Bizi Takip Edin

Avrupa

Hollanda’da yeşil dönüşüme karşı çiftçi isyanının anlamı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, 6 Nisan 2023 tarihinde New Left Review’da yayınlanmıştır. Hollanda’daki seçimlerde büyük bir başarı elde eden Çiftçi-Yurttaş Hareketinin (BBB) yükselişinin maddi gerekçelerini inceleyen yazar, ‘yeşil dönüşüm’ adı altında süregiden mülksüzleştirme pratiklerinin Brüksel, Hollanda yargısı, Hollandalı siyasetçiler ve sermaye grupları arasındaki ittifaka yaslandığını açıkça ortaya koyuyor. Buna yönelik direniş, bazı etkili tarım-hayvancılık lobilerinin liderliğinde başlasa da tarım ve hayvancılık sektöründen ‘ekmek yiyenlerin’ çok ötesine geçmiş görünüyor. Liberal soldaki genel eğilim, Avrupa’daki bu tip hareketleri ‘popülist’, hatta ‘yeni sağ’ torbasına doldurmaktır; yazı, çiftçi isyanının elbette ‘popülist’ temalara sahip olduğunu ama açıkça emekçi veya emekçileşme eğilimi içindeki sınıflarda esas temsiliyetini bulduğunu gösteriyor. Makalenin sonundaki ‘demokratik yeşil dönüşüm’ iddiası ise, mülsüzleştirmeye yönelik bir direnişe veya mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye yönelik bir siyasete çağrı yapmadığı için, naif olmaktan öteye gidemiyor. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Çiftçilerin İsyanı

Ewald Engelen
New Left Review
6 Nisan 2023

Hollanda’nın geveze sınıfları arasında 16 Mart’ta yaşanan şok barizdi. Küçük bir iletişim firması tarafından 2019 yılında kurulan, güçlü Hollanda tarımsal gıda kompleksi tarafından finanse edilen ve eski bir et endüstrisi gazetecisi tarafından yönetilen sağ-popülist Çiftçi-Yurttaş Hareketi (BBB), ülkedeki eyalet seçimlerinde oy oranını büyük ölçüde arttırmıştı. Şu anda on iki vilayetin tamamında en büyük parti konumunda ve önümüzdeki ay yapılacak Senato seçimlerinde de aynı statüyü elde etmesi bekleniyor. Bu durum BBB’ye hem ulusal hem de yerel düzeyde veto yetkisi vererek zaten tereddütlü olan yeşil dönüşüm sürecini durma noktasına getirebilir. Bu ihtimal karşısında öfkeli bir yorumcu kitlesi, çiftçileri çevresel ilerlemenin düşmanları olarak suçlamaya başladı ve onların direnişini kırmak için yaşlılara, ‘eğitimsizlere’ ve kırsal seçim bölgelerinde yaşayanlara oy kısıtlamaları getirilmesinin gerekli olabileceği yönünde spekülasyonlar yaptı.

Çiftçilerin isyanının nedeni, Hollanda Yüksek Mahkemesinin 2019 yılında aldığı, hükümetin 163 doğal alanı, yakındaki tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan emisyonlara karşı korumaya yönelik AB yükümlülüklerini ihlal ettiği kararıydı. Bu durum, Mark Rutte liderliğindeki merkez sağ koalisyon hükümetinin otoyollarda ülke çapında 100 km/s hız sınırı getirmesine ve Hollanda konut piyasasındaki arz sıkıntısını hafifletmeyi amaçlayan çok sayıda inşaat projesini iptal etmesine yol açtı. Fakat kısa süre sonra bu tür önlemlerin yetersiz olduğu anlaşıldı, çünkü ulaşım ve inşaat sektörleri ulusal azot emisyonlarına çok az katkıda bulunuyordu. Buna karşılık tarım %46’lık bir orana sahipti. Bu nedenle yapısal bir çözüm, besi hayvanı varlığının önemli ölçüde azaltılmasını gerektirecekti. Marjinal ‘Hayvanlar için Parti’ tarafından uzun süredir öne sürülen, 500 ila 600 büyük emitörün kamulaştırılması yoluyla toplam Hollanda hayvancılığının yarısının azaltılmasına yönelik öneri aniden masaya yatırıldı. Düşünülemez olan düşünülebilir hale gelmişti.

