Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İsrail sağa kaymaya devam edecek: Yeni 7 Ekimler pusuda

Yayınlanma

BENNY GANTZ

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, 7 Ekim’in İsrail siyasetini nasıl etkileyeceği üzerinde duruyor. Bugüne kadarki İsrail-Filistin savaşı veya artan şiddet dönemlerinden sonra İsrail seçmeninin her defasında daha da sağa kaydığını verilerle açıklayan makale, Netanyahu sonrasının da benzer şekilde şekillenebileceğini söylüyor. Ancak 7 Ekim sırasındaki Netanyahu hükümetinin ülkedeki hemen her sağ partiyi kapsadığını hatırlatan makale, 7 Ekim’den sonra kurulan savaş partisine muhalefetten dahil olan Beni Gantz’a işaret ediyor: “Ancak bir IDF mensubu olarak Gantz’ın Filistin sorununu aynı şekilde, yani Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasından ziyade kontrol altına alınması gereken bir güvenlik tehdidi olarak görmesi muhtemel görünüyor. Ve eğer durum buysa, tüm dehşetine rağmen her iki taraf için de daha fazla acı getirecek şekilde 7 Ekim’in tekrarlaması muhtemel.”

***

İsrail Neden Değişmeyecek?

Gazze’deki Savaş Muhtemelen Ülkenin Sağa Eğilimini Güçlendirecek

Dahlia Scheindlin

Hamas 7 Ekim’de İsrail’in Gazze Şeridi’yle arasındaki güvenlik duvarını aşıp saldırılarına başladığı andan itibaren İsrail asla eskisi gibi olmayacakmış gibi geldi. Birkaç saat içinde İsrailliler, İsrail’in Filistinlilere yönelik politikasına uzun süredir yön veren varsayımların birçoğunun çöktüğü gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Devletin 16 yıldır sürdürdüğü Gazze’yi abluka altına alma politikası onları güvende tutamamıştı. Hükümetin, Katar’ın Hamas’a fon sağlaması ya da Gazze’deki işçilere çalışma izni vermesi gibi Hamas’ı pragmatizme çekebileceğine dair hesapları İsrail’i rehavete sürüklemişti. Ve Hamas’tan gelen tehditlerin çoğunun yüksek teknolojili gözetleme, derin yeraltı bariyerleri ve Demir Kubbe füze savunma sistemi ile etkisiz hale getirilebileceği inancının son derece yanlış olduğu kanıtlandı.

Daha geniş anlamda saldırılar, Filistin politik sorununun İsrail için herhangi bir bedeli olmaksızın süresiz olarak bir kenara itilebileceği fikrinin korkunç başarısızlığını gösterdi; İsrail liderliği arasında o kadar tartışmasız bir inançtı ki yorumcular buna bir isim buldu: çatışma yönetimi veya “çatışmayı daraltma”. Bu nedenle, İsrail giderek daha fazla Arap devletiyle normalleşmeyi sürdürürken bile, İsrail-Filistin arasında nihai statüde bir barış anlaşması için yıllardır müzakere yapılmıyordu. İsrail siyasi sahnesini domine eden sağcı partiler, İsrail’in herhangi bir diğer politika altında olacağından daha güvende olduğunu seçmenlere vaat etmişlerdi ve seçmenlerin çoğunluğu da bunu kabul etmişti.” Ancak 7 Ekim’de Hamas’ın saldırısı statükoyu yerle bir etti.

Yine de İsrail’in değişmeyen önemli bir yönü var. İsrailliler, saldırılara yol açan feci güvenlik başarısızlıkları için ülke yönetimini suçlasa da temel siyasi yönelimlerinin değişmesi pek olası görünmüyor. Başbakan Binyamin Netanyahu savaş bittiğinde -daha önce olmasa bile, çünkü savaşın net bir bitiş noktası yok- istifa etmek zorunda kalabilir. Ancak İsrail tarihinin defalarca gösterdiği gibi, özellikle son on yıllarda, savaş ya da şimdiki gibi aşırı şiddet olayları İsrail siyasetinde daha sağa doğru bir eğilimi güçlendirmekten başka bir işe yaramadı. Eğer bu durum şimdi de devam ederse, İsrailliler yeni bir hükümet seçebilirler, ancak bu eğilimi devam ettiren ve mevcut krizin şekillenmesine yardımcı olan aynı hatalı varsayımları destekleyebilirler.

