Bizi Takip Edin

Görüş

İran: Sol el Araplarla kucaklaşmaya devam ederken, sağ el İsrail’le çatışıyor

Avatar photo

Yayınlanma

26 Ekim sabahı, İsrail, İran’a karşı “Tövbe Günü” kod adlı üç aşamalı büyük ölçekli saldırı başlatarak, 1 Ekim’deki ikinci füze saldırısına misilleme yaptı. İsrail’in Jarusalem Post gazetesi, İsrail Hava Kuvvetleri’nin yüzlerce gizli savaş uçağı ile İran’ın askeri hedeflerini “kesin” bir şekilde vurduğunu açıkladı. Toplanan bilgilere göre, İsrail savaş uçakları İran’ın hava savunma, füze ve insansız hava araçları ile ilgili askeri üslerini, Tahran, Huzistan ve İlam eyaletlerinde hedef aldı.

İsrail daha sonra İran’a yönelik karşı saldırının sona erdiğini duyurdu. Times of Israel gazetesi, İsrail hükümetinin üçüncü bir taraf aracılığıyla İran’a saldırı hedeflerini önceden bildirdiğini ve karşılık vermemesi konusunda uyardığını belirtti. Bu, İsrail’in kuruluşundan bu yana İran’a yönelik hava saldırısı düzenlediği ilk seferdir ve İran’ın hava savunma sistemini kolayca aşması, İsrail’in İran üzerinde mutlak hava hakimiyeti, uzun menzilli hassas saldırı ve büyük ölçekli bombalama kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. F-35 gizli savaş uçağının en yüksek yük kapasitesiyle menzilinin 3500 kilometreye kadar ulaşabileceği ifade ediliyor.

İran resmi kaynakları, saldırıların büyük çoğunluğunun engellendiğini ve sınırlı hasara yol açtığını, iki askerin öldüğünü bildirdi. İran’ın Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Ali Rıza, sosyal medya üzerinden “İran’ın gücü düşmanı utandırdı” şeklinde bir mesaj paylaştı. İran hava sahası hemen açıldı ve sivil havacılık normale döndü. Ancak İran Dışişleri Bakanlığı, saldırılara karşı misilleme yapma hakkını koruyacağını belirtti.

Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Umman, Katar ve Irak, İsrail’i hemen kınadı. Ürdün, İsrail savaş uçaklarının üzerinden geçmesine izin verildiği yönündeki iddiaları da yalanladı. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in “kendini savunma” hakkını desteklediğini belirterek, İran’a misilleme yapmaması konusunda uyarıda bulundu..

Dünyanın gözü önünde İsrail’in misillemesinin “ikinci ayağı” sonunda gerçekleşti; saldırının şiddeti ve kapsamı da beklenildiği gibi oldu. İran’ın nükleer ve petrol tesisleri hedef alınmadı ve ciddi can kaybı yaşanmadı. İsrail ile diplomatik ilişkileri olan hemen hemen tüm Arap ülkeleri kınama ifadelerini dile getirdi. Bu nedenle, İran ile İsrail arasındaki sembolik misillemelerin kısa vadede sona ermesi bekleniyor.

İsrail’in gizli savaş uçaklarının Ürdün ve Suudi Arabistan hava sahasından geçerek saldırı düzenleme olasılığı tamamen dışlanamasa da, Arap komşularının son zamanlardaki vaatlerini ihlal ederek İsrail’e yardımcı olduğu yönünde herhangi bir kanıt yok; ayrıca, bu ülkelerdeki ABD savaş uçaklarının saldırılara katıldığına dair de bir delil bulunmuyor.

Daha önemlisi, İran’ın Arap komşularıyla bir yakınlaşma dönemine girmesi, durumu daha fazla tırmandırmaktan kaçınmak istediğini gösteriyor. Öte yandan da İran, İsrail ile geçmişteki vekalet savaşları ve gölge savaşlarını sürdürerek, “direniş ekseni” adlı Şii renklerle dolu bir birleşik cepheyi yönetiyor. Böylece, sol el Araplarla kucaklaşırken, sağ el İsrail ile çatışmada yeni bir normalleşme süreci yaratabilir ve uzun vadeli, düşük yoğunluklu bir harp yöntemi ile İsrail’i yorabilir. Özellikle Suudi Arabistan ile yeni ve sağlam ilişkisini değerli bulan İran, bir zamanlar kendisinden uzaklaşan Arap ülkelerini tekrar yanına çekmek için çaba göstermektedir.