Tarımsal faaliyetlerde çalışan Hollandalı işçilerin sayısı son yüzyılda hızla azalmış, Büyük Savaş sırasında yaklaşık %40 iken bugün sadece %2’ye düşmüştür. Yine de aynı dönemde Hollanda, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci gıda ihracatçısı haline gelmiştir. Et ve süt endüstrisi küresel tedarik zincirlerinde önemli bir rol oynamakta ve bu da ekolojik ayak izini sürdürülemez derecede büyük kılmaktadır. Dolayısıyla Hollanda siyasi sınıfı arasında –Yüksek Mahkeme kararıyla hızlanan– iklim hedeflerine ulaşmanın ulusal ekonomiyi yeniden yönlendirmek anlamına geldiğinin kademeli olarak farkına varıldı. Bu projeye yönelik heves düzeyi iktidar partileri arasında farklılık gösterdi. Kırsal odaklı Hıristiyan Demokratlar için bu yenilir yutulur değildi; Demokratlar 66’nın eko-modernist, meritokratik sosyal liberalleri için bu altın bir fırsattı; Rutte’nin Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) için ise bu sadece pragmatik bir seçenekti. Bir milletvekilinin dediği gibi, “Hollanda hem dünyayı besleyen hem de altına sıçan bir ülke olamaz.”

Öneriler, çiftçilerin traktörleriyle yolları kapatması, meydanları ve diğer kamusal alanları işgal etmesi, hükümet binalarına girmesi ve politikacıların evlerine gitmesi gibi beklenmedik bir köylü protesto dalgasını ve BBB’nin oluşumunu tetikledi. Kapanmalar sırasında yaşanan kısa bir duraklamanın ardından bu hareket yeni bir yoğunluğa ulaştı. 2022 baharından bu yana, Hollanda’nın unutulmuş bölgelerine giden yollar ve otoyollar boyunca çiftçiler, hoşnutsuzluklarının bir sembolü olan binlerce tersine çevrilmiş ulusal bayrak astı.

Seçmenlerin neredeyse beşte biri, yaklaşık 1,4 milyon kişi, bu ay BBB’ye oy vermek için sandık başına gitti; bu sayı, BBB’nin ana seçmen kitlesini oluşturan 180.000 çiftçiden çok daha fazla. Bu durum, basit bir bana dokunmayıncılıktan [nimbyism] daha fazlasının söz konusu olduğunu göstermektedir. Emekliler, mesleki eğitim görenler ve güvencesiz istihdam edilenler partinin destekçileri arasında fazlasıyla temsil edilmektedir ve partinin en büyük seçim kazanımları, düşen kamu yatırımlarından ağır darbe alan, kentsel olmayan çevre bölgelerde olmuştur. Bu tür gruplar, kendilerini mağdur olarak tanıtan ama aslında ülkedeki en ayrıcalıklı kesimler arasında yer alan bir çiftçi sınıfı etrafında toplanmış durumda: her beş kişiden biri milyoner. Bu heterojen bloğun, uzun zamandır yönetici tabakasının kibri ve beceriksizliği ile lekelenen ana akım Hollanda siyasetine karşı duyulan derin hayal kırıklığının bir sonucu olarak bir araya gelebildiği açıktır.

Bir dizi tarihsel faktör çiftçi hareketinin zeminini hazırlamaya yardımcı olmuştur. İlk olarak, Hollanda 1980’lerin başından bu yana son derece hızlı bir neoliberal dönüşüm geçirdi ve bunun sonucunda kamu hizmetleri haraç mezat satıldı, çocuk bakımı, sağlık hizmetleri ve yüksek öğrenim piyasalaştırıldı, sosyal konutlarda ciddi bir düşüş yaşandı, küreselleşmiş bankalar ve emeklilik fonları ortaya çıktı ve çalışanların üçte birinin güvencesiz sözleşmelerle çalıştığı AB’deki en esnek işgücü piyasalarından biri oluştu. Ardından, 2008 mali krizi kişi başına düşen en pahalı banka kurtarmalarından birine yol açtı, bunu da zenginliğin yoksullardan zenginlere yeniden dağıtılmasına hizmet eden altı yıllık kemer sıkma politikaları izledi. 2020-2022 yılları arasında uygulanan dört kapanma da aynı etkiyi yarattı: işçiler işlerini kaybetti, gelirleri düştü ve daha fazla sayıda insan öldü. Ukrayna’daki savaşın tetiklediği yükselen tüketici fiyatları, daha sonra birçok Hollandalı haneyi yakıt yoksulluğuna itti.

Tüm bunlar, çocuk bakımı, ilköğretim, konut, vergi dairesi, ulaşım ve doğalgaz çıkarma gibi bir dizi devlet dairesindeki süreklileşmiş bürokratik başarısızlıklarla birlikte yaşandı. Aynı zamanda, orta sınıf çevrecilere ısı pompaları, güneş panelleri ve Tesla’ların masraflarını karşılamak için regresif sübvansiyonlar dağıtıldı. Buna bir de kamusal tartışmalara hakim olan sözde uzmanlardan alt sınıflara yönelik sürekli gelen ağır hakaretleri eklediğinizde, ortaya kolay tutuşabilir bir kızgınlık karışımı çıkıyor. Durum nihayet 2019’da mahkeme kararıyla alevlendi ve bu noktada gizli bölgesel-kültürel kimlikler çiftçilerin karşıt anlatısı için ham sembolik malzeme sağladı: kente karşı kırsal, elitlere karşı kitleler, veganlara karşı et yiyenler. Bazı bilgili siyasi girişimcilerin de yardımıyla, bu mesaj tarım arazilerinin çok ötesinde yankı bulmaya başladı.

