin ediliyor.
Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Kurtuluş gibi bazıları silahlı ayaklanma stratejisini bırakarak seçimlere geri dönerken iki en büyük en organize en iyi silahlanmış grup, Nepal’e bitişik bölgelerdeki Maoist Komünist Merkezi (MCC) ve Hyderabad’ın prens devletini (günümüz Andhra Pradesh ve Telangana) oluşturan bölgelerdeki Halk Savaş Grubu (PWG) silahlarına sadık kaldı ve Devrimci Enternasyonalist Hareket (RIM) ile Güney Asya Maocu Partiler ve Örgütler Koordinasyon Komitesi (CCOMPOSA) gibi uluslararası gruplar ile bağlantılarını sürdürdüler. Günümüzde bu iki grubun 21 Eylül 2004 tarihinde birleşerek kurduğu yeni Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Hindistan’da faaliyet gösteren en büyük silahlı grup.
Dönemin Hindistan Başbakanı Manmohan Singh Nisan 2006’da Maoistleri en büyük iç güvenlik tehdidi olarak tanımladı ve geleneksel olarak Maoist karşıtı faaliyetler sivil polisin ve merkezi paramiliter güçlerin yetki alanı altında iken Singh ilk kez Hindistan ordusu dâhil etti. Ancak Hindistan Ordusu’nun iç meselelere karışmak ve silahlarını vatandaşlara çevirmek konusundaki isteksizliği üzerine geçici bir çözüm olarak hükümet karşı milisleri destekledi ve kabileleri Maocuların yanında ve karşısında olanlar olarak ikiye bölerek Maoistlerle savaşmak isteyenlere silah, para ve fahri özel polis memuru rütbesi teklif edildi. Çok geçmeden şiddet kontrolden çıktı ve 2010 bu dönemin en kanlı yılıydı. Ancak sonrasında kademeli ama istikrarlı bir düşüş yaşanıyor olsa da bu, barış vaat eden bir durumdan çok, bir çıkmaza işaret ediyor. Maoistlerin barış görüşmeleri teklif etmesi ve hükümetin onları reddetmesinden Maoistlerin demokratik partiler arasındaki rekabete müdahale ederek ve kritik seçimler sırasında devreye girerek sonuçları etkilemek için birçok kez ateş güçlerini kullanmasına kadar uzanan bir kördüğüm. Örneğin 2007’de Maoistler Batı Bengal’in iktidar partisi olan Hindistan Komünist Partisi’nin (Marksist) 34 yıllık iktidarını devirmede ve muhalefet lideri Mamata Banerjee’nin ezici galibiyetinde kilit bir rol oynadılar. Ancak yine de komünist partilerin aksine politik olarak izole durumdaki Hint Maoist partisi çatışma bölgesine kilitlenmiş durumda. Ayrıca giderek artan kentleşme de ve kabileler arasındaki yabancılaşma da Maoistlerin eski toplumsal yardım yöntemlerini etkisiz hâle getiriyor. Ancak katı bir Hindu milliyetçi gündemi izleyen günümüz Modi hükümetine karşı muhalefetin yakınlaşması ile Hindistan’ın değişen politik iklimi dolaylı olarak Maoist harekete yeni bir soluk getiriyor olabilir.
