Görüş
Hindistan’ın ayrılıkçı fay hatları

Hindistan birçok etnik, dilsel ve dini topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. Ve Hindistan Birliği çatısı altındaki birçok devlet, Hindistan’ın geri kalanından kültürel, sosyal ve dini farklılıklara sahip olduklarını iddia ederek Hindistan’dan ayrılmaya çalışıyor. Örneğin günlerdir ve dönem dönem Khalistan Sih ayrılıkçılığı üzerine Kanada ile gündeme gelen kriz biliniyor.
Bağımsızlığın arifesinde Britanya Hindistanı 17 devlet ve 500’den fazla prenslikten oluşuyordu. Fransa ve Portekiz tarafından kontrol edilen birkaç sömürge bölgesi de vardı. Hindistan yarımadasındaki bu idari birimler bir zamanlar bölge Britanya’nın kolonisi haline gelmeden önce farklı rajalar (hükümdarlar) tarafından yönetiliyordu. İngilizlerin eski sömürgelerini öyle bir bölme geçmişi var ki eski sömürgelerinin neredeyse tamamı bugün dahi ayrılıkçı hareketlerle karşı karşıya. Aynı şekilde Hindistan da bunlardan biri.
Bu bilinç ile belirli üniter nitelikler ile federal yapının harmanı bir “Devletler Birliği” olarak yapılanan Hindistan Cumhuriyeti, parlamenter hükümet biçimini öngören egemen, sosyalist, laik ve demokratik bir hukuk devleti olarak doğdu.
Hindistan Anayasası’nın 1. Maddesi Hindistan’ı “Devletler Birliği” olarak tanımlar. Birlik sözcüğü, Hindistan Birliği’nin devletler arasındaki istenirse bozulabilecek bir tür düzenlemenin sonucu olmadığını ve onu oluşturan devletlerin ondan ayrılma hak ve özgürlüklerinin bulunmadığını belirtmek için federasyon yerine bilinçli olarak seçilmiştir. Bu, anayasası yarı-federal nitelikte olan Hindistan’ın, federasyonun yeni federe devletler kurma veya mevcut federe devletlerin sınırlarını değiştirme yetkisinin bulunmadığı Amerika Birleşik Devletleri ülkeleri gibi bir devletler federasyonu değil, bir devletler birliği olduğu anlamına geliyor.
Hindistan Anayasası’nın 3. Maddesi uyarınca Birlik hükümeti (merkezî hükümet) devletlerin isimlerini ve sınırlarını onların izni olmadan değiştirebilir; devletler parçalanıp, sınırların değişmesi ile yeniden düzenlenebilir; ancak ülke parçalanamayacak bir birliktir. Hindistan Anayasası’nın babası Dr. Bhimrao Ramji Ambedkar tarafından Hindistan’ın “yıkılabilir devletlerin yıkılmaz birliği” olarak tanımlanmasının nedeni de budur.
Birlik içindeki birimler veya devletler anayasada böyle bir hüküm bulunmadığından ayrılamazlar. Hindistan Birliği yönetimi altında mevcut bir devletten ayrı bir devlet talep etmek, ayrılma yasası kapsamında cezai suçlamalar ve yaptırımlar demek.
Burada önemli bir nokta daha var: Hindistan Anayasası’nın 4. Maddesi 3. Madde kapsamında yapılan toprak değişikliğinin hiçbir zaman anayasa değişikliği sayılmayacağını açıkça belirtir. Bunun nedeni bu tür yasaların parlamento tarafından olağan yasama politikaları izlenerek salt çoğunluk ile kabul edilebilmesidir. Bu daha çok iktidardaki hükümetin çıkardığı bir yasadan etkilenen yasal bir değişiklik ve dolayısıyla parlamentoya anayasa değişikliği yetkisi veren 368. Madde kapsamında herhangi bir değişikliğe gerek yoktur.
Hindistan’ın iç yeniden yapılanma konusunda hâlâ devam eden uzun ve karmaşık bir geçmişi var. Hindistan Birliği cumhuriyet ülkesi hâline geldiğinde 27 devleti vardı ve anayasa bunlar arasında üç türe göre ayrım yapıyordu:
Bölüm A’ya göre devlet yasama organı ve seçilmiş bir vali tarafından yönetilen dokuz devlet vardı ve bunlar Britanya Hindistanı’nın eski valilerinin eyaletleriydi: Assam, Batı Bengal, Bihar, Bombay, Doğu Punjab, Madhya Pradesh, Madras, Orissa ve Uttar Pradesh.