Fransız romancı Michel Houellebecq bir keresinde Hollanda’nın bir ülke değil, limited şirket olduğunu yazmıştı. Bu, Rutte’nin VVD’sinin görüşünü mükemmel bir şekilde yansıtıyor. İktidara geldiği 2010 yılından bu yana Hollanda’yı Ren nehri üzerinde yeni bir Singapur olarak yeniden tasarlayan VVD, hem mali hem de insani anlamda mümkün olduğunca çok yabancı sermaye çekmeye yönelik bir tür merkantilist neoliberalizm tesis etti. Hollanda, doğrudan yabancı yatırımları cezbetme çabasıyla dünyanın en büyük vergi cennetlerinden biri haline geldi. Sosyal güvenlik rejimi, yüksek eğitimli gurbetçilere hizmet etmek üzere yeniden tasarlanarak Amsterdam’ı, bir dükkana ya da restorana gitmek için İngilizce konuşulması gereken bir Anglofon karakoluna dönüştürürken, mülteciler ve sığınmacılar Hollanda’nın taşrasındaki en yoksul köylerden bazılarının yakınına hapsedildi. Kamu yatırımları ağırlıklı olarak Batı’daki metropollere akarken, Almanya sınırı boyunca uzanan çeper bölgeleri büyük ölçüde geri bıraktı.

Eşitsiz gelişim dinamikleri, kentin ve ‘yaratıcı sınıfın’ erdemlerini yücelten bir anlatı ile meşrulaştırıldı. Richard Florida ve Edward Glazer gibi coğrafyacılar, ideoloji sonrası politikacıların kaybedenleri desteklemeyi bırakıp, ulusal ekonomik başarının anahtarı olduğu düşünülen kent merkezlerine büyük miktarlarda kamu fonu yönlendirerek kazananları seçmeye başlamaları gerektiği fikrini popüler hale getirdiler. Ve böyle devam etti: hastaneler, okullar, itfaiye istasyonları ve otobüs hatları çevreden yavaş yavaş kaybolurken, merkez ışıltılı metro hatlarıyla donatıldı. Bu bölgeler arasında yaşam beklentisi açısından büyük farklar ortaya çıktı ve insanların politikacılara olan güveninde büyük bir ayrışma yaşandı.

Tüm bunları yöneten Başbakan Rutte, Hollanda Krallığının kurulduğu 1815 yılından bu yana en uzun süre görevde kalan devlet başkanı olmaya hazırlanıyor. Siyaset oyununu oynamakta ustadır, fakat kriz zamanlarını atlatmak için gerekli ideolojik vizyondan yoksundur (Rutte, vizyon isteyen seçmenlerin bir optometriste gitmesi gerektiğini söylemiştir). Demografi, denk bütçe, avro, Covid-19, savaş, iklim değişikliği: bunlar, Rutte ve benzerlerinin, uzmanlar tarafından desteklenerek Hollandalı seçmenleri disiplin altına almak için kullandıkları bilinmezliklerdir. Azot emisyonları bu daha geniş modelin bir parçasını oluşturmaktadır. Hayvan sayısını yarıya indirme planı uzun bir demokratik tartışma sürecinin ardından hazırlanmadı; bu, hesap vermeyen bir yargının arkasına saklanan politikacılar tarafından verilen ani bir karardı. Fakat bu kez hükümet, yarattığı tepki karşısında hazırlıksız yakalanmıştır.  

Bu nedenle Alman şair Heinrich Heine’nin “Hollanda’da her şey elli yıl geriden gelir,” gözlemini gözden geçirmek gerekebilir. Burada teknokrasiye karşı isyan erken gelmiş gibi görünüyor. Hollanda’daki konjonktür muhtemelen Küresel Kuzey’deki diğer zengin ülkelerin kaderinin habercisidir: yeşil kimliklerini kanıtlamaya çalışan merkezci hükümetler, büyük yeniden bölüşüm sonuçları olan ağır politika reformları yapmaya başlarlar.

