Dünya Basını
İsrail intihara adım adım böyle sürüklendi

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in köklü gazetelerinden Haaretz’in Genel Yayın Yönetmeni Aluf Benn tarafından kaleme alındı. İsrail’in adım adım sağ politikalara ve sonucunda da intihara doğru nasıl süreklendiğinin tarihini yazan Benn, “7 Ekim bir dönüm noktası” diyor ve ekliyor: “Ancak bunun nasıl bir dönüm noktası olacağına İsrailliler karar verecek….Ülke bir araya gelerek barışa ve Filistinlilerle onurlu bir şekilde bir arada yaşamaya giden yolu çizebilir. Ancak şu ana kadarki göstergeler İsraillilerin bunun yerine kendi aralarında savaşmaya ve işgali süresiz olarak sürdürmeye devam edecekleri yönünde. Bu da 7 Ekim’i İsrail tarihinde karanlık bir çağın başlangıcı haline getirebilir.”
***
İsrail’in İntiharı
Netanyahu, Filistinliler ve İhmalin Bedeli
Aluf Benn
Nisan 1956’da parlak bir günde, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) tek gözlü genelkurmay başkanı Moşe Dayan arabayla güneye, Gazze Şeridi sınırı yakınlarında yeni kurulmuş bir kibutz olan Nahal Oz’a gitti. Dayan, önceki sabah at sırtında tarlalarda devriye gezerken Filistinliler tarafından öldürülen 21 yaşındaki Roi Rotberg’in cenazesine katılmak için gelmişti. Katiller Rotberg’in cesedini sınırın diğer tarafına sürüklemiş, ceset burada parçalanmış ve gözleri oyulmuş halde bulunmuştu. Sonuç, ülke çapında şok ve acı oldu.
Eğer Dayan günümüz İsrail’inde konuşmuş olsaydı, büyük olasılıkla konuşmasını Rotberg’in katillerinin korkunç zalimliğini büyük ölçüde eleştirmek için kullanırdı. Ancak 1950’lerdeki konuşması faillere karşı oldukça sempatikti. Dayan, “Katilleri suçlamayalım” dedi: “Onlar sekiz yıldır Gazze’deki mülteci kamplarında oturuyorlar ve biz onların gözleri önünde onların ve babalarının yaşadığı toprakları ve köyleri kendi mülkümüze dönüştürüyoruz.” Dayan, İsrail’in 1948 bağımsızlık savaşını kazanmasıyla Filistinli Arapların çoğunluğunun sürgüne gönderildiği, Arapça “felaket” anlamına gelen Nakba’yı kastediyordu. Aralarında sonradan sınır boyunca Yahudi kasabaları ve köyleri haline gelen toplulukların sakinleri de olmak üzere pek çok kişi zorla Gazze’ye yerleştirildi.
Dayan Filistin davasının pek de destekçisi değildi. Çatışmalar sona erdikten sonra 1950 yılında, şimdi İsrail’in Aşkelon kenti olan sınır kasabası Majdal’da kalan Filistinli topluluğun yerlerinden edilmesini organize etti. Yine de Dayan, birçok Yahudi İsraillinin kabul etmeyi reddettiği şeyi fark etti: Filistinliler Nekbe’yi asla unutmayacak ya da evlerine dönmeyi hayal etmekten vazgeçmeyecekti. Dayan cenazedeki konuşmasında, “Etrafımızda yaşayan yüz binlerce Arap’ın hayatlarını dolduran ve alevlendiren nefreti görmekten vazgeçmeyelim” dedi: “Bu, hayatımızın seçimi; kılıcımızın elimizden alınmasına ve hayatlarımızın sona erdirilmesine izin vermemek için hazır ve silahlı olmak, güçlü ve kararlı olmak zorundayız.”
7 Ekim 2023’te Dayan’ın asırlık uyarısı, mümkün olan en kanlı şekilde gerçekleşti. Mecdel’den sürülen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Hamas lideri Yahya Sinvar’ın planını uygulayan Filistinli militanlar, Gazze sınırı boyunca yaklaşık 30 noktadan İsrail’i işgal etti. Tam bir sürpriz yaparak İsrail’in zayıf savunmasını aştılar ve bir müzik festivaline, küçük kasabalara ve 20’den fazla kibbutza saldırmaya başladılar. Yaklaşık bin 200 sivil ve askeri öldürdüler ve 200’den fazlasını rehin aldılar. Tecavüz ettiler, yağmaladılar, yaktılar ve talan ettiler. Dayan’ın mülteci kampı sakinlerinin torunları -onun tarif ettiği aynı nefret ve tiksintiyle beslenen ama artık daha iyi silahlanmış, eğitilmiş ve örgütlenmiş olarak- intikam için geri dönmüşlerdi.
7 Ekim İsrail tarihindeki en büyük felaketti. Bu ülkede yaşayan ya da bu ülkeyle ilişkisi olan herkes için ulusal ve kişisel bir dönüm noktası oldu. Hamas’ın saldırısını durdurmayı başaramayan IDF, ezici bir güçle karşılık vererek binlerce Filistinliyi öldürdü ve Gazze’nin tüm mahallelerini yerle bir etti. Ancak pilotlar bombalar yağdırırken ve komandolar Hamas’ın tünellerini temizlerken bile İsrail hükümeti bu saldırının neden olduğu düşmanlığı ya da başka bir saldırıyı önleyebilecek politikaları hesaba katmadı. Bu sessizlik, savaş sonrası bir vizyon ya da düzen ortaya koymayı reddeden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun emriyle gerçekleşiyor. Netanyahu “Hamas’ı yok etme” sözü verdi, ancak askeri gücün ötesinde, grubu ortadan kaldırmak için hiçbir stratejisi ve savaş sonrası Gazze’nin fiili hükümeti olarak onun yerini neyin alacağına dair net bir planı yok.