Bölüm B’de cumhurbaşkanı tarafından atanan Rajpramukh (Hindistan’da 1947-56 arası var olan idari unvan, atanmış vali) tarafından yönetilen sekiz devlet vardı ve bunlar eski prens devletler veya prens devletler grubuydu: Hyderabad, Madhya Bharat, Mysore, Patiala ve Doğu Punjab Devletleri Birliği, Rajasthan, Saurashtra, Travancore-Cochin.
Bölüm C’deki on devlet cumhurbaşkanı tarafından atanan bir baş komiser tarafından yönetiliyordu ve bu devletler ya eski baş komiserlerin eyaletleri ya da prens devletleriydi: Ajmer, Bhopal, Bilaspur, Coorg, Delhi, Himashal Pradesh, Kutch, Manipur, Tripura, Vidhya Pradesh.
Hindistan’ın kurucu ancak günümüzde ana muhalefet partisi olan Hindistan Ulusal Kongresi (kısaca Kongre) dilsel ayrımın büyük bir destekçisiydi ve 1900’lerden beri dilsel devletler fikrini teşvik ediyordu.
Kasım 1956’da, A, B ve C devletleri arasındaki ayrımı ortadan kaldıran ve devlet sınırlarını dilsel çizgilere göre yeniden düzenleyen Devletleri Yeniden Düzenleme Yasası yürürlüğe girdi ve 27 devlet 14 devlet ve 6 birlik bölgesi hâlinde yeniden düzenlendi.
Bu yeniden yapılanma daha çok Güney Hindistan’ı etkiledi. Madras dört devlete bölündü: ana dili Telugu olan Andra Pradesh, Tamil olan Tamil Nadu, Malayalam dili ile Kerala ve Kannada dili ile Mysore.
Hintçenin ortak dil olduğu Kuzey Hindistan’da bu yeniden yapılanma özellikle Madhya Pradesh’e fayda sağlayan birçok küçük devletin ortadan kaybolmasına yol açtı.
Dilsel temelde bölgesel yeniden yapılanma sonraki yıllarda da devam etti: 1960 yılında eski Bombay 2 devlete bölündü: ana dili Gujarat olan Gujarat ve ana dili Marathi olan Bombay’ı da içeren Maharashtra. 1966 yılında ana dili Hintçe olan Haryana ana dili Punjab olan Punjab’dan ayrıldı. 1971 yılında şimdiye dek birlik bölgesi olan Himashal Pradesh devlet oldu.
Kuzeydoğu Hindistan’da sorunun etnik boyutları vardı. Çok sayıda etnik grup arasındaki gerginlikler büyük Assam devletinin Assam ile beraber 8 devlete bölünmesine yol açtı: 1963’te Nagaland, 1972’de Manipur, Tripura ve Meghalaya, 1975 yılında Sikkim, 1987’de Arunachal Pradesh ve Mizoram.
Ülkedeki diğer gruplar daha fazla yerel özerklik, kendi doğal kaynakları üzerinde kontrol ve kültürel farklılıklara saygı gösterilmesini talep etti. 2000 yılında üç yeni devlet tanındı: Jharkhand, Chhattisgarh ve Uttarakhand. 2014 yılında Telangana Andhra Pradesh’ten ayrıldı. Ve şimdilik son değişiklik olarak 2019 tarihli Jammu ve Kashmir Yeniden Yapılanma Yasası Hindistan Birliği’nin Jammu ve Kashmir devletini Jammu ve Kashmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik bölgesi hâlinde yeniden yapılandırdı.
Böylelikle 28 devlet ve 8 birlik bölgesi ile şimdilik 36 birimden oluşan Hindistan Birliği’nin haritası hâlâ önemli demografik ve bölgesel asimetriler sunuyor. Yeni devletlere ilişkin talepler de devam ediyor. Öyle ki tüm talepler dikkate alınsa Hindistan’ın neredeyse 50 idari birimi olabilir. Ancak şimdilik Assam’daki Bodoland, Bengal’deki Gorkhaland, Maharashtra’daki Vidarbha, Uttar Pradesh’teki Bundelkhand ve Purvanchal öne çıkanlar arasında.
1950’lerde başlatılan bölgesel yeniden yapılanma birçok devletin daha fazla özerkliğe yönelik umutlarına son vermiyor. Keşmir ve Punjab’da ayrılıkçı hareketler yükselişe geçerken Kuzeydoğu’nun sınır bölgelerinde etno-milliyetçi hareketler zemin kazandı. Pakistan, Çin, Myanmar ve Bangladeş’in yakınlığı, uzun ve geçirgen sınırlar da Birlik hükümeti açısından bu bölgelerin kontrolünü zorlaştırıyor.