Andreas Malm’ın küresel kapitalizmin ‘enerjik rejimi’ olarak adlandırdığı şey şimdiye kadar politik ilgimizin çoğunu aldı; fakat ‘ısıl [caloric] rejiminin’ çevresel etkileri göz ardı edilemez hale geldikçe, hayvancılık hükümetlerin ve iklim aktivistlerinin hedef tahtasına girecektir. Eurostat’ın son verileri, hayvan yoğunluğunun özellikle Danimarka, Flandre, Piemonte, Galiçya, Brittany, Güney İrlanda ve Katalonya’da yüksek olduğunu göstermektedir. Çok yakında bu bölgeler de şu anda Hollanda’da tartışılmakta olanlara benzer önlemler almak zorunda kalacaktır. Ve eğer Hollanda örneğinden yola çıkılacak olursa, teknokrasi pek de işe yaramayacaktır. Vatandaşlarına özelleştirme, esnekleştirme, kemer sıkma, yatırımsızlaştırma ve gerici çevre sübvansiyonları dayatan bir devlet, iklim politikaları söz konusu olduğunda güvenilmeyi bekleyemez. Bunun yerine, demokratik anlaşmazlıklardan ve bunun gerektirdiği zor işlerden kaçınmayan anlamlı bir katılım süreci yoluyla yeşil bir geçiş için kademeli olarak destek oluştururken, bu yıkıcı politikaların etkilerini düzeltmesi gerekecektir.

Avrupa

Draghi: Faiz politikası büyümeyi sürekli kılmaz

Yayınlanma

Eski Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi, Avrupa’nın uzun vadeli büyümeye dönmek için yeni teknolojileri geliştirmesi ve yaygınlaştırması gerektiğini söyledi.

Draghi, Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde, İsviçre Merkez Bankası’nın Karl Brunner Seçkin Konuşma Serisi kapsamında bir konuşma yaptı.

“Büyüme, tüm hükümetler tarafından paylaşılan açık bir hedef haline gelmelidir,” diyen eski ECB Başkanı, “Her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi, şu anda karşı karşıya olduğu dünyada yeterli olmayacaktır. Ulusal reformlar hâlâ önemlidir ama teknoloji –ve dolayısıyla büyüme– için artık gerekli olan ölçeği sağlayamazlar. Bunu ancak entegrasyon sağlayabilir,” diye konuştu.

Draghi, konuşmasına bu konferans dizisinin adandığı ekonomist Karl Brunner’in fikirlerinden alıntı yaparak başladı ve “Merkez bankası tek başına fiyat istikrarını sağlayamazdı. Kendi teşvikleriyle uyumlu bir mali otoriteye ihtiyacı vardı,” diye hatırlattı.

Bu yaklaşımın, ECB’ye bağımsızlık tanıyan ve fiyat istikrarını birincil hedef olarak belirleyen, aynı zamanda parasal finansmanı yasaklayan, kurtarma yasağı hükmünü ve aşırı açıklarla ilgili prosedürleri getiren Maastricht Antlaşması’nda açıkça görüldüğünü açıkladı.

Mario Draghi’den iç talep için “yaratıcı yıkım” önerileri

Fakat ona göre bu ayrımın uygulamada geçerli olup olmadığı, sadece kurallara bağlı değildi. Eski İtalya Başbakanına göre bu, “r eksi g” olarak adlandırdığı borç maliyeti ile büyüme arasındaki ilişkiye bağlı:

“Bir hükümetin borcuna ödediği faiz oranı ekonomik büyüme oranını aşarsa, hükümet birincil fazla vermedikçe borç-GSYİH oranı otomatik olarak yükselir. Aradaki fark ne kadar genişse, o kadar büyük bir fazla gerekir ve borcu paraya çevirmek için merkez bankasına baskı yapma eğilimi o kadar artar.”

Burada “r” faiz/iskonto oranı; “g” ise büyüme oranını simgeliyor.

ECB’nin eski Başkanı’na göre, Avrupa çerçevesi iki örtük varsayım içeriyordu. Birincisi, “büyümenin diğer politikalarla sağlanacağı” idi. İkincisi ise, “görevini yerine getirmeye kararlı bir merkez bankası ile kurallara uyan hükümetlerin birlikte faiz oranlarını düşüreceği” idi.

Draghi, bir süre için işlerin bu şekilde yürüdüğünü belirtti ve genel hatlarıyla “Büyük Ilımlılık” döneminde bunun yaşandığını vurguladı.

1990’larda, gelişmiş ekonomilerin hükümetleri açıklarını azaltırken, merkez bankaları enflasyon beklentilerini sabit tuttu. Avroya geçiş hazırlığı yapan ülkeler de yakınsamadan faydalandı.

Ardından, avronun ilk on yılında büyüme gerçekleşti. 1999’dan 2007’ye kadar Avro bölgesi, yıllık bazda reel olarak yüzde 2’nin biraz üzerinde büyüdü ve bu büyüme, “r’yi g’ye yakın tuttu.”

