Ortadoğu
İsrail müesses nizamında ‘Washington’ korkusu

İsrail’in İran tehdidine karşı potansiyel müttefik gördüğü Riyad’ın Tahran’la anlaşması, ABD’nin İsrail iç siyasetini açıktan eleştirmesi ve Biden’ın Netanyahu’ya mesafesi İsrail’in askeri bürokrasisinde endişe yarattı. Askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan INSS, ilk kez stratejik bir uyarı yayınladı.
Binyamin Netanyahu’nun, İsrail Başbakanı olarak göreve gelmesinin üzerinden 12 hafta geçti ancak kendinden önceki Başbakanların aksine hâlâ Beyaz Saray’a davet edilmedi. Üstelik Washington, ilk kez İsrail’in iç politikasını açıktan eleştiriyor. Bu, etrafı İran başta olmak üzere “düşmanlarla” çevirili olan ve bugüne kadar ABD’nin maddi manevi ve koşulsuz desteği sayesinde ayakta kalmayı başaran İsrail için yeni bir durum. Hâlihazırda ABD’nin bölgede azalan nüfuzundan derin endişe duyan İsrail askeri müesses nizamı, Washington’un iç politik gelişmeler nedeniyle İsrail’e desteğini çekmesini ülke için en kötü senaryo olarak görüyor. Üstelik askeri bürokrasiye göre bu felaket senaryosu, olabilecek en kötü zamana, yani İran’ın nükleer silaha en çok yaklaştığı ve İran tehdidine karşı potansiyel müttefiklerin Tahran’a kaptırıldığı bir zamana denk geliyor.
Washington yolunun şimdilik kapalı olduğunu anlayan ve iç politikadaki inadından vazgeçmeyen Netanyahu, Avrupa’dan destek arayışında. Netanyahu, peş peşe Avrupa başkentlerini ziyaret ederken İsrail’in askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan, kurucu ve çalışanlarının çoğu İsrail güvenlik teşkilatlarında üst düzey görevlerde bulunmuş, Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) ilk kez stratejik bir uyarı yayınladı. Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı faaliyet yürüten düşünce kuruluşu “yaklaşan kriz” nedeniyle, benzeri görülmemiş bir “acil stratejik uyarı” yayınlama yükümlülüğü bulunduğuna dikkat çekti: “İsrail, ulusal güvenliğine yönelik ciddi tehditler, ABD ile ilişkilerinde derinleşen çatlaklar ve küresel ekonomik krizin ortasında artan ekonomik risklerin uğursuz bileşimi ile karşı karşıya. Aynı zamanda İsrail toplumu, bu tehditleri büyüten ve mücadele yeteneğimizi baltalayan yargı reformu nedeniyle benzeri görülmemiş bir iç çatışmanın ortasında. (…) Sonuç olarak, yaygın bir halk tepkisi boyut ve yoğunluk olarak büyüyor ve kaçınılmaz olarak İsrail Orudusu (IDF) dahil İsrail’deki yaşamın tüm yönlerine sızıyor.”
Yirmi yıl önce İsrail’in iki cephede (İkinci İntifada ve Dot-com balonu) verdiği ve dayanışma sayesinde “kazandığı” mücadeleye dikkat çeken uyarıda, “Bu sefer üç cephede, yani İsrail’in ulusal güvenliği, uluslararası imajı ve ekonomik sağlamlığı gibi ciddi zorluklarla mücadele etmek zorundayız. Ancak önerilen yargı reformu, o zaman yaptığımız gibi safları sıklaştırmak yerine, siyasi kutuplaşmayı ve toplumsal ayrışmaları derinleştirmekte ve ulusal güvenliğin temel direklerinden olan toplumsal dayanıklılığı zayıflatmakta. Ayrıca reform, hükümetin dikkatini ve İsrail’in kolektif enerjisini, dış tehditlerle düzgün bir şekilde mücadele etme pahasına, bu yıpratıcı iç çatışmaya kaydırıyor” denildi.