Strateji belirlemedeki başarısızlığı tesadüf değil. Sağcı koalisyonunu bir arada tutmak için tasarlanmış bir siyasi çıkar tasarısı da değil. Barış içinde yaşamak için İsrail’in Filistinlilerle nihayet anlaşmaya varması gerekecek ve bu Netanyahu’nun kariyeri boyunca karşı çıktığı bir şey. İsrail tarihindeki en uzun başbakanlık dönemini Filistin ulusal hareketinin altını oymaya ve bir kenara itmeye adadı. Halkına barış olmadan da refaha kavuşabilecekleri sözünü verdi. Ülkesini, Filistin topraklarını sonsuza kadar işgal etmeye devam edebileceği fikriyle aldattı. Ve şimdi bile, 7 Ekim’in ardından, bu mesajı değiştirmedi. Netanyahu’nun savaştan sonra İsrail’in yapacağını söylediği tek şey Gazze’nin etrafında bir “güvenlik çemberi” oluşturmak -ki bu sınır boyunca Filistinlilerin kıt topraklarının büyük bir bölümünü yutacak bir kordon da dahil üstü örtülü bir uzun süreli işgal demek.
Ancak İsrail artık bu kadar gözünü karartamaz. 7 Ekim saldırıları Netanyahu’nun verdiği sözlerin boş olduğunu kanıtladı. Ölü bir barış sürecine ve diğer ülkelerin azalan ilgisine rağmen Filistinliler davalarını canlı tuttu. Hamas tarafından 7 Ekim’de çekilen vücut kamerası görüntülerinde işgalcilerin bir kibbutza saldırmak üzere sınırı geçerken “Burası bizim toprağımız!” diye bağırdıkları duyuluyor. Sinvar operasyonu açıkça bir direniş eylemi olarak niteledi ve kişisel olarak en azından kısmen Nekbe tarafından motive edildi. Hamas lideri 22 yılını İsrail hapishanelerinde geçirdi ve hücre arkadaşlarına sürekli ailesinin köyüne dönebilmesi için İsrail’in yenilmesi gerektiğini söylediği belirtiliyor.
İsrailliler 7 Ekim travmasıyla bir kez daha Filistinlilerle olan çatışmanın ulusal kimliklerinin merkezinde yer aldığını ve refahları için bir tehdit oluşturduğunu fark etmek zorunda kaldı. Bu durum göz ardı edilemez ya da geçiştirilemez ve işgale devam etmek, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini genişletmek, Gazze’yi kuşatma altına almak ve herhangi bir toprak tavizi vermeyi (hatta Filistinlilerin haklarını tanımayı) reddetmek ülkeye kalıcı bir güvenlik getirmeyecek. Yine de bu savaştan çıkmak ve rotayı değiştirmek son derece zor olacak ve bunun tek sebebi Netanyahu’nun Filistin sorununu çözmek istememesi değil. Savaş İsrail’i belki de tarihinin en bölünmüş anında yakaladı. Saldırıdan önceki yıllarda ülke, Netanyahu’nun demokratik kurumların altını oyma ve ülkeyi teokratik, milliyetçi bir otokrasiye dönüştürme girişimleriyle parçalanmıştı. Onun yasa tasarıları ve reformları, savaştan önce ülkeyi parçalamakla tehdit eden ve çatışma sona erdiğinde de peşini bırakmayacak olan yaygın protestolara ve anlaşmazlıklara neden oldu. Aslında Netanyahu’nun siyasi hayatta kalma mücadelesi 7 Ekim öncesine göre daha da yoğunlaşacak ve ülkenin barışa ulaşmasını zorlaştıracak.
Ancak başbakana ne olursa olsun, İsrail’in Filistinlilerle uzlaşma konusunda ciddi bir görüşme yapması pek olası değil. İsrail kamuoyu bir bütün olarak sağa kaymış durumda. Amerika Birleşik Devletleri ise giderek daha fazla kritik başkanlık seçimiyle meşgul oluyor. Yakın gelecekte anlamlı bir barış sürecini yeniden canlandırmak için çok az enerji ya da motivasyon olacak.
7 Ekim hala bir dönüm noktası, ancak bunun nasıl bir dönüm noktası olacağına İsrailliler karar verecek. Dayan’ın uyarısına nihayet kulak verirlerse, ülke bir araya gelerek barışa ve Filistinlilerle onurlu bir şekilde bir arada yaşamaya giden yolu çizebilir. Ancak şu ana kadarki göstergeler İsraillilerin bunun yerine kendi aralarında savaşmaya ve işgali süresiz olarak sürdürmeye devam edecekleri yönünde. Bu da 7 Ekim’i İsrail tarihinde karanlık bir çağın başlangıcı haline getirebilir – daha fazla ve artan şiddetle karakterize edilen bir çağ. Saldırı tek seferlik bir olay değil, olacakların habercisi olacaktır.
Tutulmayan söz
1990’larda Netanyahu İsrail’in sağcı sahnesinde yükselen bir yıldızdı. 1984-1988 yılları arasında İsrail’in BM Büyükelçisi olarak adını duyurduktan sonra, 1993 yılında İsrail hükümeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından imzalanan İsrail-Filistin uzlaşı planı olan Oslo anlaşmalarına karşı muhalefete liderlik ederek geniş çapta ün kazandı. Başbakan Yitzhak Rabin’in Kasım 1995’te aşırı sağcı bir İsrailli fanatik tarafından öldürülmesinin ve İsrail şehirlerinde Filistinlilerin gerçekleştirdiği terör saldırılarının ardından Netanyahu, Oslo barış anlaşmasının önemli mimarlarından Şimon Peres’i 1996’daki başbakanlık yarışında kıl payı farkla yenmeyi başardı. Göreve geldikten sonra barış sürecini yavaşlatma ve İsrail toplumunda reform yapma sözü veren Netanyahu, yumuşak ve Batılı liberalleri taklit etmeye eğilimli olarak gördüğü “elitlerin yerine dini ve sosyal muhafazakarlardan oluşan bir birlik getirme” sözü verdi.