Draghi, o yıllarda “merkez bankasının yalnızca referans faiz oranını kullanarak görevini yerine getirebildiğini ve bağımsızlığının ciddi bir şekilde sınanmadığını” savundu.

Fakat ona göre “yapıda” uyarı işaretleri vardı. Draghi, “Büyüme, çerçevenin dayandığı tek pazar reformlarından çok, krediden ve yakınsamadan kaynaklanıyordu,” dedi.

Draghi: Avrupa daha hızlı entegre olmalı

Böylece finansal kriz ve devlet borcu krizi bir sınav haline geldi: “Krediye dayalı büyüme sona erdi ve ülkeler arasındaki faiz oranları yeniden birbirinden uzaklaşmaya başladı.”

Daghi, 2008 ile 2011 arasında, Avro bölgesi borç faiz farkının 2,8 puana yükseldiğini hatırlattı ve şöyle dedi:

“Büyümenin çökmesi ve r ile g’nin birbirinden kopmasıyla birlikte, makroekonomik politikadan sorumlu yetkililer müdahale etmek ve büyüme konusunda sorumluluk almak zorunda kaldı.”

Önce hükümetler, ardından da her şeyden önce merkez bankası devreye girdi. Draghi, 2010 ile 2013 yılları arasında “maliye politikası duruşunun bu nedenle belirgin şekilde kısıtlayıcı hale geldiğini” söyledi. 

Fakat sonuç olarak, mali konsolidasyonun faiz oranları üzerindeki etkisinden çok büyüme üzerindeki etkisi daha büyük oldu. 2011’in ikinci çeyreğinden 2013’ün ilk çeyreğine kadar, büyüme sekiz çeyrek üst üste sıfır ya da negatif oldu.

Zayıf talep, para politikasına da yansıdı. Draghi, “Fiyat istikrarını yeniden sağlamak için para politikasının son derece genişlemeci hale gelmesi gerekiyordu,” dedi.

Faiz oranları sıfıra, ardından sıfırın altına indirildi ve ECB, başta devlet tahvilleri olmak üzere finansal varlıklar satın almaya başladı.

Draghi’ye göre bu önlemler “hedeflerine ulaştı.” En yoğun dönemlerinde, “uzun vadeli faiz oranlarını yaklaşık 140–150 baz puan düşürdüler”.

ECB tahminleri de, bu önlemlerin 2015 ile 2019 yılları arasında Avro bölgesindeki büyümenin dörtte birinden fazlasına katkıda bulunduğunu gösteriyor.

Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var

Draghi, “Projeyi koruyan ve para ile maliye politikasını ayrı tutan, doğru bir şekilde uygulanan bağımsızlıktı,” dedi.

Ne var ki Draghi, bu dönemin bir daha tekrarlanamayacağına inandığnı söyledi. Eski ECB Başkanı, “Merkez bankasının büyümeden sorumlu olduğu bir sistem sürdürülebilir değildir ve bugün artık geçerliliğini yitirmiştir,” diye konuştu.

Ona göre bugünün sorunu, her şeyden önce küresel faiz oranları. “Avro bölgesindeki uzun vadeli faiz oranları, giderek Avrupa’nın kontrolü dışındaki nedenlerle yükseliyor,” diyen Draghi, son aylarda ABD Hazine tahvillerinin getirileri ile paralel artışlara dikkat çekti.

Draghi, bu artışın bir kısmının enflasyonu yansıttığını söyledi:

“Küresel arz tarafındaki şoklar, en son İran ile yaşanan çatışma ve Rusya ile Orta Doğu’daki rafineri kapasitesi kaybının yol açtığı enerji fiyatları artışı yoluyla, fiyatları bir kez daha yukarı çekmiştir.”

Fakat artışın büyük kısmı aynı zamanda borç arzını da yansıtıyor. Draghi, bu yıl ABD’nin GSYİH’nin yüzde 6’sına yakın bir açık kaydedeceğini ve politikaların değişmemesi durumunda 2030 yılına kadar borcunun savaş sonrası zirveyi aşacağını belirtti.

Yapay zekaya yapılan yatırımlar da sermaye talebini artırıyor. Draghi şöyle devam etti:

“Sadece büyük ABD teknoloji şirketlerinin bu yıl, ağırlıklı olarak yapay zeka veri merkezlerine yaklaşık 800 milyar dolar yatırım yapacağı tahmin ediliyor.”

Draghi, veri merkezlerine yönelik küresel yatırımın 2030 yılına kadar 3 trilyon doları aşabileceğine işaret etti.

Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var

Avrupa’da da borç seviyesi yükseliyor. Draghi, “Bu eğilimin tersine dönmesi olası görünmüyor,” dedi.

IMF tahminlerine göre, 2040 yılına kadar gelişmiş Avrupa ekonomileri, yaşlanan nüfus, savunma ve iklim geçişi nedeniyle GSYİH’nin yaklaşık yüzde 4,5’i tutarında ek harcama ile karşı karşıya kalacak.

