Dünya Basını
İsrail intihara adım adım böyle sürüklendi

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in köklü gazetelerinden Haaretz’in Genel Yayın Yönetmeni Aluf Benn tarafından kaleme alındı. İsrail’in adım adım sağ politikalara ve sonucunda da intihara doğru nasıl süreklendiğinin tarihini yazan Benn, “7 Ekim bir dönüm noktası” diyor ve ekliyor: “Ancak bunun nasıl bir dönüm noktası olacağına İsrailliler karar verecek….Ülke bir araya gelerek barışa ve Filistinlilerle onurlu bir şekilde bir arada yaşamaya giden yolu çizebilir. Ancak şu ana kadarki göstergeler İsraillilerin bunun yerine kendi aralarında savaşmaya ve işgali süresiz olarak sürdürmeye devam edecekleri yönünde. Bu da 7 Ekim’i İsrail tarihinde karanlık bir çağın başlangıcı haline getirebilir.”
***
İsrail’in İntiharı
Netanyahu, Filistinliler ve İhmalin Bedeli
Aluf Benn
Nisan 1956’da parlak bir günde, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) tek gözlü genelkurmay başkanı Moşe Dayan arabayla güneye, Gazze Şeridi sınırı yakınlarında yeni kurulmuş bir kibutz olan Nahal Oz’a gitti. Dayan, önceki sabah at sırtında tarlalarda devriye gezerken Filistinliler tarafından öldürülen 21 yaşındaki Roi Rotberg’in cenazesine katılmak için gelmişti. Katiller Rotberg’in cesedini sınırın diğer tarafına sürüklemiş, ceset burada parçalanmış ve gözleri oyulmuş halde bulunmuştu. Sonuç, ülke çapında şok ve acı oldu.
Eğer Dayan günümüz İsrail’inde konuşmuş olsaydı, büyük olasılıkla konuşmasını Rotberg’in katillerinin korkunç zalimliğini büyük ölçüde eleştirmek için kullanırdı. Ancak 1950’lerdeki konuşması faillere karşı oldukça sempatikti. Dayan, “Katilleri suçlamayalım” dedi: “Onlar sekiz yıldır Gazze’deki mülteci kamplarında oturuyorlar ve biz onların gözleri önünde onların ve babalarının yaşadığı toprakları ve köyleri kendi mülkümüze dönüştürüyoruz.” Dayan, İsrail’in 1948 bağımsızlık savaşını kazanmasıyla Filistinli Arapların çoğunluğunun sürgüne gönderildiği, Arapça “felaket” anlamına gelen Nakba’yı kastediyordu. Aralarında sonradan sınır boyunca Yahudi kasabaları ve köyleri haline gelen toplulukların sakinleri de olmak üzere pek çok kişi zorla Gazze’ye yerleştirildi.
Dayan Filistin davasının pek de destekçisi değildi. Çatışmalar sona erdikten sonra 1950 yılında, şimdi İsrail’in Aşkelon kenti olan sınır kasabası Majdal’da kalan Filistinli topluluğun yerlerinden edilmesini organize etti. Yine de Dayan, birçok Yahudi İsraillinin kabul etmeyi reddettiği şeyi fark etti: Filistinliler Nekbe’yi asla unutmayacak ya da evlerine dönmeyi hayal etmekten vazgeçmeyecekti. Dayan cenazedeki konuşmasında, “Etrafımızda yaşayan yüz binlerce Arap’ın hayatlarını dolduran ve alevlendiren nefreti görmekten vazgeçmeyelim” dedi: “Bu, hayatımızın seçimi; kılıcımızın elimizden alınmasına ve hayatlarımızın sona erdirilmesine izin vermemek için hazır ve silahlı olmak, güçlü ve kararlı olmak zorundayız.”
7 Ekim 2023’te Dayan’ın asırlık uyarısı, mümkün olan en kanlı şekilde gerçekleşti. Mecdel’den sürülen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Hamas lideri Yahya Sinvar’ın planını uygulayan Filistinli militanlar, Gazze sınırı boyunca yaklaşık 30 noktadan İsrail’i işgal etti. Tam bir sürpriz yaparak İsrail’in zayıf savunmasını aştılar ve bir müzik festivaline, küçük kasabalara ve 20’den fazla kibbutza saldırmaya başladılar. Yaklaşık bin 200 sivil ve askeri öldürdüler ve 200’den fazlasını rehin aldılar. Tecavüz ettiler, yağmaladılar, yaktılar ve talan ettiler. Dayan’ın mülteci kampı sakinlerinin torunları -onun tarif ettiği aynı nefret ve tiksintiyle beslenen ama artık daha iyi silahlanmış, eğitilmiş ve örgütlenmiş olarak- intikam için geri dönmüşlerdi.
7 Ekim İsrail tarihindeki en büyük felaketti. Bu ülkede yaşayan ya da bu ülkeyle ilişkisi olan herkes için ulusal ve kişisel bir dönüm noktası oldu. Hamas’ın saldırısını durdurmayı başaramayan IDF, ezici bir güçle karşılık vererek binlerce Filistinliyi öldürdü ve Gazze’nin tüm mahallelerini yerle bir etti. Ancak pilotlar bombalar yağdırırken ve komandolar Hamas’ın tünellerini temizlerken bile İsrail hükümeti bu saldırının neden olduğu düşmanlığı ya da başka bir saldırıyı önleyebilecek politikaları hesaba katmadı. Bu sessizlik, savaş sonrası bir vizyon ya da düzen ortaya koymayı reddeden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun emriyle gerçekleşiyor. Netanyahu “Hamas’ı yok etme” sözü verdi, ancak askeri gücün ötesinde, grubu ortadan kaldırmak için hiçbir stratejisi ve savaş sonrası Gazze’nin fiili hükümeti olarak onun yerini neyin alacağına dair net bir planı yok.