Ancak Netanyahu’nun radikal hedefleri eski elitlerin ve Clinton yönetiminin ortak muhalefetiyle karşılaştı. O zamanlar genel olarak barış anlaşmasını destekleyen İsrail toplumu da başbakanın aşırı gündeminden hızla soğudu. Üç yıl sonra, Oslo sürecini devam ettirme ve Filistin sorununu bütünüyle çözme sözü veren liberal Ehud Barak tarafından devrildi.
Ancak Barak da halefleri gibi başarısız oldu. İsrail 2000 baharında güney Lübnan’dan tek taraflı çekilme işlemini tamamladığında sınır ötesi saldırılara maruz kaldı ve Hizbullah’ın devasa yığınağı tarafından tehdit edildi. Ardından Filistinlilerin o sonbaharda ikinci intifadayı başlatmasıyla barış süreci çöktü. Beş yıl sonra İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesi Hamas’ın burada yönetimi ele geçirmesinin yolunu açtı. Bir zamanlar barışa destek veren İsrail halkı, barışla birlikte gelen güvenlik riskleri nedeniyle iştahını kaybetti. “Onlara ayı ve yıldızları sunduk ve karşılığında intihar bombacıları ve roketler aldık” yaygın bir nakarat oldu. (İsrail’in çok az şey teklif ettiği ve sürdürülebilir bir Filistin devletini asla kabul etmeyeceği şeklindeki karşı argüman pek yankı bulmadı). 2009’da Netanyahu haklı çıktığını hissederek iktidara döndü. Ne de olsa İsrail’in komşularına toprak tavizi vermemesi yönündeki uyarıları doğru çıkmıştı.
Göreve geri dönen Netanyahu, İsraillilere artık gözden düşmüş olan “barış için toprak” formülüne karşı bir alternatif sundu. İsrail’in Filistinlileri bir kenara iterek Batı tarzı bir ülke olarak gelişebileceğini ve hatta Arap dünyasının geneline ulaşabileceğini savundu. Anahtar bölmek ve fethetmekti. Netanyahu Batı Şeria’da İsrail’in fiili polislik ve sosyal hizmetler taşeronu haline gelen Filistin Yönetimi ile güvenlik işbirliğini sürdürdü ve Katar’ı Gazze’deki Hamas hükümetini finanse etmeye teşvik etti. Netanyahu 2019’da partisinin parlamento grubunda yaptığı konuşmada “Filistin devletine karşı olan herkes Gazze’ye fon aktarılmasını desteklemelidir çünkü Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi ile Gazze’deki Hamas arasındaki ayrımı sürdürmek bir Filistin devletinin kurulmasını engelleyecektir” dedi. Bu açıklama Netanyahu’nun başına bela oldu.
Netanyahu, deniz ve ekonomik abluka, yeni konuşlandırılan roket ve sınır savunma sistemleri ve grubun savaşçılarına ve altyapısına yönelik periyodik askeri baskınlar yoluyla Hamas’ın yeteneklerini kontrol altında tutabileceğine inanıyordu. “Çimleri biçmek” olarak adlandırılan bu son taktik, “çatışma yönetimi” ve statükonun korunması ile birlikte İsrail güvenlik doktrininin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Netanyahu mevcut düzenin dayanıklı olduğuna inanıyordu. Ona göre bu düzen aynı zamanda elverişliydi: Çok düşük seviyeli bir çatışmayı sürdürmek siyasi açıdan bir barış anlaşmasından daha az riskli ve büyük bir savaştan daha az maliyetliydi.
On yılı aşkın bir süre boyunca Netanyahu’nun stratejisinin işe yaradığı görüldü. Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Arap Baharı’nın devrimleri ve iç savaşlarına gömüldü ve Filistin davası çok daha az dikkat çekici hale geldi. Terörist saldırılar en düşük seviyeye indi ve Gazze’den periyodik olarak yapılan roket atışları genellikle engellendi. 2014’te Hamas’a karşı yapılan kısa bir savaş dışında, İsrailliler nadiren Filistinli militanlarla kafa kafaya çarpışmak zorunda kaldı. Çoğu insan için çatışma çoğu zaman gözden ve gönülden uzaktı.
İsrailliler Filistinliler hakkında endişelenmek yerine Batı’nın refah ve huzur rüyasını yaşamaya odaklanmaya başladı. Ocak 2010 ile Aralık 2022 arasında Tel Aviv’in silueti yüksek apartmanlar ve ofis kompleksleriyle dolarken İsrail’de emlak fiyatları iki kattan fazla arttı. Daha küçük kasabalar bu patlamaya uyum sağlamak için genişledi. Teknoloji girişimcilerinin başarılı işletmeler kurması ve enerji şirketlerinin İsrail sularında açık deniz doğal gaz yatakları bulmasıyla ülkenin GSYİH’si yüzde 60’tan fazla büyüdü. Diğer hükümetlerle yapılan açık deniz anlaşmaları, İsrail yaşam tarzının önemli bir yönü olan yabancı seyahatleri ucuz bir metaya dönüştürdü. Gelecek parlak görünüyordu. Görünüşe göre ülke, Filistinlileri geride bırakmış ve bunu bir barış anlaşması için hiçbir şeyi -toprak, kaynaklar, fonlar- feda etmeden yapmıştı. İsrailliler hem pasta yemiş hem de pastadan pay almışlardı.
