Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

“İsrail’e destek ‘Batı sonrası dünya’ya gidişi hızlandırıyor”

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağını makale, Gazze savaşının Ukrayna savaşıyla kendisi yineleyen Batı ittifakını nasıl parçalama potansiyeli taşıdığına odaklanıyor. Londra Queen Mary Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü Christopher Phillips imzalı makalede Batı’nın Gazze savaşında İsrail’e verdiği desteğin ‘batı sonrası dünya’ya doğru gidişi daha da hızlandıracağına dikkat çekiliyor.

***

Gazze savaşında çıkar siyaseti

Gazze’deki ölümler, çok kutuplu dünya ve Rusya faktörü

Christopher Phillips

Gazze savaşı ikinci ayına girerken, Batılı devletler İsrail’e verdikleri kararlı desteği azaltma yönünde pek işaret gösteriyor.

Bazı müttefikler İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya sivil kayıpları en aza indirmesi için sessizce baskı yaparken, Fransa gibi diğerleri de kamuoyu önünde ‘insani duraklama’ çağrısında bulunuyor ancak hiçbir büyük Batılı güç henüz kalıcı bir ateşkes ya da çatışmanın sona erdirilmesi çağrısında bulunmadı. Batı’nın böylesine topyekûn desteği alışılmadık bir durum.

İsrail’in yakın geçmişteki çatışmalarında, 2006’da Lübnan’a karşı, ardından 2008-9, 2012 ve 2014’teki üç Gazze savaşında, Batı’nın desteği genellikle daha belirsizdi ve savaşın patlak vermesinden haftalar, bazen günler sonra ateşkes çağrıları geldi.

Bir yandan pek çok Batılı lider, desteğin sağlamlığının Hamas’ın bin 200 İsraillinin ölümüne ve yaklaşık 249’unun rehin alınmasına neden olan saldırıları karşısında yaşanan şok ve dehşeti yansıttığını iddia edebilir.

Durum böyle olsa da daha geniş jeopolitik faktörler de söz konusu olabilir. Ukrayna çatışması, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki yıllarda yıpranmış gibi görünen ‘batı ittifakında’ bir rönesansa yol açtı.

Bağlam farklı olsa da 7 Ekim’den sonra Batı’nın İsrail’e verdiği destek, Rusya’nın işgalinden sonra birçok yönden Kiev’in aldığı desteğe benziyor. Bu destek sadece ateş altındaki müttefike güven vermeyi değil, aynı zamanda Batı ittifakının güçlü kaldığını dünyaya yansıtmayı da amaçlıyor.

Ancak Gazze’deki Hamas-İsrail savaşı Ukrayna savaşından çok daha karmaşık ve İsrail-Filistin çatışmasının tarihi geçmişi ve küresel duygusal ağırlığı göz önüne alındığında daha geniş kapsamlı. Sonuç olarak, Batı’nın İsrail’e verdiği kararlı destek öngörülemeyen zorluklarla karşılaşabilir.

Kısa vadede Batı ittifakı Gazze savaşıyla güçlenmiş gibi görünse de uzun vadede Batı’nın küresel konumunu zayıflatma potansiyeli taşıyor.

Batı ittifakı ve Gazze savaşı

Eleştirmenler genellikle Batılı devletlerin İsrail’i bölgesel savaşlarında sorgusuz sualsiz desteklediğini düşünse de son yıllardaki gerçek daha çetrefilli.

ABD, Almanya, İngiltere ve Kanada genellikle İsrail’in yanında yer alırken diğer Batılı hükümetler ve kurumlar daha isteksizdi ve her zaman birleşik bir Batı cephesi oluşmadı.

Örneğin İsrail’in 2006 yılında Hizbullah’la yaptığı savaşta ABD ve İngiltere İsrail’in meşru müdafaa hakkını savunup BM’de önerilen ateşkesin ertelenmesi için lobi yaparken, Avrupa Birliği savaşın başlamasından birkaç gün sonra “İsrail’in Lübnan’da orantısız güç kullanmasını” kınadı.

2008-9, 2012 ve 2014 yıllarında Gazze’de gerçekleştirdiği müteakip savaşlarda da Batı’nın İsrail’e verdiği destek benzer şekilde ılımlıydı. 2008-09’daki Dökme Kurşun Operasyonu’nda da Avrupa Birliği, IDF’nin kara saldırıları başladıktan günler sonra ateşkes çağrısında bulundu. Fransa ve İspanya gibi büyük Avrupalı güçlerin İsrail’e yönelik eleştirileri ABD, Almanya ve Kanada’nın İsrail’in meşru müdafaa hakkı konusundaki ısrarını bir nebze dengeledi.

Bu durum 2012’de de tekrarlandı; Washington, Berlin ve Londra İsrail’e desteklerini dile getirirken, diğer Batılı devletlerin yansıra Fransa ve AB Netanyahu’ya ‘itidal’ çağrısında bulundu.

2014 yılında ABD bile İsrail’e koşullu destek sinyali verdi. Başkan Barack Obama, belki de Netanyahu ile olan gergin ilişkilerini yansıtacak şekilde, İsrail’in kendini savunma hakkı konusunda ısrar etti ancak itidal çağrısında bulundu. Buna karşılık Kongre İsrail’e desteğinin altını çizen bir kararı kabul etti.