Bir zamanlar dünyanın hemen her yerinde mevcut olan Komünist gerillalar ve onların hükümetlere karşı silahlı saldırıları 20. yüzyılın çoğunu şekillendirmişti. Ancak bugün gelinen noktada bu grupların çoğu ya tarih oldu ya da politik önemsizliğe gömüldü. Bu eğilimi tersine çeviren Maocu gerillalar ile Hindistan hükümeti arasında son 60 yıldır sonu görünmeyen uzun süreli bir halk savaşı aslında hâlâ sürüyor. Khalistan Sih ayrılıkçılığı gibi ve daha da bilineni Keşmir sorunu gibi çok gündeme alınmıyor olsa da aslında gerilla ordusunda 10 binin üzerinde düzenli birlik ve halk milislerinde kabaca 50 bin kadro ile Hint Maoistler, Suriye YPG dışındaki en büyük organize Komünist savaşçılardır. Dolayısıyla Hint Maoistler ülkede bir güç olmaya devam ederken aynı zamanda Hint hükümeti açısından da kritik bir fay hattı olmaya devam ediyor. 1967’de Batı Bengal’deki Naksalbari ayaklanması ile başlayan, daha sonra Hindistan’ın güney devletlerine de yayılan ve şu anda Hindistan Komünist Partisi (Maoistler) tarafından yönetilen ve Chhattisgarh, Bihar, Jharkhand, Maharashtra, Odisha, Andhra Pradesh ve Telangana devletlerinin bazı bölgelerinde, yani Kızıl Koridor olarak da bilinen nüfuz bölgelerinde faaliyet gösteren ve her şeye karşın seçilmiş hükümet tarafından sıklıkla ihmâl edilen Hindistan’ın kabile nüfusundan destek bulan Maoist politik duygu ve ideolojiyi destekleyen aşırı sol radikal komünist grupların Naksalit hareketi veya Naksalizm, hâlâ ülkenin karşı karşıya kaldığı en büyük iç güvenlik sorunu olarak niteleniyor.
Kuzeydoğu fay hatları:
Hindistan’ın sıkıntılı Kuzeydoğu bölgesi yedi kız kardeş ve bir erkek kardeş diye ifade edilen sekiz devletten oluşuyor. Bunlardan Arunachal Pradesh, Assam, Manipur, Meghalaya, Mizoram, Nagaland ve Tripura yedi kız kardeşi; Sikkim erkek kardeşi temsil ediyor. Çin, Myanmar, Bangladeş, Bhutan ve Nepal ile çevrelenmiş bir konumda olan bölge son zamanlarda Hindistan ile Çin arasında kavgaların da yaşandığı Siliguri Koridoru veya Tavuk Boynu olarak da anılan 37 km uzunluğundaki kara şeridi ile Hindistan’ın geri kalanına bağlanıyor ve Sikkim diğer kız kardeşler gurubundan ayrı olarak tam da bu Tavuk Boynu’nun ucunda yer aldığı için erkek kardeşi temsil ediyor. Kız kardeşleri Hindistan’ın geri kalanına bağlayan esasen Batı Bengal. Kuzeydoğu bölgesi Hindistan’ın en az gelişmiş bölgesi ve gerçekte en sorunlu bölgesi. Bölgenin hemen her unsuru Hindistan’ı bir “üvey anne” gibi görüyor ve Hindistan hükümetine ezelden beridir zor anlar yaşatıyor. Yakın zamanlarda Hint haber kanallarında Assam polisi ile Mizoram polisi arasında kabaca 1,5 milyon nüfuslu ve çoğunlukla Assam’dan gelen kaynaklara bağlı Mizoram devleti ile ortalama 35 milyon nüfuslu Assam devleti arasındaki toprak meselesi nedeni ile şiddetin patlak verdiği haberleri çıkmıştı ve bu türünün ilk örneği değildi. Hindistan’ın yedi kız kardeşleri veya Kuzeydoğu devletlerinden Mizoram, Manipur, Assam, Nagaland ve Tripura 1945’ten bu yana farklı düzeylerde şiddete tanık oldu. Ancak halk arasında “isyanların anası” olarak bilinen Nagaland’daki çatışma daha ön planda.