Ülke uluslararası alanda da gelişiyordu. Netanyahu, ABD Başkanı Barack Obama’nın iki devletli çözümü yeniden canlandırma ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini dondurma yönündeki baskılarına kısmen Cumhuriyetçilerle ittifak kurarak karşı koydu. Netanyahu, Obama’nın İran’la nükleer anlaşma imzalamasını engelleyememiş olsa da Donald Trump’ın başkanlığı kazanmasının ardından Washington anlaşmadan çekildi. Trump ayrıca İsrail’deki Amerikan Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı ve yönetimi İsrail’in Golan Tepelerini Suriye’den ilhak etmesini tanıdı. Trump döneminde ABD, İsrail’in Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmalarını imzalamasına yardımcı oldu ki bu bir zamanlar İsrail-Filistin barış anlaşması olmadan imkansız görünen bir ihtimaldi. Uçak dolusu İsrailli yetkili, askeri şef ve turist Körfez şeyhliklerinin lüks otellerini ve Marakeş çarşılarını sık sık ziyaret etmeye başladı.
Netanyahu Filistin meselesini bir kenara bırakırken İsrail’in iç toplumunu da yeniden şekillendirmeye çalıştı. Netanyahu 2015’te sürpriz bir şekilde yeniden seçildikten sonra sağcı bir koalisyon kurarak muhafazakâr bir devrimi ateşleme hayalini yeniden canlandırdı. Başbakan bir kez daha “elitlere” karşı söylenmeye başladı ve kendisine düşman ve destekçileri için fazla liberal olarak gördüğü eski düzene karşı bir kültür savaşı başlattı. 2018’de İsrail’i “Yahudi Halkının Ulus-Devleti” olarak tanımlayan ve Yahudilerin kendi topraklarında “kendi kaderini tayin etme” konusunda “eşsiz” bir hakka sahip olduğunu ilan eden büyük ve tartışmalı bir yasanın geçmesini sağladı. Bu yasa, ülkenin Yahudi çoğunluğuna öncelik tanıyor ve Yahudi olmayan halkını ikincilleştiriyordu.
Aynı yıl Netanyahu’nun koalisyonu çöktü. Ardından İsrail uzun bir siyasi krize sürüklendi ve ülke 2019 ile 2022 yılları arasında her biri Netanyahu’nun iktidarı için bir referandum niteliğinde olan beş seçime sürüklendi. Siyasi mücadelenin yoğunluğu, başbakana karşı açılan bir yolsuzluk davasıyla daha da arttı ve 2020’de ceza iddianamesi ve devam eden bir yargılamayla sonuçlandı. İsrail “Bibiciler” ve “Bibici olmayanlar” arasında bölündü. (“Bibi” Netanyahu’nun lakabıdır.) 2021’deki dördüncü seçimde Netanyahu’nun rakipleri nihayet onun yerine sağcı Naftali Bennett ve merkezci Yair Lapid liderliğinde bir “değişim hükümeti” kurmayı başardı. Koalisyonda ilk kez bir Arap partisi de yer aldı.
Buna rağmen Netanyahu’nun muhalefeti, iktidarının temel önermesine hiçbir zaman meydan okumadı: İsrail’in Filistin meselesini ele almadan başarılı olabileceği. İsrail için geleneksel olarak çok önemli bir siyasi konu olan barış ve savaş tartışması arka sayfa haberi haline geldi. Kariyerine Netanyahu’nun yardımcısı olarak başlayan Bennett, Filistin çatışmasını ülkenin yaşayabileceği ama ölmeyeceği “kalçadaki şarapnel parçasına” benzetti. O ve Lapid, Filistinliler karşısındaki statükoyu korumaya ve sadece Netanyahu’yu görevden uzak tutmaya odaklanmaya çalıştılar.
Elbette bu pazarlığın imkânsız olduğu ortaya çıktı. “Değişim hükümeti”, Batı Şeria yerleşimcilerinin İsrailli olmayan komşularından esirgenen medeni haklardan yararlanmasına izin veren belirsiz yasal hükümleri uzatmayı başaramayınca 2022 yılında çöktü. Bazı Arap koalisyonu üyeleri için bu apartheid hükümlerini imzalamak çok fazla taviz vermek anlamına geliyordu.
Halen yargılanmakta olan Netanyahu için hükümetin çöküşü tam da umduğu şeydi. Ülke yeni bir seçime giderken, sağcılardan, ultra Ortodoks Yahudilerden ve sosyal açıdan muhafazakâr Yahudilerden oluşan tabanını güçlendirdi. İktidarı geri kazanmak için özellikle İsrail-Filistin çatışmasını hala varlık nedeni olarak gören Batı Şeria yerleşimcilerine ulaştı. Bu dindar Siyonistler, işgal altındaki toprakları Yahudileştirme ve İsrail’in resmi bir parçası haline getirme hayallerine bağlı kaldılar. Fırsat verilirse, topraklardaki Filistinli nüfusu kovabileceklerini umuyorlardı. Ariel Şaron’un başbakan olduğu 2005 yılında Yahudi yerleşimcilerin Gazze’den tahliyesini engelleyememişlerdi, ancak o tarihten bu yana geçen yıllarda, laik müesses nizamın üyeleri özel sektörde para kazanmaya odaklanırken İsrail ordusu, kamu hizmeti ve medyasındaki kilit pozisyonları yavaş yavaş ele geçirdiler.