Ancak 2023 Gazze savaşı şu ana kadar farklı bir seyir izledi. Çok az Batılı devlet, özellikle de G7 üyeleri, Netanyahu’yu ya da Gazze saldırısını kamuoyu önünde eleştirdi. Daha önceki savaşlarda ateşkes için bastırılmış ve bu noktada anlaşmaya varılmış olsa da henüz hiçbir G7 lideri çatışmaların sona ermesi için çağrıda bulunmadı. Batılı liderler arasında en yüksek sesle eleştiren muhtemelen Fransa oldu; Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Netanyahu’ya “çok fazla sivil kayıp” olduğunu söyledi ve insani bir duraklama çağrısında bulundu, ancak bu geçmişteki Fransız liderlerin sert tutumundan çok uzakta.

İsrail’in ilk kayıplarının boyutu ve 7 Ekim saldırısının yarattığı şok, bu alışılmadık derecede yakın duruşun bir gerekçesi olabilir. Ancak bu aynı zamanda Ukrayna savaşından sonra Batılı liderler arasında oluşan yeni birliği de yansıtıyor. Gerçekten de İsrail’in arkasındaki birlik, birçok yönden Rusya’nın 2022’deki işgalinden sonra batı başkentlerinde alınan tutuma benziyor.

Özellikle Gazze’deki kayıplar arttıkça bu durum uzun sürmeyebilir ancak şimdilik Batılı liderler dünyaya Kiev’in arkasında olduğu gibi İsrail’in arkasında da birleştiklerini göstermeye hevesli görünüyorlar.

Orta Doğu, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki tarihi müttefiklerinden Rusya yaptırımları konusunda destek alamayan bu yeni Batı ittifakı, Soğuk Savaş dönemindeki selefinden daha küçük olabilir ama liderleri hâlâ aynı şekilde, hatta daha fazla birlik içinde olduklarını göstermek istiyorlar.

Rusya faktörü

Acil güvenlik zorunluluğu kapsamında ihtiyaç duyduğu anda İsrail’i desteklemenin ötesinde Batı’nın Gazze savaşı sırasındaki güçlü desteğinin daha geniş bir jeopolitik mantığı var: 2022’de beri Rusya ile yüzleşme durumu. Batı’nın uzun süredir sunduğu desteğe rağmen İsrail, Ukrayna’nın işgalinden sonra Rusya’ya karşı yaptırım rejimine katılmamayı tercih ederek kendisini etkin bir şekilde bir araya gelen Batı ittifakının dışında tuttu. Bunun birkaç nedeni vardı. Türkiye gibi İsrail’in de Ukrayna ve Rusya ile güçlü ilişkileri vardı ve her ikisi de önemli oranda Yahudi topluluklarına ev sahipliği yapıyordu ve daha tarafsız bir yol izlemeye çalıştı. Netanyahu ve Vladimir Putin son yıllarda, özellikle de Rusya’nın 2015’te komşu Suriye’ye müdahalesinden sonra dostane ilişkiler kurdular. Rusya’nın Suriye’deki varlığı, IDF’nin İran ve Hizbullah mevzilerine yönelik düzenli saldırılarını kolaylaştırarak İsrail’e riske atmak istemediği önemli bir güvenlik avantajı sağladı.

Bununla birlikte, Batı devletleri, Gazze Savaşı’nın sonucunda İsrail’in Putin’e karşı tavır alabileceğini umabilir ve bu da Netanyahu’ya olan güçlü desteklerini daha da motive edebilir. 7 Ekim’den önce bile, İsrail’in Moskova ile olan ilişkileri gerilmeye başlamıştı.

Netanyahu’nun göreve dönmesi, Putin’le kişisel bağları nedeniyle bazı gerilimleri hafifletmeye yardımcı oldu, ancak Rusya’nın İran’la yakınlığının kısmen Moskova’nın 2022 sonrası diplomatik izolasyonu nedeniyle artması İsrail’i endişelendiriyordu.

Ancak 7 Ekim’den beri Rusya, İsrail’in Gazze’ye saldırısına karşı pozisyon aldı. Putin, çatışmayı Ukrayna’daki savaşıyla bağdaştırarak İsrail’in saldırılarını, tıpkı Batı’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü şekilde, Batı’nın tümü tarafından yürütülen bir savaş olarak niteledi.

Gazze’ye yönelik artan sempati ve batıya yönelik öfke dalgasından faydalanmayı uman Putin, Moskova’yı batı dışı küresel güneyde yükselen hayal kırıklığı dalgasıyla uyumlu hale getirmeye çalıştı. Bunu yaparken de Rusya-İsrail ilişkileri gerildi.

Rusya BM’de İsrail’e “işgalci güç” demekle kalmadı, aynı zamanda Moskova’da bir Hamas heyetini ağırladı. Bunun da ötesinde, Dağıstan havaalanında Yahudi yolcuları hedef alan antisemit bir güruhun son video görüntüleri Netanyahu’yu daha da kızdırdı.

Ancak bu gerilimlere rağmen Batı’nın, Gazze savaşının tozu dumanı yatıştıktan sonra İsrail’in Rusya’ya yönelik yaptırım rejimine katılabileceği yönündeki umutları suya düşebilir.

Rusya, Suriye sınırında Hizbullah ve İran ile gayrı resmi arabuluculuk yaparak İsrail’in kaybetmek istemeyeceği değerli bir güvenlik rolü oynamaya devam ediyor. Benzer şekilde, iki ülke arasında kapsamlı kişisel ve ticari bağlar var; İsrail’in birçoğu Netanyahu’nun önemli destekçileri olan bir milyondan fazla Rusça konuşan vatandaşı var.