Öte yandan Draghi’ye göre sorun, Avro bölgesindeki büyümenin, küresel piyasalarda şu anda karşı karşıya olduğu faiz oranlarının seviyesinin gerisinde kalmış olması.

Dolayısıyla Avrupa faiz artışlarının tüm etkisini üstlenirken, büyümenin sadece bir kısmını üstleniyor.

Verimlilik, ABD ile en büyük uçurumun yaşandığı alanlardan biri. 1999’dan bu yana, çalışılan saat başına üretim, ABD’ninkinin yaklaşık yarısı oranında artmış. 2019’dan bu yana ise Avro bölgesinde yıllık yüzde 0,3’lük bir artış görülürken, ABD’de bu oran yüzde 1,8 olmuş.

Draghi, Avrupa’daki reformların da bu hızı yakalayamadığını belirtti:

“Hizmetler için tek pazar, 1985’ten beri bir hedef olmuştur; fakat son yirmi yılda, Avrupa içindeki hizmet ticaretindeki engeller, AB dışındaki işletmelerin karşılaştığı engellerden daha hızlı bir şekilde ortadan kalkmamıştır.”

Bu nedenle büyüme konusu, kamu maliyesi açısından da merkezi bir öneme sahip hale geliyor.

Draghi’ye göre “hükümetlerin mali konsolidasyonu gerçekleştirme kabiliyeti büyümeye bağlı.”

ABD, yapay zeka yatırımlarında Avrupa ile arasındaki farkı artırıyor

Faiz oranlarının ise “giderek Avrupa dışında belirlendiğini” söyledi ve “Büyüme, Avrupa’nın hâlâ fark yaratabileceği tek alan,” dedi:

“2040 yılına kadar sürdürülen ve artan gelirin bir kısmının bir kenara ayrıldığı, yıllık yarım puanlık ek büyüme, Avrupa’nın sürdürülebilir bir borç seyrine ulaşmak için gereken yolun yaklaşık üçte birini kat etmesini sağlayacaktır.”

Draghi’ye göre bu ölçekte bir büyüme mümkün. Yapay zekanın hızlı bir şekilde benimsenmesi önümüzdeki on yıl içinde toplam faktör verimliliği artışına 0,4 yüzde puan ekleyebilir. Ayrıca bir de ulusal reformlar ve tek pazar reformları bir arada değerlendirildiğinde, yılda yaklaşık yarım puanlık bir artış daha sağlayabilir.

Bununla birlikte, Draghi’ye göre mali konsolidasyon gerekli olmaya devam edecek. Hükümetler, ilave konsolidasyon önlemleri veya reformlar olmaksızın artan harcamaları finanse ederse, 2040 yılına kadar ortalama Avrupa borç-GSYİH oranı yüzde 130’a ulaşacak. Ekonomilerin büyüklüğüne göre ağırlıklandırıldığında, bu oran yüzde 155’e ulaşacak.

Draghi, orta vadede kamu maliyesinde belirli bir düzeyde konsolidasyonun kaçınılmaz olduğunu savundu.

Ona göre, bunun yalnızca harcama kesintileri ve vergi artışları yoluyla gerçekleştirilmesi halinde, gerekli sonuçların elde edilmesi olası değil.

Para politikası söz konusu olduğunda en önemli önceliğin enflasyonu kontrol altında tutmak olduğunu savunan Draghi’ye göre ikinci öncelik ise “büyümeyi gereğinden fazla zayıflatmaktan kaçınmak.”

Enflasyonist şoklarla karşı karşıya kalındığında, “Günümüzde para politikası büyümeden sorumlu tutulamaz fakat temel faiz oranlarının seyrinin, orta vadede enflasyonu istikrara kavuşturmak için gerekenden daha dik olmamasını sağlayabilir” diye açıkladı.

Draghi: AB, rehavet nedeniyle küresel rakiplerinin gerisinde kalıyor

Draghi’nin aktardığı tahminlere göre, geçen yılın sonundan bu yana öngörülen kısa vadeli faiz oranlarındaki artış, 2026–2028 döneminde genel büyümeyi 1,1–1,3 puan düşürecek.

Draghi, bu tahminlerin “Ağustos ortasından bu yana kaydedilen beklenen faiz oranlarındaki ilave artıştan önceye ait” olduğunu vurguladı.

Ayrıca, sıkılaştırmanın etkileri daha uzun süreli olabilir ve “yatırım ve inovasyonu olumsuz etkileyerek, kısıtlayıcı bir politika bir süre boyunca verimliliği ve potansiyel üretimi düşürebilir.”

Potansiyel büyümenin “yüzde 1’in biraz üzerinde” olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’nın hata payı çok az gibi görünüyor.