23’ünde, Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı sözcüsü Turki Maliki, Suudi Arabistan’ın son dönemde İran ve diğer Umman Körfezi ülkeleriyle ortak deniz askeri tatbikatı gerçekleştirdiğini duyurdu. İran medyası ise, 19’unda İran, Umman ve Rusya’nın Hint Okyanusu’nda ortak deniz tatbikatı başlattığını ve Suudi Arabistan, Katar, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Tayland gibi ülkelerin gözlemcilerinin davet edildiğini bildirdi. Dahası, 21’inde İran Öğrenci Haber Ajansı, İran Donanması Komutanı Şahram İrani’nin sözlerini aktardı ve “Suudi Arabistan, Kızıldeniz’de ortak tatbikat yapma talebinde bulundu” dedi.

İran ile Suudi Arabistan, Umman ve diğer Arap komşuları arasında ani bir askeri etkileşim artışı, Filistin-İsrail çatışmasının devam ettiği ve hızlı bir çözümün umulmadığı bir ortamda, Körfez bölgesindeki büyük güçlerin aktif olarak işbirliği arayışında olduğunu ve durumu kontrol altına almak için çaba gösterdiğini gösteriyor. İran ve Suudi Arabistan’ın ilk kez ortak askeri tatbikat gerçekleştirmesi, geçen yıl mart ayında Pekin’in aracılığıyla sağlanan tarihi uzlaşmanın ardından stratejik güvenin ve etkileşimin daha da güçlendiğini ortaya koyuyor. Bu durum, Orta Doğu ülkelerinin bölgesel meselelerde bağımsız liderlik arayışlarını ve jeopolitik ilişkileri ile güvenlik yapılarını yeniden inşa etme konusundaki kararlılıklarını da vurguluyor. Ayrıca, ABD’nin İsrail ve Körfez Arap ülkeleri ile “Orta Doğu versiyonu NATO” oluşturma çabalarının başarısız olma ihtimalini artırıyor.

Bu nedenle, İsrail’in İran’a yönelik büyük ölçekli bombardımanlarına rağmen, İran hala avantajlı bir konumda ve bölgedeki süper güçlerin etkisi ortaya çıktı. İki askeri tatbikatın peş peşe gerçekleşmesi ve bu tatbikatların Fars Körfezi ile Kızıldeniz’in geniş alanını kapsaması, ayrıca çevre ülkelerin İsrail’in hava saldırılarına açık bir destek vermemesi, İran’ın durumu aktif hale getirdiğini gösteriyor.

Ayrıca, Suudi Arabistan’ın gizli bir şekilde İsrail’i ikna etme çabaları ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Mısır ve Körfez Arap ülkeleriyle “barış çabaları” ve “diplomatik mekik” faaliyetlerinin, İsrail’i saldırı hedeflerini yalnızca İran’ın askeri tesisleriyle sınırlı tutmaya ve nükleer ile petrol tesislerini göz ardı etmeye zorladığı görülüyor. Bu durum, tüm tarafların beklentileriyle tamamen örtüşüyor. ABD ve İsrail’in çıkarlarının tam olarak örtüşmediği bir dönem olduğunu da not etmek gerek.

İran’ın mevcut durumu belirgin bir şekilde iyileşmiş durumda. Bu yıl nisanda İran, İsrail’e karşı ilk büyük hava saldırısını gerçekleştirdi; ABD ve İngiltere gibi geleneksel müttefikler, İran füzeleri ve insansız hava araçlarını deniz ve hava güçleriyle engelledi. İran ile İsrail arasındaki Arap komşuları, açık ya da örtük bir şekilde İsrail’e destek veriyordu: Ürdün, hava savunma güçlerini kullanarak doğrudan müdahil oldu ve İsrail savaş uçaklarına hava sahasını açtı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ise, İran’ın rakiplerine istihbarat desteği sağladığı yönünde haberler alınıyordu.