Hindistan 1947’de Britanya’dan bağımsızlığını kazandığında, ülke dışından çok az kişi bu kadar farklı devletlerden oluşan bir birliğin bir arada durabileceğine inanıyordu. Hindistan hayatta kaldı ama birliğine yönelik tehditler olmadan değil. En kalıcı hareketlerden biri ve şu an da hâlâ bir süredir Hint basınını yoğun olarak meşgul eden, Sihler için Punjab bölgesinde Khalistan ismi ile bağımsız bir vatan kurmayı amaçlayan Khalistan hareketi oldu.
Khalistan Hareketi: Sih ayrılıkçılığı
Hareketin kökleri Guru Gobind Singh’in Khalsa Deklarasyonu’na kadar uzanıyor. Ancak bağımsız Hindistan’da Punjab’ın 1966’da Punjab ve Haryana olarak iki devlet biçiminde düzenlenmesi ile bir de birlik bölgesi olarak düzenlenen ve her iki devletin de başkenti olan Chandigarh’ın oluşmasının ardından geniş ölçüde özerklik talep eden ve ayrıca Sihizm’in Hinduizm’den ayrı bir din olarak tanınmasını isteyen 1973 tarihli Anandpur Sahib Kararı Khalistan hareketine temel sağladı. Haryana’nın ve ardından Himashal Pradesh’in ayrılması ile artan yeni ulusta adil olmayan bir anlaşmaya varıldığına dair duygular, 1970’lerde Sihlerin yaşadığı tüm bölgeleri başkenti Chandigarh olmak üzere Punjab’da birleştirmeye yönelik hareketi güçlendirdi. Khalistan hareketinin savunucuları ayrıca Amritsar’ın da kutsal şehir ilan edilmesini istediler. Bu arada Punjab hükümetlerinin Anandpur Kararını uygulamadaki başarısızlığı köktendinci Sih gruplarının yükselişine yol açtı. Ve Jarnail Singh Bhindranwale de bu hareketin lideri olarak ortaya çıktı. 1980’lerin başında Sih eğitim ve hayır kurumu Chief Khalsa Dewan CKD Punjab, Rajasthan, Haryana ve Jammu bölgelerini kapsayacak özgür bir Khalistan talebini duyurdu.
Batı ülkelerine göç eden Sihler ayrı ve bağımsız bir Khalistan talep ediyorlardı. Khalistan hareketi savunucuları 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar yoğun bir kampanya yürüttü. Indira Gandhi’nin Kongre hükümeti Bhindranwale ile müzakere etmeye çalıştı ancak görüşmeleri Gandhi’nin Hindulara olan eğilimi nedeni ile her defasında başarısızlıkla sonuçlandı. Bhindranwale Punjab’ın Amritsar şehrindeki Akal Takht’ı (Zamanın Ötesinde Olanın Tahtı, Sihizm’in dini otoritesinin ana merkezi) karargâhı yaptı ve onun liderliğinde Khalistan hareketi Sihler arasında giderek popülerleşti.
Başbakan Indira Gandhi hükümeti Sih milliyetçi liderliğini ve takipçilerini ortadan kaldırmak için Mavi Yıldız Operasyonu gerçekleştirdi ve ardından Gandhi’nin Sih korumaları tarafından suikasta uğraması Hint hükümeti ve Sihler arasındaki şiddeti daha da artırdı.
1980’li yıllar Khalistan hareketinin en şiddetli olduğu yıllar, ancak hareket bundan sonra günümüze kadar yavaşlamış olsa da günümüzde giderek yeniden yükselişe geçiyor. Bunun temel faktörleri arasında Hindistan’ın Narendra Modi hükümetinin 2021 yılındaki özel sektörü tarım piyasasına sokan üç tarım reformuna karşı çiftçi protestolarının Khalistan yanlısı bir harekete dönüşmesi, ülkedeki yükselen Hindutva ideolojisi ve başta Kanada olmak üzere Sih diasporasının güçlü olduğu dış ülkelerdeki politikalar sayılabilir. Bu ayrılıkçı hareket artık büyük ölçüde yurt dışından yayılıyor.