Her ne kadar İsrail Gazze’yle savaşında Batı’nın desteğine minnettar olsa da bu desteğin karşılığı olarak Rusya’ya yaptırım uygulamak zorunda hissetmeyecek ve böylesine değerli güvenlik ve ekonomik bir ilişkiyi bir kenara atmakta acele etmeyecek.

Batı’nın riskleri

Batı’nın Gazze’deki mevcut birliğine rağmen, çatışma orta vadede Batı ittifakını zayıflatma riski taşıyor. İlk risk, birliğin alenen parçalanmasıdır. İsrail’in önceki çatışmalarında olduğu gibi, tarihsel olarak Fransa ve İspanya başta olmak üzere bazı Batılı devletler ABD, Almanya ve İngiltere gibi sadık müttefiklerden daha eleştirel bir tutum sergiliyor.

Savaş uzadıkça ve Gazze’deki kayıplar arttıkça, bir ya da daha fazla Batılı devletin safları bozması ve açıkça acil ateşkes çağrısında bulunması ihtimali de artıyor. Herhangi bir anlaşmazlığın ne kadar süreceğine bağlı olarak, bu durum Ukrayna’nın teşvik ettiği Batı birliği ruhunu baltalayabilir.

İkinci risk ise doğrudan Ukrayna savaşıyla ilgili. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, Batılı devletleri, Gazze’deki çatışma nedeniyle dikkatlerin Doğu Avrupa’dan uzaklaşmaması konusunda defalarca uyardı. Ukrayna’nın Dnipro Nehri’ni geçme konusundaki son başarılarına rağmen, yaz taarruzu umulan ilerlemeyi sağlamadı ve savaş giderek çıkmaza girmiş görünüyor.

Putin uzun zamandır Batı’nın savaşa olan ilgisinin azalacağını ve Rusya’nın toprak kazanımlarını koruyacağını umuyordu. Gazze savaşının şu anda Batı politikasının büyük bir bölümünü kapladığı bir ortamda Zelenski, Orta Doğu’nun kısa süre içinde yeniden istikrara kavuşarak çatışmasının politika gündeminin üst sıralarına geri dönmesini ve bu dikkat dağınıklığının kalıcı olmamasını umacaktır.

Yeni Küresel Düzen

Üçüncü risk ise tartışmasız en büyüğü: Batı’nın Gazze savaşında İsrail’e verdiği desteğin ‘batı sonrası dünya’ya doğru gidişi daha da hızlandırması. Son birkaç yıldır yorumcular ve politika yapıcılar ABD egemenliği döneminin sona erdiği ve küresel düzenin çok kutupluluğa kaydığı konusunda büyük ölçüde hemfikir.

Ukrayna savaşı, Batılı olmayan devletlerin Rusya karşıtı yaptırım rejimine katılmayı reddetmesiyle bu durumun altını çizdi ki bu Soğuk Savaş sonrası ABD’nin hâkim olduğu ‘tek kutuplu’ dönemde düşünülemezdi.

Eylül ayında BRICS ülkelerinin genişlemesi de bu değişimin bir başka göstergesiydi; batılı olmayan ekonomi kulübü yeni üyeleriyle birlikte küresel GSYH’nin yaklaşık %30’una ulaştı.

Bu bağlamda, Batı’nın Gazze konusunda İsrail’e verdiği destek ister Rus, ister Çinli, ister Arap olsun, Batılı olmayan birçok medya tarafından geçmişteki Batılı sömürgeci baskının uzantısı olarak nitelendirildi. Bu hem Pekin hem de Moskova’nın Batı’nın aleyhine kendi konumlarını güçlendirdiği için desteklemekten mutluluk duydukları bir mesaj olsa da küresel güneyde on yıllardır kendilerini dışlanmış hisseden pek çok kişi için hâlâ etkili bir mesaj.

Nitekim Londra Queen Mary Üniversitesi’nden Dr. Musab Younis’in Guardian’da yazdığı gibi, “Mevcut kriz İsrail ve G7’yi birbirine daha da yakınlaştırdıysa, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun, dünyayı yönetme gücünü kendinde gören küçük elite karşı hissettiği yabancılaşma duygusunu da artırdı.”

Batılı liderler henüz farkına varmamış olabilirler ancak Batı sonrası çok kutuplu dünyada güçlü devletler küresel güneyin desteğini hafife alamazlar. Gerçekten de Rusya, Çin, Hindistan ve diğerlerinin kendi çıkarlarını etkileyen bir dizi konuda Batılı olmayan hükümetlerin desteği kazanmaya çalışırken gayrı resmi bir şekilde gayri resmi bir şekilde sevgi ve güven kazanmaya dönük küresel bir mücadele yaşanıyor.

Doğru ya da yanlış, birçok güneyli halk ve onların hükümetleri Gazze konusunda İsrail’e verilen koşulsuz Batı desteğini, Batının Batı dışı toplumları baskı altına alma eğiliminin bir parçası olarak olumsuz bir şekilde görüyor.

Bu tür gelişmeler, Pekin, Moskova ve diğerleri tarafından ‘Batıya karşı geri kalanlar’ şeklinde sunulan Gazze gibi çatışmalarla Batı egemenliğinden uzaklaşma ve küresel kaymaları daha da sertleştirip pekiştirecek. Batılı liderlerin bu düşüncenin İsrail’e olan kararlı desteğini etkilemesine izin vermeleri pek olası değil, ancak bu duruş gelecekte başka yerlerdeki daha geniş batı politikası gündemlerini etkileyebilir.