LİDERİ SUÇLAMA

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, pek çok İsrailli ülkenin güvenlik konusundaki feci başarısızlığını doğrudan en tepedeki isim olan Netanyahu’nun omuzlarına yüklüyor. Ancak daha da çarpıcı olan, İsrail’in on yıllardır verdiği en zorlu savaşlardan birinin ortasında muhalefetlerini dile getiriyor olmaları. Nitekim saldırıdan bu yana geçen haftalarda Netanyahu’yu istifaya çağıran birçok gösteri düzenlendi; muhalefet lideri Yair Lapid de Hamas tarafından öldürülen ya da kaçırılan bazı kurbanların aileleri gibi bu çağrıya katıldı. Çok sayıda kamuoyu yoklaması, seçimlerin şimdi yapılması halinde Netanyahu’nun büyük bir yenilgiye uğrayacağını gösteriyor.

Hükümetin pozisyonunu güçlendirebilecek rehine takası anlaşmasının açıklamasından sonra 22 ve 23 Kasım’da yapılan bir anket bile iktidardaki koalisyonun Knesset’teki 64 sandalyesinden 23’ünü (120’den) kaybedeceğini gösterdi. Netanyahu’nun kendi partisine olan destek de dramatik bir şekilde düşmüş durumda: Anketler, seçimlerin şimdi yapılması halinde Likud’un Knesset’teki 32 sandalyesinin neredeyse yarısını kaybedeceğini gösteriyor. Belki de en çarpıcı olanı, İsraillilerin dörtte üçünden fazlasının Netanyahu’nun savaştan sonra ve hatta savaş sırasında istifa etmesi gerektiğini düşünmesi.

Bu rakamlar, ülkeleri saldırıya uğradığında ya da savaşa girdiğinde çoğu lidere verilen destek patlamasıyla tam bir tezat oluşturuyor. Örneğin 2001’deki 11 Eylül saldırılarının ardından Amerikalılar ABD Başkanı George W. Bush’un arkasına durmuş ve 1990-91 Körfez Savaşı ve 2003’te başlayan Irak Savaşı sırasında ABD liderlerinin destek oranları çift haneli rakamlara yükselmişti. Benzer şekilde, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin de Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından popülaritesi artmıştı.

Ancak İsrailliler için savaş zamanı liderlerine sırt çevirmek yeni bir şey değil. Ülkedeki seçmenler, savaş patlak verdikten sonra, görevdeki partilerin siyasi yönelimleri ne olursa olsun, hükümetlerinden genellikle soğudular. 1973’te Başbakan Golda Meir, Mısır’ın Yom Kippur Savaşı’nı başlatan saldırısını öngörememekle suçlanmış ve sonunda görevinden uzaklaştırılmıştı. İkinci intifada yani 2000 yılında başlayan şiddetli Filistin ayaklanması, Başbakan Ehud Barak hükümetinin çökmesine yol açtı ve Barak 2001’de Ariel Şaron’a karşı yüzde 25 puan farkla kaybetti.

Bir başka örnek de İsrail’in 2006 yılında Hizbullah’a karşı başlattığı savaştı. O yılın ağustos ayında İsraillilerin yüzde 63’ü Başbakan Ehud Olmert’in savaşı iyi yönetemediğini ve istifa etmesi gerektiğini düşünüyordu. 2007’nin başlarında Olmert de yolsuzluk soruşturmalarıyla karşı karşıyaydı ve İsraillilerin dörtte üçünden fazlası, şu anda Netanyahu’nun iktidarı bırakmasını isteyenlerle aynı oranda, Olmert’in performansından memnun değildi. (Olmert nihayetinde 2008’de yolsuzluk iddianamesi nedeniyle istifa etti.)

Bu köklü modele bakılırsa Netanyahu’nun da aynı akıbete uğraması muhtemel görünüyor. Hamas saldırılarından çok önce, Aralık 2022’nin sonlarında kurulan aşırı sağcı koalisyon hükümeti büyük tepki çekmişti. Geçen yılın büyük bir bölümünde çok sayıda İsrailli, İsrail tarihinin en uzun soluklu protestosu haline gelen, hükümetin son derece tartışmalı yargı reformu planına karşı çıkmak için sokaklara döküldü: 7 Ekim’de 40. haftaya girilmiş olacaktı. Daha Nisan ayında İsraillilerin sadece yüzde 37’si başbakanı destekliyordu; saldırılardan bu yana bu oran yüzde 26’ya düştü. Kasım ayı ortalarında, İsraillilerin iki katı, yani yüzde 52’si, Netanyahu’nun başlıca siyasi rakibi ve savaş kabinesindeki mevcut ortağı olan eski İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Beni Gantz’ı tercih ediyordu.

Dahası, Netanyahu yolsuzluk iddialarıyla da karşı karşıya. Hakkındaki aktif yolsuzluk davaları, gözetimindeki güvenlik başarısızlıkları ve mevcut savaş nedeniyle, görevde kalması imkânsız olmasa da zor olacak. Ancak daha büyük bir soru var: Görevden ayrılması İsrail siyasetinde ya da politikasında köklü bir değişikliğe yol açar mı?

SAĞA DOĞRU TEPKİ 

İsrailliler her savaş ya da aşırı şiddet zamanlarında sağa kaydı. İsrail, 1977’de ilk kez sağcı Likud’u seçtiğinde, 1973 savaşından sonra başlayan İşçi Partisi hükümetinin yavaş yavaş çöküşü tamamlandı. Bu zafer aslında iktidardaki Hizipçi/İşçi elitlerine karşı uzun süredir devam eden bir isyandan kaynaklanıyordu, ancak daha milliyetçi ve sert ideolojileri İsrail’de önemli bir güç olarak meşrulaştırdı. Aynı zamanda ülkenin siyasi tarihinin çoğunlukla sağ hükümetlerin hâkim olduğu ikinci evresini başlattı.

1980’ler boyunca iki büyük çatışma daha fazla İsraillinin kendini sağla özdeşleştirmesine yardımcı oldu: 1982 savaşı ve 1987’de başlayan ilk intifada. Bu değişim anket rakamlarına da yansıdı: 1981’de anket araştırmacıları Yahudi nüfus arasında (o dönemde Arapları kapsayan kamuoyu araştırması neredeyse hiç yoktu) ankete katılanların yüzde 36’sının sağcı bir partiyi desteklemeyi planladığını ortaya koydu. 1991’e gelindiğinde, kendini sağcı olarak tanımlayanların oranı tüm Yahudi İsraillilerin yaklaşık yarısına yükselmişti.

Bununla birlikte, 1992 seçimlerinde İşçi Partisi lideri Yitzhak Rabin, Filistinlilerle barış sürecini ilerletme kampanyasıyla kazandı ve görünüşe göre çatışmanın sağın seçim zaferine yol açtığı beklentisiyle çelişiyordu. Bazı analistler daha sonra Filistinlilerin ilk intifadada şiddete başvurmasının İsrail’in barışa ve barış yanlısı hükümetlere destek vermesine katkıda bulunmuş olabileceği sonucuna vardı. Ancak bu çatışma daha sonraki savaşlardan çok daha az şiddet içeriyordu. Filistinliler büyük ölçüde sivil itaatsizlik taktikleri uyguladı ve hafif çatışmalar çoğunlukla işgal altındaki topraklarla sınırlı kaldı. Ayrıca 1992 seçimleri, Filistinlilerle yaşanan herhangi bir çatışmanın ardından İsraillilerin sola oy verdiği son seçim oldu.