Naxal-Maoist Hareket, Naxalizm: Komünist ayrılıkçılığı
Hindistan’ın ilk Komünist Partisi (CPI) 1920’de Sovyet rejiminin himâyesinde Taşkent’teki bir toplantıda kuruldu. Hindistan’ın 1947’deki bağımsızlığını takiben Kongre partisini Sovyet gölgesinde desteklemesi sonunda sert bir bölünmeye yol açtı ve 1964’te Hindistan Komünist Partisi (Marksist) kuruldu. Şu anda Hindistan’da sosyal demokrat bir gündem izleyen en büyük komünist parti olan CPI(M) Sovyet hegemonyasından ayrıldı, ancak Çin Komünist Partisi’ne (ÇKP) de mesafesini ilan etti ve Hint karakteristiğinde Komünizm dediği şeyi izledi. Ancak ÇKP tasarısı olan Charu Majumdar liderliğindeki yeni bir grup seçimleri reddetti ve Mao Zedong’un uzun süreli halk savaşı doktrinini tercih etti. Grubun polisle ilk tartışması Batı Bengal’deki Naxalbari isimli küçük bir Himalaya köyünde kendilerinden yüksek faiz aldığı söylenen bir toprak sahibine karşı köylülerin şiddetli protestosu sırasında gerçekleşti. 1967 Naksalbari ayaklanması hızla bastırıldı. Majumdar kısa süre sonra Kalküta’da polis nezaretinde yakalandı ve öldürüldü. Ancak hareket, komünist parti safları içindeki yüzlerce kişiyi heyecanlandırdı ve çok geçmeden ülke genelinde kendilerini Naxalbari yoluna adayan gruplar ortaya çıktı ve ÇKP’ye olan bağlılıklarını kanıtlayan Kalküta, Bombay ve Hyderabad’daki duvarlarda Çin’in Başkanı Bizim Başkanımızdır sloganları belirdi. Mao’nun ölümünün ve Çin’in uluslararası devrimi desteklemeyi bırakmasının ardından hareket neredeyse binbir parçaya bölündü ki 1980’lerde her birinin Naxalbari mirasının gerçek bayraktarları olduklarını iddia eden 149 kadar Naksalit partinin bağımsız olarak faaliyet gösterdiği tahmin ediliyor.
Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Kurtuluş gibi bazıları silahlı ayaklanma stratejisini bırakarak seçimlere geri dönerken iki en büyük en organize en iyi silahlanmış grup, Nepal’e bitişik bölgelerdeki Maoist Komünist Merkezi (MCC) ve Hyderabad’ın prens devletini (günümüz Andhra Pradesh ve Telangana) oluşturan bölgelerdeki Halk Savaş Grubu (PWG) silahlarına sadık kaldı ve Devrimci Enternasyonalist Hareket (RIM) ile Güney Asya Maocu Partiler ve Örgütler Koordinasyon Komitesi (CCOMPOSA) gibi uluslararası gruplar ile bağlantılarını sürdürdüler. Günümüzde bu iki grubun 21 Eylül 2004 tarihinde birleşerek kurduğu yeni Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Hindistan’da faaliyet gösteren en büyük silahlı grup.
Dönemin Hindistan Başbakanı Manmohan Singh Nisan 2006’da Maoistleri en büyük iç güvenlik tehdidi olarak tanımladı ve geleneksel olarak Maoist karşıtı faaliyetler sivil polisin ve merkezi paramiliter güçlerin yetki alanı altında iken Singh ilk kez Hindistan ordusu dâhil etti. Ancak Hindistan Ordusu’nun iç meselelere karışmak ve silahlarını vatandaşlara çevirmek konusundaki isteksizliği üzerine geçici bir çözüm olarak hükümet karşı milisleri destekledi ve kabileleri Maocuların yanında ve karşısında olanlar olarak ikiye bölerek Maoistlerle savaşmak isteyenlere silah, para ve fahri özel polis memuru rütbesi teklif edildi. Çok geçmeden şiddet kontrolden çıktı ve 2010 bu dönemin en kanlı yılıydı. Ancak sonrasında kademeli ama istikrarlı bir düşüş yaşanıyor olsa da bu, barış vaat eden bir durumdan çok, bir çıkmaza işaret ediyor. Maoistlerin barış görüşmeleri teklif etmesi ve hükümetin onları reddetmesinden Maoistlerin demokratik partiler arasındaki rekabete müdahale ederek ve kritik seçimler sırasında devreye girerek sonuçları etkilemek için birçok kez ateş güçlerini kullanmasına kadar uzanan bir kördüğüm. Örneğin 2007’de Maoistler Batı Bengal’in iktidar partisi olan Hindistan Komünist Partisi’nin (Marksist) 34 yıllık iktidarını devirmede ve muhalefet lideri Mamata Banerjee’nin ezici galibiyetinde kilit bir rol oynadılar. Ancak yine de komünist partilerin aksine politik olarak izole durumdaki Hint Maoist partisi çatışma bölgesine kilitlenmiş durumda. Ayrıca giderek artan kentleşme de ve kabileler arasındaki yabancılaşma da Maoistlerin eski toplumsal yardım yöntemlerini etkisiz hâle getiriyor. Ancak katı bir Hindu milliyetçi gündemi izleyen günümüz Modi hükümetine karşı muhalefetin yakınlaşması ile Hindistan’ın değişen politik iklimi dolaylı olarak Maoist harekete yeni bir soluk getiriyor olabilir.