Uyarı yazısında İsrail’e yönelen tehditler üç başlıkta özetle şöyle açıklandı:
1- Güvenlik Tehditleri: Birincisi İran fiilen nükleer devleti olmanın eşiğinde. Ukrayna savaşındaki rolünden askeri uzmanlık kazandı ve Rusya’dan gelişmiş silah sistemleri almaya hazır. Bu arada, Çin’in aracılığıyla Körfez komşularıyla ilişkilerini geliştirirken bölgesel nüfuzunu da derinleştiriyor. İkincisi, şu anda Filistin cephesinde endişe verici bir tırmanışla karşı karşıyayız. Üçüncüsü Hizbullah daha saldırgan bir davranış sergiliyor.
Bu korkunç koşullarda, İsrail’in tamamen bu ciddi tehditlerle yüzleşmeye odaklanmasını beklerdik, ancak ne yazık ki, iç çatlak İsrail’in bunu yapma kabiliyetini kötü bir şekilde etkiliyor. En şiddetli etki, her zaman iç çatışmaların üzerindeki tek örgüt olan IDF üzerinde. Yalnızca zorunlu askerlik değil, aynı zamanda derin aidiyet duygusuna ve ortak ahlaka da dayanan bu teşkilatta hizmete hazır olma durumu da etkileniyor. Etki, özellikle yedek kuvvetlerin seçkin birimlerde (hava kuvvetleri, komandolar ve askeri istihbarat) görev yapanlar üzerinde şiddetli.
Hiç şüphe yok ki, yalnızca yedek askerler açısından değil, aynı zamanda ordu içine ve onlar ile komutanları arasındaki uyum ve karşılıklı güvene de önemli hasarlar verildi. Dahası, İsrail’in davasının doğruluğuna olan inanç, IDF saflarındaki birçok kişinin gözünde, savaşa gitmek gibi kader kararlarından sorumlu olanlar demokratik ilkelere bağlı kalmayı bırakırsa sarsılabilir. Son olarak, İsrail’in düşmanlarının iç çatışmamızdan cesaret aldığına ve hatta tehlikeli eylemlerde bulunmaya yönelebileceğine şüphe yok.
2- ABD ile İlişkilere ve İsrail’in Uluslararası İmajına Verdiği Zarar: Dünya, önerilen reformun ardından yaşanan iç karışıklıkları yakından takip ediyor ve neredeyse devlet başkanlarından sokak protestolarına kadar uzanan evrensel tepki; şaşkınlık ve derin endişe. Özellikle, ABD ile yalnızca çıkarlara değil, aynı zamanda ortak değerlere de dayanan özel ilişki, reformun ardından gerilimin arttığının işaretlerini veriyor.
Bunlar endişe verici gelişmeler çünkü İsrail’in karşı karşıya olduğu en acil güvenlik tehdidi, yani İran karşısında, ABD’nin güçlü desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu ilişkilerin bozulması, İsrail’in ulusal güvenliğinin temel taşlarından birini tehlikeye atıyor. İsrail’in diğer Batı demokrasilerindeki konumu da bundan etkileniyor ve otokratik devletler bile krizin ortaya çıkardığı istikrarsızlık ve iç çatlaklar karşısında şaşkına dönüyor. Bölge ülkeleri de özellikle BAE, İsrail ile ilişkilerini derinleştirme konusunda artık daha isteksiz.
3- Ekonomik Kriz: Koronavirüs, Ukrayna’daki savaş ve ABD ile Çin arasında tırmanan çatışma son yıllarda küresel ekonomiyi sarsarak yüksek enflasyona, faiz artışlarına ve küreselleşmenin gerilemesine neden oldu. Şok dalgaları İsrail’e de ulaşıyor, enflasyonu körüklüyor, yüksek teknolojide işten çıkarmalara neden oluyor ve büyümeye zarar veriyor. Durum yeterince ciddi ve 2008’deki büyük krizde olduğu gibi tüm sorumlu tarafları bununla ilgilenmeye sevk etmeliydi. Bunun yerine önerilen reform ekonomiye bir darbe daha vurmaya hazırlanıyor ve yurtdışındaki ekonomi çevreleri bunun ardından gelebilecek korkunç sonuçlar konusunda uyarıda bulunuyor.