Strateji belirlemedeki başarısızlığı tesadüf değil. Sağcı koalisyonunu bir arada tutmak için tasarlanmış bir siyasi çıkar tasarısı da değil. Barış içinde yaşamak için İsrail’in Filistinlilerle nihayet anlaşmaya varması gerekecek ve bu Netanyahu’nun kariyeri boyunca karşı çıktığı bir şey. İsrail tarihindeki en uzun başbakanlık dönemini Filistin ulusal hareketinin altını oymaya ve bir kenara itmeye adadı. Halkına barış olmadan da refaha kavuşabilecekleri sözünü verdi. Ülkesini, Filistin topraklarını sonsuza kadar işgal etmeye devam edebileceği fikriyle aldattı. Ve şimdi bile, 7 Ekim’in ardından, bu mesajı değiştirmedi. Netanyahu’nun savaştan sonra İsrail’in yapacağını söylediği tek şey Gazze’nin etrafında bir “güvenlik çemberi” oluşturmak -ki bu sınır boyunca Filistinlilerin kıt topraklarının büyük bir bölümünü yutacak bir kordon da dahil üstü örtülü bir uzun süreli işgal demek.
Ancak İsrail artık bu kadar gözünü karartamaz. 7 Ekim saldırıları Netanyahu’nun verdiği sözlerin boş olduğunu kanıtladı. Ölü bir barış sürecine ve diğer ülkelerin azalan ilgisine rağmen Filistinliler davalarını canlı tuttu. Hamas tarafından 7 Ekim’de çekilen vücut kamerası görüntülerinde işgalcilerin bir kibbutza saldırmak üzere sınırı geçerken “Burası bizim toprağımız!” diye bağırdıkları duyuluyor. Sinvar operasyonu açıkça bir direniş eylemi olarak niteledi ve kişisel olarak en azından kısmen Nekbe tarafından motive edildi. Hamas lideri 22 yılını İsrail hapishanelerinde geçirdi ve hücre arkadaşlarına sürekli ailesinin köyüne dönebilmesi için İsrail’in yenilmesi gerektiğini söylediği belirtiliyor.
İsrailliler 7 Ekim travmasıyla bir kez daha Filistinlilerle olan çatışmanın ulusal kimliklerinin merkezinde yer aldığını ve refahları için bir tehdit oluşturduğunu fark etmek zorunda kaldı. Bu durum göz ardı edilemez ya da geçiştirilemez ve işgale devam etmek, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini genişletmek, Gazze’yi kuşatma altına almak ve herhangi bir toprak tavizi vermeyi (hatta Filistinlilerin haklarını tanımayı) reddetmek ülkeye kalıcı bir güvenlik getirmeyecek. Yine de bu savaştan çıkmak ve rotayı değiştirmek son derece zor olacak ve bunun tek sebebi Netanyahu’nun Filistin sorununu çözmek istememesi değil. Savaş İsrail’i belki de tarihinin en bölünmüş anında yakaladı. Saldırıdan önceki yıllarda ülke, Netanyahu’nun demokratik kurumların altını oyma ve ülkeyi teokratik, milliyetçi bir otokrasiye dönüştürme girişimleriyle parçalanmıştı. Onun yasa tasarıları ve reformları, savaştan önce ülkeyi parçalamakla tehdit eden ve çatışma sona erdiğinde de peşini bırakmayacak olan yaygın protestolara ve anlaşmazlıklara neden oldu. Aslında Netanyahu’nun siyasi hayatta kalma mücadelesi 7 Ekim öncesine göre daha da yoğunlaşacak ve ülkenin barışa ulaşmasını zorlaştıracak.
Ancak başbakana ne olursa olsun, İsrail’in Filistinlilerle uzlaşma konusunda ciddi bir görüşme yapması pek olası değil. İsrail kamuoyu bir bütün olarak sağa kaymış durumda. Amerika Birleşik Devletleri ise giderek daha fazla kritik başkanlık seçimiyle meşgul oluyor. Yakın gelecekte anlamlı bir barış sürecini yeniden canlandırmak için çok az enerji ya da motivasyon olacak.
7 Ekim hala bir dönüm noktası, ancak bunun nasıl bir dönüm noktası olacağına İsrailliler karar verecek. Dayan’ın uyarısına nihayet kulak verirlerse, ülke bir araya gelerek barışa ve Filistinlilerle onurlu bir şekilde bir arada yaşamaya giden yolu çizebilir. Ancak şu ana kadarki göstergeler İsraillilerin bunun yerine kendi aralarında savaşmaya ve işgali süresiz olarak sürdürmeye devam edecekleri yönünde. Bu da 7 Ekim’i İsrail tarihinde karanlık bir çağın başlangıcı haline getirebilir – daha fazla ve artan şiddetle karakterize edilen bir çağ. Saldırı tek seferlik bir olay değil, olacakların habercisi olacaktır.
Tutulmayan söz
1990’larda Netanyahu İsrail’in sağcı sahnesinde yükselen bir yıldızdı. 1984-1988 yılları arasında İsrail’in BM Büyükelçisi olarak adını duyurduktan sonra, 1993 yılında İsrail hükümeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından imzalanan İsrail-Filistin uzlaşı planı olan Oslo anlaşmalarına karşı muhalefete liderlik ederek geniş çapta ün kazandı. Başbakan Yitzhak Rabin’in Kasım 1995’te aşırı sağcı bir İsrailli fanatik tarafından öldürülmesinin ve İsrail şehirlerinde Filistinlilerin gerçekleştirdiği terör saldırılarının ardından Netanyahu, Oslo barış anlaşmasının önemli mimarlarından Şimon Peres’i 1996’daki başbakanlık yarışında kıl payı farkla yenmeyi başardı. Göreve geldikten sonra barış sürecini yavaşlatma ve İsrail toplumunda reform yapma sözü veren Netanyahu, yumuşak ve Batılı liberalleri taklit etmeye eğilimli olarak gördüğü “elitlerin yerine dini ve sosyal muhafazakarlardan oluşan bir birlik getirme” sözü verdi.