Bir zamanlar dünyanın hemen her yerinde mevcut olan Komünist gerillalar ve onların hükümetlere karşı silahlı saldırıları 20. yüzyılın çoğunu şekillendirmişti. Ancak bugün gelinen noktada bu grupların çoğu ya tarih oldu ya da politik önemsizliğe gömüldü. Bu eğilimi tersine çeviren Maocu gerillalar ile Hindistan hükümeti arasında son 60 yıldır sonu görünmeyen uzun süreli bir halk savaşı aslında hâlâ sürüyor. Khalistan Sih ayrılıkçılığı gibi ve daha da bilineni Keşmir sorunu gibi çok gündeme alınmıyor olsa da aslında gerilla ordusunda 10 binin üzerinde düzenli birlik ve halk milislerinde kabaca 50 bin kadro ile Hint Maoistler, Suriye YPG dışındaki en büyük organize Komünist savaşçılardır. Dolayısıyla Hint Maoistler ülkede bir güç olmaya devam ederken aynı zamanda Hint hükümeti açısından da kritik bir fay hattı olmaya devam ediyor. 1967’de Batı Bengal’deki Naksalbari ayaklanması ile başlayan, daha sonra Hindistan’ın güney devletlerine de yayılan ve şu anda Hindistan Komünist Partisi (Maoistler) tarafından yönetilen ve Chhattisgarh, Bihar, Jharkhand, Maharashtra, Odisha, Andhra Pradesh ve Telangana devletlerinin bazı bölgelerinde, yani Kızıl Koridor olarak da bilinen nüfuz bölgelerinde faaliyet gösteren ve her şeye karşın seçilmiş hükümet tarafından sıklıkla ihmâl edilen Hindistan’ın kabile nüfusundan destek bulan Maoist politik duygu ve ideolojiyi destekleyen aşırı sol radikal komünist grupların Naksalit hareketi veya Naksalizm, hâlâ ülkenin karşı karşıya kaldığı en büyük iç güvenlik sorunu olarak niteleniyor.
Kuzeydoğu fay hatları:
Hindistan’ın sıkıntılı Kuzeydoğu bölgesi yedi kız kardeş ve bir erkek kardeş diye ifade edilen sekiz devletten oluşuyor. Bunlardan Arunachal Pradesh, Assam, Manipur, Meghalaya, Mizoram, Nagaland ve Tripura yedi kız kardeşi; Sikkim erkek kardeşi temsil ediyor. Çin, Myanmar, Bangladeş, Bhutan ve Nepal ile çevrelenmiş bir konumda olan bölge son zamanlarda Hindistan ile Çin arasında kavgaların da yaşandığı Siliguri Koridoru veya Tavuk Boynu olarak da anılan 37 km uzunluğundaki kara şeridi ile Hindistan’ın geri kalanına bağlanıyor ve Sikkim diğer kız kardeşler gurubundan ayrı olarak tam da bu Tavuk Boynu’nun ucunda yer aldığı için erkek kardeşi temsil ediyor. Kız kardeşleri Hindistan’ın geri kalanına bağlayan esasen Batı Bengal. Kuzeydoğu bölgesi Hindistan’ın en az gelişmiş bölgesi ve gerçekte en sorunlu bölgesi. Bölgenin hemen her unsuru Hindistan’ı bir “üvey anne” gibi görüyor ve Hindistan hükümetine ezelden beridir zor anlar yaşatıyor. Yakın zamanlarda Hint haber kanallarında Assam polisi ile Mizoram polisi arasında kabaca 1,5 milyon nüfuslu ve çoğunlukla Assam’dan gelen kaynaklara bağlı Mizoram devleti ile ortalama 35 milyon nüfuslu Assam devleti arasındaki toprak meselesi nedeni ile şiddetin patlak verdiği haberleri çıkmıştı ve bu türünün ilk örneği değildi. Hindistan’ın yedi kız kardeşleri veya Kuzeydoğu devletlerinden Mizoram, Manipur, Assam, Nagaland ve Tripura 1945’ten bu yana farklı düzeylerde şiddete tanık oldu. Ancak halk arasında “isyanların anası” olarak bilinen Nagaland’daki çatışma daha ön planda.