Rabin hükümeti Yaser Arafat’ın Filistin Kurtuluş Örgütü ile Oslo anlaşmalarını imzalamış olsa da her iki taraftaki aşırılık yanlıları kısa sürede süreci sekteye uğrattı. 1993 ve 1995 yılları arasında militan Filistinli gruplar İsrail’de 14 intihar saldırısı gerçekleştirdi. 1994 yılında Yahudi köktendinci yerleşimci Baruch Goldstein el-Halil’de ibadet eden 29 Müslüman’ı katletti. Ardından Kasım 1995’te Rabin, Tel Aviv’deki bir barış mitinginde aşırı milliyetçi bir İsrailli tarafından öldürüldü.

Birçok İsrailli analist ve hatta eski müzakereciler Rabin suikastının barış sürecini öldürdüğüne inanıyor: Rabin bu süreci liderliğinin merkezi haline getirmişti ve İsrail halkının önemli bir bölümünü yanına çekebilecek siyasi itibara sahipti. Ancak bir başka yoruma göre Rabin olmadan İsrailliler doğal ideolojik tercihlerine geri döndüler. Rabin’in öldürülmesinden önce 1995’in başlarında İsrailli Yahudilerin yaklaşık yarısı kendilerini sağcı olarak tanımlarken, yüzde 28’i solcu, yüzde 23’ü ise merkezci olarak tanımlıyordu ve bu oran 1991’deki anket sonuçlarını büyük ölçüde yansıtıyordu. Ve 1996 seçimlerinde, suikast sonrası Rabin’in halefi Şimon Peres’e sempati duyulduğunu gösteren anketlere rağmen, seçmenler popülist bir sağcı partide yarışan ve “barış sürecine” karşı çıkan Netanyahu’yu seçmeye devam etti.

Yine de eğer şiddet İsraillileri daha da sağa ittiyse, Oslo yıllarından sakin zamanların ılımlı da olsa sola doğru bir kaymaya neden olabileceğine dair kanıtlar da vardı. Örneğin Netanyahu’nun 1990’ların sonundaki ilk döneminde, intihar saldırıları azaldıkça, kendini sol görüşlü olarak tanımlayan Yahudi İsraillilerin oranı yüzde 35’e yükselirken, kendini sağ görüşlü olarak tanımlayanların oranı yüzde 42’ye düştü. Mevcut kamuoyu yoklaması verilerine göre bu yedi puanlık fark, son 30 yılda iki taraf arasındaki en dar farktı. Ardından 1999’da o zamanlar çoğu İsraillinin solcu olarak gördüğü bir lider olan Barak, barış sürecini yeniden canlandırma ve İsrail’in 17 yıldır süren güney Lübnan işgalini sona erdirme vaatleriyle göreve seçildi.

Ancak İsrail’in sola verdiği destek uzun sürmedi. Temmuz 2000’deki Camp David zirvesinde Barak, Arafat ile tam teşekküllü iki devletli bir anlaşmaya varmaya çalıştı. Ancak görüşmeler başarısız oldu ve ikinci intifada patlak verdi, kısa sürede ilkinden çok daha şiddetli bir hâl aldı. Seçmenleri neredeyse anında etkiledi: Anketlerimde, sol görüşlü İsrailli Yahudilerin oranı intifadanın ilk yılında on puan düştü ve sonrasında da düşmeye devam etti.

KONTROLÜ PEKİŞTİRME

Bu yüzyılın ilk on yılında İsrailliler daha da sağa kaydı. On yılın ilk yarısı, dört yıl süren intihar saldırıları ve İsrail’in Savunma Kalkanı Operasyonu kapsamında Filistin kasabalarını yeniden işgal etmesiyle geçti. İkinci yarıda ise 2006 Lübnan Savaşı ve İsrail’in Gazze’den çekilmesi, Hamas’ın Filistin seçimlerini kazanmasına ve 2007’de Gazze’yi şiddet yoluyla ele geçirmesine katkıda bulundu. Bu durum İsrail’in şeridi ablukaya almasına yol açtı. Gazze’den İsrail’e roket atışları sıklaştı ve İsrail’in 2008-9’da Gazze’ye düzenlediği Dökme Kurşun Operasyonu ile doruğa ulaştı. Bu savaştan kısa bir süre sonra İsrailliler Netanyahu’yu tekrar göreve getirdi ve Likud giderek popülist-milliyetçi bir yönelim kazandı. 2011’e gelindiğinde İsrailli Yahudilerin yarısından fazlası kendilerini sağcı olarak tanımlarken, bu oran solda olduğunu söyleyenlerin üç katından fazlaydı ve bu oran yüzde 15’e kadar gerilemişti.

2010’lu yıllarda bu eğilim devam etti. İsrail, 2014’teki daha uzun süreli Gazze operasyonu da dahil Hamas ile çok sayıda çatışmaya girerken, İsrailli Yahudi seçmenlerin sağcı ideoloji ile özdeşleşmesi istikrarlı bir şekilde yükseldi. Bu gösterge 2010’ların ortalarında hâlâ yüzde 50 civarında seyretse de, anketlerime göre 2019’da yüzde 60’a ulaştı. Bu noktada, İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini (ancak yetişkin vatandaş seçmenlerin kabaca yüzde 17’sini) oluşturan Arap İsrailliler de düzenli olarak ankete katıldı ve sağ ideolojiye verdikleri düşük destek seviyeleri, genel ortalamayı düşürdü. Bununla birlikte, Arap İsrailliler dahil edildiğinde bile, toplam İsrail halkının yaklaşık yarısı kendilerini sağcı olarak tanımladı. (Arap İsrailliler son yıllarda yapılan anketlerin çoğunda sol görüşlülerin toplam nüfus içindeki oranını yaklaşık yüzde 18’e yükseltti.)

Mevcut savaşa giden yıllar bu gidişatı daha da güçlendirdi. Mayıs 2021’de Hamas ile yaşanan yeni bir gerilim, İsrail’deki Yahudiler ve Arap vatandaşlar arasında eşi benzeri görülmemiş sokak şiddetine yol açarken, bunu 2022’de daha küçük çaplı bir şiddet dalgası ve Mayıs 2023’te Filistin İslami Cihad ile yaşanan hızlı bir çatışma izledi. Netanyahu hükümetine yargı reformu planı nedeniyle duyulan yaygın öfkeye rağmen, Yahudi seçmenlerin çoğunluğu anketlerde kendilerini sağcı olarak tanımlamaya devam etti.

Özellikle, Hamas saldırılarından sadece beş gün önce, İbrani Üniversitesi’ne bağlı bir sosyal psikoloji araştırma merkezi olan aChord, Yahudi İsraillilerin üçte ikisinin kendilerini sağcı (“radikal sağ” veya “ılımlı sağ”), yüzde onunun ise solcu olarak tanımladığını ortaya koyan bir anket yaptı. Bu da solda yer alan her bir İsrailli Yahudi seçmene karşılık sağda yer alan neredeyse yedi seçmene doğru bir eğilim olduğu anlamına geliyordu. Bu net verilere dayanarak, ülkenin kuruluşundan bu yana İsraillilere yönelik en kötü şiddet döneminden sonra İsraillilerin daha fazla sağa kaymaması dikkate değer olur.

AYNI DÖNGÜ MÜ?

Halkın Netanyahu’nun liderliğine yönelik büyük hoşnutsuzluğuna rağmen, siyasi istikrarsızlığa dair endişeler muhtemelen mevcut savaş boyunca iktidarda kalmasına izin verecek. Dahası, savaşın kendisi hâlâ çok şeyi etkileyebilir ve seçmen eğilimleri aynı zamanda bir sonraki seçimin ne zaman yapılacağına bağlı olabilir. Ancak Netanyahu sonunda görevden alınsa bile, İsrail’in farklı bir ideolojik yol izleme ihtimali oldukça düşük.

Mevcut anketler seçmenlerin Gantz’ın merkez sağ Ulusal Birlik partisine akın ettiğini gösteriyor. Gantz’ın partisi, 24 Kasım’da yayınlanan bir ankete göre, eğer seçimler şimdi yapılsaydı 43 sandalye kazanacaktı ki bu Likud’un 2022 seçimlerinde kazandığından 11 koltuk daha fazla ve Likud’un şimdi seçim yapılsa alacağı koltuğu iki katından fazla. Ancak bu rakamların merkeze doğru daha geniş bir kaymayı yansıtıp yansıtmayacağı bir yana, bu rakamların tutup tutmayacağını bilmek için bile çok erken. Sorunlardan biri, İsrail’in tüm aşırı sağcı partilerinin sevilmeyen iktidar koalisyonunda yer alması nedeniyle, Netanyahu kabinesine kızgın seçmenlerin, artık bu hükümetin bir savaş ortağı olan Ulusal Birlik’i gıyaben destekliyor olması. Gantz, güçlü askeri kimliğiyle, savaşta “bayrak etrafında toplanma” desteğinden de yararlanıyor gibi görünüyor.

Ancak İsrailliler Netanyahu’ya kızıyor ve sağa kaymaya meyilli görünüyorlarsa, neden koalisyondaki aşırı sağ partilere kaymıyorlar? Anketler şu ana kadar aşırı milliyetçi Yahudi Gücü ve Dini Siyonizm partilerinin yükselişte olmadığını gösteriyor. Paradoksal olarak, Netanyahu hükümetinin aşırılıkçı programı, demokratik kurumlara saldırısı ve savaşa yol açan kötü yönetim, seçmenlerin daha teokratik, antidemokratik ve telafi edilemez derecede sağa doğru refleksif bir kayış yapmasını engelleyebilir.

O halde mevcut krizin makul sonuçlarından biri İsrail’in Gantz liderliğindeki yeni bir hükümete geçmesi olacaktır. Gantz muhtemelen Netanyahu’nun sürekli bölücü popülizm akımından ve yolsuzluk skandallarından muhtemelen kaçınacak ve selefinin hükümetlerinin yerleşimleri genişletme veya ilhakı resmileştirme yönündeki mesihçi dürtüsünden ise kesinlikle kaçınacaktır. Yine de Gantz’ın uzun askeri geçmişi ve partisindeki eski Likud üyelerinin varlığı, sağda meşruiyet taşıyor ve bunu korumak isteyecek. Dahası, Gantz’ın kendi söyleminde Filistin sorununa sağın mevcut yaklaşımından önemli ölçüde sapacağını gösteren çok bir şey yok. Gantz ne adayken ne de savaş kabinesine katıldığından beri iki devletli bir çözümü ya da Filistin meselesinin herhangi bir siyasi çözümünü açıkça desteklemedi. Daha geçen yıl “iki halk için iki devlet” fikrinden bahsetmiş ve “ben buna karşıyım” demişti.

Netanyahu’nun en büyük hatalarından biri, Filistin sorununa sadece güvenlik açısından bakması, sanki çatışmanın ardındaki siyaset görmezden gelinebilirmiş gibi davranmasıydı. Elbette bu, Hamas saldırılarının bu kadar ölümcül olmasına yardımcı olan kör noktaya yol açtı. Ancak bir IDF mensubu olarak Gantz’ın Filistin sorununu aynı şekilde, yani Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasından ziyade kontrol altına alınması gereken bir güvenlik tehdidi olarak görmesi muhtemel görünüyor. Ve eğer durum buysa, tüm dehşetine rağmen her iki taraf için de daha fazla acı getirecek şekilde 7 Ekim’in tekrarlaması muhtemel.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English