Bu nedenle merkez bankasının iletişimi de önemli:

“Özellikle küresel faktörlerin Avrupa’daki getirileri yukarı çekmede daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde, para politikası faiz oranlarının beklenen seyrinin, merkez bankasının niyetlerini yansıtmasını ve nasıl tepki vereceğine dair belirsizliği yansıtmamasını sağlamak önemli.”

Fakat ona göre uzun vadeli büyüme, ECB’nin kontrolü dışında: “Uzun vadeli büyümenin ana itici gücü– yani yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaşması– merkez bankaslarının etki alanı dışındadır.”

Bu nedenle farklı bir ölçekte düşünmek gerekiyor ve her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi yeterli olmayacak. Draghi’ye göre bunu ancak entegrasyon sağlayabilir.

Draghi’ye göre, tek pazarın ve sermaye piyasaları birliğinin tamamlanması, sermaye getirisini artırmayı ve Avrupa tasarruflarının daha büyük bir kısmını harekete geçirmeyi mümkün kılacak.

Draghi’nin “deregülasyon” çağrısına patronlardan destek

Eski ECB Başkanı, “Daha hızlı büyüme ise, büyüme ile faiz oranları arasındaki ilişkiyi iyileştirerek, borç sürdürülebilirliğini zedelemeden kamu yatırımları için alan yaratacak,” dedi.

Yapay zeka, en bariz örneklerden biri. AB’nin yapay zeka için küresel bilgi işlem kapasitesinin yüzde 5’inden azını oluşturduğunu hatırlatan iktisatçı, bu payı 2030 yılına kadar yüzde 15’e çıkarmak için yaklaşık 1.300 trilyon avroluk yatırım gerekeceğinin altını çizdi.

fakat riski azaltmak için gerekli kamu müdahalesi yaklaşık 100 milyar avro tutarında olacak.

Draghi’ye göre sonuç olarak, yine Brunner’in dersine geri dönülüyor:

“Brunner’in koşulu hâlâ geçerli: Bir merkez bankası, ancak hükümetler borçlarını kontrol altında tutarsa para biriminin istikrarını sağlayabilir. [Ancak] değişen şey, bu koşulun nasıl yerine getirilebileceğidir. Entegrasyon ne kadar ilerlerse, büyüme faiz oranlarının üzerinde o kadar sağlam kalabilir ve merkez bankası siyasi baskılardan o kadar fazla korunur. Böylece büyüme ve bağımsızlık birbirini güçlendirir.”

Draghi’ye göre görev artık yasama organlarına düşüyor: “Anayasanın kalıcı olabilmesi için, ulusal ve Avrupa yasama organları artık Birliğin hedefi olarak büyüme konusunda tam sorumluluk üstlenmelidir. Bunu yaparlarsa, Avrupa’yı yenilenme yoluna sokacaklardır.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Ukrayna’ya bütçe desteği çıkmadı: AB kredileri öne çekmeye yanaşmıyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği, artan askeri harcamalar nedeniyle ek bütçe desteği isteyen Ukrayna’nın talebini geri çevirerek Kiev’i diğer müttefiklere yönlendirdi. Ukrayna tarafı 27 milyar euroluk yeni finansman açığı bildirirken Brüksel kredilerin öne çekilmesinin 2027 yılında dengeleri bozacağı görüşünde.

Avrupa Birliği (AB), artan askeri harcamalar nedeniyle bütçesinde 27 milyar euroluk ayeni bir açıkla karşılaşan Ukrayna’nın ek finansman talebini geri çevirdi.

Bloomberg’in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre Brüksel, kredilerin öne çekilerek erken ödenmesinin 2027 yılında mali sorunlar yaratacağını belirterek Kiev yönetimini Kanada, Norveç ve Japonya gibi diğer ortaklara yönlendirdi.

Ukrayna yönetimi, tırmanan savaş maliyetleri sebebiyle 27 milyar euro (yaklaşık 30,4 milyar dolar) düzeyinde ek finansman açığı oluştuğunu bildirmiş ve AB’den kredi dilimlerinin serbest bırakılmasını hızlandırmasını istemişti.

Habere göre AB yetkilileri, 2027 yılı için planlanan kredi paketinden 45 milyar euroluk kısmı süratle tahsis etmeyi planlıyor; fakat bu aktarım en erken gelecek yılın başında yapılabilecek.

Birlik bünyesinde Ukrayna’nın ek bütçe ve savunma ihtiyaçlarının tespitine yönelik çalışmaların da eş zamanlı yürütülmesi öngörülüyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen arasında geçen hafta yapılan görüşmede finansman başlığının gerginliğe yol açtığı aktarıldı.

Von der Leyen, temasın ardından yaptığı açıklamada Ukrayna’ya ek savunma desteği sağlanacağını teyit ederken bütçe yardımlarının devamının Ukrayna Parlamentosu’ndaki reform sürecine bağlı olduğunu kaydetti.

Von der Leyen, AB’nin elinde yıl sonuna kadar kullanılabilecek 37 milyar euro kaldığını dile getirdi.

Ukrayna Başbakanı Sergey Koretskiy eylül ayında yaptığı değerlendirmede kamu maliyesinin durumunu kritik seviyeye yakın olarak nitelendirmişti.

Ukrayna Maliye Bakanlığı, 2026 ile 2029 yılları arasında yaklaşık 146 milyar dolarlık dış finansmana ihtiyaç duyulacağını hesaplıyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ise Ukrayna’nın 2029 yılına kadar 54 milyar dolara varan finansman açığıyla karşı karşıya kalacağını öngörüyor.

Buna karşılık AB Komisyonu’nun Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis, Ukrayna’nın 2026 yılı bütçe ihtiyaçlarının büyük ölçüde güvence altına alındığını savundu.

Dombrovskis, sahadaki gereksinimin Kiev’in iddia ettiği kadar acil olmayabileceğini belirterek Avrupa Komisyonu ile IMF’nin 27 milyar dolarlık açık hesabını henüz teyit etmediğini bildirdi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’ye geri dönüş Londra’ya serbest ticaret anlaşmalarını feda ettirebilir

Yayınlanma

İngiltere’de yeni Başbakan Andy Burnham’ın AB’ye geri dönüş olasılığını gündeme alması, İşçi Partili eski hükümet yetkililerinin maliyet uyarılarına yol açtı. Bloomberg’ün haberinde, Margaret Thatcher döneminde kazanılan bütçe indiriminin kalkması halinde Londra’nın yıllık 5 milyar sterlin ek harcamayla karşılaşacağı ve Brexit sonrası imzalanan üçüncü ülke anlaşmalarının iptal edileceği kaydedildi.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olarak geri dönmesi durumunda, ülkenin her yıl yaklaşık 5 milyar sterlin (6,6 milyar dolar) ek harcama yapmak zorunda kalabileceği belirtildi.

Bloomberg’in eski Başbakan Keir Starmer yönetiminde görev almış İşçi Partili yetkililere dayandırdığı habere göre, olası bir geri dönüş Londra açısından ciddi bir mali yük ve ticari tavizler getirecek.

Söz konusu maliyet artışının temel nedenlerinden birini, eski Başbakan Margaret Thatcher döneminde elde edilen bütçe indiriminin kaldırılma ihtimali oluşturuyor.

İngiltere’nin ortak AB bütçesine yaptığı net katkıyı yüzde 66 oranında düşüren bu mekanizmanın yürürlükten kalkması, Starmer’ın eski çalışma arkadaşlarına göre İngiliz ekonomisine doğrudan ek yük getirecek.

Yetkililer mali faturaya karşılık Brüksel’in bazı başlıklarda taviz verebileceğini dile getiriyor.

Bu kapsamda AB yönetiminin, İngiltere’yi Schengen Bölgesi’ne katılmaya ya da euro para birimine geçmeye zorlamayabileceği değerlendiriliyor.

Buna karşın üyeliğe dönüş doğrudan mali harcamaların ötesinde kapsamlı ticari zorunlulukları da beraberinde getirecek.

Haberde, Londra’nın AB’den ayrıldıktan sonra üçüncü ülkelerle imzaladığı bütün bağımsız ticaret anlaşmalarını iptal etmek zorunda kalacağına dikkat çekildi.

Temmuz ayı sonunda başbakanlık görevinden ayrıldığını duyuran Keir Starmer’ın yerine geçen yeni Başbakan Andy Burnham, bir sonraki genel seçimlerde İngiltere’nin birliğe geri dönüşü için kampanya başlatabileceğini açıklamıştı.

Yıl sonunda düzenlenmesi planlanan zirvede ele alacağı üç seçeneği paylaşan Burnham; tam üyelik, AB tek pazarına erişim ve gümrük birliğine katılım başlıklarını değerlendireceğini bildirdi.

Starmer da başbakanlığı öncesinde Brexit sürecine destek vermemiş, ayrılık koşullarının yumuşatılmasını savunarak sürecin iptalini de seçenekler arasına alan ikinci bir teyit referandumu düzenlenmesi için çaba göstermişti.

İngiltere’de 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 51,9’u birlikten ayrılma yönünde oy kullanmıştı.

Ülke, 47 yıllık üyeliğin ardından 31 Ocak 2020’de AB’den resmen ayrıldı. Londra, üyelik sürecinde çeşitli ayrıcalıklar ve istisnalar içeren özel bir statüye sahipti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English