İran’ın İsrail’e yönelik ilk misillemesinin askeri etkisi neredeyse sıfırdı. Bunun nedeni, saldırı hedeflerini önceden bildirmesi sayesinde İsrail’in tam olarak hazırlıklı olması ve uzun uçuş sürelerine sahip, hassas vuruş kabiliyetli zayıf silah sistemlerini seçmesiydi; ancak, Arap ülkelerindeki Amerikan deniz ve hava üslerinin de önemli bir müdahale rolü oynadığı aşikardı.

İlk hava saldırısını gerçekleştiren İran, uluslararası hukuka uygun ve orantılı bir misillemenin “cesur” unvanını kazandı ve “direniş ekseni”nin itibarını artırdı; bu eksen, Suriye, Filistin’deki İslami direniş hareketi (Hamas), Lübnan Hizbullahı, Yemen Husi milisleri ve Irak’taki “Halk Seferberlik Gücü” gibi grupları içeriyordu. Böylece, İran, İsrail’e karşı lider konumunu pekiştirdi; ancak, diplomatik savaşta kaybetti ve çevresindeki ülkelerle karşıt bir konumda yer aldı. Bu sefer ise, İran, İsrail ile mücadelenin getirdiği yalnızlık ve sıkıntıdan kurtulmuş ve Arap komşularının sempatisini kazanmış durumda.

İran ile Arap komşuları arasındaki yakınlaşma, İsrail’in hava saldırılarının yarattığı gölgenin etkisini azaltabilir. Son dönemdeki deniz ortak askeri tatbikatında, İran sadece Soğuk Savaş sonrası geleneksel müttefiki Rusya ile değil, aynı zamanda ABD ve İngiltere’nin askeri üslerinin bulunduğu Umman ile işbirliği yaptı; üstelik eski rakibi Suudi Arabistan’ı gözlemci olarak davet etmesi de dikkat çekiciydi. İran’ı en çok sevindiren ise Suudi Arabistan’ın önemli bir değişim göstererek yakınlaşması ve işbirliği yapmasıydı. Suudi Arabistan, kendisinin ortak tatbikatta bir gözlemci değil, bir katılımcı olduğunu açıkladı; bu, şüphesiz İran’ın konumunu güçlendirdi ve iki ülkenin “Pekin Bildirisi”ni hayata geçirme, stratejik güveni ve işbirliğini artırma çabalarını pekiştirdi.

Bununla da kalmayıp, Suudi Arabistan, kendi geleneksel etki alanı olan Kızıldeniz’de İran ile ortak tatbikat yapma talebinde bulunarak, bölgesel güvenlik yapısının yeni bir çerçeveye kavuşturulmasına katkı sağladı. Bu durum, İran’ın Tahran yanlısı Husi milislerine yönelik bir iyilik gösterisi olabileceği gibi, Tahran’ın da Husi milislerin yıllardır duraklamış olan ateşkes müzakerelerini yeniden başlatmasını beklemek adına bir fırsat sunuyor. Eğer Yemen savaşı, koalisyon güçlerinin çekilmesi ile sona ererse, bu, Husi milislerin tam anlamıyla zafer kazanması demek olacaktır; böylece İran, uzun yıllardır devam eden Yemen ve Kızıldeniz mücadelesinde büyük bir kazanan olarak öne çıkacaktır.

Bu yıl haziran ayında İran, Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkeleriyle birlikte deniz güvenliği işbirliği mekanizması oluşturma önerisinde bulundu ve böylece bölge ülkelerinin güvenlik savunma bağımsızlığını artırmayı hedefledi. Suudi Arabistan ile olan uzlaşma sürecinin pekişmesi ve genişlemesi, ardından Umman ve Suudi Arabistan ile ortak askeri tatbikatlar gerçekleştirilmesi, İran’ın bölgesel deniz kolektif güvenlik fikrinin bir adım daha ilerlemesini sağladı ve diplomatik inisiyatifin de kısmen genişlediğini gösterdi.