ASYA

‘Yeni Pakistan yönetimi, çatışmaya değil ticarete öncelik vererek komşularıyla sorunlarını çözmeli’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, 8 Şubat’taki seçimlerin ardından koalisyon tartışmalarının devam ettiği Pakistan’da iç ve dış huzura kavuşabilmek için izlenmesi gereken dış politikaya dair öneriler sunuyor. Lahor Yönetim Bilimleri Üniversitesi’nde siyaset alanında yardımcı doçent olarak görev yapan Salman Rafi Sheikh tarafından Nikkei Asia için kaleme alınan makale, Pakistanlı politika yapıcılara “dış politika sorunlarını sıfırlama” ve “iç politikaya ve ekonomiye odaklanma” çağrısı yapıyor.

Yeni Pakistan Başbakanı’nın dış politikası isyancılara değil ticarete odaklanmalı

Salman Rafi Sheikh, Nikkei Asia
20.02.2024

İran ordusunun geçtiğimiz ay Pakistan’daki hedeflere yönelik beklenmedik füze ve insansız hava aracı saldırıları pek çok şok dalgası yarattı.

Siyasi huzursuzluk, ülke içinde giderek sıklaşan terör saldırıları ve Pakistan’ı iflasın eşiğine getiren ağır ekonomik krizin ortasında ülke, Keşmir konusunda Hindistan’la uzun süredir devam eden çatışmasına ve sınır ötesi İslamcı saldırılar nedeniyle Afganistan’la yaşadığı gerginliğe ek olarak aniden üçüncü bir sınırda çatışmanın patlak vermesinden endişe duymak zorunda kaldı.

Pakistan’ın bir sonraki hükümetinin kurulmasına ilişkin tartışmalar sürerken, ülkenin siyasi liderlerinin, korkutucu iç sorunlara doğru bir şekilde odaklamalarını sağlayacak bir dış politika sıfırlamasına duyulan ihtiyacı akıllarında tutmaları önemlidir.

İran’ın saldırısının temel motivasyonu Pakistan’ın İran’ın etnik Beluç bölgelerinin bağımsızlığı için mücadele eden Ceyşu’l Adl’i dizginleyememesi ya da dizginlemek istememesidir.

İslamabad’ın Ceyşu’l Adl ile olan bağları, İran’ın 1979 İslam Devrimi ve Afganistan’da Sovyetler tarafından kurulan komünist rejime karşı mücahit gerilla direniş mücadelesini takip eden karmaşık jeopolitik dinamiklere kadar uzanıyor.

1980’lerin sonlarında İran, radikalleşen Sünni grupların Pakistan’daki Şii azınlığı hedef almaya başlamasının ardından Pakistan’daki bazı Şii militan grupları dayanışma gösterisi olarak desteklemeye başladı.

Pakistan da buna karşılık olarak Ceyşu’l Adl’e bir miktar destek verdi. Bunun üzerine İran, Pakistan’ın Belucistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden militan gruplarla bağlar kurarak karşılık verdi. Son yıllarda sınırın her iki tarafındaki Beluç bölgelerinde şiddet olayları arttı.

Keşmir de benzer şekilde Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş durumda. İslamabad, Hindistan işgali altındaki bölgeleri kurtarmaya yönelik resmi politikası nedeniyle, Ceyş-i Muhammed gibi Hindistan’a düşman militan gruplara uzun süredir bir dereceye kadar destek veriyor.

2019 yılında Hindistan ve Pakistan, tıpkı İran ve Pakistan’ın geçen ay yaptığı gibi karşılıklı hava saldırıları düzenledi. Bu kısasa kısas da, Hindistan’ın kontrolündeki Keşmir’de Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed tarafından gerçekleştirildiğini söylediği bir intihar saldırısının ardından başlamıştı.

Afganistan örneğinde ise Pakistan, Hindistan ile savaşa yönelik acil durum planlarının bir parçasını oluşturan “stratejik derinlik” doktrini doğrultusunda ülkedeki Taliban hareketini uzun süre besledi. Taliban Ağustos 2021’de Kabil’de iktidarı ele geçirdiğinde, dönemin Pakistan başbakanı İmran Han, hareketi “kölelik zincirlerini kırdığı” için tebrik etti.

Ancak bu duruş son iki buçuk yılda büyük ölçüde geri tepti. Afganistan’daki rejim değişikliğine, Pakistan Talibanı olarak adlandırılan Tehrik-e-Taliban Pakistan’ın (TTP) Pakistan içindeki militan saldırılarındaki artış eşlik etti. Geçtiğimiz yıl bombalama ve silahlı saldırılarda yaklaşık bin sivil ve güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

İslamabad, TTP’nin Afganistan’daki sığınaklarda faaliyet gösterdiğini iddia ederek Kabil’den bu örgütü çökertmesini talep ederken, Afgan hükümeti TTP’yi Pakistan’ın iç sorunu olarak görüyor.

İslamabad, Afganistan’ın geri kabul edebilecek durumda olmamasına rağmen 1,7 milyon kadar belgesiz Afgan mülteciyi sınır dışı etmek için harekete geçerek Kabil üzerindeki baskıyı artırdı.

Pakistan’ın dört kara sınırından sadece Çin ile olan sınırı sorunsuz.

İki ülke arasında uzun bir geçmişe dayanan yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler mevcut ve Pakistan’ın Pekin’e karşı herhangi bir dış politika ya da güvenlik hedefine ulaşmak için isyancı grupları desteklemesi için bir neden yok. Nitekim Kuşak ve Yol Girişimi altında geliştirilen bir altyapı projeleri paketi olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan’ı kuzey komşusuna daha da bağımlı hale getirdi.

İslamabad CPEC’i kolaylaştırmak için güvenliği artırmaya çalışırken bile bazı militan gruplar Pakistan’da, özellikle de Belucistan’da Çinli personeli hedef aldı.

Ancak bu grupların Pakistan’ın Çin sınırında herhangi bir saldırı girişiminde bulunduğu bilinmiyor. Bu sınır Pakistan’ın coğrafi açıdan en zorlu sınırı ve dünyanın en yüksek dağlarından birkaçına sahip.

Öyle olsa bile Pakistan’ın ekonomik koşulları üç ayrı cephede daha yüksek bir askeri duruşa izin vermiyor.

Pakistan’ın militan grupları bir dış politika aracı olarak kullanmaktan kararlılıkla vazgeçerek ve onlara yönelik tüm devlet desteğini keserek yeni bir sayfa açmasının zamanı gelmiştir. Bu aynı zamanda Pakistan içinde militanlığı yüceltmekten vazgeçmek ve “silahlı siyasetten” uzaklaşmak anlamına da gelmelidir.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın 29 Ocak’ta İslamabad’a yaptığı ziyarette görüldüğü gibi sadece ikili temaslar yeterli olmayacaktır. Bu tür ziyaretler gerginliğin geçici olarak yatıştırılmasına yardımcı olabilir ancak kalıcı bir çözüm değildir.

Pakistan, ticarete çatışmadan daha fazla öncelik veren ve devlet dışı militan grupların karmaşık ağları yerine karmaşık ekonomik karşılıklı bağımlılığın inşasını destekleyen yeni bir dış politika çerçevesi geliştirmelidir. Bu, Pakistan’ın ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmasına yardımcı olacak ve yetkililerin uzun süredir acı çeken vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasını sağlayacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki askeri müdahalesiyle beraber Rusya, tarihteki en ağır ambargo rejiminin muhatabı haline geldi. Yaptırımlar, başta petrol ve doğalgazda Rusya’nın Avrupa pazarını komple kaybetmesine neden oldu. Yaptırımların etkilerinin hafifletilmesi konusunda Çin, İran ve Hindistan gibi aktörlerle ticari ilişkilerin derinleştirilmesi henüz yeterli birer alternatif değil ve bu ülkeler, ayrıca Batı’nın ikincil yaptırımlarına dair epey temkinli. Bunun yanında Rusya ekonomisinin performansı uzaktan bakınca fena görünmüyor.


Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yaptırımların Rusya’nın ekonomisini boğması gerekiyordu ama ekonomi gelişiyor gibi görünüyor

Simon Wilson

MoneyWeek

14 Şubat 2024

İki yıl önce Batı’da yaygın olan beklentilerle —yaptırımlar ve Vladimir Putin’in Ukrayna savaşının yıpratıcı etkileri ekonomik çöküşe yol açabilecekti— karşılaştırıldığında Rusya ekonomisi çarpıcı bir şekilde iyi durumda.

On iki ay önce Batılı analistler, 2023 yılı boyunca genel bir daralma bekliyordu. Bunun yerine Rusya ekonomisi, Batılı ülkelerden (Britanya dahil) çok daha güçlü bir şekilde büyüdü ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) yüzde 3’ün üzerinde arttı. Yüksek petrol fiyatları ve Çin ile Hindistan’a yapılan ihracatın artması, Rusya’yı pek çoklarının öngördüğü felaketten korumaya yardımcı oldu.

Batılı firmaların çekilmesi Rusya’daki firmalara yeni alanlar açarken, sermaye kontrolleri de ülkede kalıp yatırım yapmaktan başka seçenek bırakmadı. Asker maaşları ve ailelere ödenen tazminatların yanı sıra silah üretimi de dahil olmak üzere savunma harcamalarındaki devasa artış, ülkenin yoksul kesimlerinde ufak çaplı bir patlamanın yaşanmasına ön ayak oldu.

Bu gerçekten sürdürülebilir mi? Rusya Maliye Bakanlığı’nın rakamlarına göre hükümetin toplam mali teşvikleri GSYİH’nin yüzde 5’i civarında ve Kovid-19 pandemisi sırasında uygulanandan daha fazla. Bir noktada tüm bunların bedelinin ödenmesi gerekiyor. Fakat Rusya Devlet Başkanı, şimdilik bir savaş ekonomisi inşa etmekle meşgul.

2024 bütçesinde askeri harcamalar Sovyet döneminden bu yana ilk kez GSYİH’nin yüzde 6’sına ulaşacak ve Kremlin’in bütçesinin yüzde 39’unu oluşturacak (ve sağlık ve sosyal refah için ayrılan fonları azaltacak). The Economist’e göre şimdilik en büyük sorun çöküş ya da durgunluktan ziyade ekonominin “tehlikeli bir şekilde sıcak” ilerlemesi. İşsizlik rekor seviyede (yüzde 3’ün altında), nominal ücretler yıllık yüzde 15 arttı ve enflasyon yaklaşık yüzde 8’e yükseldi; bu da merkez bankasını faiz oranlarını yüzde 16’ya yükseltmeye zorladı.

Putin kazanıyor mu? Bu sonuca varmak için henüz çok erken. İki Yale akademisyeni, Putin’i 2023’ün “kazananlarından” biri olarak gösteren yılsonu fikir yazılarına sert bir yanıt olarak, Noel’den hemen önce Foreign Policy sayfalarında Rusya’nın iktisadi beklentileri hakkında daha fazla kuşkucu olunması çağrısında bulundu. Jeffrey Sonnenfeld ve Steven Tian, makalelerinde savaşın ve buna bağlı olarak Batılı şirketlerin ülkeyi terk etmesinin Rusya ekonomisine zarar verdiğini söyledikleri yedi maddeyi sıraladılar.

Birincisi, beyin göçü. Şubat 2022’deki işgalden bu yana, bazı tahminlere göre Rusya’nın tüm teknoloji işgücünün yüzde 10’unu ve milyonerlerinin yüzde 33’ünü oluşturan en az bir milyon yüksek vasıflı çalışan ülkeyi terk etti.

İkincisi, sermaye kaçışı. Rusya Merkez Bankası’nın kendi değerlendirmesine göre, işgali takip eden 16 ay içinde 253 milyar dolarlık rekor bir özel sermaye Rusya’dan çıktı ki bu daha önceki çıkışların dört katı.

Üçüncüsü, Batı teknolojisi ve know-how’ının kaybı teknoloji ve enerji arama gibi kilit sektörlere zarar verdi. Örneğin Rosneft, sermaye harcamaları için yaklaşık 10 milyar dolar fazladan harcama yapmak zorunda kaldı ve ihraç ettiği her bir varil petrole yaklaşık 10 dolar ilave maliyet ekledi.

Dördüncüsü, savaştan önce yılda yaklaşık 100 milyar dolar olan doğrudan yabancı yatırımın yaklaşık 250 milyar dolar geri çekilmesi ve Rusya’ya yeni doğrudan yabancı yatırımın neredeyse tamamen durması.

Beşincisi, rublenin konvertibl ve takas edilebilir bir para birimi olma özelliğini kaybetmesi.

Altıncısı, küresel sermaye piyasalarına erişimin kaybedilmesi.

Son olarak, “servetin büyük ölçüde yok edilmesi ve varlık değerlerinin düşmesi”: Bazı kamu iktisadi teşebbüslerinin değerleri işgalden bu yana yüzde 75 düştü ve pek çok özel sektör varlığının değeri yarıya indi.

Rusya ekonomisi neden büyüyor?

Bugüne dek savaş makinesi, artık devlet kontrolünde olan işletmelerin yamyamlaştırılması ve ekonominin kamu harcamalarıyla desteklenmesiyle finanse edildi. Fakat bu son derece kısa vadeden ötesi için uygulanabilir bir iktisadi strateji değil. Çin, Hindistan ve malların Türkiye ve Kazakistan gibi dost ülkeler üzerinden sevk edildiği “paralel pazarlar” sayesinde yaptırımlar Rusya’nın ekonomisini çökertmedi. Ancak lastik, baskı kâğıdı, uçak parçaları ve ilaç gibi çok çeşitli mallarda kıtlık giderek artıyor. ABD Hazinesinin analizine göre Rusya ekonomisi, Putin’in savaşı başlatmadığı senaryodan yüzde 5 daha küçük.

Bakanlığın baş yaptırım ekonomisti Rachel Lyngaas, savaş, yaptırımlar ve Moskova’nın siyasi tepkisinin birleşiminin “hızla artan harcamalara, değer kaybeden rubleye, artan enflasyona ve istihdam kaybını yansıtan sıkı bir işgücü piyasasına katkıda bulunarak” ülke ekonomisini “ciddi bir ekonomik baskı altına soktuğunu” söyledi. Rusya’ya zarar veren temel faktörler arasında göç, yüksek teknoloji ithalatında yaşanan zorluklar, tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmek zorunda kalması ve Batı pazarlarına erişim eksikliği yer alıyor.

Putin bundan sonra ne yapacak?

The Times’tan Roger Boyes, Putin’in mart ayındaki devlet başkanlığı seçimlerini atlattıktan sonra sivil seferberliğin kapsamını genişletmeye hazırlandığını ifade ediyor. Rusya’nın uzun vadeli ve yıpratıcı bir savaşta kuvvetlerini yenileme kabiliyeti, Ukrayna’ya karşı en önemli avantajı. Fakat bu durum sivil ekonomide halihazırda ciddi boyutlarda olan işgücü sıkıntısını daha da artıracak ve savunma sanayisini de giderek daha fazla etkileyecektir. Halihazırda yaklaşık iki milyon mühendis ve diğer işçileri istihdam eden savunma sanayisinde 400 bin açık var.

Capital Economics’ten Liam Peach, asıl önemli olanın arz faktörleri üzerindeki kısıtlamalar olduğu görüşünde. Peach, Rusya’nın GSYİH’sine şu ana kadar vurulan darbenin ABD Hazinesinin yüzde 5 tahmininden ziyade yaklaşık yüzde 3 olduğunu ama daha da önemlisi, “arz kısıtlamalarının uzun yıllardır olmadığı kadar bağlayıcı olduğunu” söylüyor.

