Dünya Basını
Seymour Hersh: Kuzey Akım boru hatları ve çevreleme politikasının tehlikeleri

Çevirmenin notu: Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh, geçen hafta Kuzey Akım sabotajının kim tarafından planlandığını ve nasıl gerçekleştirildiğini tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı. Okur, makalenin Türkçe tercümesine şuradan ulaşılabilir. Hersh’in anlattıkları, öteden beri ismi meçhul kaynaklara dayanarak haber yapan Batı ana akım medyası tarafından şüpheyle karşılandı. Devamındaki gelişmeler Hersh’ü doğrulasa da ana akım basında ölüm sessizliği hakim.
Kuzey Akım boru hatları ve çevreleme politikasının tehlikeleri
Baltık Denizi’ndeki sabotaj, ABD’nin Rusya ile Batı Avrupa’nın arasını açmaya yönelik uzun süredir devam eden politikasının sonucuydu
6 Şubat 2024
Perşembe günü, Başkan Joe Biden’ın 2022 sonbaharında Rus doğalgaz boru hatları Kuzey Akım 1 ve 2’yi yok ederek Vladimir Putin’e bir kararlılık sinyali gönderme kararını haberleştirmemin üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Kuzey Akım 1, Almanya’yı Batı Avrupa’nın en etkili ekonomik gücü haline getirmişti.
Ana akım basının bu haberin peşine düşmedeki başarısızlığı üzerinde durmayacağım; yıllar önce öğrendiğim üzere bazı muhabirlerin içeriden kaynakları var, bazılarının ise yok. Ancak şu anda başkanlık makamından gelen, Yemen’de Husilere karşı, Orta Doğu’daki Amerikan karşıtlığının büyük bir kısmının ardında olduğuna inanılan İranlılara karşı ve elbette Ukrayna savaşında Moskova’ya karşı devam eden türden sinyaller hakkında öğrendiğim bir dersi aktaracağım.
Bu, Amerika’nın Vietnam’a müdahalesinin ilk günlerinin tarihini bilen biri tarafından bana anlatılan bir Soğuk Savaş hikâyesi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, Çin’de yanlış tarafı destekledi ve Mao Zedong liderliğindeki komünist güçler 1949 yılında zafer ilan etti. Bu, Amerika’nın dünya çapında komünizmi kontrol altına alma çabası için bir başka gerileme olarak görüldü. Çevreleme o dönemde ABD’nin en önemli politikasıydı ve Mao’nun 1953’te Diem Bien Phu’daki savaşta Fransızları mağlup eden Vietnamlı lider Ho Chi Minh’i desteklemesinden endişe ediliyordu. 1954’te Cenevre’de düzenlenen ve pek dikkat çekmeyen uluslararası barış konferansında, rasyonel diplomasinin zaferi olarak Vietnam’ın bölünmesi, Ho’nun Kuzey’e hâkim olması ve Güney’de komünist olmayan bir rejimin kurulması kararlaştırıldı.
Güney’de bundan sonra yaşanacakları Amerika’nın komünizm korkusu belirledi; Eisenhower yönetimi, Katolik Kilisesi’nin ve aralarında yeni seçilen Massachusetts Senatörü John F. Kennedy ve güçlü iş insanı babası Joseph Kennedy’nin de bulunduğu ABD Kongresi’ndeki pek çok şahsiyetin desteğini alarak Frankofon dindar Katolik güneyli Ngo Dinh Diem’i başkan olarak atadı. Diem’in Güney’de Fransızlardan nefret eden Budist ve Katoliklerle çok az ortak noktası vardı ama başkan olarak atanması Ho Chi Minh ve Çinlilere Amerika’nın komünizmin yarımada boyunca Laos ve Kamboçya’ya yayılmasını engelleme amacıyla Güney’de olduğunun bir işaretiydi.
