Bizi Takip Edin

Görüş

İktidardaki yalnız kurt: Shigeru Ishiba Japonya’yı kördüğümden çıkarabilir mi?

Yayınlanma

Niu Jiarui
Araştırma Görevlisi, Tarih Bölümü, Şanghay Üniversitesi

27 Eylül 2024 tarihinde Japonya Liberal Demokrat Partisi’nin (LDP) başkanlık seçimi sonucunda Shigeru Ishiba, favori aday Sanae Takaichi de dahil olmak üzere önde gelen adaylara karşı zafer kazanarak ikinci turda oyların çoğunluğunu aldı ve LDP’nin 28. Başkanı oldu. Japonya’nın parlamenter sisteminde iktidar partisinin lideri her zaman Başbakan’dır. Sonuç olarak, 1 Ekim’de Kishida Kabinesi’nin istifasının ardından Ishiba, Temsilciler Meclisi ve Meclis tarafından ortak bir oturumda oyların %50’sinden fazlasını alarak seçildi ve böylece Japonya’nın 102. Başbakanı olarak resmen göreve başladı.

Shigeru Ishiba kimdir?

Bir zamanlar medya tarafından ‘Çin’in Japonya için sıfır tehdit oluşturduğunu’ iddia eden ‘Çin yanlısı’ bir figür olarak etiketlenen Ishiba, LDP içinde uzun zamandır ‘yalnız kurt’ olarak biliniyor ve parti içindeki çeşitli gruplarla sık sık anlaşmazlık yaşıyor, ancak anketlerde çarpıcı bir şekilde tersine dönmeyi başardı. Yakın zamanda seçim kampanyası sırasında NATO’nun Asya versiyonunun kurulmasını önermiş ve ABD ile eşit statü talep ederek şahin bir duruş sergilemiştir. Ishiba’nın liderliğinin Japon siyasetine yeni değişiklikler getirip getirmeyeceği ve Japonya’nın Çin ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini nasıl etkileyeceği sorusu hala cevapsız.

Görev süresi çığır açıcı mı yoksa geçici mi olacak?

Parti içindeki ve dışındaki güçlerin koordinasyonu ve korunması kilit önem taşıyor.

Ishiba’nın seçilmesi, LDP içindeki güç simsarlarının ve hizipçi siyasetin entrikalarının bir sonucu olarak görülüyor. Ishiba’nın 2008 yılında LDP başkanlığı için yaptığı ilk adaylık girişimi eski Başbakan Taro Aso tarafından yenilgiyle sonuçlanmıştı. 2012, 2018 ve 2020 seçimlerinde de büyük ölçüde parti içindeki kötü ilişkileri nedeniyle benzer başarısızlıklarla karşılaştı, sık sık görevdeki başbakanlarla çatıştı ve siyasi bölünmelere neden oldu, bu da parti içi seçimlerde tekrar tekrar kaybetmesine yol açtı.

Bu yılki seçimlerde Ishiba 215 oyla Takaichi’nin 194 oyuna karşı az bir farkla başkanlığı kazandı. Bu sonuca iki faktör katkıda bulundu: birincisi, Takaichi’nin radikal politikaları LDP içindeki muhafazakar üyeler arasında endişe yarattı ve ikincisi, eski Başbakan Yoshihide Suga, eski LDP Başkanı Fumio Kishida ve eski Başbakan Taro Aso gibi bazı kilit ‘kral yapıcılar’ ikinci turda adayları destekledi. İlk turdan sonra, Aso’nun hizbi dışında, daha önce kararsız olan hizip oylarının çoğu Ishiba’ya doğru aktı. Bu değişim sadece Ishiba’nın akranlarının güvenini yeniden kazanmaya yönelik siyasi vaatlerinden değil, aynı zamanda hizip liderlerinin parti içinde potansiyel olarak reformist bir figürle suları test etmek için yaptıkları hesaplı bir hareketten kaynaklanıyordu. Hiziplerden arındırılmış bir seçim iddiasına rağmen, gerçek şu ki seçim yine de hizipçi politikalardan etkilenmiştir ve Ishiba’nın zaferi, LDP’yi mevcut sıkıntılı durumdan çıkarıp çıkaramayacağını ve halkın güvenini yeniden kazanıp kazanamayacağını görmek için hizipler tarafından yapılan bir deneme olabilir. Hizipler ihtiyatlı bir iyimserlik içinde.