Naga ayrılıkçılığı
Naga halkının tarihi Amerikalı Baptist misyonerlerin Nagaland halkına Hristiyan dinini ve Batı eğitimini tanıttığı 19. yüzyıla kadar uzanıyor. Bu eğitim birbirleri ile savaş hâlinde olan Naga Tepeleri’ndeki Naga kabilelerine kolektif kimlik ve milliyetçilik duygusunu aşıladı. Birinci Dünya Savaşı’nda omuz omuza savaşmak üzere orduda 2 bin Naga kabile üyesinin seçilmesi muhtemelen farklı kabilelerden Naga halkının birbirleri ile savaşmadığı ilk seferdi. Bu askerler savaştan döndüklerinde kolektif milliyetçiliği temel alarak Naga Kulübü’nü kurdular. Naga Kulübü, Angami Zapu Phizo liderliğindeki yeni ismi Naga Ulusal Konseyi (NNC) altında Hindistan’ın bağımsızlığından bir gün önce 14 Ağustos 1947’de İngiltere’den bağımsızlıklarını ilân ettiler, ancak daha sonra zorla Hindistan Cumhuriyeti’ne entegre oldular. Hindistan hükümeti ilk başta sömürgeci İngiliz hükümetinin Nagaland’ı yönetmek için kullandığı politikaları benimseyerek Hindistan Anayasası’nın kısmen ve tamamen hâriç tutulan alanlar politikasına göre yönetiliyordu. Bu, Naga kabileleri arasında bir ayrımcılık hissine yol açtı. Phizo ayrılıkçı hareketini sürdürmek için 1952’de yeraltı Nagaland Federal Hükümeti’ni (FNG) ve bir Naga Federal Ordusu’nu (NFA) kurdu. Hindistan hükümeti isyanı bastırmak için Orduyu gönderdi ve 1958’de Silahlı Kuvvetler (Özel Yetkiler) Yasasını yürürlüğe koydu. 1960’ta Naga Halk Konvansiyonu (ılımlı grup) ile bir anlaşma yapıldı ve Aralık 1963’te Nagaland’ın kurulmasına yol açtı. Naga halkına kendi toprakları üzerinde bir miktar özerklik tanındı ve yerel uygulamalar ve yasalar korundu. Ancak daha fazla bağımsızlık, ayrı bir bayrak ve kendi anayasalarını arayan Nagaların taleplerini karşılamadı. Bu çıkmaz bir yandan Hindistan Başbakanı Nehru’nun Naga liderliğiyle yaptığı müzakerelerin çıkmaza girmesine yol açarken öte yandan NNC, Hindistan hükümetinin yararına olacak biçimde Nagaland-Isak Muivah Nasyonal Sosyalist Konseyi (NSCN-IM) ve NSCN-Khaplang olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hindistan bu bölünmeden yararlanmış olsa da söz konusu çıkmaz bugüne kadar devam etti ve hâlâ da devam ediyor. Örneğin 2019 yılında Naga Öğrenci Federasyonu (NSF) Hindistan’ın 73. Bağımsızlık Günü’nden sadece bir gün önce bölge genelinde Nagaland bayrağını çekerek tek taraflı olarak Hindistan’dan bağımsızlığını ve ayrılmasını ilan etmişti.
Hindistan 1947’de İngiliz yönetiminden bağımsız hale geldikten sonra Nagalar Hindistan vatandaşı olsa da ve Hindistan’ın Kuzeydoğu bölgesinde yer alan Nagaland devleti Aralık 1963’te Hindistan’ın 16. devleti olarak Devletler Birliği’nin ayrılmaz bir parçası hâline gelse de bölgede 1958’den beri devam eden bir etnik çatışma var. Naga sözcüğü günümüzde Hindistan’ın Nagaland, Manipur, Assam ve Arunachal Pradesh devletlerinin yanı sıra Myanmar’da yaşayan çok sayıda etnik grubu kapsayan şemsiye bir terim olarak kullanılıyor. Çoğunlukla kendilerini Hristiyan olarak tanımlayan ve etnik kökene dayalı bağımsız bir Naga devleti kurmayı düşleyen Nagalar, Tripura hariç tüm Kuzeydoğu Hindistan devletlerine yayılmış durumda ve Arunachal Pradesh, Assam, Manipur, Meghalaya, Mizoram ve Nagaland olmak üzere 6 Kuzeydoğu devletinde Naga topluluğunun resmi olarak tanınması anlamına da gelen Planlanmış Kabileler (ST’ler) olarak listelenmiştir. Nagalar Manipur, Arunachal Pradesh ve Assam’dan oluşan atalarının vatanlarının entegrasyonunu talep ederken bu üç devletten hiçbiri topraklarını Nagalara bırakmaya hazır değil. Ve Nagaland’daki çeşitli militan gruplar ya Hindistan’dan bağımsızlık ya da ayrı bir anayasa ve bayrak istiyor. Bir anlamda İskoçya ve İngiltere arasındakine benzer bir anlaşma talep ediyorlar.