Reformu yasalaştırma çabaları, İsrail’deki siyasi istikrarsızlığı ve ekonomik belirsizliği artırarak, yatırımcıların güvenini ve yatırım motivasyonunu zedeledi. Ayrıca, yüksek teknoloji çalışanları ve girişimciler, reform karşıtı protestolarda aktif ve dikkat çekici bir şekilde yer aldılar ve hatta bazıları ticari faaliyetlerini ülke dışına çıkarma niyetlerini açıkladılar. Yedeklerde olduğu gibi, mesele bu açıklamaların haklı olup olmadığı değil, daha vahim sonuçları olabilecek derin duyguları yansıttığı gerçeğidir.
Yargı reformu devam ederse, İsrail’in kredi notu büyük ihtimalle düşecek ve bunun ekonomi için korkunç sonuçları olacaktır. Her şeyden önce, İsrail’in onlarca yıllık sorumlu ekonomik politika, siyasi istikrar ve bağımsız ve güvenilir yargı üzerine inşa edilmiş, ekonomik başarı ile ilişkilendirilen ülke imajına verdiği zararı onarmak çok zor olacak. Bu ciddi kriz karşısında INSS, derin bir sorumluluk duygusuyla ve yüreği buruk bir şekilde ilk kez bu stratejik uyarıyı yayınlıyor.
İsrail-ABD İlişkileri: Hiçbir Şey Sonsuza Kadar Sürmez
INSS’nin uyarı yazısından sonra İsrail-ABD ilişkilerindeki bozulmanın İsrail güvenliğine verebileceği zararlar ayrı bir makalede işlendi. İsrail’in ortak temel değerlere ve çıkarlara aykırı hareket ettiğine inanırsa ABD’nin itiraz ve eleştiriden çekinmeyeceğine dikkat çeken analiz, “ABD’nin tepkisi, resmi kınamadan ABD’nin İsrail’e verdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik desteğinin fiilen erozyona uğramasına kadar değişebilir” denildi.
Analizin tamamı şöyle:
Yaklaşık iki aylık bir aranın ardından ABD Başkanı Joe Biden, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu aradı. Görüşmeye ilişkin Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre Başkan, şu anda yönetimi ilgilendiren iki ana konuya değindi:
Filistin sahası: Önceki açıklamalara benzer şekilde Başkan Biden, İsrail ve Filistin Yönetimi’nin güvenlik işbirliğini artırmak ve gelecekte iki devletli bir çözüm olasılığını baltalayabilecek herhangi bir adımdan kaçınmak için birlikte çalışması talebini yineledi. Başkan; İsrail, Filistin Yönetimi, Mısır, Ürdün ve ABD’den üst düzey siyasiler ve askerler arasında yönetimin bakış açısıyla taraflar arasındaki gerilimi azaltmak için tasarlanmış olan Şarm El-Şeyh’teki toplantıyı memnuniyetle karşıladı. Başkanın yorumları, yönetimin Filistin cephesindeki gelişmelere ve sahadaki durumun kötüleşme potansiyeline ilişkin son birkaç ay içinde üst düzey ABD yetkililerinin yaptığı birçok açıklamaya benzerdi. Bu durum, yönetimin dikkatinin başka bir yere, özellikle Çin ile rekabete ve Ukrayna’daki savaşa odaklanması gerektiğine inandığı bir zamanda (bu alandaki) diplomatik olanaklarını artırmasını zorunlu kılacaktır. Yönetim, Ramazan ayı da dahil olmak üzere önümüzdeki dönemin bir yangına dönüşebileceği endişesiyle İsrail ve Filistinliler üzerinde yoğun baskı uyguluyor. Bu nedenle Şarm toplantısının sonunda yapılan açıklamada da belirtildiği gibi, bunun önüne geçmek için her iki taraftan da somut önlemler alınması talep ediliyor.
Yargı reformu: Başkan Biden, “demokratik değerlerin her zaman ABD-İsrail ilişkisinin ayırt edici özelliği olduğunu ve öyle kalması gerektiğini… ve temel değişikliklerin mümkün olan en geniş halk desteğiyle sürdürülmesi gerektiğini” belirtti. Başkan, demokratik toplumların temel ilkelerine yönelik değişikliklerin ancak mümkün olan en geniş halk desteğiyle yapılması için yürütülen uzlaşı çabalarına desteğini sundu.
Bu, İsrail hükümetinin yasa değişikliği girişiminin ABD ile İsrail ilişkilerinin temel dayanağı olan değerlere zarar verebileceğine dair gerçek endişeyi yansıtan, Başkan’ın konuyla ilgili şimdiye kadarki en kritik yorumu. Kural olarak, ABD başkanları İsrail’in iç işlerine müdahaleden kaçındı. Bu nedenle, Başkan Biden’ın konuyu Başbakan Netanyahu ile telefon görüşmesinde gündeme getirme kararı, yasanın sonuçlarıyla ilgili ABD liderliğinin üst kademesinde yaşanan olağandışı endişenin derinliğini yansıtıyor.
Başkanın, Başbakan Netanyahu ile görüşmesi, İsrail-ABD ilişkilerinin üzerine inşa edildiği sağlam temele ve Başkan Biden’ın İsrail’e yönelik derin dostluğuna ve desteğine rağmen, ABD yönetiminin, İsrail hükümetinin öncülük ettiği süreçlere ilişkin hoşnutsuzluğunu ve endişesini artık gizlemediği konusunda şüpheye yer bırakmıyor. Bunun açık bir göstergesi, Başkan’ın, son telefon görüşmesinde de açıkça görüldüğü gibi, Netanyahu’yu Beyaz Saray’a davet etmemeyi sürdürmesi. İkinci bir gösterge, İsrail’in Washington Büyükelçisi ile Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel bir toplantıydı.
ABD cephesindeki bir dizi endişe verici gelişme, iki ülke arasındaki ilişkilerin yaslandığı sağlam temelin ve anlaşmazlık zamanlarında bile bu dostluğu korumalarına izin veren şeyin baltalandığına dair gerçek bir endişe olduğuna işaret ediyor:
- Yeni Gallup anketi, ilk kez Demokrat Parti destekçilerinin çoğunun (yüzde 49) İsraillilerden çok Filistinlilerle sempati duyduğunu ortaya koydu. Bulgular, yalnızca geçen yıla göre Filistinlilere verilen desteğin yüzde 11 arttığını gösteriyor. Filistinlilere desteğin artması, çoğunluğu İsrail’i desteklediğini ifade etse de, kendilerini bağımsız olarak tanımlayan seçmenler arasında da görülüyor. Öte yandan, Cumhuriyetçi seçmenlerin İsrail’e olan yüksek desteğinde bir değişiklik yok. Tüm veriler göz önünde bulundurulduğunda, İsrail hâlâ önde ama aradaki fark kapanıyor. Bu rakamlar, son yıllarda daha belirgin hale gelen bir eğilimi gösteren önceki anketleri destekliyor: Demokratların çoğu İsrail’e genel olarak olumlu baksa bile bu destek aşınıyor ve daha da önemlisi, İsrail ile Demokrat Parti’nin genç destekçileri arasındaki mesafe artıyor. Amerikalı Yahudi seçmenlerin çoğu, ilerici kanat olmasa da liberal olan Demokrat Parti’yi destekliyor.
- İsrail yanlısı görüşleri ile tanınan, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nin Orta Doğu, Güney ve Orta Asya ve Terörle Mücadele alt komitesinin son derece etkili başkanı Demokrat Senatör Chris Murphy, İsrail politikasına karşı verdiği bir röportajda sert bir dil kullandı ve Biden yönetiminin İsrail hükümeti üzerindeki baskıyı artırması gerektiğini söyledi: “Ya İsrail’e yardımı ya da ABD’ye ziyareti şarta bağlamak gibi bir önlemle özellikle iki devletli çözüme yönelik bu saldırının ABD-İsrail ilişkileri için çok kötü olduğu mesajını vermeliyiz.” Murphy ayrıca hükümetin yargı sistemi için önerdiği değişiklikleri eleştirdi ve “İsraillileri bir arada tutan bağları yıprattıklarını” söyledi. İsrail karşıtı eğilimler, daha önce, çoğunlukla soldan Demokrat düzene meydan okuyan, Demokrat Parti’nin ilerici kanadından milletvekilleri arasında belirgindi. Ancak son zamanlarda, ABD’nin İsrail’e askeri yardımını Filistin konusunda şarta bağlama fikri merkezdeki Demokrat politikacılar arasında bile destek bulmuş gibi görünüyor. Yönetim İsrail’e desteğini ve İsrail’in güvenliğine olan bağlılığını zorla da olsa vurgulasa bile kanıtların çoğu iki ülke arasındaki gerilimin, bu ilişkiyi çoktan etkilediğini gösteriyor.