Ancak Netanyahu’nun radikal hedefleri eski elitlerin ve Clinton yönetiminin ortak muhalefetiyle karşılaştı. O zamanlar genel olarak barış anlaşmasını destekleyen İsrail toplumu da başbakanın aşırı gündeminden hızla soğudu. Üç yıl sonra, Oslo sürecini devam ettirme ve Filistin sorununu bütünüyle çözme sözü veren liberal Ehud Barak tarafından devrildi.
Ancak Barak da halefleri gibi başarısız oldu. İsrail 2000 baharında güney Lübnan’dan tek taraflı çekilme işlemini tamamladığında sınır ötesi saldırılara maruz kaldı ve Hizbullah’ın devasa yığınağı tarafından tehdit edildi. Ardından Filistinlilerin o sonbaharda ikinci intifadayı başlatmasıyla barış süreci çöktü. Beş yıl sonra İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesi Hamas’ın burada yönetimi ele geçirmesinin yolunu açtı. Bir zamanlar barışa destek veren İsrail halkı, barışla birlikte gelen güvenlik riskleri nedeniyle iştahını kaybetti. “Onlara ayı ve yıldızları sunduk ve karşılığında intihar bombacıları ve roketler aldık” yaygın bir nakarat oldu. (İsrail’in çok az şey teklif ettiği ve sürdürülebilir bir Filistin devletini asla kabul etmeyeceği şeklindeki karşı argüman pek yankı bulmadı). 2009’da Netanyahu haklı çıktığını hissederek iktidara döndü. Ne de olsa İsrail’in komşularına toprak tavizi vermemesi yönündeki uyarıları doğru çıkmıştı.
Göreve geri dönen Netanyahu, İsraillilere artık gözden düşmüş olan “barış için toprak” formülüne karşı bir alternatif sundu. İsrail’in Filistinlileri bir kenara iterek Batı tarzı bir ülke olarak gelişebileceğini ve hatta Arap dünyasının geneline ulaşabileceğini savundu. Anahtar bölmek ve fethetmekti. Netanyahu Batı Şeria’da İsrail’in fiili polislik ve sosyal hizmetler taşeronu haline gelen Filistin Yönetimi ile güvenlik işbirliğini sürdürdü ve Katar’ı Gazze’deki Hamas hükümetini finanse etmeye teşvik etti. Netanyahu 2019’da partisinin parlamento grubunda yaptığı konuşmada “Filistin devletine karşı olan herkes Gazze’ye fon aktarılmasını desteklemelidir çünkü Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi ile Gazze’deki Hamas arasındaki ayrımı sürdürmek bir Filistin devletinin kurulmasını engelleyecektir” dedi. Bu açıklama Netanyahu’nun başına bela oldu.
Netanyahu, deniz ve ekonomik abluka, yeni konuşlandırılan roket ve sınır savunma sistemleri ve grubun savaşçılarına ve altyapısına yönelik periyodik askeri baskınlar yoluyla Hamas’ın yeteneklerini kontrol altında tutabileceğine inanıyordu. “Çimleri biçmek” olarak adlandırılan bu son taktik, “çatışma yönetimi” ve statükonun korunması ile birlikte İsrail güvenlik doktrininin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Netanyahu mevcut düzenin dayanıklı olduğuna inanıyordu. Ona göre bu düzen aynı zamanda elverişliydi: Çok düşük seviyeli bir çatışmayı sürdürmek siyasi açıdan bir barış anlaşmasından daha az riskli ve büyük bir savaştan daha az maliyetliydi.
On yılı aşkın bir süre boyunca Netanyahu’nun stratejisinin işe yaradığı görüldü. Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Arap Baharı’nın devrimleri ve iç savaşlarına gömüldü ve Filistin davası çok daha az dikkat çekici hale geldi. Terörist saldırılar en düşük seviyeye indi ve Gazze’den periyodik olarak yapılan roket atışları genellikle engellendi. 2014’te Hamas’a karşı yapılan kısa bir savaş dışında, İsrailliler nadiren Filistinli militanlarla kafa kafaya çarpışmak zorunda kaldı. Çoğu insan için çatışma çoğu zaman gözden ve gönülden uzaktı.
İsrailliler Filistinliler hakkında endişelenmek yerine Batı’nın refah ve huzur rüyasını yaşamaya odaklanmaya başladı. Ocak 2010 ile Aralık 2022 arasında Tel Aviv’in silueti yüksek apartmanlar ve ofis kompleksleriyle dolarken İsrail’de emlak fiyatları iki kattan fazla arttı. Daha küçük kasabalar bu patlamaya uyum sağlamak için genişledi. Teknoloji girişimcilerinin başarılı işletmeler kurması ve enerji şirketlerinin İsrail sularında açık deniz doğal gaz yatakları bulmasıyla ülkenin GSYİH’si yüzde 60’tan fazla büyüdü. Diğer hükümetlerle yapılan açık deniz anlaşmaları, İsrail yaşam tarzının önemli bir yönü olan yabancı seyahatleri ucuz bir metaya dönüştürdü. Gelecek parlak görünüyordu. Görünüşe göre ülke, Filistinlileri geride bırakmış ve bunu bir barış anlaşması için hiçbir şeyi -toprak, kaynaklar, fonlar- feda etmeden yapmıştı. İsrailliler hem pasta yemiş hem de pastadan pay almışlardı.
Ülke uluslararası alanda da gelişiyordu. Netanyahu, ABD Başkanı Barack Obama’nın iki devletli çözümü yeniden canlandırma ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini dondurma yönündeki baskılarına kısmen Cumhuriyetçilerle ittifak kurarak karşı koydu. Netanyahu, Obama’nın İran’la nükleer anlaşma imzalamasını engelleyememiş olsa da Donald Trump’ın başkanlığı kazanmasının ardından Washington anlaşmadan çekildi. Trump ayrıca İsrail’deki Amerikan Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı ve yönetimi İsrail’in Golan Tepelerini Suriye’den ilhak etmesini tanıdı. Trump döneminde ABD, İsrail’in Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmalarını imzalamasına yardımcı oldu ki bu bir zamanlar İsrail-Filistin barış anlaşması olmadan imkansız görünen bir ihtimaldi. Uçak dolusu İsrailli yetkili, askeri şef ve turist Körfez şeyhliklerinin lüks otellerini ve Marakeş çarşılarını sık sık ziyaret etmeye başladı.
Netanyahu Filistin meselesini bir kenara bırakırken İsrail’in iç toplumunu da yeniden şekillendirmeye çalıştı. Netanyahu 2015’te sürpriz bir şekilde yeniden seçildikten sonra sağcı bir koalisyon kurarak muhafazakâr bir devrimi ateşleme hayalini yeniden canlandırdı. Başbakan bir kez daha “elitlere” karşı söylenmeye başladı ve kendisine düşman ve destekçileri için fazla liberal olarak gördüğü eski düzene karşı bir kültür savaşı başlattı. 2018’de İsrail’i “Yahudi Halkının Ulus-Devleti” olarak tanımlayan ve Yahudilerin kendi topraklarında “kendi kaderini tayin etme” konusunda “eşsiz” bir hakka sahip olduğunu ilan eden büyük ve tartışmalı bir yasanın geçmesini sağladı. Bu yasa, ülkenin Yahudi çoğunluğuna öncelik tanıyor ve Yahudi olmayan halkını ikincilleştiriyordu.
Aynı yıl Netanyahu’nun koalisyonu çöktü. Ardından İsrail uzun bir siyasi krize sürüklendi ve ülke 2019 ile 2022 yılları arasında her biri Netanyahu’nun iktidarı için bir referandum niteliğinde olan beş seçime sürüklendi. Siyasi mücadelenin yoğunluğu, başbakana karşı açılan bir yolsuzluk davasıyla daha da arttı ve 2020’de ceza iddianamesi ve devam eden bir yargılamayla sonuçlandı. İsrail “Bibiciler” ve “Bibici olmayanlar” arasında bölündü. (“Bibi” Netanyahu’nun lakabıdır.) 2021’deki dördüncü seçimde Netanyahu’nun rakipleri nihayet onun yerine sağcı Naftali Bennett ve merkezci Yair Lapid liderliğinde bir “değişim hükümeti” kurmayı başardı. Koalisyonda ilk kez bir Arap partisi de yer aldı.
Buna rağmen Netanyahu’nun muhalefeti, iktidarının temel önermesine hiçbir zaman meydan okumadı: İsrail’in Filistin meselesini ele almadan başarılı olabileceği. İsrail için geleneksel olarak çok önemli bir siyasi konu olan barış ve savaş tartışması arka sayfa haberi haline geldi. Kariyerine Netanyahu’nun yardımcısı olarak başlayan Bennett, Filistin çatışmasını ülkenin yaşayabileceği ama ölmeyeceği “kalçadaki şarapnel parçasına” benzetti. O ve Lapid, Filistinliler karşısındaki statükoyu korumaya ve sadece Netanyahu’yu görevden uzak tutmaya odaklanmaya çalıştılar.
Elbette bu pazarlığın imkânsız olduğu ortaya çıktı. “Değişim hükümeti”, Batı Şeria yerleşimcilerinin İsrailli olmayan komşularından esirgenen medeni haklardan yararlanmasına izin veren belirsiz yasal hükümleri uzatmayı başaramayınca 2022 yılında çöktü. Bazı Arap koalisyonu üyeleri için bu apartheid hükümlerini imzalamak çok fazla taviz vermek anlamına geliyordu.
Halen yargılanmakta olan Netanyahu için hükümetin çöküşü tam da umduğu şeydi. Ülke yeni bir seçime giderken, sağcılardan, ultra Ortodoks Yahudilerden ve sosyal açıdan muhafazakâr Yahudilerden oluşan tabanını güçlendirdi. İktidarı geri kazanmak için özellikle İsrail-Filistin çatışmasını hala varlık nedeni olarak gören Batı Şeria yerleşimcilerine ulaştı. Bu dindar Siyonistler, işgal altındaki toprakları Yahudileştirme ve İsrail’in resmi bir parçası haline getirme hayallerine bağlı kaldılar. Fırsat verilirse, topraklardaki Filistinli nüfusu kovabileceklerini umuyorlardı. Ariel Şaron’un başbakan olduğu 2005 yılında Yahudi yerleşimcilerin Gazze’den tahliyesini engelleyememişlerdi, ancak o tarihten bu yana geçen yıllarda, laik müesses nizamın üyeleri özel sektörde para kazanmaya odaklanırken İsrail ordusu, kamu hizmeti ve medyasındaki kilit pozisyonları yavaş yavaş ele geçirdiler.
Radikallerin Netanyahu’dan iki temel talebi vardı. Birincisi ve en bariz olanı Yahudi yerleşimlerini daha da genişletmekti. İkincisi ise hem Yahudi Tapınağı’nın hem de Kudüs’ün Eski Şehri’ndeki Müslüman camisi Aksa’nın tarihi mekânı olan Tapınak Tepesi’nde daha güçlü bir Yahudi varlığı tesis etmekti. İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda bölgenin kontrolünü ele geçirdiğinden beri, burayı Arap yönetiminden çıkarmanın dehşet verici bir dini çatışmayı körükleyeceği korkusuyla Filistinlilere bölgede yarı özerklik verdi. Ancak İsrail aşırı sağı uzun zamandır bunu değiştirmeye çalışıyor. Netanyahu 1996’da ilk kez seçildiğinde, İkinci Tapınak dönemine ait kalıntıları ortaya çıkarmak için Aksa’ya bitişik bir yeraltı tünelindeki arkeolojik alanda bir duvar açması Kudüs’teki Arap protestolarında şiddetli bir patlamaya yol açtı. 2000’deki ikinci Filistin intifadası da benzer şekilde, o dönemde Netanyahu’nun partisi Likud’un başkanı olarak muhalefet lideri olan Şaron’un Tapınak Tepesi’ne yaptığı bir ziyaretle tetiklendi.
Mayıs 2021’de şiddet yeniden patlak verdi. Bu kez baş provokatör, Yahudi teröristleri alenen kutlayan aşırı sağcı bir politikacı olan Itamar Ben-Gvir’di. Ben-Gvir, Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimcilerin eski tapuları kullanarak bazı sakinleri kovduğu bir Filistin mahallesinde “parlamento ofisi” açmış, Filistinliler de buna tepki olarak kitlesel protestolar düzenlemişti. Yüzlerce göstericinin Aksa’da toplanmasının ardından İsrail polisi cami yerleşkesine baskın düzenledi. Bunun sonucunda Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar patlak verdi ve hızla İsrail genelinde etnik olarak karışık kasabalara yayıldı. Hamas bu baskını bahane ederek Kudüs’ü roketlerle hedef aldı ve bu da İsrail’de daha fazla şiddete ve Gazze’de İsrail’in yeni bir misillemesine yol açtı.
Yine de İsrail ve Hamas’ın şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde ateşkese varmasıyla çatışmalar dağıldı. Katar ödemelerini sürdürdü ve İsrail, Gazze Şeridi’nin ekonomisini iyileştirmek ve halkın çatışma arzusunu azaltmak için bazı Gazzelilere çalışma izni verdi. Hamas, İsrail’in 2023 baharında müttefiki Filistin İslami Cihad milislerini vurmasına seyirci kaldı. Sınırdaki göreceli sessizlik IDF’nin güçlerini yeniden konuşlandırmasına ve muharip taburların çoğunu yerleşimcileri terörist saldırılardan koruyabilecekleri Batı Şeria’ya taşımasına olanak sağladı. 7 Ekim’de bu yeniden konuşlanmaların tam da Sinvar’ın istediği şey olduğu ortaya çıktı.
Bibi’nin darbesi
İsrail’de Kasım 2022’de yapılan seçimlerde Netanyahu iktidarı yeniden kazandı. Kurduğu koalisyon İsrail parlamentosundaki 120 sandalyenin 64’ünü alarak son zamanlardaki standartlara göre ezici bir üstünlük elde etti. Yeni hükümetin kilit isimleri, Batı Şeria yerleşimcilerini temsil eden milliyetçi bir dini partinin lideri olan Bezalel Smotrich ve Ben-Gvir’di. Ultra-Ortodoks partilerle birlikte çalışan Netanyahu, Smotrich ve Ben-Gvir otokratik ve teokratik bir İsrail için plan hazırladılar. Örneğin yeni kabinenin ilkeleri “Yahudi halkının tüm İsrail Toprakları üzerinde münhasır ve devredilemez bir hakka sahip olduğunu” ilan ediyor ve Filistinlilerin Gazze’de bile toprak taleplerini reddediyordu. Smotrich maliye bakanı olarak Yahudi yerleşimlerini genişletmek için büyük bir program başlattığı Batı Şeria’dan sorumlu oldu. Ben-Gvir, polis ve hapishaneleri kontrol etmek üzere ulusal güvenlik bakanı olarak atandı. Gücünü daha fazla Yahudi’nin Tapınak Tepesi’ni (Aksa) ziyaret etmesini teşvik etmek için kullandı. Ocak ve Ekim 2023 arasında, yaklaşık 50 bin Yahudi Tapınak Tepesi’ni ziyaret etti – kayıtlardaki diğer tüm eşdeğer dönemlerden daha fazla. (2022 yılında Tapınak Tepesi’nde 35 bin Yahudi ziyaretçi vardı).
Netanyahu’nun radikal yeni hükümeti İsrailli liberaller ve merkezciler arasında öfke uyandırdı. Ancak Filistinlileri aşağılamak gündemlerinin merkezinde olsa da, bu eleştirmenler kabineyi kınarken işgal altındaki toprakların ve Aksa’nın kaderini görmezden gelmeye devam etti. Bunun yerine büyük ölçüde Netanyahu’nun yargı reformlarına odaklandılar. Ocak 2023’te açıklanan bu yasa önerileri, resmi bir anayasası olmayan bir ülkede medeni ve insan haklarının koruyucusu olan İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bağımsızlığını kısıtlayacak ve yürütme gücü üzerinde denge ve denetleme sağlayan yasal danışma sistemini ortadan kaldıracaktı. Tasarılar yasalaşmış olsalardı, Netanyahu ve ortaklarının otokrasi inşa etmesini çok daha kolaylaştıracak ve hatta onu yolsuzluk davasından bile kurtarabilecekti.
Yargı reformu tasarıları şüphesiz olağanüstü tehlikeliydi. Haklı olarak muazzam bir protesto dalgasına yol açtılar ve her hafta yüz binlerce İsrailli gösteri yaptı. Ancak Netanyahu’nun muhalifleri bu darbeye karşı çıkarken yine işgalle ilgisi olmayan bir meseleymiş gibi davrandılar. Her ne kadar yasalar kısmen İsrail Yüksek Mahkemesi’nin Filistinlilere sağlayacağı yasal korumayı zayıflatmak için hazırlanmış olsa da, göstericiler vatan haini damgası yemekten korktukları için işgalden ya da feshedilmiş barış sürecinden bahsetmekten kaçındılar. Aslında organizatörler, gösterilerde Filistin bayraklarının görünmesini engellemek için İsrail’in işgal karşıtı protestocularını bir kenara itmeye çalıştılar. Bu taktik başarılı oldu ve protesto hareketinin Filistin davası tarafından “lekelenmemesini” sağladı: Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan İsrailli Araplar gösterilere katılmaktan büyük ölçüde kaçındı. Ancak bu durum hareketin başarıya ulaşmasını zorlaştırdı. İsrail’in demografik yapısı göz önüne alındığında, merkez sol Yahudilerin bir hükümet kurmak istiyorlarsa ülkedeki Araplarla ortaklık kurmaları gerekiyor. Göstericiler İsrailli Arapların kaygılarını gayri meşrulaştırarak Netanyahu’nun stratejisine hizmet ettiler.
Arapların dışarıda kalmasıyla, yargı reformları konusundaki mücadele Yahudiler arası bir mesele olarak ilerledi. Göstericiler mavi ve beyaz Davut Yıldızı bayrağını benimsedi ve liderlerinin ve konuşmacılarının çoğu emekli üst düzey subaylardı. Protestocular askeri kimliklerini göstererek 1982’de Lübnan’ın işgalinden bu yana IDF’ye gölge düşüren prestij kaybını tersine çevirdi. Hava kuvvetlerinin hazırlığı ve savaş gücü için hayati önem taşıyan yedek pilotlar, yasaların kabul edilmesi halinde hizmetten çekilme tehdidinde bulundu. Kurumsal muhalefetin bir göstergesi olarak IDF liderleri, yedek pilotları disipline etmelerini talep eden Netanyahu’yu geri çevirdi.
IDF’nin başbakanla ters düşmesi şaşırtıcı değildi. Netanyahu uzun kariyeri boyunca ordu ile sık sık çatıştı ve en güçlü rakipleri Şaron, Rabin ve Barak gibi siyasetçi olan emekli generaller oldu- Netanyahu’nun acil savaş kabinesinin bir parçası yaptığı ancak sonunda ona meydan okuyup başbakanlığa geçebilecek Benny Gantz’dan bahsetmiyorum bile. Netanyahu uzun zamandır generallerin askeri açıdan güçlü ama diplomatik açıdan esnek İsrail vizyonunu reddediyor. Ayrıca çekingen, hayal gücünden yoksun ve hatta yıkıcı olarak gördüğü karakterleriyle de alay etti. Bu nedenle, Mart 2023’te canlı yayında İsrail’deki çatlakların ülkeyi savunmasız bıraktığı ve savaşın yakın olduğu uyarısında bulunmasının ardından kendi savunma bakanı emekli general Yoav Gallant’ı kovması şok etkisi yaratmadı.
Gallant’ın kovulması spontane sokak protestolarına yol açtı ve Netanyahu onu görevine iade etti. (Savaşı birlikte yönetiyor olsalar bile, iki azılı rakip olarak kaldılar) Ancak Netanyahu Gallant’ın uyarısını görmezden geldi. Temmuz ayında İsrail’in baş askeri istihbarat analisti tarafından düşmanların ülkeyi vurabileceğine dair yapılan daha detaylı bir uyarıyı da göz ardı etti. Görünüşe göre Netanyahu bu tür uyarıların siyasi amaçlı olduğuna ve Tel Aviv’deki IDF karargahındaki görevdeki askeri şefler ile caddenin karşısında protesto gösterisi yapan eski komutanlar arasında zımni bir ittifakı yansıttığına inanıyordu.
Netanyahu’nun aldığı uyarılar çoğunlukla Hamas’a değil İran’ın bölgesel müttefik ağına odaklanıyordu. Hamas’ın saldırı planı İsrail istihbaratı tarafından bilinmesine ve grup IDF gözlem noktalarının önünde manevralar yapmasına rağmen, üst düzey askeri ve istihbarat yetkilileri Gazze’deki düşmanlarının bunu gerçekten yapabileceğini hayal edemediler ve aksi yöndeki önerileri hasıraltı ettiler. 7 Ekim saldırısı kısmen İsrail bürokrasisinin bir başarısızlığıydı.
Yine de Netanyahu’nun aldığı istihbarat üzerine hiçbir ciddi görüşme yapmamış olması, siyasi muhalefetle ciddi bir uzlaşmaya varmayı ve ülkedeki çatlağı iyileştirmeyi reddetmesi gibi savunulamaz. Bunun yerine, ciddi uyarılara ve olası geri tepmelere aldırmadan yargı darbesine devam etmeye karar verdi. “İsrail birkaç Hava Kuvvetleri filosu olmadan da yapabilir” diye küstahça ilan etti: “Ama hükümetsiz asla.”
Temmuz 2023’te, Netanyahu ve aşırı sağcı koalisyonu için bir başka zirve noktası olan ilk yargı yasası İsrail parlamentosundan geçti. (Sonunda Ocak 2024’te Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi.) Başbakan, ABD-Suudi savunma anlaşmasını da içeren üçlü bir anlaşmanın parçası olarak en zengin ve en önemli Arap devleti olan Suudi Arabistan ile bir barış anlaşması imzalayarak yakında kendisini daha da yükselteceğine inanıyordu. Sonuç İsrail dış politikasının nihai zaferi olacaktı: İran ve bölgesel vekillerine karşı bir Amerikan-Arap-İsrail ittifakı. Netanyahu için bu, kendisini ana akıma sevdiren bir başarı olurdu.
Başbakan kendinden o kadar emindi ki 22 Eylül’de BM Genel Kurulu kürsüsüne çıkarak İsrail’i merkeze alan “yeni Ortadoğu” haritasını tanıttı. Bu, Oslo anlaşmalarını imzaladıktan sonra bu ifadeyi ortaya atan rakibi Peres’e kasıtlı bir göndermeydi. Netanyahu konuşmasında “Daha da heyecan verici bir atılımın eşiğinde olduğumuza inanıyorum: Suudi Arabistan ile tarihi bir barış” diyerek övündü. Netanyahu Filistinlilerin hem İsrail hem de bölge için sonradan düşünülen bir konu haline geldiğini açıkça ifade etti. “Filistinlilere yeni barış anlaşmaları üzerinde veto hakkı vermemeliyiz” dedi: “Filistinliler Arap dünyasının sadece yüzde ikisi.” İki hafta sonra Hamas saldırarak Netanyahu’nun planlarını alt üst etti.
Patlamadan sonra
Netanyahu ve destekçileri 7 Ekim’in sorumluluğunu üstlerinden atmaya çalıştılar. Onlara göre Başbakan, Gazze’de şüpheli bir şeyler olduğuna dair son dakika uyarıları konusunda kendisini bilgilendirmeyen güvenlik ve istihbarat şefleri tarafından yanlış yönlendirildi (ancak bu kırmızı bayraklar bile küçük bir saldırı belirtisi ya da sadece gürültü olarak yorumlandı). Netanyahu’nun ofisi saldırıdan birkaç hafta sonra Twitter’da “Başbakan Netanyahu hiçbir koşulda ve hiçbir aşamada Hamas’ın savaş niyetleri konusunda uyarılmadı” diye yazdı: “Aksine, askeri istihbarat başkanı ve Şin Bet başkanı da dahil tüm güvenlik kademesinin değerlendirmesi Hamas’ın caydırıldığı ve bir anlaşma arayışında olduğu yönündeydi.” (Daha sonra bu yazı için özür diledi.)
Ancak askeri ve istihbari yetersizlik, her ne kadar iç karartıcı olsa da, başbakanı sorumluluktan kurtaramaz ve bunun tek nedeni hükümetin başı olarak Netanyahu’nun İsrail’de olup bitenlerden nihai sorumluluk taşıması değil. Savaş öncesi İsraillileri bölmeye yönelik pervasız politikası ülkeyi savunmasız hale getirerek İran’ın müttefiklerini parçalanmış bir topluma saldırmaya teşvik etti. Netanyahu’nun Filistinlileri aşağılaması radikalizmin gelişmesine yardımcı oldu. Hamas’ın operasyonuna “Aksa Tufanı” adını vermesi ve saldırıları Aksa’yı Yahudilerin ele geçirmesinden korumanın bir yolu olarak göstermesi tesadüf değil. Müslümanların kutsal mekanını korumak, İsrail’e saldırmak ve IDF’nin karşı saldırısının kaçınılmaz korkunç sonuçlarıyla yüzleşmek için bir neden olarak görülüyordu.
İsrail kamuoyu Netanyahu’yu 7 Ekim’deki sorumluluğundan muaf tutmadı. Başbakan’ın partisi anketlerde dibe vurdu ve hükümet parlamentoda çoğunluğu elinde tutmasına rağmen onay oranı da düştü. Ülkenin değişim arzusu sadece kamuoyu araştırmalarıyla ifade edilmiyor. Militarizm her kesime geri döndü. Eski Netanyahu karşıtı organizatörler ülkenin güney ve kuzeyinden tahliye edilenlerle ilgilenme konusunda işlevsiz İsrail hükümetinin yerini alırken, Bibi karşıtı göstericiler protestolara rağmen yedek görevlerini yerine getirmek için acele etti. Birçok İsrailli, Ben-Gvir’in özel küçük silahların düzenlenmesini kolaylaştırma kampanyasının da yardımıyla tabanca ve saldırı tüfekleriyle silahlandı. On yıllar süren kademeli düşüşün ardından savunma bütçesinin yaklaşık yüzde 50 oranında artması bekleniyor.
Ancak bu değişiklikler, anlaşılabilir olsa da değişim değil hızlanmadır. İsrail hâlâ Netanyahu’nun yıllardır onu yönlendirdiği yolu takip ediyor. Kimliği artık daha az liberal ve eşitlikçi, daha çok etnik milliyetçi ve militarist. İsrail’deki her sokak köşesinde, halk otobüsünde ve televizyon kanalında görülen “Zafer için Birlik” sloganı, ülkenin Yahudi toplumunu birleştirmeyi amaçlıyor. Acil bir ateşkesi ve esir değişimini ezici bir çoğunlukla destekleyen Arap azınlığın protesto gösterileri düzenlemesi polis tarafından defalarca yasaklandı. Düzinelerce Arap vatandaşı, 7 Ekim saldırılarını desteklemese ya da onaylamasa bile, Gazze’deki Filistinlilerle dayanışmayı ifade eden sosyal medya paylaşımları nedeniyle yasal olarak suçlandı. Bu arada birçok liberal İsrailli Yahudi, kendilerine göre Hamas’ın yanında yer alan Batılı meslektaşları tarafından ihanete uğramış hissediyor. Netanyahu’nun dini otokrasisinden uzaklaşmak için savaş öncesi tehditlerini yeniden gözden geçiriyorlar ve İİsrail emlak şirketleri, yurt dışında yaşadıkları artan antisemitizmden kaçınmak isteyen yeni bir Yahudi göçmen dalgasını bekliyor.
Ve tıpkı savaş öncesi dönemde olduğu gibi, neredeyse hiçbir İsrailli Yahudi, Filistin sorununun barışçıl yollarla nasıl çözülebileceğini düşünmüyor. Geleneksel olarak barış arayışıyla ilgilenen İsrail solu artık neredeyse yok olmuş durumda. Netanyahu öncesi eski güzel İsrail’e nostalji duyan Gantz ve Lapid’in merkezci partileri, yeni militarist toplumda kendilerini evlerinde hissediyor gibi görünüyor ve barış için toprak müzakerelerini destekleyerek ana akım popülerliklerini riske atmak istemiyorlar. Sağ kesim ise Filistinlilere hiç olmadığı kadar düşmanca yaklaşıyor.
Netanyahu Filistin Yönetimi’ni Hamas’la bir tutuyor ve bu yazı yazıldığı sırada, böyle bir kararın iki devletli çözümü yeniden canlandıracağını bildiğinden, Filistin Yönetimi’nin savaş sonrası Gazze’yi yönetmesi yönündeki Amerikan önerilerini reddetti. Başbakanın aşırı sağcı dostları Gazze’yi insansızlaştırmak ve Filistinlileri başka ülkelere sürgün ederek ikinci bir Nakba yaratmak ve böylece toprakları yeni Yahudi yerleşimlerine açmak istiyor. Bu hayali gerçekleştirmek için Ben-Gvir ve Smotrich, Netanyahu’dan Gazze’yi Filistinlilerin yönetimine bırakacak bir savaş sonrası düzenleme tartışmasını reddetmesini ve hükümetin İsrailli rehinelerin daha fazla serbest bırakılması için müzakere etmeyi reddetmesini talep ettiler. Ayrıca İsrail’in Yahudi yerleşimcilerin Batı Şeria’daki Arap sakinlere yönelik yeni saldırılarını durdurmak için hiçbir şey yapmamasını sağladılar.
Eğer geçmiş emsal teşkil ediyorsa, ülke tamamen umutsuz değil. Tarih ilericiliğin geri gelebileceğini ve muhafazakarların etkisini kaybedebileceğini gösteriyor. Daha önceki büyük saldırılardan sonra İsrail kamuoyu başlangıçta sağa kaymış ancak daha sonra yön değiştirerek barış karşılığında toprak tavizlerini kabul etmişti. 1973’teki Yom Kippur Savaşı, sonunda Mısır ile barışa; 1987’de başlayan ilk intifada Oslo anlaşmalarına ve Ürdün ile barışa yol açtı ve 2000’de patlak veren ikinci intifada Gazze’den tek taraflı çekilmeyle sona erdi.
Ancak bu dinamiğin tekrarlanma ihtimali zayıf. İsrail’in 1973’ten sonra Mısır ve cumhurbaşkanı gibi kabul ettiği bir Filistinli grup ya da lider yok. Hamas İsrail’i yok etmeye kararlı ve Filistin Yönetimi zayıf. İsrail de zayıf: Savaş zamanındaki birliği şimdiden çatırdıyor ve çatışmalar azaldığında ülkenin daha da parçalanma ihtimali yüksek. Bibi karşıtları hayal kırıklığına uğramış Bibi destekçilerine ulaşmayı ve bu yıl erken seçime zorlamayı umuyor. Netanyahu da korkuları körükleyecek ve daha fazla bastıracak. Ocak ayında rehinelerin yakınları parlamento toplantısını basarak hükümetten aile üyelerinin serbest bırakılmasını sağlamasını talep etmiş, bu da İsrailliler arasında ülkenin önceliğinin Hamas’ı yenmek mi yoksa kalan esirleri kurtarmak için bir anlaşma yapmak mı olması gerektiği konusundaki tartışmanın bir parçası olmuştu. Belki de üzerinde birlik sağlanan tek fikir, barış için toprak anlaşmasına karşı çıkmak. Yahudi İsraillilerin çoğu 7 Ekim’den sonra daha fazla toprak kaybının militanlara bir sonraki katliam için fırlatma rampası sağlayacağı konusunda hemfikir.
Nihayetinde İsrail’in geleceği yakın tarihine çok benzeyebilir. Netanyahu olsun ya da olmasın, “çatışma yönetimi” ve “çim biçme” devlet politikası olmaya devam edecek; bu da daha fazla işgal, yerleşim ve yerinden etme anlamına geliyor. Bu strateji, en azından 7 Ekim’in dehşetiyle yaralanmış ve yeni barış önerilerine sağır İsrail halkı için en az riskli seçenek gibi görünebilir. Ancak bu sadece daha fazla felakete yol açacak. İsrailliler Filistinlileri görmezden gelmeye ve onların arzularını, hikayelerini ve hatta varlıklarını reddetmeye devam ederlerse istikrar bekleyemezler.
Dayan’ın asırlık uyarısından ülkenin çıkarması gereken ders budur. İsrail, yaşanabilir ve saygılı bir birlikte yaşam istiyorsa Filistinlilere ve birbirlerine ulaşmalı.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı










