Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Martin Wolf: ABD, Çin ile rekabetinde ekonomik avantajı elinde tutuyor

Yayınlanma

Financial Times’ın (FT) baş ekonomi yorumcusu Martin Wolf, ABD ile Çin arasında artan rekabete rağmen, Kuzey Amerika ülkesinin hâlâ avantajlı konumda olduğunu öne sürüyor.

Ekonomi ve siyasetin her zaman etkileşim içinde olduğunu, günümüzde ise siyasetin daha önemli hale geldiğini savunan Wolf, bugünkü konseptin, ‘ABD ve Çin arasındaki gergin ilişkiler tarafından yeniden şekillendirilen küresel bir ekonomi’ye işaret ettiğini yazıyor.

Londra merkezli Capital Economics’in 2024 yılına ilişkin raporundan alıntılar yapan FT yorumcusu, ülkelerin beş gruba ayrılabileceğini aktarıyor: ABD ve yakın müttefikleri; ABD’ye meyilli ülkeler; bağlantısızlar; Çin’e meyilli ülkeler; ve Çin ve yakın müttefikleri.

Rapora göre ilk grup ABD ve Kanada, Avrupa (Macaristan hariç), Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşuyor. İkinci grupta başta Hindistan olmak üzere Kolombiya, Meksika, Fas, Türkiye ve Güney Kore yer almaktadır. Bağlantısızlar grubunda ise önemli ölçüde Brezilya, Endonezya ve Nijerya yer almaktadır. Çin’e meyleden ülkeler grubunda Arjantin, Afrika’nın büyük bölümü (Güney Afrika dahil), Irak, Kazakistan ve Capital Economics’e göre Suudi Arabistan yer alıyor. Son olarak, Çin’in güçlü müttefikleri arasında Rusya, İran ve Pakistan bulunuyor.

ABD karşıtı grubun iç birliği yok

Wolf’a göre ilk grup ile diğerleri arasında temel bir ayrım bulunuyor. Yüksek gelirli ‘demokrasiler’ ‘temel değerleri’ paylaşıyor (Wolf ekliyor: “Her ne kadar paylaşmaya devam edip etmeyecekleri 2024 ABD başkanlık seçimlerinin sonuçlarına bağlı olsa da”). Diğer gruplar ise neye taraftar olduklarından çok neye karşı olduklarıyla tanımlanıyorlar. Rusya ve İran, Çin için uygun müttefikler ve bunun tersi de geçerli; yani ortak bir düşmanı paylaşıyorlar fakat yine de birbirlerinden çok farklılar. Bunları ‘çıkar ittifakları’ olarak tanımlayan Wolf, her şeye rağmen hem iktisadi hem de siyasi ilişkileri şekillendirebileceklerine işaret ediyor.

Bazı iktisadi gerçekler: Atlantik ittifakı hâlâ güçlü

Martin Wolf bu noktada bazı verilere başvuruyor. Çin bloğu dünyadaki (Antarktika dışındaki) kara kütlesinin yarısını oluştururken, bu oran ABD bloğu için yüzde 35. Çin bloğu aynı zamanda dünya nüfusunun biraz daha fazlasına ev sahipliği yapıyor: yüzde 43’e karşılık yüzde 46.

Fakat yine de Çin bloğu dünya GSYİH’sinin yalnızca yüzde 27’sini üretiyor; ABD bloğunun yüzde 67. Dahası, Çin bloğunun ürettiği değerin neredeyse tamamı Çin’de üretiliyor. Wolf’a göre bunun en önemli nedeni, dünyanın yüksek gelirli ülkelerinin çoğunun ikinci blokta yer alması.

FT yorumcusuna göre bu dengenin değişmesinin yolları arasında, ABD bloğunun muhtemelen Donald Trump yönetiminde dağılması ya da Çin ekonomisinin Capital Economics’in şu anda beklediğinden daha hızlı büyümesi yer alıyor. Capital Economics’in Çin’in geleceğine ilişkin kötümserliğinin aşırı olabileceğini ama saçma olmaktan uzak olduğunu düşünen Wolf, “Çin gerçekten de önümüzdeki çeyrek yüzyıl boyunca yüksek büyümeye karşı güçlü rüzgarlarla karşı karşıyadır,” iddiasında bulunuyor.

Sanayi ve ticarette Çin etkisi

Wolf, sanayi üretimi söz konusu olduğunda Çin bloğunun GSYİH göstergelerinden daha iyi durumda olduğunu hatırlatıyor. 2022 yılında dünya sanayi üretiminde Çin bloğunun payı yüzde 38 iken, ABD bloğunun payı yüzde 55’ti. Wolf’a göre Çin bloğunun önümüzdeki çeyrek yüzyılda sanayide eşitliğe ulaşıp ulaşmayacağı, esas olarak Hindistan imalatının Çin’e kıyasla göstereceği performansa bağlı.

Tarımda, Çin bloğu çıktının yüzde 49’unu üretirken, ABD bloğu için bu oran yüzde 38.

2022 yılında 144 ülke Çin ile ABD’den daha fazla mal ticareti yaptı. ABD sadece 60 ülke için daha büyük bir ticaret ortağıydı. Fakat küresel mal ticaretinin yarısı ABD bloğunda sınıflandırılan ülkeler arasındaydı. Örneğin Almanya’nın, Çin ile en sıkı ticari bağlara sahip ABD müttefiki olduğu düşünülüyor. Fakat 2023’ün ikinci çeyreğinde mal ticaretinin sadece yüzde 11’i Çin bloğuyla gerçekleşirken, yüzde 86’sı başta Avrupalı ortakları olmak üzere ABD bloğundaki diğer ülkelerle gerçekleşti.

Mali faaliyetler ve sermaye hareketlerinde ABD açık ara önde

Her şeye rağmen finansal faaliyetler ve sermaye akışlarında ABD bloğu baskın olmaya devam ediyor.

Doğrudan yabancı yatırımlardaki yeri son çeyrek yüzyılda küçülmüş olsa da, 2022’de yatırımcı ülkeye göre toplam doğrudan yabancı yatırım (DYY) stokunun yüzde 84’ünü ve alıcıya göre yüzde 87’sini oluşturmaya devam etti.

Bunun nedeni, dünyanın en büyük şirketlerinin ve en cazip destinasyonlarının hâlâ ABD’de bulunması. Wolf’a göre Xi Jinping döneminde bu fark kapanmayacak.

Küresel portföy yatırımlarının yaklaşık yüzde 86’sı ABD bloğunda, buna karşılık sadece yüzde 2’si Çin bloğunda yer alıyor. ABD ve Çin blokları arasındaki DYY, Çin bloğu içindeki DYY’nin üç katı. Wolf şu iddiada bulunuyor: “Rusya ve İran Çin’in kullanışlı müttefikleri olabilir, fakat sadece aptallar sermayelerinin çoğunu ekonomik olarak cahil petrol ülkelerine yatırır. Çinli yatırımcılar bu kadar aptal değil.”

Döviz rezervlerinde Atlantik hegemonyası

Wolf’un aktardığına göre döviz rezervleri hala ağırlıklı olarak ABD ve müttefiklerinin para birimi cinsinden varlıklardan oluşuyor. Bunlar 2023’ün ikinci yarısında döviz rezervlerinin yüzde 87’sini oluşturuyor ki bu oran üç yıl önceki yüzde 89’luk orandan sadece biraz daha düşük.

FT yorumcusuna göre bunun nedeni sadece bu ülkelerin likit uzun vadeli finansal varlıklar arz etmesi. Yaptırımların kullanımı göz önüne alındığında eskisi kadar güvenli olmayabilirler ama iyi alternatifler de mevcut değil.

Wolf’a göre Çin’in bunları tedarik etmek istemesi pek olası değil çünkü bu, Çin kamu borcu piyasaları da dahil olmak üzere mali piyasalarının serbestleştirilmesini ve açılmasını gerektiriyor.

Pek çok ülkenin ABD ve müttefiklerinin ‘alaşağı edilmesini istediğini’ belirten Wolf, şu uyarıları yaparak yazısını bitiriyor: “[…] bu ülkeler Çin’in hoşnutsuzlar grubundan daha birlik içinde ve ekonomik olarak daha güçlüler. Bu dengeyi hızla değiştirmesi muhtemel olay, ABD’nin ittifaklarını parçalamaya karar vermesi olacaktır. Bu, küresel tarihin en dramatik şekilde kendine zarar veren eylemlerinden biri olacaktır. Çin bloğunun, iktisadi ağırlığın ilgili tüm yönlerinde ABD bloğunu geçmesi çok daha uzun zaman alacaktır. Bunu asla yapamayabilir.”

ASYA

‘Yeni Pakistan yönetimi, çatışmaya değil ticarete öncelik vererek komşularıyla sorunlarını çözmeli’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, 8 Şubat’taki seçimlerin ardından koalisyon tartışmalarının devam ettiği Pakistan’da iç ve dış huzura kavuşabilmek için izlenmesi gereken dış politikaya dair öneriler sunuyor. Lahor Yönetim Bilimleri Üniversitesi’nde siyaset alanında yardımcı doçent olarak görev yapan Salman Rafi Sheikh tarafından Nikkei Asia için kaleme alınan makale, Pakistanlı politika yapıcılara “dış politika sorunlarını sıfırlama” ve “iç politikaya ve ekonomiye odaklanma” çağrısı yapıyor.

Yeni Pakistan Başbakanı’nın dış politikası isyancılara değil ticarete odaklanmalı

Salman Rafi Sheikh, Nikkei Asia
20.02.2024

İran ordusunun geçtiğimiz ay Pakistan’daki hedeflere yönelik beklenmedik füze ve insansız hava aracı saldırıları pek çok şok dalgası yarattı.

Siyasi huzursuzluk, ülke içinde giderek sıklaşan terör saldırıları ve Pakistan’ı iflasın eşiğine getiren ağır ekonomik krizin ortasında ülke, Keşmir konusunda Hindistan’la uzun süredir devam eden çatışmasına ve sınır ötesi İslamcı saldırılar nedeniyle Afganistan’la yaşadığı gerginliğe ek olarak aniden üçüncü bir sınırda çatışmanın patlak vermesinden endişe duymak zorunda kaldı.

Pakistan’ın bir sonraki hükümetinin kurulmasına ilişkin tartışmalar sürerken, ülkenin siyasi liderlerinin, korkutucu iç sorunlara doğru bir şekilde odaklamalarını sağlayacak bir dış politika sıfırlamasına duyulan ihtiyacı akıllarında tutmaları önemlidir.

İran’ın saldırısının temel motivasyonu Pakistan’ın İran’ın etnik Beluç bölgelerinin bağımsızlığı için mücadele eden Ceyşu’l Adl’i dizginleyememesi ya da dizginlemek istememesidir.

İslamabad’ın Ceyşu’l Adl ile olan bağları, İran’ın 1979 İslam Devrimi ve Afganistan’da Sovyetler tarafından kurulan komünist rejime karşı mücahit gerilla direniş mücadelesini takip eden karmaşık jeopolitik dinamiklere kadar uzanıyor.

1980’lerin sonlarında İran, radikalleşen Sünni grupların Pakistan’daki Şii azınlığı hedef almaya başlamasının ardından Pakistan’daki bazı Şii militan grupları dayanışma gösterisi olarak desteklemeye başladı.

Pakistan da buna karşılık olarak Ceyşu’l Adl’e bir miktar destek verdi. Bunun üzerine İran, Pakistan’ın Belucistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden militan gruplarla bağlar kurarak karşılık verdi. Son yıllarda sınırın her iki tarafındaki Beluç bölgelerinde şiddet olayları arttı.

Keşmir de benzer şekilde Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş durumda. İslamabad, Hindistan işgali altındaki bölgeleri kurtarmaya yönelik resmi politikası nedeniyle, Ceyş-i Muhammed gibi Hindistan’a düşman militan gruplara uzun süredir bir dereceye kadar destek veriyor.

2019 yılında Hindistan ve Pakistan, tıpkı İran ve Pakistan’ın geçen ay yaptığı gibi karşılıklı hava saldırıları düzenledi. Bu kısasa kısas da, Hindistan’ın kontrolündeki Keşmir’de Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed tarafından gerçekleştirildiğini söylediği bir intihar saldırısının ardından başlamıştı.

Afganistan örneğinde ise Pakistan, Hindistan ile savaşa yönelik acil durum planlarının bir parçasını oluşturan “stratejik derinlik” doktrini doğrultusunda ülkedeki Taliban hareketini uzun süre besledi. Taliban Ağustos 2021’de Kabil’de iktidarı ele geçirdiğinde, dönemin Pakistan başbakanı İmran Han, hareketi “kölelik zincirlerini kırdığı” için tebrik etti.

Ancak bu duruş son iki buçuk yılda büyük ölçüde geri tepti. Afganistan’daki rejim değişikliğine, Pakistan Talibanı olarak adlandırılan Tehrik-e-Taliban Pakistan’ın (TTP) Pakistan içindeki militan saldırılarındaki artış eşlik etti. Geçtiğimiz yıl bombalama ve silahlı saldırılarda yaklaşık bin sivil ve güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

İslamabad, TTP’nin Afganistan’daki sığınaklarda faaliyet gösterdiğini iddia ederek Kabil’den bu örgütü çökertmesini talep ederken, Afgan hükümeti TTP’yi Pakistan’ın iç sorunu olarak görüyor.

İslamabad, Afganistan’ın geri kabul edebilecek durumda olmamasına rağmen 1,7 milyon kadar belgesiz Afgan mülteciyi sınır dışı etmek için harekete geçerek Kabil üzerindeki baskıyı artırdı.

Pakistan’ın dört kara sınırından sadece Çin ile olan sınırı sorunsuz.

İki ülke arasında uzun bir geçmişe dayanan yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler mevcut ve Pakistan’ın Pekin’e karşı herhangi bir dış politika ya da güvenlik hedefine ulaşmak için isyancı grupları desteklemesi için bir neden yok. Nitekim Kuşak ve Yol Girişimi altında geliştirilen bir altyapı projeleri paketi olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan’ı kuzey komşusuna daha da bağımlı hale getirdi.

İslamabad CPEC’i kolaylaştırmak için güvenliği artırmaya çalışırken bile bazı militan gruplar Pakistan’da, özellikle de Belucistan’da Çinli personeli hedef aldı.

Ancak bu grupların Pakistan’ın Çin sınırında herhangi bir saldırı girişiminde bulunduğu bilinmiyor. Bu sınır Pakistan’ın coğrafi açıdan en zorlu sınırı ve dünyanın en yüksek dağlarından birkaçına sahip.

Öyle olsa bile Pakistan’ın ekonomik koşulları üç ayrı cephede daha yüksek bir askeri duruşa izin vermiyor.

Pakistan’ın militan grupları bir dış politika aracı olarak kullanmaktan kararlılıkla vazgeçerek ve onlara yönelik tüm devlet desteğini keserek yeni bir sayfa açmasının zamanı gelmiştir. Bu aynı zamanda Pakistan içinde militanlığı yüceltmekten vazgeçmek ve “silahlı siyasetten” uzaklaşmak anlamına da gelmelidir.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın 29 Ocak’ta İslamabad’a yaptığı ziyarette görüldüğü gibi sadece ikili temaslar yeterli olmayacaktır. Bu tür ziyaretler gerginliğin geçici olarak yatıştırılmasına yardımcı olabilir ancak kalıcı bir çözüm değildir.

Pakistan, ticarete çatışmadan daha fazla öncelik veren ve devlet dışı militan grupların karmaşık ağları yerine karmaşık ekonomik karşılıklı bağımlılığın inşasını destekleyen yeni bir dış politika çerçevesi geliştirmelidir. Bu, Pakistan’ın ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmasına yardımcı olacak ve yetkililerin uzun süredir acı çeken vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasını sağlayacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki askeri müdahalesiyle beraber Rusya, tarihteki en ağır ambargo rejiminin muhatabı haline geldi. Yaptırımlar, başta petrol ve doğalgazda Rusya’nın Avrupa pazarını komple kaybetmesine neden oldu. Yaptırımların etkilerinin hafifletilmesi konusunda Çin, İran ve Hindistan gibi aktörlerle ticari ilişkilerin derinleştirilmesi henüz yeterli birer alternatif değil ve bu ülkeler, ayrıca Batı’nın ikincil yaptırımlarına dair epey temkinli. Bunun yanında Rusya ekonomisinin performansı uzaktan bakınca fena görünmüyor.


Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yaptırımların Rusya’nın ekonomisini boğması gerekiyordu ama ekonomi gelişiyor gibi görünüyor

Simon Wilson

MoneyWeek

14 Şubat 2024

İki yıl önce Batı’da yaygın olan beklentilerle —yaptırımlar ve Vladimir Putin’in Ukrayna savaşının yıpratıcı etkileri ekonomik çöküşe yol açabilecekti— karşılaştırıldığında Rusya ekonomisi çarpıcı bir şekilde iyi durumda.

On iki ay önce Batılı analistler, 2023 yılı boyunca genel bir daralma bekliyordu. Bunun yerine Rusya ekonomisi, Batılı ülkelerden (Britanya dahil) çok daha güçlü bir şekilde büyüdü ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) yüzde 3’ün üzerinde arttı. Yüksek petrol fiyatları ve Çin ile Hindistan’a yapılan ihracatın artması, Rusya’yı pek çoklarının öngördüğü felaketten korumaya yardımcı oldu.

Batılı firmaların çekilmesi Rusya’daki firmalara yeni alanlar açarken, sermaye kontrolleri de ülkede kalıp yatırım yapmaktan başka seçenek bırakmadı. Asker maaşları ve ailelere ödenen tazminatların yanı sıra silah üretimi de dahil olmak üzere savunma harcamalarındaki devasa artış, ülkenin yoksul kesimlerinde ufak çaplı bir patlamanın yaşanmasına ön ayak oldu.

Bu gerçekten sürdürülebilir mi? Rusya Maliye Bakanlığı’nın rakamlarına göre hükümetin toplam mali teşvikleri GSYİH’nin yüzde 5’i civarında ve Kovid-19 pandemisi sırasında uygulanandan daha fazla. Bir noktada tüm bunların bedelinin ödenmesi gerekiyor. Fakat Rusya Devlet Başkanı, şimdilik bir savaş ekonomisi inşa etmekle meşgul.

2024 bütçesinde askeri harcamalar Sovyet döneminden bu yana ilk kez GSYİH’nin yüzde 6’sına ulaşacak ve Kremlin’in bütçesinin yüzde 39’unu oluşturacak (ve sağlık ve sosyal refah için ayrılan fonları azaltacak). The Economist’e göre şimdilik en büyük sorun çöküş ya da durgunluktan ziyade ekonominin “tehlikeli bir şekilde sıcak” ilerlemesi. İşsizlik rekor seviyede (yüzde 3’ün altında), nominal ücretler yıllık yüzde 15 arttı ve enflasyon yaklaşık yüzde 8’e yükseldi; bu da merkez bankasını faiz oranlarını yüzde 16’ya yükseltmeye zorladı.

Putin kazanıyor mu? Bu sonuca varmak için henüz çok erken. İki Yale akademisyeni, Putin’i 2023’ün “kazananlarından” biri olarak gösteren yılsonu fikir yazılarına sert bir yanıt olarak, Noel’den hemen önce Foreign Policy sayfalarında Rusya’nın iktisadi beklentileri hakkında daha fazla kuşkucu olunması çağrısında bulundu. Jeffrey Sonnenfeld ve Steven Tian, makalelerinde savaşın ve buna bağlı olarak Batılı şirketlerin ülkeyi terk etmesinin Rusya ekonomisine zarar verdiğini söyledikleri yedi maddeyi sıraladılar.

Birincisi, beyin göçü. Şubat 2022’deki işgalden bu yana, bazı tahminlere göre Rusya’nın tüm teknoloji işgücünün yüzde 10’unu ve milyonerlerinin yüzde 33’ünü oluşturan en az bir milyon yüksek vasıflı çalışan ülkeyi terk etti.

İkincisi, sermaye kaçışı. Rusya Merkez Bankası’nın kendi değerlendirmesine göre, işgali takip eden 16 ay içinde 253 milyar dolarlık rekor bir özel sermaye Rusya’dan çıktı ki bu daha önceki çıkışların dört katı.

Üçüncüsü, Batı teknolojisi ve know-how’ının kaybı teknoloji ve enerji arama gibi kilit sektörlere zarar verdi. Örneğin Rosneft, sermaye harcamaları için yaklaşık 10 milyar dolar fazladan harcama yapmak zorunda kaldı ve ihraç ettiği her bir varil petrole yaklaşık 10 dolar ilave maliyet ekledi.

Dördüncüsü, savaştan önce yılda yaklaşık 100 milyar dolar olan doğrudan yabancı yatırımın yaklaşık 250 milyar dolar geri çekilmesi ve Rusya’ya yeni doğrudan yabancı yatırımın neredeyse tamamen durması.

Beşincisi, rublenin konvertibl ve takas edilebilir bir para birimi olma özelliğini kaybetmesi.

Altıncısı, küresel sermaye piyasalarına erişimin kaybedilmesi.

Son olarak, “servetin büyük ölçüde yok edilmesi ve varlık değerlerinin düşmesi”: Bazı kamu iktisadi teşebbüslerinin değerleri işgalden bu yana yüzde 75 düştü ve pek çok özel sektör varlığının değeri yarıya indi.

Rusya ekonomisi neden büyüyor?

Bugüne dek savaş makinesi, artık devlet kontrolünde olan işletmelerin yamyamlaştırılması ve ekonominin kamu harcamalarıyla desteklenmesiyle finanse edildi. Fakat bu son derece kısa vadeden ötesi için uygulanabilir bir iktisadi strateji değil. Çin, Hindistan ve malların Türkiye ve Kazakistan gibi dost ülkeler üzerinden sevk edildiği “paralel pazarlar” sayesinde yaptırımlar Rusya’nın ekonomisini çökertmedi. Ancak lastik, baskı kâğıdı, uçak parçaları ve ilaç gibi çok çeşitli mallarda kıtlık giderek artıyor. ABD Hazinesinin analizine göre Rusya ekonomisi, Putin’in savaşı başlatmadığı senaryodan yüzde 5 daha küçük.

Bakanlığın baş yaptırım ekonomisti Rachel Lyngaas, savaş, yaptırımlar ve Moskova’nın siyasi tepkisinin birleşiminin “hızla artan harcamalara, değer kaybeden rubleye, artan enflasyona ve istihdam kaybını yansıtan sıkı bir işgücü piyasasına katkıda bulunarak” ülke ekonomisini “ciddi bir ekonomik baskı altına soktuğunu” söyledi. Rusya’ya zarar veren temel faktörler arasında göç, yüksek teknoloji ithalatında yaşanan zorluklar, tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmek zorunda kalması ve Batı pazarlarına erişim eksikliği yer alıyor.

Putin bundan sonra ne yapacak?

The Times’tan Roger Boyes, Putin’in mart ayındaki devlet başkanlığı seçimlerini atlattıktan sonra sivil seferberliğin kapsamını genişletmeye hazırlandığını ifade ediyor. Rusya’nın uzun vadeli ve yıpratıcı bir savaşta kuvvetlerini yenileme kabiliyeti, Ukrayna’ya karşı en önemli avantajı. Fakat bu durum sivil ekonomide halihazırda ciddi boyutlarda olan işgücü sıkıntısını daha da artıracak ve savunma sanayisini de giderek daha fazla etkileyecektir. Halihazırda yaklaşık iki milyon mühendis ve diğer işçileri istihdam eden savunma sanayisinde 400 bin açık var.

Capital Economics’ten Liam Peach, asıl önemli olanın arz faktörleri üzerindeki kısıtlamalar olduğu görüşünde. Peach, Rusya’nın GSYİH’sine şu ana kadar vurulan darbenin ABD Hazinesinin yüzde 5 tahmininden ziyade yaklaşık yüzde 3 olduğunu ama daha da önemlisi, “arz kısıtlamalarının uzun yıllardır olmadığı kadar bağlayıcı olduğunu” söylüyor.

Peach, “Savaşın ve yaptırımların en büyük ve belki de daha uzun süreli sonuçlarından biri, son iki yılda Rusya’nın arz kapasitesindeki devasa düşüşün, ekonominin enflasyon baskısı yaratmadan büyüme kabiliyetini kayda değer ölçüde sınırlamasıdır. Dolayısıyla ekonomi şimdiye dek yaptırımlarla başa çıkmış olsa da daha büyük bir savaş çabası Rusya’nın makro istikrarı açısından istikrarsızlaştırıcı olabilir,” diyor.

Putin açısından, kurgulanmış bir oylamada yeniden seçilmeyi “kazanmak” kolay olacaktır. Önümüzdeki yıllarda ekonomisini yönetmek ise çok daha zor olacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 10 Şubat’ta Bloomberg, “Almanya’nın endüstriyel süper güç olarak günleri sayılı” başlığıyla bir makale yayımladı ve makalenin özeti başındaydı: “Enerji krizi pek çok işletmeye ölümcül darbe vurdu. Siyasi olarak felç olmuş Berlin’in herhangi bir reçetesi yok gibi görünüyor.”

Genel olarak, enerji krizinin Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden ve Brüksel’in müteakip tek taraflı yaptırımlarından sonra doğalgaz tedarikinin azalmasıyla başladığı iddia edilse de mesele çok daha öncesine dayanıyor. Gaz fiyatları 2021 yılı sonunda 1000 metreküp başına 2 bin dolar seviyesindeydi ki bu rakam Gazprom’un Avrupalı müşterilerinden aldığı fiyatın on katıydı.

Bu, anlatılanın aksine bizzat Brüksel’in eliyle yaratılmış bir sorun: Jean-Claude Juncker yönetimindeki AB Komisyonu, Avrupa doğalgaz piyasasında reforma giderek gazı borsa spekülasyonu nesnesi haline getirdi. Bu sayede gaz kıtlığı olduğunda ithalatçılar için kazançlı bir durum ortaya çıktı, zira Gazprom’dan ucuza aldıkları gazı borsada fahiş kârla satabiliyorlardı. AB yaptığı reformla, daha önce neredeyse 50 yıl boyunca düşük fiyatlarla yeterli gazı garanti eden uzun vadeli tedarik sözleşmelerini hedef almıştı.

Bu ucuz enerji, Alman sanayisinin temel taşıydı. ABD on yılı aşkın bir süredir LNG’sini Avrupa’ya satmaya çalışıyor ama LNG Rus gazından çok daha pahalı ve bu nedenle normal şartlar altında Avrupa’da rekabetçi bir ortam olamazdı. Juncker’ın gaz piyasası reformu ve Şubat 2022’nin sonundan itibaren Brüksel ve Berlin’in Rusya’dan doğalgaz ithalatını azaltma çabaları sayesinde ABD, 2022 yazında hedefine ulaşmış oldu. Nitekim Kuzey Akım sabotajı da ucuz Rus gazının devrinin nihai anlamda kapanmasını sağladı.

Avrupa’daki enerji fiyatları, sürecin 2021 yazında başlamış olmasından da anlaşılacağı üzere, Ukrayna krizinden tamamen bağımsız olarak yükselişe geçti. Ukrayna krizine Brüksel ve Berlin’den gelen tepkiler bunu sadece hızlandırmış ve pekiştirmiş oldu.


Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

AB’de endüstriyel elektrik kullanımı çöküyor. ABD’li karar mercilerinin “Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretleri yok.”

Robert Bryce

12 Şubat 2024

Bloomberg’in 9 Şubat tarihli haberinin başlığı Avrupa’da yaşanan felaketi özetliyor: “Almanya’nın endüstriyel bir süper güç olarak geçirdiği günler sona eriyor.” Makalede şöyle deniyor: “Avrupa’nın en büyük ekonomisinde imalat üretimi 2017’den bu yana düşüş eğiliminde ve rekabet gücü azaldıkça düşüş hızlanıyor.”

Almanya bir kez daha “Avrupa’nın hasta adamı” oldu. Ancak mesele sadece Almanya değil. Tüm Avrupa’da sanayi kapasitesi daralıyor. Geçtiğimiz ay Tata Steel, Britanya’daki son iki ocağını bu yılın sonuna kadar kapatacağını duyurdu; bu hamle “Galler’deki Port Talbot çelik fabrikasında 2 bin 800’e varan iş kaybına” neden olacak.

Slovalco, 70 yıllık faaliyetinin ardından Ocak 2023’te Slovakya’daki alüminyum izabe tesislerini kalıcı olarak kapatacağını duyurdu. Ülkenin en büyük elektrik tüketicisi olan şirket, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle izabe tesislerini kapattığını söyledi.

Avrupa, kendi kendini şarampole sürükledi. Net sıfır hayalleri, alternatif enerjiye hücum, agresif karbonsuzlaştırma zorunlulukları ve artık mevcut olmayan Rus doğalgazına bel bağlama yönündeki stratejik gaf gibi kötü politika kararları sanayisizleşmeyi tetikliyor. Durum ne kadar kötü? Heritage Foundation’da araştırma görevlisi olan Mario Loyola, 28 Ocak’ta The Hill’de Avrupa’nın erimesi hakkında keskin bir makale yazdı. Avrupa Komisyonu verilerine göre, kıtadaki sanayi üretimi “Kasım 2023’te sona eren 12 ayda yüzde 5,8 düştü. Sermaye malları üretimi yaklaşık yüzde 8,7 azaldı. Tesis ve ekipman yatırımları dibe vurdu,” diye yazdı.

Tüm bu berbat politikaların sonucu; elektrik fiyatlarında şaşırtıcı artışlar. Loyola, Avrupa’da elektrik fiyatlarının “pandemi öncesi seviyelerinin üç katına ulaştığını” belirtiyor. Enerji analisti Rupert Darwall, kısa bir süre önce Britanya’daki büyük işletmelerin 2004 yılına kıyasla beş kata kadar daha fazla elektrik ücreti ödediğini bildirdi.

Elektrik kullanımı ekonomik canlılığın en güvenilir barometrelerinden biridir. Sahiden de elektrik, dünyanın en önemli ve en hızlı büyüyen enerji türü. Ekonomik büyüme elektrik kullanımına yön verir ve bunun tersi de geçerlidir. Sağlıklı ekonomiler elektriğe ihtiyaç duyar, hem de çok fazla. Kötüleşen ekonomilerde ise elektrik kullanımı azalır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre geçen yıl küresel elektrik talebi yüzde 2,2 oranında arttı. Paris merkezli ajans, küresel elektrik talebinin 2026 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,4 artmasını bekliyor ve “talep hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde daha hızlı elektrik büyümesine katkıda bulunacak olan iyileşen ekonomik görünüm tarafından yönlendirilecektir,” diyor.

Çin ve Hindistan hızlı büyümelerini sürdürüyor. IEA, Çin’in elektrik talebinin 2023 yılında yüzde 6,4 gibi yüksek bir oranda arttığını tahmin ediyor. Ajans, Çin’in elektrik talebinin 2026 yılına kadar saatte 1400 teravat artmasını bekliyor ki bu da “AB’nin mevcut yıllık elektrik tüketiminin yarısından daha fazla” bir enerji miktarı anlamına geliyor. Hindistan’daki elektrik talebi 2023’te yüzde 7 artarken, 2022’deki yüzde 8,6’lık büyümeye kıyasla hafif bir düşüş gösterdi. IEA, Hindistan’da “devam eden hızlı iktisadi genişleme ve alan soğutmaya yönelik güçlü talebin büyümenin ana dayanakları olduğunu” belirtti. Aralık ayında bu sayfalarda da belirttiğim üzere, Çin ve Hindistan’daki yeni elektrik talebinin büyük bir kısmı kömür yakılarak karşılanıyor (ABD’de elektrik talebi geçen yıl yüzde 1,6 oranında azaldı; IEA bu azalmadan daha ılıman hava koşullarını, azalan üretimi ve “otomotiv sektöründeki grevleri ve genel enflasyonist baskıları” sorumlu tuttu).

Çin ve Hindistan’daki yüksek büyüme, elektrik kullanımının geçen yıl yüzde 3,2 oranında azaldığı Avrupa’daki durumla net bir tezat oluşturuyor. IEA, elektrik kullanımındaki düşüşün 2022’deki yüzde 3,1’lik düşüşü takip ettiğini ve AB’deki elektrik talebinin “en son yirmi yıl önce görülen seviyelere düştüğünü” belirtiyor: “2022’de olduğu gibi, sanayi sektöründeki zayıf tüketim elektrik talebini azaltan ana faktör oldu.” AB’nin sanayi elektriği kullanımındaki düşüş çarpıcı olmaktan öte bir şey değil. 2022 yılında AB’de endüstriyel elektrik talebi yüzde 5,8 oranında azaldı. IEA, 2023’te yüzde 6 daha düşeceğini tahmin ediyor.

Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve IEA raporu, 26 Şubat’ta Washington D.C.’de düzenlenecek olan Ulusal Düzenleyici Kamu Hizmetleri Komisyoncuları Birliği toplantısındaki açılış konuşmam için slaytlar hazırladığım bu hafta aklımda. Bu beş grafik Avrupa’nın sanayisizleşmesini ve bunun neden devam edeceğini gösteriyor.

Grafik 1

IEA’ya göre, Almanya’daki elektrik talebi “2023’te yüzde 4,8 gibi kayda değer bir oranda azaldı… Talep azalması özellikle 2023’ün ilk altı ayında üretimde yüzde 13’lük bir düşüşle karşı karşıya kalan enerji yoğun sanayide öne çıkıyor.” Elektrik kullanımındaki bu azalma, Almanya’nın sanayi üretimindeki süregelen düşüşü yansıtıyor. Bu (biraz bulanık) grafikte, bu makalenin başında bahsedilen Bloomberg’ün haberinden bir ekran görüntüsü kullanılmıştır.

Grafik 2

Grafik 3

Grafik 4

Grafik 5

Bu slaytlar ve Avrupa ağır sanayisinin süregelen yıkımı, Britanya Yenilenebilir Enerji Vakfı’ndan John Constable’ın beş bölümlük yeni belgesel dizimiz Juice: Power, Politics & The Grid’de ifade ettiği keskin sözleri akla getiriyor.

Aynı zamanda Küresel Isınma Politikası Vakfı’nda enerji editörü olan Constable, sert bir uyarıda bulunuyor. Üçüncü bölümde şöyle diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karar mercilerine Avrupa örneğini çok ama çok dikkatli incelemelerini söylüyorum. Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretiniz yok. Biz bunu sizin için test ettik.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English