Naga ayrılıkçılığı
Naga halkının tarihi Amerikalı Baptist misyonerlerin Nagaland halkına Hristiyan dinini ve Batı eğitimini tanıttığı 19. yüzyıla kadar uzanıyor. Bu eğitim birbirleri ile savaş hâlinde olan Naga Tepeleri’ndeki Naga kabilelerine kolektif kimlik ve milliyetçilik duygusunu aşıladı. Birinci Dünya Savaşı’nda omuz omuza savaşmak üzere orduda 2 bin Naga kabile üyesinin seçilmesi muhtemelen farklı kabilelerden Naga halkının birbirleri ile savaşmadığı ilk seferdi. Bu askerler savaştan döndüklerinde kolektif milliyetçiliği temel alarak Naga Kulübü’nü kurdular. Naga Kulübü, Angami Zapu Phizo liderliğindeki yeni ismi Naga Ulusal Konseyi (NNC) altında Hindistan’ın bağımsızlığından bir gün önce 14 Ağustos 1947’de İngiltere’den bağımsızlıklarını ilân ettiler, ancak daha sonra zorla Hindistan Cumhuriyeti’ne entegre oldular. Hindistan hükümeti ilk başta sömürgeci İngiliz hükümetinin Nagaland’ı yönetmek için kullandığı politikaları benimseyerek Hindistan Anayasası’nın kısmen ve tamamen hâriç tutulan alanlar politikasına göre yönetiliyordu. Bu, Naga kabileleri arasında bir ayrımcılık hissine yol açtı. Phizo ayrılıkçı hareketini sürdürmek için 1952’de yeraltı Nagaland Federal Hükümeti’ni (FNG) ve bir Naga Federal Ordusu’nu (NFA) kurdu. Hindistan hükümeti isyanı bastırmak için Orduyu gönderdi ve 1958’de Silahlı Kuvvetler (Özel Yetkiler) Yasasını yürürlüğe koydu. 1960’ta Naga Halk Konvansiyonu (ılımlı grup) ile bir anlaşma yapıldı ve Aralık 1963’te Nagaland’ın kurulmasına yol açtı. Naga halkına kendi toprakları üzerinde bir miktar özerklik tanındı ve yerel uygulamalar ve yasalar korundu. Ancak daha fazla bağımsızlık, ayrı bir bayrak ve kendi anayasalarını arayan Nagaların taleplerini karşılamadı. Bu çıkmaz bir yandan Hindistan Başbakanı Nehru’nun Naga liderliğiyle yaptığı müzakerelerin çıkmaza girmesine yol açarken öte yandan NNC, Hindistan hükümetinin yararına olacak biçimde Nagaland-Isak Muivah Nasyonal Sosyalist Konseyi (NSCN-IM) ve NSCN-Khaplang olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hindistan bu bölünmeden yararlanmış olsa da söz konusu çıkmaz bugüne kadar devam etti ve hâlâ da devam ediyor. Örneğin 2019 yılında Naga Öğrenci Federasyonu (NSF) Hindistan’ın 73. Bağımsızlık Günü’nden sadece bir gün önce bölge genelinde Nagaland bayrağını çekerek tek taraflı olarak Hindistan’dan bağımsızlığını ve ayrılmasını ilan etmişti.
Hindistan 1947’de İngiliz yönetiminden bağımsız hale geldikten sonra Nagalar Hindistan vatandaşı olsa da ve Hindistan’ın Kuzeydoğu bölgesinde yer alan Nagaland devleti Aralık 1963’te Hindistan’ın 16. devleti olarak Devletler Birliği’nin ayrılmaz bir parçası hâline gelse de bölgede 1958’den beri devam eden bir etnik çatışma var. Naga sözcüğü günümüzde Hindistan’ın Nagaland, Manipur, Assam ve Arunachal Pradesh devletlerinin yanı sıra Myanmar’da yaşayan çok sayıda etnik grubu kapsayan şemsiye bir terim olarak kullanılıyor. Çoğunlukla kendilerini Hristiyan olarak tanımlayan ve etnik kökene dayalı bağımsız bir Naga devleti kurmayı düşleyen Nagalar, Tripura hariç tüm Kuzeydoğu Hindistan devletlerine yayılmış durumda ve Arunachal Pradesh, Assam, Manipur, Meghalaya, Mizoram ve Nagaland olmak üzere 6 Kuzeydoğu devletinde Naga topluluğunun resmi olarak tanınması anlamına da gelen Planlanmış Kabileler (ST’ler) olarak listelenmiştir. Nagalar Manipur, Arunachal Pradesh ve Assam’dan oluşan atalarının vatanlarının entegrasyonunu talep ederken bu üç devletten hiçbiri topraklarını Nagalara bırakmaya hazır değil. Ve Nagaland’daki çeşitli militan gruplar ya Hindistan’dan bağımsızlık ya da ayrı bir anayasa ve bayrak istiyor. Bir anlamda İskoçya ve İngiltere arasındakine benzer bir anlaşma talep ediyorlar.