1 Ekim’de, siyasi açıdan zayıf olan Ishiba’nın çeşitli güçlere verdiği tavizleri ve ödünleri yansıtan kabine üyeleri listesi de açıklandı.

Japon siyaseti esasen kişiler arası ilişkilerle ilgilidir, güç alışverişini ve hizipsel güç dengesini vurgular. Parti içinde uyumun korunması, hizipler arasında hassas bir güç ve ilişki dengesi gerektirmektedir. Yeni kabinede Kishida hizbinden (Kochikai) bir, Aso hizbinden (Wakate Kyokai) iki, Motegi hizbinden (Heisei Kenkyukai) bir, Ishiba hizbinden (Suigetsu-kai) bir ve eski Nishimura hizbinden iki üye yer alıyor, Eski Hayashi fraksiyonundan bir, Komeito’dan bir üye ve 11 bağlantısız üye, deneyim ve taze kan, fraksiyonel denge, fraksiyonlar arası işbirliği, cinsiyet ve yaş çeşitliliği arasında bir denge olduğunu göstermektedir. Bu durum Ishiba’nın yeni kabinede denge arama çabasını yansıtmaktadır.

Ishiba, çeşitli partilerle çatışmalardan kaçınmak için temkinli ve muhafazakâr davranmış olsa da, Başbakan olarak konumu hala istikrarsız.

Son zamanlarda Ishiba, kendi grubu olan Suigetsu-kai içinde, hesapta olmayan siyasi fonlarla ilgili potansiyel mali suistimalle suçlanmaktadır. Kamuoyuna göre, şu anda bu tür ifşaatların, parti içinden veya dış güçlerden gelen ve Ishiba’ya sınırları içinde kalması için sinyal veren tehditlerin veya ipuçlarının bir sonucu olarak kabul edilmesi muhtemeldir.

Her şeye rağmen yeni Başbakan, LDP’nin yaklaşan Temsilciler Meclisi seçimlerini olumsuz etkileyebilecek bir siyasi skandal riskiyle karşı karşıya. Başlangıçta Ishiba Kabinesi’nin onaylanma oranı sadece %51 ile 2001’den bu yana en düşük seviyedeydi. Bu destek oranının %50’nin üzerinde tutulup tutulamayacağı henüz belli değil. İstikrarsız yönetimin doğru yola sokulup sokulamayacağı çeşitli faktörlere bağlıdır. Ishiba yönetiminin kırılgan konumu göz önüne alındığında, politikaları ve siyasi yönü parti liderliği tarafından belirlenebilir. Ishiba’nın çeşitli güçleri nasıl dengeleyeceği ve Başbakan olarak rolünü nasıl başarıyla yerine getireceği henüz belli değil.

ABD ile denklik arayışı mı?

Ishiba’nın büyük stratejisini gerçekleştirmek zor olabilir.

Japonya uzun zamandır askeri öz savunma ve stratejik koruma arayışındadır.

1951 yılında imzalanan Japonya-ABD Güvenlik Anlaşması‘ndan bu yana Japonya, askeri strateji konusunda ABD ile yüksek derecede bir birliktelik sürdürmüştür. ABD’nin askeri varlığı ve Japonya’nın stratejik kara kullanımının oluşturduğu dış işbirliğinin yanı sıra Japonya, Öz Savunma Kuvvetleri’nin kapsamını ve sorumluluklarını genişletmek için bir iç strateji oluşturmuş ve aynı zamanda Anayasa’nın savaşı reddeden 9. Maddesini değiştirmeye çalışmıştır. Bunlar uzun zamandır LDP ve diğer muhafazakar partilerin tutarlı siyasi hedefleri olmuştur.

21. yüzyıldan bu yana Yoshiro Mori, Junichiro Koizumi, Fukuda Yasuo ve Shinzo Abe gibi liderler politika platformlarının bir parçası olarak askeri güce öncelik vermiş, savunma kurallarının revizyonunu ve anayasal reformu aktif olarak desteklemişlerdir. Ishiba da askeri güvenlik alanında şahin bir duruş sergilemiş, seçim kampanyası sırasında ‘NATO’nun Asya versiyonunun’ kurulmasını savunmuş ve temel bir ulusal güvenlik yasasının ve Japonya-ABD ittifakının güçlendirilmesinin önemini vurgulamıştır.

NATO’nun Asya versiyonu nedir?

Adından da anlaşılacağı üzere, Asya’da, Avrupa’daki NATO’ya benzer, ABD, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda, Singapur ve diğer Asya-Pasifik ülkelerini kapsayan, karşılıklı askeri işbirliği hak ve yükümlülüklerine sahip bir askeri örgüt veya ittifak kurmayı amaçlamaktadır. Ishiba’ya göre ‘Bugünün Ukrayna’sı yarının Asya’sıdır. Asya, NATO gibi kolektif bir öz savunma sisteminden yoksundur ve dolayısıyla karşılıklı savunma yükümlülükleri yoktur, bu da onu savaşa eğilimli hale getirir… Ishiba’ya göre NATO’nun Asya versiyonunun kurulması kaçınılmazdır. Bu önerinin ardındaki temel gerekçenin jeopolitik gerilimler olduğunu vurgulamıştır. Aynı zamanda Shigeru Ishiba ‘Japonya’nın egemen ve bağımsız bir ulus olduğu’ fikrinin altını çizerek mevcut Japonya-ABD ilişkisini doğası gereği ‘asimetrik’ olarak algılamaktadır. Bölgesel tehditler söylemine dayanan NATO’nun Asya versiyonu savunusu, Japonya’nın Doğu Asya’daki askeri konumunu güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Japonya ve ABD arasında eşit statüde bir diyalog mekanizması kurmayı ve Japonya’nın askeri stratejik erişimini Kuzey Amerika’ya doğru genişletmeyi ve böylece Japonya’nın küresel sahnedeki stratejik etkisini artırmayı amaçlamaktadır.

Ancak gerçek şu ki NATO’nun Asya versiyonunun kurulmasının önünde pek çok engel bulunmaktadır. Çin ile olan farklı ilişkiler ve Asya ülkeleri ile Avrupa arasındaki kültürel ve kurumsal farklılıklar nedeniyle NATO modelinin Asya’da tekrarlanması zordur.

İlk olarak, ASEAN ülkeleri buna karşı çıkmaktadır. Endonezya’nın resmi gazetesi Jakarta Post, ASEAN’ın Japonya’nın ‘Asya NATO’su’ önerisiyle ilgilenmediğini, çünkü bu ittifakın bir hakaret olarak görüldüğünü ve böyle bir askeri ittifaka katılmanın sadece bölgesel gerilimleri tırmandıracağını belirtti. ASEAN, Japonya’nın Doğu Asya’da askeri rekabete odaklanmasıyla uyuşmayan, ekonomik faydalara odaklanan çok taraflı bir çerçevenin oluşturulmasını vurgulamakta ve Japonya’nın Asya NATO’su önerisindeki askeri güç niyetini ortaya koymaktadır.

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar da Hindistan’ın olumsuz tepkisini açıkça dile getirdi. Hindistan’ın kendine özgü bir tarihi geçmişi ve diplomatik stratejisi olduğunu ve herhangi bir askeri ittifakın parçası olma niyetinde olmadığını ve diğer ülkelerin uygulamalarını takip etmeyeceğini vurguladı. Bu açıklama yeni Japon Başbakanına Hindistan’ın güvenlik ve stratejik işbirliğinde özerklik ve bağımsızlık arayışında olduğu ve NATO benzeri bölgesel bir askeri grubun inşasına katılmak istemediği yönünde doğrudan ve net bir mesaj göndermektedir.