Manipur ayrılıkçılığı
Bu yaz döneminde de Manipur’daki yüksek mahkemenin Meitei topluluğunun resmi olarak tanınmasının ilk adımı olan Planlanmış Kabile (ST) statüsünde sınıflandırılma talebini desteklemesinin ardından hâlihazırda Planlanmış Kabileler (ST’ler) kategorisinde sınıflandırılan Kukilerin Meiteilerin topraklarını alacağını söyleyerek protesto etmeye başlaması ile ağırlıklı olarak Hindu olan Meiteiler ve çoğunlukla Hristiyan olan Kukiler arasında altı aydır şiddet olaylarına tanık olan ve yalnızca kabaca 3,5 milyonluk nüfusu ile Hindistan Birliği’nin en küçük devletlerinden biri olan Manipur da bir grup huzursuz Kuzeydoğu devleti olan yedi kız kardeşlerden biri. 2019’da Manipur devletinin muhalif siyasi liderleri tek taraflı olarak Hindistan’dan bağımsızlıklarını ve Britanya’da sürgünde bir hükümet kurulduğunu ilan etmişti. Manipur, Britanya’nın Hindistan’daki sömürge hükümetini sona erdirmesinden iki yıl sonrasına kadar özerk kaldı, ancak 1949 yılında Hindistan’ın bir parçası hâline geldi. O zamandan bu yana onlarca yıldır şiddetli ayrılıkçı hareketlere tanık oluyor. Manipur aynı zamanda Nagaland gibi Myanmar’a da sınır komşusu.
Ve Manipur da çok etnik gruptan oluşan, çok dilli, çok dinli bir devlet. Tepe bölgelerinde genel olarak Naga kabileleri ve Kuki-Chin-Zo kabileleri olmak üzere iki etnik gruba ayrılan 33 kabile var. Naga kabilelerinin kendi aralarında ortak bir dili yok, ancak ortak mit ve tarihsel gerçeklere dayanarak politik özlemleri Nagaland, Assam, Arunachal ve Myanmar Nagaları ile bütünleşmiştir. Naga’nın ayrı bir ulus talebi Hindistan’ın bağımsızlığından önce başlamıştı. Kuki-Chin gruplarının kendi aralarında iletişim kurabilecekleri ortak bir dil var ancak yakın zamana kadar genel olarak ortak bir politik platform oluşturulamıyordu. Bereketli Manipur vadisinde ise Meitei (yedi klandan oluşan bir topluluk) ve Meitei-lon dilini konuşan Meitei-Pangal (Manipur Müslümanları) etnik grupları var ve bunların arasında da çatışmalar söz konusu.
Çoğunlukla Imphal Vadisi’nde yaşayan Meiteiler nüfusun yüzde 53’ünü oluştururken tepe bölgelerinde yaşayan kabile toplulukları Naga kabileleri yüzde 24 ve Kuki/Zomi kabileleri ise yüzde 16 olmak üzere nüfusun yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor ve şiddetin günlük yaşamın bir parçası olduğu bu bölgede hemen her etnik topluluğun birbiri ile çatışması söz konusu iken çatışma üvey anne muamelesi gördükleri iddiası ile Hindistan’dan bağımsızlık talebi çizgisinde Birlik hükümetine karşı da yürütülüyor.
En bilineni Keşmir sorunu
Pakistan, Hindistan, Çin ve Afganistan arasında sıkışmış ve Tacikistan’a yakın olan Keşmir, alt kıtanın en tartışmalı ve askerileştirilmiş bölgelerinden biri. 1947’den bu yana Hindistan ile Pakistan arasında ciddi bir çekişme konusu hâline geldi ve birçok savaşa sahne oldu. Hindistan için çok kültürlülüğü, çeşitliliği ve çoğulculuğu simgeliyor. Öte yandan Pakistan’a göre Keşmir’in Müslüman çoğunluğu, devleti kendi sınırlarının doğal bir parçası hâline getiriyor.
26 Ekim 1947’de Keşmir’in Hindu hükümdarı Maharaja Hari Singh, prens devletini yeni kurulan Hindistan Cumhuriyeti’ne entegre eden katılım belgesini imzaladı. Çatışma yine de çözülmedi. Birleşmiş Milletler devletin geleceğine karar vermek için bir referandum planladı ancak bu, çözüme hiçbir katkı sağlamadı. 1949’da kurulan kontrol hattı, devleti Hindistan ile Pakistan arasında böldü. Beşte ikisi batıda Azad veya özgür Keşmir olarak kuzeyde ise Gilgit Baltistan olarak Pakistan’a bağlandı. Geriye kalan beşte üçü ise Hindistan Birliği’nin parçası hâline gelen Jammu ve Keşmir devletini oluşturuyordu. Hindu çoğunluğa sahip Jammu bölgesi ve etnik kültürel olarak Tibet’e bağlı olan Budist çoğunluğa sahip Ladakh bölgesi dışında nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman. 1962’de Hindistan ile yapılan savaşın arifesinde Çin, Aksai Chin yüksek platosunun ve daha sonra 1963’te Pakistan’a bırakılan Shaksgam vadisinin kontrolünü ele geçirdi.
Jammu ve Keşmir devleti Hindistan Anayasası’nın 370. maddesi hükümlerine göre özel statüye sahipti ve önemli ölçüde özerkliğe sahipti. Keşmirli olmayanlar mülk sahibi olamıyordu ve kendi bayrağına sahip tek devlet konumundaydı. Devletteki demokratik seçim kurumunun sorunlu olduğu ortaya çıktı. İlk yasama seçimleri diğer Hindistan devletlerinden on yıl sonra yalnızca 1962’de gerçekleşti. 1980’lerden itibaren artan isyanlar, askeri baskılar ve açık çoğunluğa sahip seçilmiş hükümetler kurma konusundaki yetersizlik, yasama meclisinin sık sık askıya alınmasına ve Hindistan hükümetinin doğrudan yönetimi dayatmasına yol açtı. Bu süreçte geleneksel olarak bölgede barışçıl bir Sufizm olan İslam radikalleşti ve halk büyük ölçüde merkezî hükümete düşman oldu. Çok sayıda siyasi parti ve militan grup ortaya çıktı. Bunlar arasında Cemaat-i İslami Pakistan’a entegrasyonu destekliyor, Jammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi Keşmir’in bağımsızlığını talep ediyor. 2019 yılında BJP liderliğindeki Hindistan merkezî hükümeti Jammu ve Keşmir’in Anayasa’da yer alan özel statüsüne son verdi. Askeri baskı ve radikal aşırılıkçı tutumlar soruna geniş çapta kabul edilebilir bir çözüm bulunmasını engellerken Hindistan Birlik hükümeti hâlihazırda kendi normalini gerçekleştirmiş durumda.
Son olarak Hindistan’ın en güney ucundaki iki devletten büyüğü olan ve kendisini uzun süredir Kuzey Hindistan’ın hegemonyasına karşı bir siper olarak gören kabaca 80 milyonluk nüfusu ile Tamil Ülkesi Tamil Nadu, 1960’larda Hintçenin Hindistan’ın tek resmi dili olarak dayatılması önerisine karşı şiddetli protestolara tanık oldu ve bugün hâlâ resmi dili dünyada en uzun süre hayatta kalan klasik dillerden biri yani Tamil olan Tamil Nadu’da Hint karşıtı ajitasyon düşük ölçekte de olsa devam ediyor. Ayrıca Hindistan etnik güç paylaşımı yoluyla azınlıkları entegre ederek Tamil Nadu’daki ayrılıkçılığı bastırmayı başarmış olsa da Sri Lanka etnik meselesi Tamil Nadu halkı için dolayısıyla Hindistan için hâlâ hassas bir konu.
İki cümlelik bir genel sonuç yerine, Hindistan’ın hep övgü ile söz edildiği iç dinamiklerindeki çeşitlilik iki ucu keskin bir kılıçtır ki bu kılıç her zaman iç dünyasında kendisinden daha bütün gibi görünen Çin gibi rakiplerine dünya politikasında kritik bir fay hattı sağlayacaktır. Bu fay hatları da dünya politikasının geleceğinde ülkenin neden tam anlamıyla bir süper güç olamayacağının en başat faktörlerinden biridir ki ülkenin sigortası ve istikrarı köklü ve karmaşık çeşitliliğinin dengede tutulabildiği bir eşgüdümün sağlanabilirliğidir ve bu Hindistan’ı her zaman öncelikli meşgul eden ve yavaşlatan bir faktör olacaktır.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