Peach, “Savaşın ve yaptırımların en büyük ve belki de daha uzun süreli sonuçlarından biri, son iki yılda Rusya’nın arz kapasitesindeki devasa düşüşün, ekonominin enflasyon baskısı yaratmadan büyüme kabiliyetini kayda değer ölçüde sınırlamasıdır. Dolayısıyla ekonomi şimdiye dek yaptırımlarla başa çıkmış olsa da daha büyük bir savaş çabası Rusya’nın makro istikrarı açısından istikrarsızlaştırıcı olabilir,” diyor.

Putin açısından, kurgulanmış bir oylamada yeniden seçilmeyi “kazanmak” kolay olacaktır. Önümüzdeki yıllarda ekonomisini yönetmek ise çok daha zor olacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 10 Şubat’ta Bloomberg, “Almanya’nın endüstriyel süper güç olarak günleri sayılı” başlığıyla bir makale yayımladı ve makalenin özeti başındaydı: “Enerji krizi pek çok işletmeye ölümcül darbe vurdu. Siyasi olarak felç olmuş Berlin’in herhangi bir reçetesi yok gibi görünüyor.”

Genel olarak, enerji krizinin Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden ve Brüksel’in müteakip tek taraflı yaptırımlarından sonra doğalgaz tedarikinin azalmasıyla başladığı iddia edilse de mesele çok daha öncesine dayanıyor. Gaz fiyatları 2021 yılı sonunda 1000 metreküp başına 2 bin dolar seviyesindeydi ki bu rakam Gazprom’un Avrupalı müşterilerinden aldığı fiyatın on katıydı.

Bu, anlatılanın aksine bizzat Brüksel’in eliyle yaratılmış bir sorun: Jean-Claude Juncker yönetimindeki AB Komisyonu, Avrupa doğalgaz piyasasında reforma giderek gazı borsa spekülasyonu nesnesi haline getirdi. Bu sayede gaz kıtlığı olduğunda ithalatçılar için kazançlı bir durum ortaya çıktı, zira Gazprom’dan ucuza aldıkları gazı borsada fahiş kârla satabiliyorlardı. AB yaptığı reformla, daha önce neredeyse 50 yıl boyunca düşük fiyatlarla yeterli gazı garanti eden uzun vadeli tedarik sözleşmelerini hedef almıştı.

Bu ucuz enerji, Alman sanayisinin temel taşıydı. ABD on yılı aşkın bir süredir LNG’sini Avrupa’ya satmaya çalışıyor ama LNG Rus gazından çok daha pahalı ve bu nedenle normal şartlar altında Avrupa’da rekabetçi bir ortam olamazdı. Juncker’ın gaz piyasası reformu ve Şubat 2022’nin sonundan itibaren Brüksel ve Berlin’in Rusya’dan doğalgaz ithalatını azaltma çabaları sayesinde ABD, 2022 yazında hedefine ulaşmış oldu. Nitekim Kuzey Akım sabotajı da ucuz Rus gazının devrinin nihai anlamda kapanmasını sağladı.

Avrupa’daki enerji fiyatları, sürecin 2021 yazında başlamış olmasından da anlaşılacağı üzere, Ukrayna krizinden tamamen bağımsız olarak yükselişe geçti. Ukrayna krizine Brüksel ve Berlin’den gelen tepkiler bunu sadece hızlandırmış ve pekiştirmiş oldu.


Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

AB’de endüstriyel elektrik kullanımı çöküyor. ABD’li karar mercilerinin “Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretleri yok.”

Robert Bryce

12 Şubat 2024

Bloomberg’in 9 Şubat tarihli haberinin başlığı Avrupa’da yaşanan felaketi özetliyor: “Almanya’nın endüstriyel bir süper güç olarak geçirdiği günler sona eriyor.” Makalede şöyle deniyor: “Avrupa’nın en büyük ekonomisinde imalat üretimi 2017’den bu yana düşüş eğiliminde ve rekabet gücü azaldıkça düşüş hızlanıyor.”

Almanya bir kez daha “Avrupa’nın hasta adamı” oldu. Ancak mesele sadece Almanya değil. Tüm Avrupa’da sanayi kapasitesi daralıyor. Geçtiğimiz ay Tata Steel, Britanya’daki son iki ocağını bu yılın sonuna kadar kapatacağını duyurdu; bu hamle “Galler’deki Port Talbot çelik fabrikasında 2 bin 800’e varan iş kaybına” neden olacak.

Slovalco, 70 yıllık faaliyetinin ardından Ocak 2023’te Slovakya’daki alüminyum izabe tesislerini kalıcı olarak kapatacağını duyurdu. Ülkenin en büyük elektrik tüketicisi olan şirket, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle izabe tesislerini kapattığını söyledi.

Avrupa, kendi kendini şarampole sürükledi. Net sıfır hayalleri, alternatif enerjiye hücum, agresif karbonsuzlaştırma zorunlulukları ve artık mevcut olmayan Rus doğalgazına bel bağlama yönündeki stratejik gaf gibi kötü politika kararları sanayisizleşmeyi tetikliyor. Durum ne kadar kötü? Heritage Foundation’da araştırma görevlisi olan Mario Loyola, 28 Ocak’ta The Hill’de Avrupa’nın erimesi hakkında keskin bir makale yazdı. Avrupa Komisyonu verilerine göre, kıtadaki sanayi üretimi “Kasım 2023’te sona eren 12 ayda yüzde 5,8 düştü. Sermaye malları üretimi yaklaşık yüzde 8,7 azaldı. Tesis ve ekipman yatırımları dibe vurdu,” diye yazdı.

Tüm bu berbat politikaların sonucu; elektrik fiyatlarında şaşırtıcı artışlar. Loyola, Avrupa’da elektrik fiyatlarının “pandemi öncesi seviyelerinin üç katına ulaştığını” belirtiyor. Enerji analisti Rupert Darwall, kısa bir süre önce Britanya’daki büyük işletmelerin 2004 yılına kıyasla beş kata kadar daha fazla elektrik ücreti ödediğini bildirdi.

Elektrik kullanımı ekonomik canlılığın en güvenilir barometrelerinden biridir. Sahiden de elektrik, dünyanın en önemli ve en hızlı büyüyen enerji türü. Ekonomik büyüme elektrik kullanımına yön verir ve bunun tersi de geçerlidir. Sağlıklı ekonomiler elektriğe ihtiyaç duyar, hem de çok fazla. Kötüleşen ekonomilerde ise elektrik kullanımı azalır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre geçen yıl küresel elektrik talebi yüzde 2,2 oranında arttı. Paris merkezli ajans, küresel elektrik talebinin 2026 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,4 artmasını bekliyor ve “talep hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde daha hızlı elektrik büyümesine katkıda bulunacak olan iyileşen ekonomik görünüm tarafından yönlendirilecektir,” diyor.

Çin ve Hindistan hızlı büyümelerini sürdürüyor. IEA, Çin’in elektrik talebinin 2023 yılında yüzde 6,4 gibi yüksek bir oranda arttığını tahmin ediyor. Ajans, Çin’in elektrik talebinin 2026 yılına kadar saatte 1400 teravat artmasını bekliyor ki bu da “AB’nin mevcut yıllık elektrik tüketiminin yarısından daha fazla” bir enerji miktarı anlamına geliyor. Hindistan’daki elektrik talebi 2023’te yüzde 7 artarken, 2022’deki yüzde 8,6’lık büyümeye kıyasla hafif bir düşüş gösterdi. IEA, Hindistan’da “devam eden hızlı iktisadi genişleme ve alan soğutmaya yönelik güçlü talebin büyümenin ana dayanakları olduğunu” belirtti. Aralık ayında bu sayfalarda da belirttiğim üzere, Çin ve Hindistan’daki yeni elektrik talebinin büyük bir kısmı kömür yakılarak karşılanıyor (ABD’de elektrik talebi geçen yıl yüzde 1,6 oranında azaldı; IEA bu azalmadan daha ılıman hava koşullarını, azalan üretimi ve “otomotiv sektöründeki grevleri ve genel enflasyonist baskıları” sorumlu tuttu).

Çin ve Hindistan’daki yüksek büyüme, elektrik kullanımının geçen yıl yüzde 3,2 oranında azaldığı Avrupa’daki durumla net bir tezat oluşturuyor. IEA, elektrik kullanımındaki düşüşün 2022’deki yüzde 3,1’lik düşüşü takip ettiğini ve AB’deki elektrik talebinin “en son yirmi yıl önce görülen seviyelere düştüğünü” belirtiyor: “2022’de olduğu gibi, sanayi sektöründeki zayıf tüketim elektrik talebini azaltan ana faktör oldu.” AB’nin sanayi elektriği kullanımındaki düşüş çarpıcı olmaktan öte bir şey değil. 2022 yılında AB’de endüstriyel elektrik talebi yüzde 5,8 oranında azaldı. IEA, 2023’te yüzde 6 daha düşeceğini tahmin ediyor.

Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve IEA raporu, 26 Şubat’ta Washington D.C.’de düzenlenecek olan Ulusal Düzenleyici Kamu Hizmetleri Komisyoncuları Birliği toplantısındaki açılış konuşmam için slaytlar hazırladığım bu hafta aklımda. Bu beş grafik Avrupa’nın sanayisizleşmesini ve bunun neden devam edeceğini gösteriyor.

Grafik 1

IEA’ya göre, Almanya’daki elektrik talebi “2023’te yüzde 4,8 gibi kayda değer bir oranda azaldı… Talep azalması özellikle 2023’ün ilk altı ayında üretimde yüzde 13’lük bir düşüşle karşı karşıya kalan enerji yoğun sanayide öne çıkıyor.” Elektrik kullanımındaki bu azalma, Almanya’nın sanayi üretimindeki süregelen düşüşü yansıtıyor. Bu (biraz bulanık) grafikte, bu makalenin başında bahsedilen Bloomberg’ün haberinden bir ekran görüntüsü kullanılmıştır.

Grafik 2

Grafik 3

Grafik 4

Grafik 5

Bu slaytlar ve Avrupa ağır sanayisinin süregelen yıkımı, Britanya Yenilenebilir Enerji Vakfı’ndan John Constable’ın beş bölümlük yeni belgesel dizimiz Juice: Power, Politics & The Grid’de ifade ettiği keskin sözleri akla getiriyor.

Aynı zamanda Küresel Isınma Politikası Vakfı’nda enerji editörü olan Constable, sert bir uyarıda bulunuyor. Üçüncü bölümde şöyle diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karar mercilerine Avrupa örneğini çok ama çok dikkatli incelemelerini söylüyorum. Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretiniz yok. Biz bunu sizin için test ettik.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English