İran’ın diplomasisi yeni bir yön kazanmış durumda ve Suudi Arabistan’ın son zamanlardaki hızlı diplomatik değişimiyle de bağlantılı. İsrail’in saldırgan politikası, Gazze’deki ateşkesi reddetmesi, Filistin ve Lübnan halklarının çektiği derin acılar, Arap lideri olarak kendini gören Suudi Arabistan üzerinde büyük bir iç ve dış baskı oluşturdu. Bu sebeple Suudi Arabistan, sadece ABD ile askeri ittifak müzakerelerini süresiz ertelemekle kalmadı, aynı zamanda İsrail ile ilişkilerin normalleşme sürecini de askıya aldı. Bunun yanı sıra, 1982 yılından beri savunduğu ve yaklaşık yarım asırdır sürdürdüğü “toprak karşılığında barış” ilkesine geri döndü; iki devletli çözümün uygulanması ve Filistin’in bağımsızlığının sağlanması gerektiğini vurgulayarak, Suudi-İsrail ilişkilerinin normalleşmesinin ancak bu şekilde mümkün olabileceğini belirtti.

Suudi Arabistan, bu şekilde ABD’nin İsrail’e yönelik tek taraflı desteğine karşı duyduğu memnuniyetsizliği ifade ediyor ve “İsrail öldürürken ABD’nin bıçak uzatması” modeline karşı öfkesini dile getiriyor. Aynı zamanda, Filistinlilere, Lübnanlılara ve hatta tüm Arap ve İslam dünyasına büyük güç sorumluluğunu ve yükümlülüğünü göstermeye çalışıyor. Bu açıdan, Suudi Arabistan ile İran yeni bir barış rekabetine girmiş durumda.

İran, Pers milletinin ve Şii inancının ön planda olduğu bir non-Arab ülke olarak, Filistin’in kurtuluşu bayrağını yüksek tutarak, birçok Arap olmayan aktörü Orta Doğu çatışmalarında yeni bir başrol oynamaya yönlendirdi. Bu rol değişimi, İsrail ile uzlaşma arayışındaki Arap ülkelerini “büyük çıkarlar, küçük ahlak” ikilemine sokmakta ve bu durum, Arap dünyasının siyasi güç dengesini derinlemesine sarsmaktadır. Bu da, Arap dünyasının genel istikrarı ve siyasi geleneği açısından olumsuz sonuçlar doğurmakta ve nihayetinde Suudi Arabistan gibi ABD müttefiklerinin temel çıkarlarına zarar verme potansiyeli taşımaktadır.

İran, “direniş eksenini” harekete geçirerek İsrail ile yedi cephede karşı karşıya gelerek, beş önceki Orta Doğu savaşlarından farklı bir “altıncı Orta Doğu savaşı” başlatıyor. Bu durum, İsrail’in ana rakipleri, karar alma merkezleri ve “fırtına merkezi”ni Kahire ve Şam’dan Tahran’a kaydırarak jeopolitik merkezini belirgin bir şekilde değiştirdi. Stratejik olarak, İran’ın bölgedeki süper güç statüsünü yükseltti ve Hazar Denizi’nden Kızıldeniz’e kadar olan coğrafi etkisini güçlendirdi. Bu büyük ölçekli değişim ve dönüşüm, Suudi Arabistan’ın İran’ın jeopolitik haritayı yeniden şekillendirmesini pasif bir şekilde kabul etmesindense, aktif olarak katılmayı ve birlikte şekillendirmeyi seçmesini sağladı; yani menüdeki yemek olmaktansa, sofrada oturmaya karar verdi.

İran ile Suudi Arabistan arasında yapısal çatışmalar var; bu çatışmalar arasında mezhepsel, etnik, siyasi sistem, ulusal strateji ve dış politika farklılıkları ile bölgesel statü ve İslam söyleminde rekabet bulunuyor. Bu durum, son 40 yıldır ilişkilerin gergin olmasına, sık sık çatışmalara ve hatta birden fazla kesintiye neden oldu. Bu çatışmaların kökeninde ise her iki tarafın içsel farklılıkları olduğu kadar, Soğuk Savaş ve sonrası dış güçlerin rekabeti de yer alıyor. “Arap Baharı”ndan “Arap Kışı”na kadar on yılı aşkın süren şiddetli çatışmalar, İran-Suudi çatışmasını daha da derinleştirerek zirveye taşıdı; nihayetinde, her iki taraf da sınırlı güçleriyle aşırı yüklenmeden dolayı uzlaşma ve barış arayışına gitti.