Aynı zamanda, Asya NATO’sunda ABD ile eşit bir konum arayışı kaçınılmaz olarak ABD’nin muhalefetiyle karşılaşacaktır. Japonya’nın ‘ABD ve Japonya’nın liderliğini’ ve ‘askeri açıdan ABD ile eşitliği’ savunduğu bir Asya NATO’su kavramı zorluklarla doludur ve Ishiba da ‘Japonya-ABD ittifakını ABD-İngiltere ittifakı seviyesine yükseltmek benim görevimdir’ demiştir. Doğu Asya ve Pasifik işlerinden sorumlu ABD’li yetkililer Ishiba’nın ‘daha resmi bir kurum oluşturma’ önerisinin henüz olgunlaşmadığını ve ABD’nin yeni bir kapalı askeri ittifak oluşturmak yerine mevcut işbirliği çerçevesini optimize etmeyi tercih ettiğini belirtti.

Bu nedenle, hepsi de Ishiba’ya bir uyarıda bulunarak Ishiba’nın Asya NATO’su emellerinin alevlerini büyük ölçüde söndürdü ve ABD ve ASEAN’ın Japonya’nın önerdiği bölgesel askeri ittifakı reddetmesi Asya NATO’sunun stratejik planının uygulanmasını zorlaştırdı.

Ishiba LDP içinde ‘Çin yanlısı bir hizip’ mi?

Ishiba’nın göreve geldikten sonra Çin konusundaki tutumu hala ihtiyatlı bir gözlem gerektiriyor.

Başbakan olmadan önce Ishiba, hükümette bulunduğu süre boyunca ‘Çin yanlısı’ bir sinyal verdi. Zayıflarla empati kuran bir Hıristiyan olarak Ishiba, Çin-Japon tarihi konularında nadir görülen bir duruş sergilemiş, ‘Japonya’nın savaş üzerine düşünmesi ve savaş için özür dilemesi gerektiğini’ kabul ederek hem Çin hem de Japon halkının bu savaşın kurbanı olduğunu belirtmiştir. Tarihi gerçekleri her zaman güzelleştiren ve savaşın saldırganlığını kabul etmeyi reddeden Japon sağ kanat politikacılarla karşılaştırıldığında, Ishiba’nın LDP içindeki duruşu oldukça Çin yanlısıdır ve Japon medyası tarafından uzun zamandır parti içindeki ‘Çin yanlısı hizbin’ bir üyesi olarak görülmektedir. Çin konusunda Ishiba, Çin’in Japonya için bir tehdit olmadığını vurgulamış ve son zamanlarda Çin ile stratejik karşılıklı ilişkileri sürekli olarak ilerletmek için diyalog ve değişimin önemini vurgulamıştır.

Ancak Japonya’nın lideri olarak Ishiba, göreve geldikten sonra gençlik yıllarındaki siyasi duruşuna bağlı kalacak mı? Bir yandan, Ishiba’nın seçimlerde tekrar tekrar ortaya çıkması, yönetim hedefi olarak ‘Asya NATO’suna’ ulaşmaya odaklandı. Askeri bir ittifakın kurulması kaçınılmaz olarak hayali bir düşman yaratmayı gerektiriyor – bu Çin mi yoksa Kuzey Kore mi? Bu durumda Japonya’nın askeri aşırılığı nedeniyle Çin-Japon ilişkileri bozulacak mı? Öte yandan, Guam’a ABD askerleri yerleştirme ve ABD ile eşit düzeyde bir güvenlik diyaloğu kurma talebi ABD tarafından açıkça reddedilmiştir. ‘ABD ile rekabet stratejisi’ uygulanmalıdır, bu Japonya’nın stratejisinin değişeceği ve Çin ile işbirliğini güçlendirerek kurnaz hedeflerine ulaşacağı anlamına mı geliyor?

Japonya’nın güvenliği her zaman dış desteğe bağlı olmuştur. Uzun süredir ABD ile birleşik bir cephe oluşturan Japonya, ABD ile dış eşitlik arıyorsa, yakın ama bağımsız bir ittifak mesafesini korumak için karşıt güçlerin çıkarlarına ve stratejik desteğine güvenmelidir. Ancak gerçekte Japonya’nın şu anda bu tür hedeflere ulaşması mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi, Japonya’nın iç durumu istikrarsızdır ve dış stratejisi tıkanmıştır. Ishiba’nın Asya NATO’su hedefinin üç yıllık görev süresinde atılımcı bir ilerleme kaydetmesi zordur. LDP’nin mali reformu, yaklaşan Temsilciler Meclisi seçimleri, Noto’daki felaket yardımı ve ekonomik piyasa deflasyonunun ayarlanması gibi iç duruma bakıldığında… Japonya’nın iç siyasi yıkıntılarının acilen onarıma ihtiyacı var ve bu da Ishiba’nın kabinesine denizaşırı güçleri geliştirmek için çok az alan bırakıyor. Bu nedenle, Japon Dışişleri Bakanlığı başbakanın değişmesinden sonra Japonya’nın stratejik değişimini yüksek sesle ilan etmedi ve Japon Dışişleri Bakanı Iwao Tsukuda da Asya NATO’sunun ‘dikkatle değerlendirilmesi’ gerektiğini belirtti.

Ishiba’nın göreve geldikten sonra yumuşayan diplomatik tutumu bu tür muhafazakar bir yönetim mantığını göstermektedir: Japonya’nın ABD ile olan kapsamlı ittifak ilişkisi değişmeyecek ve Japonya’nın Çin’e yönelik tutarlı stratejisi güvenlik sisteminin genişlemesinin teşvik edilmesi nedeniyle değişmeyecektir. İç işlerine dış işlerinden daha fazla öncelik verilecek ve bölgenin tehdidi altındaki fırsat temelli güvenlik rekabeti, gelecekte sürekli planlama ve gizli operasyonlarla geçici olarak rafa kaldırılacaktır. Doğu’daki durum karşısında Japonya’nın mevcut açıklamaları daha muhafazakâr olup, Çin ve ABD ile odak tartışmalardan kaçınırken, iç işlerinin düzenlenmesine ve diplomatik baskının hafifletilmesine odaklanmaktadır. Özellikle Çin-Japon ilişkileri için, ‘çözülmemiş çeşitli sorunlar olmasına rağmen’ güçlendirilmiş diyalog yoluyla yapıcı ve istikrarlı bir ilişki kurma arzusu olduğu da belirtilmektedir. Dolayısıyla Japonya-ABD ilişkilerinin ‘başıboş’ bir döneme mi gireceği yoksa Çin ve Kuzey Kore’ye karşı Japonya-ABD ittifakının güvenlik ağını koruyarak şahin duruşun sonuna kadar uygulanıp uygulanmayacağı konusunda bir genelleme yapamayız.

Ishiba’nın politika deklarasyonu, Japonya’nın Doğu Asya jeopolitik ortamındaki değişikliklere olan duyarlılığını ve ülkenin akıntıya karşı bir mücadele olan Japonya’nın ilerlemesi konusundaki endişesini göstermektedir. Çin ve ABD’nin rekabeti altında Ishiba kabinesinin içişlerine öncelik vererek diplomatik uzlaşmayı seçmesi, Ishiba’nın zamanlamasının yanı sıra Japonya’nın siyasi ortamının kaçınılmaz bir sonucudur. Bu tür bir diplomatik konuşlanmada, Japonya-ABD ilişkileri ve Japonya-Çin ilişkileri gelecekte önemli ölçüde değişmeyecek ve Japonya’nın yönü Ishiba’nın gelecekteki yönetim performansını beklemek ve görmek zorunda kalacaktır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English