Manipur ayrılıkçılığı
Bu yaz döneminde de Manipur’daki yüksek mahkemenin Meitei topluluğunun resmi olarak tanınmasının ilk adımı olan Planlanmış Kabile (ST) statüsünde sınıflandırılma talebini desteklemesinin ardından hâlihazırda Planlanmış Kabileler (ST’ler) kategorisinde sınıflandırılan Kukilerin Meiteilerin topraklarını alacağını söyleyerek protesto etmeye başlaması ile ağırlıklı olarak Hindu olan Meiteiler ve çoğunlukla Hristiyan olan Kukiler arasında altı aydır şiddet olaylarına tanık olan ve yalnızca kabaca 3,5 milyonluk nüfusu ile Hindistan Birliği’nin en küçük devletlerinden biri olan Manipur da bir grup huzursuz Kuzeydoğu devleti olan yedi kız kardeşlerden biri. 2019’da Manipur devletinin muhalif siyasi liderleri tek taraflı olarak Hindistan’dan bağımsızlıklarını ve Britanya’da sürgünde bir hükümet kurulduğunu ilan etmişti. Manipur, Britanya’nın Hindistan’daki sömürge hükümetini sona erdirmesinden iki yıl sonrasına kadar özerk kaldı, ancak 1949 yılında Hindistan’ın bir parçası hâline geldi. O zamandan bu yana onlarca yıldır şiddetli ayrılıkçı hareketlere tanık oluyor. Manipur aynı zamanda Nagaland gibi Myanmar’a da sınır komşusu.
Ve Manipur da çok etnik gruptan oluşan, çok dilli, çok dinli bir devlet. Tepe bölgelerinde genel olarak Naga kabileleri ve Kuki-Chin-Zo kabileleri olmak üzere iki etnik gruba ayrılan 33 kabile var. Naga kabilelerinin kendi aralarında ortak bir dili yok, ancak ortak mit ve tarihsel gerçeklere dayanarak politik özlemleri Nagaland, Assam, Arunachal ve Myanmar Nagaları ile bütünleşmiştir. Naga’nın ayrı bir ulus talebi Hindistan’ın bağımsızlığından önce başlamıştı. Kuki-Chin gruplarının kendi aralarında iletişim kurabilecekleri ortak bir dil var ancak yakın zamana kadar genel olarak ortak bir politik platform oluşturulamıyordu. Bereketli Manipur vadisinde ise Meitei (yedi klandan oluşan bir topluluk) ve Meitei-lon dilini konuşan Meitei-Pangal (Manipur Müslümanları) etnik grupları var ve bunların arasında da çatışmalar söz konusu.
Çoğunlukla Imphal Vadisi’nde yaşayan Meiteiler nüfusun yüzde 53’ünü oluştururken tepe bölgelerinde yaşayan kabile toplulukları Naga kabileleri yüzde 24 ve Kuki/Zomi kabileleri ise yüzde 16 olmak üzere nüfusun yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor ve şiddetin günlük yaşamın bir parçası olduğu bu bölgede hemen her etnik topluluğun birbiri ile çatışması söz konusu iken çatışma üvey anne muamelesi gördükleri iddiası ile Hindistan’dan bağımsızlık talebi çizgisinde Birlik hükümetine karşı da yürütülüyor.
En bilineni Keşmir sorunu
Pakistan, Hindistan, Çin ve Afganistan arasında sıkışmış ve Tacikistan’a yakın olan Keşmir, alt kıtanın en tartışmalı ve askerileştirilmiş bölgelerinden biri. 1947’den bu yana Hindistan ile Pakistan arasında ciddi bir çekişme konusu hâline geldi ve birçok savaşa sahne oldu. Hindistan için çok kültürlülüğü, çeşitliliği ve çoğulculuğu simgeliyor. Öte yandan Pakistan’a göre Keşmir’in Müslüman çoğunluğu, devleti kendi sınırlarının doğal bir parçası hâline getiriyor.