Geleneksel büyük güçlerin etkisinin azalması, Orta Doğu ülkelerinin kendi bağımsızlık ve güçlendirme bilincini artırdı; bu durum, İran ve Suudi Arabistan’ın durum değerlendirmesi yaparak, geçmiş düşmanlıkları tamamen bir kenara bırakmasını, aktif bir şekilde birbirlerine yaklaşmasını sağladı. Bu barışın sağlanmasında Çin’in arabuluculuğu önemli bir rol oynadı.

Doğu Akdeniz’den Hazar Denizi’ne uzanan bu yeni Orta Doğu savaşında, İran ile Suudi Arabistan arasındaki Filistin-İsrail çatışmasını çözme konusundaki çok farklı ve hatta zıt duruşlar ve gizli oyunlar hâlâ devam etse de, iki ülke zorlu testlerden geçerek akıllıca çatışmalardan kaçınmayı başardı. Bu, yalnızca uzlaşmayı, işbirliğini ve istikrarı korumakla kalmadı; aynı zamanda stratejik güvenin derinleşmesine ve olumlu etkileşimin artmasına da katkı sağladı. Bu, çalkantılı Orta Doğu için kesinlikle sevindirici bir iyimserlik belirtisi ve desteklenmeye değer.

Ancak, günümüzde İsrail’in “yedi cephede savaş” yürütmesinin doğrudan kıvılcımı, Filistin-İsrail çatışmasıdır. Büyük ölçekli ve çok uluslu sivil toplumsal aktörlerin dahil olduğu “altıncı Orta Doğu savaşının” en kısa sürede ateşkesle sonuçlanmasının anahtarı, Gazze’deki çatışma ateşini söndürmektir. Orta Doğu’da kalıcı barış ve güvenliğin sağlanması ise, İsrail ile Filistin, Lübnan ve Suriye arasındaki toprak anlaşmazlıklarının köklü bir şekilde çözülmesine bağlıdır. Bu, köklü “Büyük İsrail” hayallerinden, orman kanunları anlayışından ve güç kullanma inancından kurtulmayı gerektirir.

Aynı şekilde, uzun süreli bir sıcak nokta olan İran da anlamalıdır ki, on yıllardır süregelen karmaşık ilişkiler, “Pers zekâsı”nı yansıtsa da, jeopolitik hiçbir şekilde geçim kaynağı olamaz. “Pers zekâsı”, hem başkalarına hem de kendine fayda sağlayacak ve barışa dayalı bir kazan-kazan durumu arayışında olmalıdır. Ulusal çıkarları yükseltmek ve büyük güç statüsü elde etme çabası, barış, gelişim ve refah yönündeki eğilimle uyumlu olmalı, özellikle de kendi halkına fayda sağlamalıdır.

Bugün, Orta Doğu’daki Arap ve İslam ülkeleri arasında İsrail ile barış içinde yaşama eğilimi giderek yaygınlaşırken, İran geçmişe sıkı sıkıya tutunarak, İsrail’in egemen bir devlet olarak varlığını kabul etmeyi reddetmekte; bu da onu ABD ve Batı dünyasıyla gergin bir karşıtlık durumuna sürüklemekte. Bu durum, uzun süreli abluka ve yaptırımlar nedeniyle, kendi halkının acı çekmesine yol açarken, aynı zamanda Orta Doğu çatışmalarının gerilimini, jeopolitik ilişkilerin kırılganlığını ve bölgesel yönetimin parçalanmasını artırıyor. Sonuç olarak, bu durum, İsrail’de aşırı sağcı güçlerin güçlenip sağlam bir halk desteği kazanmasına zemin hazırlıyor. Bu da “toprak karşılığında barış” ve “iki devletli çözüm” önerilerinin bir türlü hayata geçememesine neden oluyor.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English