Yakın vadede, Filistin sorunu birincil tehdit. Amman ve Şarm El-Şeyh’teki son toplantılarda verilen taahhütleri ihlal eden İsrail’in ek olarak aldığı tek taraflı önlemler ve bu hafta kabul edilen ve kuzey Samiriye’den çekilmeye ilişkin düzenlemeyi yürürlükten kaldıran yasa (ki kendisi de ABD’ye verilen güvencelerin sonucuydu), ABD’nin hoşnutsuzluğunu önemli ölçüde artırabilir. Yönetimin, geniş bir mutabakatın yokluğunda, İsrail yargı sisteminin değiştirilmesinin İsrail’in Orta Doğu’daki tek demokrasi karakterini değiştirebileceği ve böylece Amerikan desteği ve stratejik ortaklık rolünü baltalayabileceği yönündeki imaları ciddiye alınmalı.
İsrail’in ulusal güvenliği uzun süredir diğer hususların yanı sıra ABD ile olan özel ilişkilerine dayanıyor. Washington’da iki ülkenin özgürlük, demokrasi ve medeni haklar gibi değerleri paylaştığı anlayışı buna katkıda bulundu ve fikir ayrılıkları olsa bile iki ülke birbirini anladı ve birbirinin çıkarlarına saygı duydu. ABD yönetimleri, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, zaman zaman iç muhalefete rağmen İsrail’in ‘güvenlik ve refahını’ korumak için her zaman pratik adımlar attılar. İsrail’e ABD siyasi kuruluşu içinden destek, Amerikan halkının bu ilişkileri desteklediğinin ön kabulüne ve Yahudi devletinin güvenliğini koruma yükümlülüğüne dayanıyordu.
İsrail hükümeti, “ortak değerlerin” zarar gördüğüne ve İsrail’in doğrudan ABD’nin çıkarlarına karşı hareket ettiğine dair Amerikan inancının (yönetim içinde ve Kongre’de) ikili ilişkilerin samimiyetini aşındırabileceğini dikkate almalı. Bu, nükleer programını kararlılıkla ilerletmeye devam eden İran’ın başını çektiği güvenlik sorunlarının iki ülke arasında daha sıkı koordinasyon gerektirdiği bu hassas zamanda özellikle geçerli. Beyaz Saray’ın Biden-Netanyahu telefon görüşmesine ilişkin yaptığı açıklamada İran meselesine sadece laf arasında değinildi.
İsrail, ulusal güvenliği için önemli gördüğü şeyleri korumak zorundaysa, önümüzdeki dönemde ABD ile ilişkilerine, özellikle de iki lider arasındaki iyi ilişkileri sürdürebilme becerisine öncelik ve azami önemi vermeli. Yönetim, İsrail’in ortak temel değerlere ve ortak çıkarlara aykırı hareket ettiğine inanırsa ve özellikle Filistin cephesinde verdiği sözlerden dönerse, itiraz ve eleştiri yapmaktan çekinmeyecek gibi görünüyor. ABD’nin tepkisi, resmi kınamadan ABD’nin İsrail’e verdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik desteğinin fiilen erozyona uğramasına kadar değişebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde sürmekte olan demografik, ekonomik ve sosyal süreçler göz önüne alındığında, İsrail’in tutumu ve ikili ilişkilerin doğası önemli, uzun vadeli sonuçlar doğuracak. Bazılarının doğrudan İsrail ile hiçbir ilgisi olmasa da, ABD’nin İsrail’e olan uzun vadeli taahhüdünün aşınmasına yol açabilir. Bu uyarıları görmezden gelmek er ya da geç iki ülke arasındaki özel ilişkilere darbe vuracağı için İsrail’in çıkarları açısından felaket olabilir.
Ortadoğu
ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.
Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.
Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.
Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.
Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.
Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.
Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.
Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.
USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.
USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.
Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.
Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.
Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.
Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.
Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.
Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.
Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.
Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.
Ortadoğu
Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.
Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.
Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.
Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.
Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.
Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.
Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.
Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.
Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.
Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.
Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.
Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.
Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.
Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.
Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.
Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.
Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.
Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.
Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.
Ortadoğu
Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.
CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.
Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.
Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.
Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.
Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.
İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.
İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.
Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.
Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.
Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.
CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.
Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.
Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.
CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.
Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.
Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.
Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?