Radikallerin Netanyahu’dan iki temel talebi vardı. Birincisi ve en bariz olanı Yahudi yerleşimlerini daha da genişletmekti. İkincisi ise hem Yahudi Tapınağı’nın hem de Kudüs’ün Eski Şehri’ndeki Müslüman camisi Aksa’nın tarihi mekânı olan Tapınak Tepesi’nde daha güçlü bir Yahudi varlığı tesis etmekti. İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda bölgenin kontrolünü ele geçirdiğinden beri, burayı Arap yönetiminden çıkarmanın dehşet verici bir dini çatışmayı körükleyeceği korkusuyla Filistinlilere bölgede yarı özerklik verdi. Ancak İsrail aşırı sağı uzun zamandır bunu değiştirmeye çalışıyor. Netanyahu 1996’da ilk kez seçildiğinde, İkinci Tapınak dönemine ait kalıntıları ortaya çıkarmak için Aksa’ya bitişik bir yeraltı tünelindeki arkeolojik alanda bir duvar açması Kudüs’teki Arap protestolarında şiddetli bir patlamaya yol açtı. 2000’deki ikinci Filistin intifadası da benzer şekilde, o dönemde Netanyahu’nun partisi Likud’un başkanı olarak muhalefet lideri olan Şaron’un Tapınak Tepesi’ne yaptığı bir ziyaretle tetiklendi.
Mayıs 2021’de şiddet yeniden patlak verdi. Bu kez baş provokatör, Yahudi teröristleri alenen kutlayan aşırı sağcı bir politikacı olan Itamar Ben-Gvir’di. Ben-Gvir, Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimcilerin eski tapuları kullanarak bazı sakinleri kovduğu bir Filistin mahallesinde “parlamento ofisi” açmış, Filistinliler de buna tepki olarak kitlesel protestolar düzenlemişti. Yüzlerce göstericinin Aksa’da toplanmasının ardından İsrail polisi cami yerleşkesine baskın düzenledi. Bunun sonucunda Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar patlak verdi ve hızla İsrail genelinde etnik olarak karışık kasabalara yayıldı. Hamas bu baskını bahane ederek Kudüs’ü roketlerle hedef aldı ve bu da İsrail’de daha fazla şiddete ve Gazze’de İsrail’in yeni bir misillemesine yol açtı.
Yine de İsrail ve Hamas’ın şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde ateşkese varmasıyla çatışmalar dağıldı. Katar ödemelerini sürdürdü ve İsrail, Gazze Şeridi’nin ekonomisini iyileştirmek ve halkın çatışma arzusunu azaltmak için bazı Gazzelilere çalışma izni verdi. Hamas, İsrail’in 2023 baharında müttefiki Filistin İslami Cihad milislerini vurmasına seyirci kaldı. Sınırdaki göreceli sessizlik IDF’nin güçlerini yeniden konuşlandırmasına ve muharip taburların çoğunu yerleşimcileri terörist saldırılardan koruyabilecekleri Batı Şeria’ya taşımasına olanak sağladı. 7 Ekim’de bu yeniden konuşlanmaların tam da Sinvar’ın istediği şey olduğu ortaya çıktı.
Bibi’nin darbesi
İsrail’de Kasım 2022’de yapılan seçimlerde Netanyahu iktidarı yeniden kazandı. Kurduğu koalisyon İsrail parlamentosundaki 120 sandalyenin 64’ünü alarak son zamanlardaki standartlara göre ezici bir üstünlük elde etti. Yeni hükümetin kilit isimleri, Batı Şeria yerleşimcilerini temsil eden milliyetçi bir dini partinin lideri olan Bezalel Smotrich ve Ben-Gvir’di. Ultra-Ortodoks partilerle birlikte çalışan Netanyahu, Smotrich ve Ben-Gvir otokratik ve teokratik bir İsrail için plan hazırladılar. Örneğin yeni kabinenin ilkeleri “Yahudi halkının tüm İsrail Toprakları üzerinde münhasır ve devredilemez bir hakka sahip olduğunu” ilan ediyor ve Filistinlilerin Gazze’de bile toprak taleplerini reddediyordu. Smotrich maliye bakanı olarak Yahudi yerleşimlerini genişletmek için büyük bir program başlattığı Batı Şeria’dan sorumlu oldu. Ben-Gvir, polis ve hapishaneleri kontrol etmek üzere ulusal güvenlik bakanı olarak atandı. Gücünü daha fazla Yahudi’nin Tapınak Tepesi’ni (Aksa) ziyaret etmesini teşvik etmek için kullandı. Ocak ve Ekim 2023 arasında, yaklaşık 50 bin Yahudi Tapınak Tepesi’ni ziyaret etti – kayıtlardaki diğer tüm eşdeğer dönemlerden daha fazla. (2022 yılında Tapınak Tepesi’nde 35 bin Yahudi ziyaretçi vardı).
Netanyahu’nun radikal yeni hükümeti İsrailli liberaller ve merkezciler arasında öfke uyandırdı. Ancak Filistinlileri aşağılamak gündemlerinin merkezinde olsa da, bu eleştirmenler kabineyi kınarken işgal altındaki toprakların ve Aksa’nın kaderini görmezden gelmeye devam etti. Bunun yerine büyük ölçüde Netanyahu’nun yargı reformlarına odaklandılar. Ocak 2023’te açıklanan bu yasa önerileri, resmi bir anayasası olmayan bir ülkede medeni ve insan haklarının koruyucusu olan İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bağımsızlığını kısıtlayacak ve yürütme gücü üzerinde denge ve denetleme sağlayan yasal danışma sistemini ortadan kaldıracaktı. Tasarılar yasalaşmış olsalardı, Netanyahu ve ortaklarının otokrasi inşa etmesini çok daha kolaylaştıracak ve hatta onu yolsuzluk davasından bile kurtarabilecekti.
Yargı reformu tasarıları şüphesiz olağanüstü tehlikeliydi. Haklı olarak muazzam bir protesto dalgasına yol açtılar ve her hafta yüz binlerce İsrailli gösteri yaptı. Ancak Netanyahu’nun muhalifleri bu darbeye karşı çıkarken yine işgalle ilgisi olmayan bir meseleymiş gibi davrandılar. Her ne kadar yasalar kısmen İsrail Yüksek Mahkemesi’nin Filistinlilere sağlayacağı yasal korumayı zayıflatmak için hazırlanmış olsa da, göstericiler vatan haini damgası yemekten korktukları için işgalden ya da feshedilmiş barış sürecinden bahsetmekten kaçındılar. Aslında organizatörler, gösterilerde Filistin bayraklarının görünmesini engellemek için İsrail’in işgal karşıtı protestocularını bir kenara itmeye çalıştılar. Bu taktik başarılı oldu ve protesto hareketinin Filistin davası tarafından “lekelenmemesini” sağladı: Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan İsrailli Araplar gösterilere katılmaktan büyük ölçüde kaçındı. Ancak bu durum hareketin başarıya ulaşmasını zorlaştırdı. İsrail’in demografik yapısı göz önüne alındığında, merkez sol Yahudilerin bir hükümet kurmak istiyorlarsa ülkedeki Araplarla ortaklık kurmaları gerekiyor. Göstericiler İsrailli Arapların kaygılarını gayri meşrulaştırarak Netanyahu’nun stratejisine hizmet ettiler.
Arapların dışarıda kalmasıyla, yargı reformları konusundaki mücadele Yahudiler arası bir mesele olarak ilerledi. Göstericiler mavi ve beyaz Davut Yıldızı bayrağını benimsedi ve liderlerinin ve konuşmacılarının çoğu emekli üst düzey subaylardı. Protestocular askeri kimliklerini göstererek 1982’de Lübnan’ın işgalinden bu yana IDF’ye gölge düşüren prestij kaybını tersine çevirdi. Hava kuvvetlerinin hazırlığı ve savaş gücü için hayati önem taşıyan yedek pilotlar, yasaların kabul edilmesi halinde hizmetten çekilme tehdidinde bulundu. Kurumsal muhalefetin bir göstergesi olarak IDF liderleri, yedek pilotları disipline etmelerini talep eden Netanyahu’yu geri çevirdi.
IDF’nin başbakanla ters düşmesi şaşırtıcı değildi. Netanyahu uzun kariyeri boyunca ordu ile sık sık çatıştı ve en güçlü rakipleri Şaron, Rabin ve Barak gibi siyasetçi olan emekli generaller oldu- Netanyahu’nun acil savaş kabinesinin bir parçası yaptığı ancak sonunda ona meydan okuyup başbakanlığa geçebilecek Benny Gantz’dan bahsetmiyorum bile. Netanyahu uzun zamandır generallerin askeri açıdan güçlü ama diplomatik açıdan esnek İsrail vizyonunu reddediyor. Ayrıca çekingen, hayal gücünden yoksun ve hatta yıkıcı olarak gördüğü karakterleriyle de alay etti. Bu nedenle, Mart 2023’te canlı yayında İsrail’deki çatlakların ülkeyi savunmasız bıraktığı ve savaşın yakın olduğu uyarısında bulunmasının ardından kendi savunma bakanı emekli general Yoav Gallant’ı kovması şok etkisi yaratmadı.
Gallant’ın kovulması spontane sokak protestolarına yol açtı ve Netanyahu onu görevine iade etti. (Savaşı birlikte yönetiyor olsalar bile, iki azılı rakip olarak kaldılar) Ancak Netanyahu Gallant’ın uyarısını görmezden geldi. Temmuz ayında İsrail’in baş askeri istihbarat analisti tarafından düşmanların ülkeyi vurabileceğine dair yapılan daha detaylı bir uyarıyı da göz ardı etti. Görünüşe göre Netanyahu bu tür uyarıların siyasi amaçlı olduğuna ve Tel Aviv’deki IDF karargahındaki görevdeki askeri şefler ile caddenin karşısında protesto gösterisi yapan eski komutanlar arasında zımni bir ittifakı yansıttığına inanıyordu.
Netanyahu’nun aldığı uyarılar çoğunlukla Hamas’a değil İran’ın bölgesel müttefik ağına odaklanıyordu. Hamas’ın saldırı planı İsrail istihbaratı tarafından bilinmesine ve grup IDF gözlem noktalarının önünde manevralar yapmasına rağmen, üst düzey askeri ve istihbarat yetkilileri Gazze’deki düşmanlarının bunu gerçekten yapabileceğini hayal edemediler ve aksi yöndeki önerileri hasıraltı ettiler. 7 Ekim saldırısı kısmen İsrail bürokrasisinin bir başarısızlığıydı.
Yine de Netanyahu’nun aldığı istihbarat üzerine hiçbir ciddi görüşme yapmamış olması, siyasi muhalefetle ciddi bir uzlaşmaya varmayı ve ülkedeki çatlağı iyileştirmeyi reddetmesi gibi savunulamaz. Bunun yerine, ciddi uyarılara ve olası geri tepmelere aldırmadan yargı darbesine devam etmeye karar verdi. “İsrail birkaç Hava Kuvvetleri filosu olmadan da yapabilir” diye küstahça ilan etti: “Ama hükümetsiz asla.”
Temmuz 2023’te, Netanyahu ve aşırı sağcı koalisyonu için bir başka zirve noktası olan ilk yargı yasası İsrail parlamentosundan geçti. (Sonunda Ocak 2024’te Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi.) Başbakan, ABD-Suudi savunma anlaşmasını da içeren üçlü bir anlaşmanın parçası olarak en zengin ve en önemli Arap devleti olan Suudi Arabistan ile bir barış anlaşması imzalayarak yakında kendisini daha da yükselteceğine inanıyordu. Sonuç İsrail dış politikasının nihai zaferi olacaktı: İran ve bölgesel vekillerine karşı bir Amerikan-Arap-İsrail ittifakı. Netanyahu için bu, kendisini ana akıma sevdiren bir başarı olurdu.
Başbakan kendinden o kadar emindi ki 22 Eylül’de BM Genel Kurulu kürsüsüne çıkarak İsrail’i merkeze alan “yeni Ortadoğu” haritasını tanıttı. Bu, Oslo anlaşmalarını imzaladıktan sonra bu ifadeyi ortaya atan rakibi Peres’e kasıtlı bir göndermeydi. Netanyahu konuşmasında “Daha da heyecan verici bir atılımın eşiğinde olduğumuza inanıyorum: Suudi Arabistan ile tarihi bir barış” diyerek övündü. Netanyahu Filistinlilerin hem İsrail hem de bölge için sonradan düşünülen bir konu haline geldiğini açıkça ifade etti. “Filistinlilere yeni barış anlaşmaları üzerinde veto hakkı vermemeliyiz” dedi: “Filistinliler Arap dünyasının sadece yüzde ikisi.” İki hafta sonra Hamas saldırarak Netanyahu’nun planlarını alt üst etti.
Patlamadan sonra
Netanyahu ve destekçileri 7 Ekim’in sorumluluğunu üstlerinden atmaya çalıştılar. Onlara göre Başbakan, Gazze’de şüpheli bir şeyler olduğuna dair son dakika uyarıları konusunda kendisini bilgilendirmeyen güvenlik ve istihbarat şefleri tarafından yanlış yönlendirildi (ancak bu kırmızı bayraklar bile küçük bir saldırı belirtisi ya da sadece gürültü olarak yorumlandı). Netanyahu’nun ofisi saldırıdan birkaç hafta sonra Twitter’da “Başbakan Netanyahu hiçbir koşulda ve hiçbir aşamada Hamas’ın savaş niyetleri konusunda uyarılmadı” diye yazdı: “Aksine, askeri istihbarat başkanı ve Şin Bet başkanı da dahil tüm güvenlik kademesinin değerlendirmesi Hamas’ın caydırıldığı ve bir anlaşma arayışında olduğu yönündeydi.” (Daha sonra bu yazı için özür diledi.)
Ancak askeri ve istihbari yetersizlik, her ne kadar iç karartıcı olsa da, başbakanı sorumluluktan kurtaramaz ve bunun tek nedeni hükümetin başı olarak Netanyahu’nun İsrail’de olup bitenlerden nihai sorumluluk taşıması değil. Savaş öncesi İsraillileri bölmeye yönelik pervasız politikası ülkeyi savunmasız hale getirerek İran’ın müttefiklerini parçalanmış bir topluma saldırmaya teşvik etti. Netanyahu’nun Filistinlileri aşağılaması radikalizmin gelişmesine yardımcı oldu. Hamas’ın operasyonuna “Aksa Tufanı” adını vermesi ve saldırıları Aksa’yı Yahudilerin ele geçirmesinden korumanın bir yolu olarak göstermesi tesadüf değil. Müslümanların kutsal mekanını korumak, İsrail’e saldırmak ve IDF’nin karşı saldırısının kaçınılmaz korkunç sonuçlarıyla yüzleşmek için bir neden olarak görülüyordu.
İsrail kamuoyu Netanyahu’yu 7 Ekim’deki sorumluluğundan muaf tutmadı. Başbakan’ın partisi anketlerde dibe vurdu ve hükümet parlamentoda çoğunluğu elinde tutmasına rağmen onay oranı da düştü. Ülkenin değişim arzusu sadece kamuoyu araştırmalarıyla ifade edilmiyor. Militarizm her kesime geri döndü. Eski Netanyahu karşıtı organizatörler ülkenin güney ve kuzeyinden tahliye edilenlerle ilgilenme konusunda işlevsiz İsrail hükümetinin yerini alırken, Bibi karşıtı göstericiler protestolara rağmen yedek görevlerini yerine getirmek için acele etti. Birçok İsrailli, Ben-Gvir’in özel küçük silahların düzenlenmesini kolaylaştırma kampanyasının da yardımıyla tabanca ve saldırı tüfekleriyle silahlandı. On yıllar süren kademeli düşüşün ardından savunma bütçesinin yaklaşık yüzde 50 oranında artması bekleniyor.
Ancak bu değişiklikler, anlaşılabilir olsa da değişim değil hızlanmadır. İsrail hâlâ Netanyahu’nun yıllardır onu yönlendirdiği yolu takip ediyor. Kimliği artık daha az liberal ve eşitlikçi, daha çok etnik milliyetçi ve militarist. İsrail’deki her sokak köşesinde, halk otobüsünde ve televizyon kanalında görülen “Zafer için Birlik” sloganı, ülkenin Yahudi toplumunu birleştirmeyi amaçlıyor. Acil bir ateşkesi ve esir değişimini ezici bir çoğunlukla destekleyen Arap azınlığın protesto gösterileri düzenlemesi polis tarafından defalarca yasaklandı. Düzinelerce Arap vatandaşı, 7 Ekim saldırılarını desteklemese ya da onaylamasa bile, Gazze’deki Filistinlilerle dayanışmayı ifade eden sosyal medya paylaşımları nedeniyle yasal olarak suçlandı. Bu arada birçok liberal İsrailli Yahudi, kendilerine göre Hamas’ın yanında yer alan Batılı meslektaşları tarafından ihanete uğramış hissediyor. Netanyahu’nun dini otokrasisinden uzaklaşmak için savaş öncesi tehditlerini yeniden gözden geçiriyorlar ve İİsrail emlak şirketleri, yurt dışında yaşadıkları artan antisemitizmden kaçınmak isteyen yeni bir Yahudi göçmen dalgasını bekliyor.
Ve tıpkı savaş öncesi dönemde olduğu gibi, neredeyse hiçbir İsrailli Yahudi, Filistin sorununun barışçıl yollarla nasıl çözülebileceğini düşünmüyor. Geleneksel olarak barış arayışıyla ilgilenen İsrail solu artık neredeyse yok olmuş durumda. Netanyahu öncesi eski güzel İsrail’e nostalji duyan Gantz ve Lapid’in merkezci partileri, yeni militarist toplumda kendilerini evlerinde hissediyor gibi görünüyor ve barış için toprak müzakerelerini destekleyerek ana akım popülerliklerini riske atmak istemiyorlar. Sağ kesim ise Filistinlilere hiç olmadığı kadar düşmanca yaklaşıyor.
Netanyahu Filistin Yönetimi’ni Hamas’la bir tutuyor ve bu yazı yazıldığı sırada, böyle bir kararın iki devletli çözümü yeniden canlandıracağını bildiğinden, Filistin Yönetimi’nin savaş sonrası Gazze’yi yönetmesi yönündeki Amerikan önerilerini reddetti. Başbakanın aşırı sağcı dostları Gazze’yi insansızlaştırmak ve Filistinlileri başka ülkelere sürgün ederek ikinci bir Nakba yaratmak ve böylece toprakları yeni Yahudi yerleşimlerine açmak istiyor. Bu hayali gerçekleştirmek için Ben-Gvir ve Smotrich, Netanyahu’dan Gazze’yi Filistinlilerin yönetimine bırakacak bir savaş sonrası düzenleme tartışmasını reddetmesini ve hükümetin İsrailli rehinelerin daha fazla serbest bırakılması için müzakere etmeyi reddetmesini talep ettiler. Ayrıca İsrail’in Yahudi yerleşimcilerin Batı Şeria’daki Arap sakinlere yönelik yeni saldırılarını durdurmak için hiçbir şey yapmamasını sağladılar.
Eğer geçmiş emsal teşkil ediyorsa, ülke tamamen umutsuz değil. Tarih ilericiliğin geri gelebileceğini ve muhafazakarların etkisini kaybedebileceğini gösteriyor. Daha önceki büyük saldırılardan sonra İsrail kamuoyu başlangıçta sağa kaymış ancak daha sonra yön değiştirerek barış karşılığında toprak tavizlerini kabul etmişti. 1973’teki Yom Kippur Savaşı, sonunda Mısır ile barışa; 1987’de başlayan ilk intifada Oslo anlaşmalarına ve Ürdün ile barışa yol açtı ve 2000’de patlak veren ikinci intifada Gazze’den tek taraflı çekilmeyle sona erdi.
Ancak bu dinamiğin tekrarlanma ihtimali zayıf. İsrail’in 1973’ten sonra Mısır ve cumhurbaşkanı gibi kabul ettiği bir Filistinli grup ya da lider yok. Hamas İsrail’i yok etmeye kararlı ve Filistin Yönetimi zayıf. İsrail de zayıf: Savaş zamanındaki birliği şimdiden çatırdıyor ve çatışmalar azaldığında ülkenin daha da parçalanma ihtimali yüksek. Bibi karşıtları hayal kırıklığına uğramış Bibi destekçilerine ulaşmayı ve bu yıl erken seçime zorlamayı umuyor. Netanyahu da korkuları körükleyecek ve daha fazla bastıracak. Ocak ayında rehinelerin yakınları parlamento toplantısını basarak hükümetten aile üyelerinin serbest bırakılmasını sağlamasını talep etmiş, bu da İsrailliler arasında ülkenin önceliğinin Hamas’ı yenmek mi yoksa kalan esirleri kurtarmak için bir anlaşma yapmak mı olması gerektiği konusundaki tartışmanın bir parçası olmuştu. Belki de üzerinde birlik sağlanan tek fikir, barış için toprak anlaşmasına karşı çıkmak. Yahudi İsraillilerin çoğu 7 Ekim’den sonra daha fazla toprak kaybının militanlara bir sonraki katliam için fırlatma rampası sağlayacağı konusunda hemfikir.
Nihayetinde İsrail’in geleceği yakın tarihine çok benzeyebilir. Netanyahu olsun ya da olmasın, “çatışma yönetimi” ve “çim biçme” devlet politikası olmaya devam edecek; bu da daha fazla işgal, yerleşim ve yerinden etme anlamına geliyor. Bu strateji, en azından 7 Ekim’in dehşetiyle yaralanmış ve yeni barış önerilerine sağır İsrail halkı için en az riskli seçenek gibi görünebilir. Ancak bu sadece daha fazla felakete yol açacak. İsrailliler Filistinlileri görmezden gelmeye ve onların arzularını, hikayelerini ve hatta varlıklarını reddetmeye devam ederlerse istikrar bekleyemezler.
Dayan’ın asırlık uyarısından ülkenin çıkarması gereken ders budur. İsrail, yaşanabilir ve saygılı bir birlikte yaşam istiyorsa Filistinlilere ve birbirlerine ulaşmalı.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