Amerika’nın çevreleme savaşını sürdürdüğü sonraki on dokuz yılda neler olduğunu anladığımızı sanıyoruz ama çoğunlukla anlamıyoruz. Milyonlarca Vietnamlının ve 58 binden fazla Amerikalının ölümünden sonra Saygon, 30 Nisan 1975’te Kuzey’in eline geçti. Saygon’daki büyükelçiliğin çatısından kaçan son Amerikan helikopterinin iniş takımlarına tutunan çaresiz Vietnamlıların insanlıktan uzak görüntüsü benim neslimin asla unutmayacağı bir görüntü. Çeşitli rejimleri binlerce Amerikan bombasıyla desteklenen Kamboçya, nisan ayının son günlerinde komünist Kızıl Kmerler’in eline geçti ve mayıs ayı sonunda yeni bir hükümet kuruldu. Ağustos ayında ise komünist Pathet Lao, aylar önce savaş meydanlarında kazandığı zaferi, hükümeti resmen ele geçirerek pekiştirdi.
Peki sonra ne oldu?
Savaşı kaybettik, boş verdik ve yolumuza devam ettik.
Kamboçya, dünyayı dehşete düşüren bir cinayet ve vahşet dalgası başlatan Pol Pot liderliğindeki fanatik Kızıl Kmerler tarafından ele geçirildi. Güney Vietnam’daki komünist galipler, adil olsun ya da olmasın, Batı sempatizanı olarak gördükleri binlerce kişiyi tasfiye etmeye başladı; bunların pek çoğu Güney Vietnam ordusuna askere alınmış ya da sürüklenmiş güneylilerden oluşuyordu. Bu insanlar fiziksel iş gücü ile zihinsel işkencenin birleştirildiği yeniden eğitim kamplarına atıldılar. Hapse atılanlar arasında Amerikalılar tarafından Viet Kong olarak bilinen ve komünist değil, milliyetçi olan Kuzey’in sadık müttefiklerinin pek çok mensubu da vardı.
Bugün komünist olmayan ve Amerika’nın en büyük ticaret ortağı olan birleşik Vietnam, Amerikalılar ve Avrupalılar için önemli bir turistik destinasyon. Aynı şey binlerce yıllık tapınaklarıyla Kamboçya’daki Ankor Wat için de söylenebilir. Birkaç yıl önce oradaki bir tatil köyünde golf oynadım ve ailemle birlikte gezmeye gittim. Komünist Laos nispeten uzak kalsa da hızla modernleşiyor ve Çin’in önemli ticaret ortaklarından biri.
Amerika’nın uğruna savaştığı, öldüğü ve öldürdüğü her şey birkaç ay içinde yok oldu. Yani burası çevrelemek için çok büyüktü. Sinyal vermek de buraya kadarmış. Vladimir Putin’in Rusya’yı Ukrayna ile savaşa sürükleyeceğinin açıkça görüldüğü 2022 başlarında Biden yönetiminin bilmediği ya da ilgisini çekmeyen bir dersti bu. Biden siyasi kariyeri boyunca uzun süredir Rusya’nın ve ondan önce de Sovyet komünizminin güçlü bir muhalifiydi ve bilhassa Putin’den nefret ediyordu.
Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına izin verilmeyeceği konusunda teminat vermesi halinde Putin’in işgali erteleyeceği ya da iptal edeceği artık yaygın olarak kabul ediliyor. Bu teminat verilmedi. Bunun yerine Biden, Ruslar saldırmadan iki hafta önce Putin’i, Amerika’nın Rus gazını Almanya’ya ulaştırmak üzere yeni inşa edilen Kuzey Akım 2 boru hattını imha edeceği konusunda açıkça uyardı. Putin, on yıl önce Almanya’ya gaz ulaştırmaya başlayan Kuzey Akım 1 boru hattını halihazırda yavaşlatmış ve daha sonra da kapatmıştı.
Ucuz gaz, Almanya’nın Batı Avrupa’nın başat üretim gücü haline gelmesine yardımcı olmuştu. 1950’lerin sonlarından beri ABD ve Batı Avrupalı müttefikleri Rus enerjisinin siyasi etkilerinden endişe duyuyordu.
Kuzey Akım 1 ve 2’yi havaya uçurma fikri, o dönemde CIA’in öncülük ettiği Amerikan istihbarat camiasından gelmişti. Camiaya 2021’in sonlarında Putin’i geri adım atmaya ikna edebilecek alternatifler —ABD’nin eylemleri— sorulmuştu. İşte bu anlayışla, Başkan Biden’ın istediği şeyi yapmanın bir yolunu bulmak —Putin’e, Rusya Devlet Başkanı’nı savaşa girmekten alıkoyabilecek bir tehdit sunmak— için son derece gizli bir CIA birimi organize edildi. CIA’in güveninden güç alan Biden, 7 Şubat 2022’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında, yanında Almanya Başbakanı Olaf Scholz olduğu halde Kuzey Akım’ı havaya uçurma tehdidinde bulunarak istihbarat camiasını şaşkına çevirdi.
Norveç’te gizlilik içinde bulunan CIA ekibi, görevi üzerinde çalışmaya devam etti ve karmaşık işi ilkbaharın başlarına kadar halletmenin bir yolunu buldu. Bazı planlamacılara göre o zamanki anlayış, Biden’ın tetiği çekmesi ve Putin’e tehdit ettiği şeyi yaptığını açıkça söylemesiydi ve Putin’in, sözleri ciddiye alınacak bir Amerikan başkanıyla karşı karşıya olduğunu anlaması gerekiyordu. Fakat Biden son dakikada fikrini değiştirdi —daha önce yerleştirilmiş olan bombaların su altında patlatılması için zaman belirlenmişti— ve operasyon askıya alındı. CIA ekibine hiçbir açıklama yapılmadı ve Amerikan bombaları Biden ne zaman isterse o zaman patlatılmak üzere yerinde bırakıldı.
Amerikan ekibi, Başkan’ın kendilerine görevlerinin amacının Putin’e yaptıklarının hemen sonuçlarının olacağını göstermek olduğu söylenen şeyi yapmayı reddetmesine kızan bazılarıyla birlikte dağıtıldı. Mayınlar Biden’ın isteği üzerine 26 Eylül’de, Ukrayna savaşından altı ay sonra, hiçbir zaman netleştirilemeyen gerekçelerle uzaktan patlatıldı, nitekim Biden’ın Beyaz Saray’ı o zaman da bugün de patlamalarla hiçbir ilgisi olmadığı konusunda ısrar ediyor.
Uluslararası bir sansasyon haline gelen patlamaların ardından bir Beyaz Saray muhabirinin Kuzey Akım konusunu gündeme getirmesi dört gün sürdü. Biden bombalamaları “kasıtlı bir sabotaj eylemi” olarak nitelendirdi ve Rusların “bu konuda [yanlış] bilgi ve yalanlar pompaladığını” iddia etti. Bunun üzerine bir muhabir, basın toplantısında Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’a kendisinin ve diğer basın mensuplarının Başkan’ın açıklamalarını “ABD artık bu sabotaj eyleminden Rusya’nın sorumlu olduğuna inanıyor mu?” şeklinde anlamaları gerekip gerekmediğini sordu.
Geçtiğimiz şubat ayında bildirdiğim üzere, Rusya’ya dönük savaş öncesi gizli bir potansiyel tehdidin yaratılmasında baş aktör olan Sullivan, şaşırtmacasıyla nefes kesen bir yanıt verdi. “Rusya, bir şeyden sorumlu olduğu zaman sıklıkla yaptığı şeyi yaptı, yani bunu özünde başkasının yaptığına dair suçlamalarda bulundu. Bunu zaman içinde defalarca gördük,” dedi. Sullivan, Başkan’ın aynı zamanda “Birleşik Devletler hükümetinin bu olayda bir suçlama yapmaya hazır olmadan önce soruşturmada yapılması gereken daha çok iş olduğu” konusunda da net olduğunu söyledi. Beyaz Saray’ın bölgedeki müttefikleri çalışmalarını tamamlayana kadar “kesin bir karar” vermeyeceğini dile getirdi.
Sullivan, Rusya’nın ABD’nin bombalı saldırıda parmağı olduğu yönündeki iddiasının “tamamen gerçek dışı olduğunu” söyledi: “Ruslar bunun gerçek dışı olduğunu biliyor ama elbette bu onların oyun kitabının bir parçası.”
Hükümetleri ne olduğunu öğrenmek için her türlü gerekçeye sahip olan İsveç ve Danimarka, patlamalardan birkaç gün sonra yaşananları soruşturmak üzere birlikte çalışacaklarını açıkladılar. 2 Ekim’de Almanya, soruşturmada İsveç ve Danimarka ile birlikte çalışacağını söyledi. On iki gün sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı, soruşturmanın dışında bırakılmaktan duyduğu “şaşkınlığı” dile getirdi. Aynı gün İsveç de soruşturmaya katılmayacağını, zira bunun ülkenin ulusal güvenliğiyle ilgili bilgi aktarımını içereceğini belirtti.
Daha önce de yazdığım üzere, her iki ülke de ABD’nin patlamalardan aylar önce Baltık Denizi’nde sualtı dalış talimleri yaptığını bilmesine rağmen ne İsveç ne de Danimarka’dan sualtı bombalamalarının nedenine ilişkin daha fazla bilgi alınamadı. İki ülkenin soruşturmalarını tamamlayamaması, bana söylendiği üzere, her iki ülkedeki bazı üst düzey yetkililerin neler olup bittiğini tam olarak anlamış olmalarından kaynaklanmış olabilir.
ABD, o zamandan bu yana Rusya’nın patlamalarla ilgili Birleşmiş Milletler nezdinde bağımsız bir soruşturması başlatma girişimlerinden en az birini veto etti. ABD istihbarat camiası da Alman makamlarıyla birlikte boru hattı bombalamasıyla ilgili alternatif haberler yazan gazetecilere destek verdi. Bu tür haberler, her seferinde yüksek riskli teknik dalış için kullanıldığı söylenen 49 metrelik bir yata atıfta bulundu.
Başkan Biden’ın, boru hatlarının imha edilmesinden bu yana geçen on altı ay içinde, patlamalarla ilgili olarak tüm kaynakların soruşturulması için uzmanlarını “görevlendirdiğine” —Amerikan istihbarat camiasının gözde lafıdır— dair hiçbir kanıt yok. Başkan Biden’a yakınlığıyla bilinen Şansölye Olaf Scholz da dahil hiçbir üst düzey Alman lider, kimin ne yaptığını belirleme konusunda kayda değer bir girişimde bulunmadı. Almanya parlamentosu Bundestag’ın bazı üyeleri tarafından talep edilen müteakip bir soruşturma yürütüldü ama sonucu güvenlik gerekçesiyle kamuoyundan saklandı.
Tüm bunlarla ilgili son söz, 1976 yılında, yirmi beş yaşındayken kısmen artan bebek ölüm oranlarına dayanarak Sovyetler Birliği’nin çökmeye mahkûm olduğu yönündeki öngörüsüyle Avrupa’da geniş çapta ünlenen Fransız nüfus bilimci ve siyaset bilimci Emmanuel Todd’a ait. Amerikan dış politikasını, özellikle de “Batı’nın Rusya’nın muzaffer olmadığı yenilgisi” olarak tanımladığı Ukrayna’ya devam eden desteğini giderek daha fazla eleştirmeye başladı.
Kısa süre önce verdiği bir mülakatta, Rusya’nın Amerikan yaptırımlarına rağmen Ukrayna’daki savaşı kazanması ve bir kez daha “iktisadi istikrar göstermesi” nedeniyle “Amerikan siyasetinin ve dolayısıyla NATO’nun en büyük hedeflerinden birinin Rusya ve Almanya’nın kaçınılmaz uzlaşmasını durdurmak olduğunu” savundu.
Todd, “Bu büyük bir korku kaynağıydı ve işte bu yüzden Amerikalılar —benim Kuzey Akım ifşaatıma atıfta bulunarak— Kuzey Akım boru hattını havaya uçurdular.,” dedi.
Biden boru hatlarının imha edilmesi emrini verdiğinde Amerika’nın korkusu, Washington’un talebi üzerine 2021’in sonbaharında Almanya’daki bir limana ulaştırılmaya hazır olan yeni Kuzey Akım 2 boru hattında 1200 kilometre boyunca akan Rus gazını kesen Şansölye Scholz’un fikrini değiştirip gazın akışına izin vererek Alman ekonomisinin endişelerini hafifletmesi ve Alman sanayisi açısından önemli olan enerji gücünü eski haline getirmesiydi. Bunun gerçekleşmesine izin verilmedi ve Almanya, o zamandan beri iktisadi ve siyasi çalkantılar içinde.
Fransız tarihçi Emmanuel Todd: Batı’nın nihai çöküşüne şahit oluyoruz
Dünya Basını
FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.
Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026
ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.
Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.
Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.
Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”
Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.
Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.
Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.
Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.
Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.
Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.
Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.
Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.
AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.
Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.
Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.
Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.
Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4
Dünya Basını7 gün önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak









