Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İsrail intihara adım adım böyle sürüklendi

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in köklü gazetelerinden Haaretz’in Genel Yayın Yönetmeni Aluf Benn tarafından kaleme alındı. İsrail’in adım adım sağ politikalara ve sonucunda da intihara doğru nasıl süreklendiğinin tarihini yazan Benn, “7 Ekim bir dönüm noktası” diyor ve ekliyor: “Ancak bunun nasıl bir dönüm noktası olacağına İsrailliler karar verecek….Ülke bir araya gelerek barışa ve Filistinlilerle onurlu bir şekilde bir arada yaşamaya giden yolu çizebilir. Ancak şu ana kadarki göstergeler İsraillilerin bunun yerine kendi aralarında savaşmaya ve işgali süresiz olarak sürdürmeye devam edecekleri yönünde. Bu da 7 Ekim’i İsrail tarihinde karanlık bir çağın başlangıcı haline getirebilir.”

***

İsrail’in İntiharı
Netanyahu, Filistinliler ve İhmalin Bedeli

Aluf Benn

Nisan 1956’da parlak bir günde, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) tek gözlü genelkurmay başkanı Moşe Dayan arabayla güneye, Gazze Şeridi sınırı yakınlarında yeni kurulmuş bir kibutz olan Nahal Oz’a gitti. Dayan, önceki sabah at sırtında tarlalarda devriye gezerken Filistinliler tarafından öldürülen 21 yaşındaki Roi Rotberg’in cenazesine katılmak için gelmişti. Katiller Rotberg’in cesedini sınırın diğer tarafına sürüklemiş, ceset burada parçalanmış ve gözleri oyulmuş halde bulunmuştu. Sonuç, ülke çapında şok ve acı oldu.

Eğer Dayan günümüz İsrail’inde konuşmuş olsaydı, büyük olasılıkla konuşmasını Rotberg’in katillerinin korkunç zalimliğini büyük ölçüde eleştirmek için kullanırdı. Ancak 1950’lerdeki konuşması faillere karşı oldukça sempatikti. Dayan, “Katilleri suçlamayalım” dedi: “Onlar sekiz yıldır Gazze’deki mülteci kamplarında oturuyorlar ve biz onların gözleri önünde onların ve babalarının yaşadığı toprakları ve köyleri kendi mülkümüze dönüştürüyoruz.” Dayan, İsrail’in 1948 bağımsızlık savaşını kazanmasıyla Filistinli Arapların çoğunluğunun sürgüne gönderildiği, Arapça “felaket” anlamına gelen Nakba’yı kastediyordu. Aralarında sonradan sınır boyunca Yahudi kasabaları ve köyleri haline gelen toplulukların sakinleri de olmak üzere pek çok kişi zorla Gazze’ye yerleştirildi.

Dayan Filistin davasının pek de destekçisi değildi. Çatışmalar sona erdikten sonra 1950 yılında, şimdi İsrail’in Aşkelon kenti olan sınır kasabası Majdal’da kalan Filistinli topluluğun yerlerinden edilmesini organize etti. Yine de Dayan, birçok Yahudi İsraillinin kabul etmeyi reddettiği şeyi fark etti: Filistinliler Nekbe’yi asla unutmayacak ya da evlerine dönmeyi hayal etmekten vazgeçmeyecekti. Dayan cenazedeki konuşmasında, “Etrafımızda yaşayan yüz binlerce Arap’ın hayatlarını dolduran ve alevlendiren nefreti görmekten vazgeçmeyelim” dedi: “Bu, hayatımızın seçimi; kılıcımızın elimizden alınmasına ve hayatlarımızın sona erdirilmesine izin vermemek için hazır ve silahlı olmak, güçlü ve kararlı olmak zorundayız.”

7 Ekim 2023’te Dayan’ın asırlık uyarısı, mümkün olan en kanlı şekilde gerçekleşti. Mecdel’den sürülen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Hamas lideri Yahya Sinvar’ın planını uygulayan Filistinli militanlar, Gazze sınırı boyunca yaklaşık 30 noktadan İsrail’i işgal etti. Tam bir sürpriz yaparak İsrail’in zayıf savunmasını aştılar ve bir müzik festivaline, küçük kasabalara ve 20’den fazla kibbutza saldırmaya başladılar. Yaklaşık bin 200 sivil ve askeri öldürdüler ve 200’den fazlasını rehin aldılar. Tecavüz ettiler, yağmaladılar, yaktılar ve talan ettiler. Dayan’ın mülteci kampı sakinlerinin torunları -onun tarif ettiği aynı nefret ve tiksintiyle beslenen ama artık daha iyi silahlanmış, eğitilmiş ve örgütlenmiş olarak- intikam için geri dönmüşlerdi.

7 Ekim İsrail tarihindeki en büyük felaketti. Bu ülkede yaşayan ya da bu ülkeyle ilişkisi olan herkes için ulusal ve kişisel bir dönüm noktası oldu. Hamas’ın saldırısını durdurmayı başaramayan IDF, ezici bir güçle karşılık vererek binlerce Filistinliyi öldürdü ve Gazze’nin tüm mahallelerini yerle bir etti. Ancak pilotlar bombalar yağdırırken ve komandolar Hamas’ın tünellerini temizlerken bile İsrail hükümeti bu saldırının neden olduğu düşmanlığı ya da başka bir saldırıyı önleyebilecek politikaları hesaba katmadı. Bu sessizlik, savaş sonrası bir vizyon ya da düzen ortaya koymayı reddeden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun emriyle gerçekleşiyor. Netanyahu “Hamas’ı yok etme” sözü verdi, ancak askeri gücün ötesinde, grubu ortadan kaldırmak için hiçbir stratejisi ve savaş sonrası Gazze’nin fiili hükümeti olarak onun yerini neyin alacağına dair net bir planı yok.

Strateji belirlemedeki başarısızlığı tesadüf değil. Sağcı koalisyonunu bir arada tutmak için tasarlanmış bir siyasi çıkar tasarısı da değil. Barış içinde yaşamak için İsrail’in Filistinlilerle nihayet anlaşmaya varması gerekecek ve bu Netanyahu’nun kariyeri boyunca karşı çıktığı bir şey. İsrail tarihindeki en uzun başbakanlık dönemini Filistin ulusal hareketinin altını oymaya ve bir kenara itmeye adadı. Halkına barış olmadan da refaha kavuşabilecekleri sözünü verdi. Ülkesini, Filistin topraklarını sonsuza kadar işgal etmeye devam edebileceği fikriyle aldattı. Ve şimdi bile, 7 Ekim’in ardından, bu mesajı değiştirmedi. Netanyahu’nun savaştan sonra İsrail’in yapacağını söylediği tek şey Gazze’nin etrafında bir “güvenlik çemberi” oluşturmak -ki bu sınır boyunca Filistinlilerin kıt topraklarının büyük bir bölümünü yutacak bir kordon da dahil üstü örtülü bir uzun süreli işgal demek.

Ancak İsrail artık bu kadar gözünü karartamaz. 7 Ekim saldırıları Netanyahu’nun verdiği sözlerin boş olduğunu kanıtladı. Ölü bir barış sürecine ve diğer ülkelerin azalan ilgisine rağmen Filistinliler davalarını canlı tuttu. Hamas tarafından 7 Ekim’de çekilen vücut kamerası görüntülerinde işgalcilerin bir kibbutza saldırmak üzere sınırı geçerken “Burası bizim toprağımız!” diye bağırdıkları duyuluyor. Sinvar operasyonu açıkça bir direniş eylemi olarak niteledi ve kişisel olarak en azından kısmen Nekbe tarafından motive edildi. Hamas lideri 22 yılını İsrail hapishanelerinde geçirdi ve hücre arkadaşlarına sürekli ailesinin köyüne dönebilmesi için İsrail’in yenilmesi gerektiğini söylediği belirtiliyor.

İsrailliler 7 Ekim travmasıyla bir kez daha Filistinlilerle olan çatışmanın ulusal kimliklerinin merkezinde yer aldığını ve refahları için bir tehdit oluşturduğunu fark etmek zorunda kaldı. Bu durum göz ardı edilemez ya da geçiştirilemez ve işgale devam etmek, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini genişletmek, Gazze’yi kuşatma altına almak ve herhangi bir toprak tavizi vermeyi (hatta Filistinlilerin haklarını tanımayı) reddetmek ülkeye kalıcı bir güvenlik getirmeyecek. Yine de bu savaştan çıkmak ve rotayı değiştirmek son derece zor olacak ve bunun tek sebebi Netanyahu’nun Filistin sorununu çözmek istememesi değil. Savaş İsrail’i belki de tarihinin en bölünmüş anında yakaladı. Saldırıdan önceki yıllarda ülke, Netanyahu’nun demokratik kurumların altını oyma ve ülkeyi teokratik, milliyetçi bir otokrasiye dönüştürme girişimleriyle parçalanmıştı. Onun yasa tasarıları ve reformları, savaştan önce ülkeyi parçalamakla tehdit eden ve çatışma sona erdiğinde de peşini bırakmayacak olan yaygın protestolara ve anlaşmazlıklara neden oldu. Aslında Netanyahu’nun siyasi hayatta kalma mücadelesi 7 Ekim öncesine göre daha da yoğunlaşacak ve ülkenin barışa ulaşmasını zorlaştıracak.

Ancak başbakana ne olursa olsun, İsrail’in Filistinlilerle uzlaşma konusunda ciddi bir görüşme yapması pek olası değil. İsrail kamuoyu bir bütün olarak sağa kaymış durumda. Amerika Birleşik Devletleri ise giderek daha fazla kritik başkanlık seçimiyle meşgul oluyor. Yakın gelecekte anlamlı bir barış sürecini yeniden canlandırmak için çok az enerji ya da motivasyon olacak.

7 Ekim hala bir dönüm noktası, ancak bunun nasıl bir dönüm noktası olacağına İsrailliler karar verecek. Dayan’ın uyarısına nihayet kulak verirlerse, ülke bir araya gelerek barışa ve Filistinlilerle onurlu bir şekilde bir arada yaşamaya giden yolu çizebilir. Ancak şu ana kadarki göstergeler İsraillilerin bunun yerine kendi aralarında savaşmaya ve işgali süresiz olarak sürdürmeye devam edecekleri yönünde. Bu da 7 Ekim’i İsrail tarihinde karanlık bir çağın başlangıcı haline getirebilir – daha fazla ve artan şiddetle karakterize edilen bir çağ. Saldırı tek seferlik bir olay değil, olacakların habercisi olacaktır.

Tutulmayan söz

1990’larda Netanyahu İsrail’in sağcı sahnesinde yükselen bir yıldızdı. 1984-1988 yılları arasında İsrail’in BM Büyükelçisi olarak adını duyurduktan sonra, 1993 yılında İsrail hükümeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından imzalanan İsrail-Filistin uzlaşı planı olan Oslo anlaşmalarına karşı muhalefete liderlik ederek geniş çapta ün kazandı. Başbakan Yitzhak Rabin’in Kasım 1995’te aşırı sağcı bir İsrailli fanatik tarafından öldürülmesinin ve İsrail şehirlerinde Filistinlilerin gerçekleştirdiği terör saldırılarının ardından Netanyahu, Oslo barış anlaşmasının önemli mimarlarından Şimon Peres’i 1996’daki başbakanlık yarışında kıl payı farkla yenmeyi başardı. Göreve geldikten sonra barış sürecini yavaşlatma ve İsrail toplumunda reform yapma sözü veren Netanyahu, yumuşak ve Batılı liberalleri taklit etmeye eğilimli olarak gördüğü “elitlerin yerine dini ve sosyal muhafazakarlardan oluşan bir birlik getirme” sözü verdi.

Ancak Netanyahu’nun radikal hedefleri eski elitlerin ve Clinton yönetiminin ortak muhalefetiyle karşılaştı. O zamanlar genel olarak barış anlaşmasını destekleyen İsrail toplumu da başbakanın aşırı gündeminden hızla soğudu. Üç yıl sonra, Oslo sürecini devam ettirme ve Filistin sorununu bütünüyle çözme sözü veren liberal Ehud Barak tarafından devrildi.

Ancak Barak da halefleri gibi başarısız oldu. İsrail 2000 baharında güney Lübnan’dan tek taraflı çekilme işlemini tamamladığında sınır ötesi saldırılara maruz kaldı ve Hizbullah’ın devasa yığınağı tarafından tehdit edildi. Ardından Filistinlilerin o sonbaharda ikinci intifadayı başlatmasıyla barış süreci çöktü. Beş yıl sonra İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesi Hamas’ın burada yönetimi ele geçirmesinin yolunu açtı. Bir zamanlar barışa destek veren İsrail halkı, barışla birlikte gelen güvenlik riskleri nedeniyle iştahını kaybetti. “Onlara ayı ve yıldızları sunduk ve karşılığında intihar bombacıları ve roketler aldık” yaygın bir nakarat oldu. (İsrail’in çok az şey teklif ettiği ve sürdürülebilir bir Filistin devletini asla kabul etmeyeceği şeklindeki karşı argüman pek yankı bulmadı). 2009’da Netanyahu haklı çıktığını hissederek iktidara döndü. Ne de olsa İsrail’in komşularına toprak tavizi vermemesi yönündeki uyarıları doğru çıkmıştı.

Göreve geri dönen Netanyahu, İsraillilere artık gözden düşmüş olan “barış için toprak” formülüne karşı bir alternatif sundu. İsrail’in Filistinlileri bir kenara iterek Batı tarzı bir ülke olarak gelişebileceğini ve hatta Arap dünyasının geneline ulaşabileceğini savundu. Anahtar bölmek ve fethetmekti. Netanyahu Batı Şeria’da İsrail’in fiili polislik ve sosyal hizmetler taşeronu haline gelen Filistin Yönetimi ile güvenlik işbirliğini sürdürdü ve Katar’ı Gazze’deki Hamas hükümetini finanse etmeye teşvik etti. Netanyahu 2019’da partisinin parlamento grubunda yaptığı konuşmada “Filistin devletine karşı olan herkes Gazze’ye fon aktarılmasını desteklemelidir çünkü Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi ile Gazze’deki Hamas arasındaki ayrımı sürdürmek bir Filistin devletinin kurulmasını engelleyecektir” dedi. Bu açıklama Netanyahu’nun başına bela oldu.

Netanyahu, deniz ve ekonomik abluka, yeni konuşlandırılan roket ve sınır savunma sistemleri ve grubun savaşçılarına ve altyapısına yönelik periyodik askeri baskınlar yoluyla Hamas’ın yeteneklerini kontrol altında tutabileceğine inanıyordu. “Çimleri biçmek” olarak adlandırılan bu son taktik, “çatışma yönetimi” ve statükonun korunması ile birlikte İsrail güvenlik doktrininin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Netanyahu mevcut düzenin dayanıklı olduğuna inanıyordu. Ona göre bu düzen aynı zamanda elverişliydi: Çok düşük seviyeli bir çatışmayı sürdürmek siyasi açıdan bir barış anlaşmasından daha az riskli ve büyük bir savaştan daha az maliyetliydi.

On yılı aşkın bir süre boyunca Netanyahu’nun stratejisinin işe yaradığı görüldü. Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Arap Baharı’nın devrimleri ve iç savaşlarına gömüldü ve Filistin davası çok daha az dikkat çekici hale geldi. Terörist saldırılar en düşük seviyeye indi ve Gazze’den periyodik olarak yapılan roket atışları genellikle engellendi. 2014’te Hamas’a karşı yapılan kısa bir savaş dışında, İsrailliler nadiren Filistinli militanlarla kafa kafaya çarpışmak zorunda kaldı. Çoğu insan için çatışma çoğu zaman gözden ve gönülden uzaktı.

İsrailliler Filistinliler hakkında endişelenmek yerine Batı’nın refah ve huzur rüyasını yaşamaya odaklanmaya başladı. Ocak 2010 ile Aralık 2022 arasında Tel Aviv’in silueti yüksek apartmanlar ve ofis kompleksleriyle dolarken İsrail’de emlak fiyatları iki kattan fazla arttı. Daha küçük kasabalar bu patlamaya uyum sağlamak için genişledi. Teknoloji girişimcilerinin başarılı işletmeler kurması ve enerji şirketlerinin İsrail sularında açık deniz doğal gaz yatakları bulmasıyla ülkenin GSYİH’si yüzde 60’tan fazla büyüdü. Diğer hükümetlerle yapılan açık deniz anlaşmaları, İsrail yaşam tarzının önemli bir yönü olan yabancı seyahatleri ucuz bir metaya dönüştürdü. Gelecek parlak görünüyordu. Görünüşe göre ülke, Filistinlileri geride bırakmış ve bunu bir barış anlaşması için hiçbir şeyi -toprak, kaynaklar, fonlar- feda etmeden yapmıştı. İsrailliler hem pasta yemiş hem de pastadan pay almışlardı.

Ülke uluslararası alanda da gelişiyordu. Netanyahu, ABD Başkanı Barack Obama’nın iki devletli çözümü yeniden canlandırma ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini dondurma yönündeki baskılarına kısmen Cumhuriyetçilerle ittifak kurarak karşı koydu. Netanyahu, Obama’nın İran’la nükleer anlaşma imzalamasını engelleyememiş olsa da Donald Trump’ın başkanlığı kazanmasının ardından Washington anlaşmadan çekildi. Trump ayrıca İsrail’deki Amerikan Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı ve yönetimi İsrail’in Golan Tepelerini Suriye’den ilhak etmesini tanıdı. Trump döneminde ABD, İsrail’in Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmalarını imzalamasına yardımcı oldu ki bu bir zamanlar İsrail-Filistin barış anlaşması olmadan imkansız görünen bir ihtimaldi. Uçak dolusu İsrailli yetkili, askeri şef ve turist Körfez şeyhliklerinin lüks otellerini ve Marakeş çarşılarını sık sık ziyaret etmeye başladı.

Netanyahu Filistin meselesini bir kenara bırakırken İsrail’in iç toplumunu da yeniden şekillendirmeye çalıştı. Netanyahu 2015’te sürpriz bir şekilde yeniden seçildikten sonra sağcı bir koalisyon kurarak muhafazakâr bir devrimi ateşleme hayalini yeniden canlandırdı. Başbakan bir kez daha “elitlere” karşı söylenmeye başladı ve kendisine düşman ve destekçileri için fazla liberal olarak gördüğü eski düzene karşı bir kültür savaşı başlattı. 2018’de İsrail’i “Yahudi Halkının Ulus-Devleti” olarak tanımlayan ve Yahudilerin kendi topraklarında “kendi kaderini tayin etme” konusunda “eşsiz” bir hakka sahip olduğunu ilan eden büyük ve tartışmalı bir yasanın geçmesini sağladı. Bu yasa, ülkenin Yahudi çoğunluğuna öncelik tanıyor ve Yahudi olmayan halkını ikincilleştiriyordu.

Aynı yıl Netanyahu’nun koalisyonu çöktü. Ardından İsrail uzun bir siyasi krize sürüklendi ve ülke 2019 ile 2022 yılları arasında her biri Netanyahu’nun iktidarı için bir referandum niteliğinde olan beş seçime sürüklendi. Siyasi mücadelenin yoğunluğu, başbakana karşı açılan bir yolsuzluk davasıyla daha da arttı ve 2020’de ceza iddianamesi ve devam eden bir yargılamayla sonuçlandı. İsrail “Bibiciler” ve “Bibici olmayanlar” arasında bölündü. (“Bibi” Netanyahu’nun lakabıdır.) 2021’deki dördüncü seçimde Netanyahu’nun rakipleri nihayet onun yerine sağcı Naftali Bennett ve merkezci Yair Lapid liderliğinde bir “değişim hükümeti” kurmayı başardı. Koalisyonda ilk kez bir Arap partisi de yer aldı.

Buna rağmen Netanyahu’nun muhalefeti, iktidarının temel önermesine hiçbir zaman meydan okumadı: İsrail’in Filistin meselesini ele almadan başarılı olabileceği. İsrail için geleneksel olarak çok önemli bir siyasi konu olan barış ve savaş tartışması arka sayfa haberi haline geldi. Kariyerine Netanyahu’nun yardımcısı olarak başlayan Bennett, Filistin çatışmasını ülkenin yaşayabileceği ama ölmeyeceği “kalçadaki şarapnel parçasına” benzetti. O ve Lapid, Filistinliler karşısındaki statükoyu korumaya ve sadece Netanyahu’yu görevden uzak tutmaya odaklanmaya çalıştılar.

Elbette bu pazarlığın imkânsız olduğu ortaya çıktı. “Değişim hükümeti”, Batı Şeria yerleşimcilerinin İsrailli olmayan komşularından esirgenen medeni haklardan yararlanmasına izin veren belirsiz yasal hükümleri uzatmayı başaramayınca 2022 yılında çöktü. Bazı Arap koalisyonu üyeleri için bu apartheid hükümlerini imzalamak çok fazla taviz vermek anlamına geliyordu.

Halen yargılanmakta olan Netanyahu için hükümetin çöküşü tam da umduğu şeydi. Ülke yeni bir seçime giderken, sağcılardan, ultra Ortodoks Yahudilerden ve sosyal açıdan muhafazakâr Yahudilerden oluşan tabanını güçlendirdi. İktidarı geri kazanmak için özellikle İsrail-Filistin çatışmasını hala varlık nedeni olarak gören Batı Şeria yerleşimcilerine ulaştı. Bu dindar Siyonistler, işgal altındaki toprakları Yahudileştirme ve İsrail’in resmi bir parçası haline getirme hayallerine bağlı kaldılar. Fırsat verilirse, topraklardaki Filistinli nüfusu kovabileceklerini umuyorlardı. Ariel Şaron’un başbakan olduğu 2005 yılında Yahudi yerleşimcilerin Gazze’den tahliyesini engelleyememişlerdi, ancak o tarihten bu yana geçen yıllarda, laik müesses nizamın üyeleri özel sektörde para kazanmaya odaklanırken İsrail ordusu, kamu hizmeti ve medyasındaki kilit pozisyonları yavaş yavaş ele geçirdiler.

Radikallerin Netanyahu’dan iki temel talebi vardı. Birincisi ve en bariz olanı Yahudi yerleşimlerini daha da genişletmekti. İkincisi ise hem Yahudi Tapınağı’nın hem de Kudüs’ün Eski Şehri’ndeki Müslüman camisi Aksa’nın tarihi mekânı olan Tapınak Tepesi’nde daha güçlü bir Yahudi varlığı tesis etmekti. İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda bölgenin kontrolünü ele geçirdiğinden beri, burayı Arap yönetiminden çıkarmanın dehşet verici bir dini çatışmayı körükleyeceği korkusuyla Filistinlilere bölgede yarı özerklik verdi. Ancak İsrail aşırı sağı uzun zamandır bunu değiştirmeye çalışıyor. Netanyahu 1996’da ilk kez seçildiğinde, İkinci Tapınak dönemine ait kalıntıları ortaya çıkarmak için Aksa’ya bitişik bir yeraltı tünelindeki arkeolojik alanda bir duvar açması Kudüs’teki Arap protestolarında şiddetli bir patlamaya yol açtı. 2000’deki ikinci Filistin intifadası da benzer şekilde, o dönemde Netanyahu’nun partisi Likud’un başkanı olarak muhalefet lideri olan Şaron’un Tapınak Tepesi’ne yaptığı bir ziyaretle tetiklendi.

Mayıs 2021’de şiddet yeniden patlak verdi. Bu kez baş provokatör, Yahudi teröristleri alenen kutlayan aşırı sağcı bir politikacı olan Itamar Ben-Gvir’di. Ben-Gvir, Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimcilerin eski tapuları kullanarak bazı sakinleri kovduğu bir Filistin mahallesinde “parlamento ofisi” açmış, Filistinliler de buna tepki olarak kitlesel protestolar düzenlemişti. Yüzlerce göstericinin Aksa’da toplanmasının ardından İsrail polisi cami yerleşkesine baskın düzenledi. Bunun sonucunda Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar patlak verdi ve hızla İsrail genelinde etnik olarak karışık kasabalara yayıldı. Hamas bu baskını bahane ederek Kudüs’ü roketlerle hedef aldı ve bu da İsrail’de daha fazla şiddete ve Gazze’de İsrail’in yeni bir misillemesine yol açtı.

Yine de İsrail ve Hamas’ın şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde ateşkese varmasıyla çatışmalar dağıldı. Katar ödemelerini sürdürdü ve İsrail, Gazze Şeridi’nin ekonomisini iyileştirmek ve halkın çatışma arzusunu azaltmak için bazı Gazzelilere çalışma izni verdi. Hamas, İsrail’in 2023 baharında müttefiki Filistin İslami Cihad milislerini vurmasına seyirci kaldı. Sınırdaki göreceli sessizlik IDF’nin güçlerini yeniden konuşlandırmasına ve muharip taburların çoğunu yerleşimcileri terörist saldırılardan koruyabilecekleri Batı Şeria’ya taşımasına olanak sağladı. 7 Ekim’de bu yeniden konuşlanmaların tam da Sinvar’ın istediği şey olduğu ortaya çıktı.

Bibi’nin darbesi

İsrail’de Kasım 2022’de yapılan seçimlerde Netanyahu iktidarı yeniden kazandı. Kurduğu koalisyon İsrail parlamentosundaki 120 sandalyenin 64’ünü alarak son zamanlardaki standartlara göre ezici bir üstünlük elde etti. Yeni hükümetin kilit isimleri, Batı Şeria yerleşimcilerini temsil eden milliyetçi bir dini partinin lideri olan Bezalel Smotrich ve Ben-Gvir’di. Ultra-Ortodoks partilerle birlikte çalışan Netanyahu, Smotrich ve Ben-Gvir otokratik ve teokratik bir İsrail için plan hazırladılar. Örneğin yeni kabinenin ilkeleri “Yahudi halkının tüm İsrail Toprakları üzerinde münhasır ve devredilemez bir hakka sahip olduğunu” ilan ediyor ve Filistinlilerin Gazze’de bile toprak taleplerini reddediyordu. Smotrich maliye bakanı olarak Yahudi yerleşimlerini genişletmek için büyük bir program başlattığı Batı Şeria’dan sorumlu oldu. Ben-Gvir, polis ve hapishaneleri kontrol etmek üzere ulusal güvenlik bakanı olarak atandı. Gücünü daha fazla Yahudi’nin Tapınak Tepesi’ni (Aksa) ziyaret etmesini teşvik etmek için kullandı. Ocak ve Ekim 2023 arasında, yaklaşık 50 bin Yahudi Tapınak Tepesi’ni ziyaret etti – kayıtlardaki diğer tüm eşdeğer dönemlerden daha fazla. (2022 yılında Tapınak Tepesi’nde 35 bin Yahudi ziyaretçi vardı).

Netanyahu’nun radikal yeni hükümeti İsrailli liberaller ve merkezciler arasında öfke uyandırdı. Ancak Filistinlileri aşağılamak gündemlerinin merkezinde olsa da, bu eleştirmenler kabineyi kınarken işgal altındaki toprakların ve Aksa’nın kaderini görmezden gelmeye devam etti. Bunun yerine büyük ölçüde Netanyahu’nun yargı reformlarına odaklandılar. Ocak 2023’te açıklanan bu yasa önerileri, resmi bir anayasası olmayan bir ülkede medeni ve insan haklarının koruyucusu olan İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bağımsızlığını kısıtlayacak ve yürütme gücü üzerinde denge ve denetleme sağlayan yasal danışma sistemini ortadan kaldıracaktı. Tasarılar yasalaşmış olsalardı, Netanyahu ve ortaklarının otokrasi inşa etmesini çok daha kolaylaştıracak ve hatta onu yolsuzluk davasından bile kurtarabilecekti.

Yargı reformu tasarıları şüphesiz olağanüstü tehlikeliydi. Haklı olarak muazzam bir protesto dalgasına yol açtılar ve her hafta yüz binlerce İsrailli gösteri yaptı. Ancak Netanyahu’nun muhalifleri bu darbeye karşı çıkarken yine işgalle ilgisi olmayan bir meseleymiş gibi davrandılar. Her ne kadar yasalar kısmen İsrail Yüksek Mahkemesi’nin Filistinlilere sağlayacağı yasal korumayı zayıflatmak için hazırlanmış olsa da, göstericiler vatan haini damgası yemekten korktukları için işgalden ya da feshedilmiş barış sürecinden bahsetmekten kaçındılar. Aslında organizatörler, gösterilerde Filistin bayraklarının görünmesini engellemek için İsrail’in işgal karşıtı protestocularını bir kenara itmeye çalıştılar. Bu taktik başarılı oldu ve protesto hareketinin Filistin davası tarafından “lekelenmemesini” sağladı: Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan İsrailli Araplar gösterilere katılmaktan büyük ölçüde kaçındı. Ancak bu durum hareketin başarıya ulaşmasını zorlaştırdı. İsrail’in demografik yapısı göz önüne alındığında, merkez sol Yahudilerin bir hükümet kurmak istiyorlarsa ülkedeki Araplarla ortaklık kurmaları gerekiyor. Göstericiler İsrailli Arapların kaygılarını gayri meşrulaştırarak Netanyahu’nun stratejisine hizmet ettiler.

Arapların dışarıda kalmasıyla, yargı reformları konusundaki mücadele Yahudiler arası bir mesele olarak ilerledi. Göstericiler mavi ve beyaz Davut Yıldızı bayrağını benimsedi ve liderlerinin ve konuşmacılarının çoğu emekli üst düzey subaylardı. Protestocular askeri kimliklerini göstererek 1982’de Lübnan’ın işgalinden bu yana IDF’ye gölge düşüren prestij kaybını tersine çevirdi. Hava kuvvetlerinin hazırlığı ve savaş gücü için hayati önem taşıyan yedek pilotlar, yasaların kabul edilmesi halinde hizmetten çekilme tehdidinde bulundu. Kurumsal muhalefetin bir göstergesi olarak IDF liderleri, yedek pilotları disipline etmelerini talep eden Netanyahu’yu geri çevirdi.

IDF’nin başbakanla ters düşmesi şaşırtıcı değildi. Netanyahu uzun kariyeri boyunca ordu ile sık sık çatıştı ve en güçlü rakipleri Şaron, Rabin ve Barak gibi siyasetçi olan emekli generaller oldu- Netanyahu’nun acil savaş kabinesinin bir parçası yaptığı ancak sonunda ona meydan okuyup başbakanlığa geçebilecek Benny Gantz’dan bahsetmiyorum bile. Netanyahu uzun zamandır generallerin askeri açıdan güçlü ama diplomatik açıdan esnek İsrail vizyonunu reddediyor. Ayrıca çekingen, hayal gücünden yoksun ve hatta yıkıcı olarak gördüğü karakterleriyle de alay etti. Bu nedenle, Mart 2023’te canlı yayında İsrail’deki çatlakların ülkeyi savunmasız bıraktığı ve savaşın yakın olduğu uyarısında bulunmasının ardından kendi savunma bakanı emekli general Yoav Gallant’ı kovması şok etkisi yaratmadı.

Gallant’ın kovulması spontane sokak protestolarına yol açtı ve Netanyahu onu görevine iade etti. (Savaşı birlikte yönetiyor olsalar bile, iki azılı rakip olarak kaldılar) Ancak Netanyahu Gallant’ın uyarısını görmezden geldi. Temmuz ayında İsrail’in baş askeri istihbarat analisti tarafından düşmanların ülkeyi vurabileceğine dair yapılan daha detaylı bir uyarıyı da göz ardı etti. Görünüşe göre Netanyahu bu tür uyarıların siyasi amaçlı olduğuna ve Tel Aviv’deki IDF karargahındaki görevdeki askeri şefler ile caddenin karşısında protesto gösterisi yapan eski komutanlar arasında zımni bir ittifakı yansıttığına inanıyordu.

Netanyahu’nun aldığı uyarılar çoğunlukla Hamas’a değil İran’ın bölgesel müttefik ağına odaklanıyordu. Hamas’ın saldırı planı İsrail istihbaratı tarafından bilinmesine ve grup IDF gözlem noktalarının önünde manevralar yapmasına rağmen, üst düzey askeri ve istihbarat yetkilileri Gazze’deki düşmanlarının bunu gerçekten yapabileceğini hayal edemediler ve aksi yöndeki önerileri hasıraltı ettiler. 7 Ekim saldırısı kısmen İsrail bürokrasisinin bir başarısızlığıydı.

Yine de Netanyahu’nun aldığı istihbarat üzerine hiçbir ciddi görüşme yapmamış olması, siyasi muhalefetle ciddi bir uzlaşmaya varmayı ve ülkedeki çatlağı iyileştirmeyi reddetmesi gibi savunulamaz. Bunun yerine, ciddi uyarılara ve olası geri tepmelere aldırmadan yargı darbesine devam etmeye karar verdi. “İsrail birkaç Hava Kuvvetleri filosu olmadan da yapabilir” diye küstahça ilan etti: “Ama hükümetsiz asla.”

Temmuz 2023’te, Netanyahu ve aşırı sağcı koalisyonu için bir başka zirve noktası olan ilk yargı yasası İsrail parlamentosundan geçti. (Sonunda Ocak 2024’te Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi.) Başbakan, ABD-Suudi savunma anlaşmasını da içeren üçlü bir anlaşmanın parçası olarak en zengin ve en önemli Arap devleti olan Suudi Arabistan ile bir barış anlaşması imzalayarak yakında kendisini daha da yükselteceğine inanıyordu. Sonuç İsrail dış politikasının nihai zaferi olacaktı: İran ve bölgesel vekillerine karşı bir Amerikan-Arap-İsrail ittifakı. Netanyahu için bu, kendisini ana akıma sevdiren bir başarı olurdu.

Başbakan kendinden o kadar emindi ki 22 Eylül’de BM Genel Kurulu kürsüsüne çıkarak İsrail’i merkeze alan “yeni Ortadoğu” haritasını tanıttı. Bu, Oslo anlaşmalarını imzaladıktan sonra bu ifadeyi ortaya atan rakibi Peres’e kasıtlı bir göndermeydi. Netanyahu konuşmasında “Daha da heyecan verici bir atılımın eşiğinde olduğumuza inanıyorum: Suudi Arabistan ile tarihi bir barış” diyerek övündü. Netanyahu Filistinlilerin hem İsrail hem de bölge için sonradan düşünülen bir konu haline geldiğini açıkça ifade etti. “Filistinlilere yeni barış anlaşmaları üzerinde veto hakkı vermemeliyiz” dedi: “Filistinliler Arap dünyasının sadece yüzde ikisi.” İki hafta sonra Hamas saldırarak Netanyahu’nun planlarını alt üst etti.

Patlamadan sonra

Netanyahu ve destekçileri 7 Ekim’in sorumluluğunu üstlerinden atmaya çalıştılar. Onlara göre Başbakan, Gazze’de şüpheli bir şeyler olduğuna dair son dakika uyarıları konusunda kendisini bilgilendirmeyen güvenlik ve istihbarat şefleri tarafından yanlış yönlendirildi (ancak bu kırmızı bayraklar bile küçük bir saldırı belirtisi ya da sadece gürültü olarak yorumlandı). Netanyahu’nun ofisi saldırıdan birkaç hafta sonra Twitter’da “Başbakan Netanyahu hiçbir koşulda ve hiçbir aşamada Hamas’ın savaş niyetleri konusunda uyarılmadı” diye yazdı: “Aksine, askeri istihbarat başkanı ve Şin Bet başkanı da dahil tüm güvenlik kademesinin değerlendirmesi Hamas’ın caydırıldığı ve bir anlaşma arayışında olduğu yönündeydi.” (Daha sonra bu yazı için özür diledi.)

Ancak askeri ve istihbari yetersizlik, her ne kadar iç karartıcı olsa da, başbakanı sorumluluktan kurtaramaz ve bunun tek nedeni hükümetin başı olarak Netanyahu’nun İsrail’de olup bitenlerden nihai sorumluluk taşıması değil. Savaş öncesi İsraillileri bölmeye yönelik pervasız politikası ülkeyi savunmasız hale getirerek İran’ın müttefiklerini parçalanmış bir topluma saldırmaya teşvik etti. Netanyahu’nun Filistinlileri aşağılaması radikalizmin gelişmesine yardımcı oldu. Hamas’ın operasyonuna “Aksa Tufanı” adını vermesi ve saldırıları Aksa’yı Yahudilerin ele geçirmesinden korumanın bir yolu olarak göstermesi tesadüf değil. Müslümanların kutsal mekanını korumak, İsrail’e saldırmak ve IDF’nin karşı saldırısının kaçınılmaz korkunç sonuçlarıyla yüzleşmek için bir neden olarak görülüyordu.

İsrail kamuoyu Netanyahu’yu 7 Ekim’deki sorumluluğundan muaf tutmadı. Başbakan’ın partisi anketlerde dibe vurdu ve hükümet parlamentoda çoğunluğu elinde tutmasına rağmen onay oranı da düştü. Ülkenin değişim arzusu sadece kamuoyu araştırmalarıyla ifade edilmiyor. Militarizm her kesime geri döndü. Eski Netanyahu karşıtı organizatörler ülkenin güney ve kuzeyinden tahliye edilenlerle ilgilenme konusunda işlevsiz İsrail hükümetinin yerini alırken, Bibi karşıtı göstericiler protestolara rağmen yedek görevlerini yerine getirmek için acele etti. Birçok İsrailli, Ben-Gvir’in özel küçük silahların düzenlenmesini kolaylaştırma kampanyasının da yardımıyla tabanca ve saldırı tüfekleriyle silahlandı. On yıllar süren kademeli düşüşün ardından savunma bütçesinin yaklaşık yüzde 50 oranında artması bekleniyor.

Ancak bu değişiklikler, anlaşılabilir olsa da değişim değil hızlanmadır. İsrail hâlâ Netanyahu’nun yıllardır onu yönlendirdiği yolu takip ediyor. Kimliği artık daha az liberal ve eşitlikçi, daha çok etnik milliyetçi ve militarist. İsrail’deki her sokak köşesinde, halk otobüsünde ve televizyon kanalında görülen “Zafer için Birlik” sloganı, ülkenin Yahudi toplumunu birleştirmeyi amaçlıyor. Acil bir ateşkesi ve esir değişimini ezici bir çoğunlukla destekleyen Arap azınlığın protesto gösterileri düzenlemesi polis tarafından defalarca yasaklandı. Düzinelerce Arap vatandaşı, 7 Ekim saldırılarını desteklemese ya da onaylamasa bile, Gazze’deki Filistinlilerle dayanışmayı ifade eden sosyal medya paylaşımları nedeniyle yasal olarak suçlandı. Bu arada birçok liberal İsrailli Yahudi, kendilerine göre Hamas’ın yanında yer alan Batılı meslektaşları tarafından ihanete uğramış hissediyor. Netanyahu’nun dini otokrasisinden uzaklaşmak için savaş öncesi tehditlerini yeniden gözden geçiriyorlar ve İİsrail emlak şirketleri, yurt dışında yaşadıkları artan antisemitizmden kaçınmak isteyen yeni bir Yahudi göçmen dalgasını bekliyor.

Ve tıpkı savaş öncesi dönemde olduğu gibi, neredeyse hiçbir İsrailli Yahudi, Filistin sorununun barışçıl yollarla nasıl çözülebileceğini düşünmüyor. Geleneksel olarak barış arayışıyla ilgilenen İsrail solu artık neredeyse yok olmuş durumda. Netanyahu öncesi eski güzel İsrail’e nostalji duyan Gantz ve Lapid’in merkezci partileri, yeni militarist toplumda kendilerini evlerinde hissediyor gibi görünüyor ve barış için toprak müzakerelerini destekleyerek ana akım popülerliklerini riske atmak istemiyorlar. Sağ kesim ise Filistinlilere hiç olmadığı kadar düşmanca yaklaşıyor.

Netanyahu Filistin Yönetimi’ni Hamas’la bir tutuyor ve bu yazı yazıldığı sırada, böyle bir kararın iki devletli çözümü yeniden canlandıracağını bildiğinden, Filistin Yönetimi’nin savaş sonrası Gazze’yi yönetmesi yönündeki Amerikan önerilerini reddetti. Başbakanın aşırı sağcı dostları Gazze’yi insansızlaştırmak ve Filistinlileri başka ülkelere sürgün ederek ikinci bir Nakba yaratmak ve böylece toprakları yeni Yahudi yerleşimlerine açmak istiyor. Bu hayali gerçekleştirmek için Ben-Gvir ve Smotrich, Netanyahu’dan Gazze’yi Filistinlilerin yönetimine bırakacak bir savaş sonrası düzenleme tartışmasını reddetmesini ve hükümetin İsrailli rehinelerin daha fazla serbest bırakılması için müzakere etmeyi reddetmesini talep ettiler. Ayrıca İsrail’in Yahudi yerleşimcilerin Batı Şeria’daki Arap sakinlere yönelik yeni saldırılarını durdurmak için hiçbir şey yapmamasını sağladılar.

Eğer geçmiş emsal teşkil ediyorsa, ülke tamamen umutsuz değil. Tarih ilericiliğin geri gelebileceğini ve muhafazakarların etkisini kaybedebileceğini gösteriyor. Daha önceki büyük saldırılardan sonra İsrail kamuoyu başlangıçta sağa kaymış ancak daha sonra yön değiştirerek barış karşılığında toprak tavizlerini kabul etmişti. 1973’teki Yom Kippur Savaşı, sonunda Mısır ile barışa; 1987’de başlayan ilk intifada Oslo anlaşmalarına ve Ürdün ile barışa yol açtı ve 2000’de patlak veren ikinci intifada Gazze’den tek taraflı çekilmeyle sona erdi.

Ancak bu dinamiğin tekrarlanma ihtimali zayıf. İsrail’in 1973’ten sonra Mısır ve cumhurbaşkanı gibi kabul ettiği bir Filistinli grup ya da lider yok. Hamas İsrail’i yok etmeye kararlı ve Filistin Yönetimi zayıf. İsrail de zayıf: Savaş zamanındaki birliği şimdiden çatırdıyor ve çatışmalar azaldığında ülkenin daha da parçalanma ihtimali yüksek. Bibi karşıtları hayal kırıklığına uğramış Bibi destekçilerine ulaşmayı ve bu yıl erken seçime zorlamayı umuyor. Netanyahu da korkuları körükleyecek ve daha fazla bastıracak. Ocak ayında rehinelerin yakınları parlamento toplantısını basarak hükümetten aile üyelerinin serbest bırakılmasını sağlamasını talep etmiş, bu da İsrailliler arasında ülkenin önceliğinin Hamas’ı yenmek mi yoksa kalan esirleri kurtarmak için bir anlaşma yapmak mı olması gerektiği konusundaki tartışmanın bir parçası olmuştu. Belki de üzerinde birlik sağlanan tek fikir, barış için toprak anlaşmasına karşı çıkmak. Yahudi İsraillilerin çoğu 7 Ekim’den sonra daha fazla toprak kaybının militanlara bir sonraki katliam için fırlatma rampası sağlayacağı konusunda hemfikir.

Nihayetinde İsrail’in geleceği yakın tarihine çok benzeyebilir. Netanyahu olsun ya da olmasın, “çatışma yönetimi” ve “çim biçme” devlet politikası olmaya devam edecek; bu da daha fazla işgal, yerleşim ve yerinden etme anlamına geliyor. Bu strateji, en azından 7 Ekim’in dehşetiyle yaralanmış ve yeni barış önerilerine sağır İsrail halkı için en az riskli seçenek gibi görünebilir. Ancak bu sadece daha fazla felakete yol açacak. İsrailliler Filistinlileri görmezden gelmeye ve onların arzularını, hikayelerini ve hatta varlıklarını reddetmeye devam ederlerse istikrar bekleyemezler.

Dayan’ın asırlık uyarısından ülkenin çıkarması gereken ders budur. İsrail, yaşanabilir ve saygılı bir birlikte yaşam istiyorsa Filistinlilere ve birbirlerine ulaşmalı.

Dünya Basını

Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Yayınlanma

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.

ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.

Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.

Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.

“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”

Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.

West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.

Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.

“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”

Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.

Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.

İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”

Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.

Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.

Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.

Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.

Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.

“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”

Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.

Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.

Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.

Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.

“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”

Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.

Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.

Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.

Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.

Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.

“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”

Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.

Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.

Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.

Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.

Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.

“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”

Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.

West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.

Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.

West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.

Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.

“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”

Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.

Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.

Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.

Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.

West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.

Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.

“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”

Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.

West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.

Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.

West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.

Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.

“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”

Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.

Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.

Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.

Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.

“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”

Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.

Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.

Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.

Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.

“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”

Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.

Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.

Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.

Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.

“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”

Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.

Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.

Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.

West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.

“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”

Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.

Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.

Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.

West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.

“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”

Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.

West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.

Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.

“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”

2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.

Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.

Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.

Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.

“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”

Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.

Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.

Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.

Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.

Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.

Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.

Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.

Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.

Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.

Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.

“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”

Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.

Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.

Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.

Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.

Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.

Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.

Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.

ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.

“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”

Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.

Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.

Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.

Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.

Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.

Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.

Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.

Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.

Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.

“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”

Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.

İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.

İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.

Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.

İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.

Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.

Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.

Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.

Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.

Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.

Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English