26 Ekim 1947’de Keşmir’in Hindu hükümdarı Maharaja Hari Singh, prens devletini yeni kurulan Hindistan Cumhuriyeti’ne entegre eden katılım belgesini imzaladı. Çatışma yine de çözülmedi. Birleşmiş Milletler devletin geleceğine karar vermek için bir referandum planladı ancak bu, çözüme hiçbir katkı sağlamadı. 1949’da kurulan kontrol hattı, devleti Hindistan ile Pakistan arasında böldü. Beşte ikisi batıda Azad veya özgür Keşmir olarak kuzeyde ise Gilgit Baltistan olarak Pakistan’a bağlandı. Geriye kalan beşte üçü ise Hindistan Birliği’nin parçası hâline gelen Jammu ve Keşmir devletini oluşturuyordu. Hindu çoğunluğa sahip Jammu bölgesi ve etnik kültürel olarak Tibet’e bağlı olan Budist çoğunluğa sahip Ladakh bölgesi dışında nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman. 1962’de Hindistan ile yapılan savaşın arifesinde Çin, Aksai Chin yüksek platosunun ve daha sonra 1963’te Pakistan’a bırakılan Shaksgam vadisinin kontrolünü ele geçirdi.
Jammu ve Keşmir devleti Hindistan Anayasası’nın 370. maddesi hükümlerine göre özel statüye sahipti ve önemli ölçüde özerkliğe sahipti. Keşmirli olmayanlar mülk sahibi olamıyordu ve kendi bayrağına sahip tek devlet konumundaydı. Devletteki demokratik seçim kurumunun sorunlu olduğu ortaya çıktı. İlk yasama seçimleri diğer Hindistan devletlerinden on yıl sonra yalnızca 1962’de gerçekleşti. 1980’lerden itibaren artan isyanlar, askeri baskılar ve açık çoğunluğa sahip seçilmiş hükümetler kurma konusundaki yetersizlik, yasama meclisinin sık sık askıya alınmasına ve Hindistan hükümetinin doğrudan yönetimi dayatmasına yol açtı. Bu süreçte geleneksel olarak bölgede barışçıl bir Sufizm olan İslam radikalleşti ve halk büyük ölçüde merkezî hükümete düşman oldu. Çok sayıda siyasi parti ve militan grup ortaya çıktı. Bunlar arasında Cemaat-i İslami Pakistan’a entegrasyonu destekliyor, Jammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi Keşmir’in bağımsızlığını talep ediyor. 2019 yılında BJP liderliğindeki Hindistan merkezî hükümeti Jammu ve Keşmir’in Anayasa’da yer alan özel statüsüne son verdi. Askeri baskı ve radikal aşırılıkçı tutumlar soruna geniş çapta kabul edilebilir bir çözüm bulunmasını engellerken Hindistan Birlik hükümeti hâlihazırda kendi normalini gerçekleştirmiş durumda.
Son olarak Hindistan’ın en güney ucundaki iki devletten büyüğü olan ve kendisini uzun süredir Kuzey Hindistan’ın hegemonyasına karşı bir siper olarak gören kabaca 80 milyonluk nüfusu ile Tamil Ülkesi Tamil Nadu, 1960’larda Hintçenin Hindistan’ın tek resmi dili olarak dayatılması önerisine karşı şiddetli protestolara tanık oldu ve bugün hâlâ resmi dili dünyada en uzun süre hayatta kalan klasik dillerden biri yani Tamil olan Tamil Nadu’da Hint karşıtı ajitasyon düşük ölçekte de olsa devam ediyor. Ayrıca Hindistan etnik güç paylaşımı yoluyla azınlıkları entegre ederek Tamil Nadu’daki ayrılıkçılığı bastırmayı başarmış olsa da Sri Lanka etnik meselesi Tamil Nadu halkı için dolayısıyla Hindistan için hâlâ hassas bir konu.
İki cümlelik bir genel sonuç yerine, Hindistan’ın hep övgü ile söz edildiği iç dinamiklerindeki çeşitlilik iki ucu keskin bir kılıçtır ki bu kılıç her zaman iç dünyasında kendisinden daha bütün gibi görünen Çin gibi rakiplerine dünya politikasında kritik bir fay hattı sağlayacaktır. Bu fay hatları da dünya politikasının geleceğinde ülkenin neden tam anlamıyla bir süper güç olamayacağının en başat faktörlerinden biridir ki ülkenin sigortası ve istikrarı köklü ve karmaşık çeşitliliğinin dengede tutulabildiği bir eşgüdümün sağlanabilirliğidir ve bu Hindistan’ı her zaman öncelikli meşgul eden ve yavaşlatan bir faktör olacaktır.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa3 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya1 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek









