Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Lübnan’da esen ‘çöl rüzgarı’ mı?

Yayınlanma

Ekonomik krizin her geçen gün daha da derinleştiği Lübnan’da cumhurbaşkanlığı adaylığında yaşanan kriz, siyasi ittifakları sarsmaya başladı. Hizbullah ve Özgür Yurtseverler arasındaki gerilim, keskin bir ayrılığa mı işaret ediyor? Siyasi istikrarsızlık ekonomik krizi daha da derinleştirecek mi? Fransa-Fas maçı öncesi yaşanan gerilim yeni bir iç savaşın ayak sesi mi? Lübnan’daki gelişmeleri, Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Harici için değerlendirdi.

Ekonomik krizin vurduğu ve cumhurbaşkansız geçici bir hükümetle yönetilen Lübnan, siyasi krizi daha da derinleştirme potansiyeli taşıyan gelişmelere sahne oluyor. Hizbullah’ın Hıristiyan müttefiki Özgür Yurtseverler Hareketi ile yaşadığı anlaşmazlığın ilk kez kamuoyuna “yansıtılması” ve Hizbullah’ın arabuluculuk girişimlerini reddettiğine dair söylentiler dikkat çekiyor.

Mayıs ayında yapılan genel seçimlerden sonra eski Cumhurbaşkanı Mişel Avn, 22 Haziran’da Necib Mikati’ye hükümeti kurma görevini vermişti. Ancak son seçimde oluşan dengeler, Hizbullah ve Hizbullah karşıtları şeklinde özetlenebilecek iki ana bloktan birinin çoğunluğu sağlamasına izin vermiyor. Bu ana kamplaşma dışında, kökleri Fransız manda dönemine uzanan mezhebe dayalı kota sistemi de süreci iyice felce uğratıyor. Mezhebe dayalı sistem, parlamento başkanının Şii, başbakanın Sünni ve cumhurbaşkanının Hristiyan Maruni olmasını öngörüyor. Ancak ne Sünniler ne de Maruniler kendilerinin doldurması gereken koltuklar için uzlaşabilmiş görünmüyor. Bu süreçte mevcut Başbakan Necib Mikati, siyasi krize tampon olması için geçici olarak göreve getirilmişti. Ülke geçici hükümetle yönetilirken Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın görev süresinin 31 Ekim’de sona ermesinden bu yana Meclis, 10 defa oturum düzenlenmesine rağmen cumhurbaşkanını seçemedi.

Anlaşmazlığın sebebi cumhurbaşkanlığı

Hizbullah ve müttefiklerinin yer aldığı 8 Mart Koalisyonu’ndaki Marada Hareketi lideri Süleyman Frenciye ve Özgür Yurtseverler Hareketi lideri Cibran Basil’in isimleri potansiyel cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkıyor. Genelkurmay Başkanı Joseph Avn’ın da olası adaylığı Lübnan basınında sürekli dile getiriliyor. Ancak henüz Meclis’teki oturumlarda söz konusu kişilerin adı üzerinden bir oylama yapılmadı.

Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Hizbullah ve Özgür Yurtseverler Hareketi arasında bir kısmı basına da yansıyan anlaşmazlığın, büyük ölçüde cumhurbaşkanının belirlenmesi sorunu olduğunu söylüyor.

Cumhurbaşkanlığı makamını isteyen Özgür Yurtseverler de Marada hareketi de Hizbullah’ın müttefiki. Ancak Atlıoğlu’na göre cumhurbaşkanı adaylığı krizi sadece Hizbullah ve müttefikleri arasındaki bir sorun değil. Cumhurbaşkanı adayı için Samir Caca liderliğindeki “Hizbullah karşıtı” cephe ile de uzlaşılması gerekiyor. Atlıoğlu, süreçte dış aktörlerin etkisinin de unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor: “Son 10 yılda zayıflamasına rağmen Suriye’nin etkisini sürdürme çabası, Fransa, Suudi Arabistan… Aday belirlenirken hepsinin etkisinin dikkate alınması gerekiyor.”

Lübnan-secim

Lübnan Meclisi’nde, ülkenin 14. cumhurbaşkanını seçmek için düzenlenen 10. oturumda da hiçbir aday yeterli oyu alamadı.        FOTO: Hussam Shbaro / AA

Çöldeki kum tepesi

Lübnan basınında yer alan kimi haberlere göre Hizbullah lideri Nasrallah, “kadim ortağı” Süleyman Frenciye’ye yıllar önce cumhurbaşkanlığını vaat etmişti. Ancak Hizbullah, eski Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ı ülkedeki en yüksek makama taşıyan anlaşma ile “dostluğunu” kazandığı Özgür Yurtseverler’i göz ardı edebilir mi? Atlıoğlu, Özgür Yurtseverlerle Hizbullah arasındaki gerilimin cumhurbaşkanlığı pazarlığında taktiksel göründüğünü ve henüz ittifakı bitirme gibi bir noktada olmadığına dikkati çekiyor ancak ekliyor: “Lübnan politikası için ‘çöldeki kum tepeleri’ derler rüzgar her estiğinde kum tepeleri başka yerde oluşur. Dolayısıyla herkes birbiriyle iş birliği yapabilir, yeni ittifakların ortaya çıkma ihtimali yok değil.”

Doç. Dr. Atlıoğlu, Frenciye’nin dedesinin eski Lübnan devlet başkanı olduğunu hatırlatarak, “Frenciyeler Maruni olmalarına rağmen Suriye ile yakın ve derin ilişkilere sahip. Dede Frenciye’nin devlet başkanı olduğu dönem, Hafız Esad’ın da iktidara geldiği dönemdi. Dolayısıyla Frenciye, Hizbullah için makul bir aday ancak Suriye’ye bariz yakınlığı nedeniyle Caca tarafını ikna etmek zor görünüyor” diyor.

Genelkurmay Başkanı Joseph Avn’ın olası adaylığının ise en son çözüm olabileceğine dikkat çeken Atlıoğlu’na göre, “Avn’ın ismi, hiç bir aday üzerinde uzlaşama olmadığı ve dış aktörlerin sorunun çözümü için bastırdığı bir durumda gündeme gelebilir. 1958’deki iç savaştan sonra da böyle bir formülle uzlaşıya varılmıştı. Genelkurmay başkanının görece tarafsızlığı üzerinden bir uzlaşı sağlanabilir ve belli bir istikrar da getirebilir. Buna rağmen çok iyi bir seçenek gibi de durmuyor.”

‘Yeni bir isim ihtimal dışı değil’

Atlıoğlu, basına yansıyan isimlerin dışında Hizbullah’ın ülkenin ekonomik durumunu göz önüne alarak Batı ile iyi ilişkilere sahip, yeni bir adayı gündeme getirme potansiyeli ile ilgili şunları söylüyor: “Lübnan’ın İsrail ile imzaladığı deniz yetki sınırlandırma anlaşmasında da gördük. Hizbullah bu anlaşmayı gayet makul karşıladı… En büyük düşmanına böyle bir ılımlılık gösterdikten sonra Batı’ya yakın duran bir cumhurbaşkanı çok da uzak bir ihtimal değil. Sadece Batı değil Körfez ülkeleri de, özellikle Lübnan’ın acil sıcak para ihtiyacı göz önüne alındığında dikkate alınması gereken bir unsur.”

Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu

Ölümcül darbe: Sezar Yasası

Lübnan halkının günlük yaşamını derinden etkileyen, ülke tarihindeki en ağır ekonomik krizlerinden birinin, mevcut siyasi tabloda çözüme kavuşması mümkün görünmüyor. Yasin Atlıoğlu, ülkedeki ekonomik krizin boyutunu şöyle resmediyor: “Artık temel gıda maddelerine ulaşılamaz durumda. İnsanlar gerçek anlamda yiyecek ekmek bulamıyor. Pandeminin ilk başlarında Lübnan sınırından taksiciler Suriye’ye ekmek götürüyorlardı. Gelinen noktada Lübnan, Suriye kadar ekmeğe muhtaç halde dersek abartmış olmayız.”

Lübnan’ın dışarıdaki krizlere karşı direnci olan bir ülke olmadığına dikkati çeken Atlıoğlu’na göre, Suriye’deki savaş Beyrut’u vurdu ancak ölümcül darbe 2020’de ABD’nin Şam’a uyguladığı ekonomik ambargo ile geldi: “Lübnan 2011-2012’den beri nüfusuna oranla en büyük mülteci yükünü çeken ülke. Resmi kayıtlara göre 800 bin, gayri resmi bir buçuk milyona yakın mülteci, 5-6 milyonluk bir ülke için devasa bir rakam. Sadece mülteci meselesi de değil. Suriye’deki krizin etkisiyle Lübnan uzun süre cumhurbaşkanı ve parlamento seçimini bile yapamadı. 2015’teki protestolarla birlikte kriz kendini göstermeye başlamıştı ama esas darbeyi ABD’nin Suriye’ye uyguladığı Sezar yaptırımları indirdi. Lübnan ve Suriye ekonomisi birbiriyle bağlantılı olduğu için yaptırımlar Lübnan’ı derinden sarstı. Sonra pandemi ve liman patlaması derken artık işler iyice çığından çıktı.”

Şartlı sıcak para

Atlıoğlu, mevcut siyasi tablo göz önüne alındığında ekonomik krizin çözümü için bir umut ışığı olup olmadığıyla ilgili Lübnan’ın acil olarak sıcak paraya ihtiyacı olduğunu, bu kapsamda IMF ile anlaşmanın belli bir noktaya geldiğini ayrıca uluslararası konferanslarda Lübnan için toplanan yardım paralarının bekletildiğini hatırlatıyor. Bu meblağların Lübnan’a verilmesi için özellikle bankacılık sisteminde belli reform şartları olduğuna dikkati çeken Atlıoğlu, “Çünkü insanlar bankalardan paralarını alamıyor. Sadece bankacılık değil mevcut mezhebe dayalı sistemin kendisinden kaynaklı sıkıntılar da var. Kurumlar-bakanlıklar mezhepler arasında paylaştırılıyor. Dolayısıyla bir parti ya da aile bir bakanlığı aldığı gibi oraya gelen parayı da kafasına göre kullanıyor. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmacılık her şey var. Samimi olarak yardımı yapacak ülkeler de yardımın toplumun geneline yansımayacağını düşünüyor” diyor.

Doç. Dr. Atlıoğlu, ülkenin acil ihtiyaç duyduğu sıcak para akışının, geldiği takdirde de yakıcı krizi en derinden hisseden halka yansımasının şimdilik tek yolunun reformların gündeme gelmesiyle mümkün olacağı görüşünde: “Tabi bu reformları yapabilmek için de istikrarlı bir hükümet kurmak ve iyi kötü bir cumhurbaşkanı seçebilmek gerekiyor.”

‘Münferit ancak potansiyel hep var’

Hem ekonomik hem siyasi kriz yetmezmiş gibi bir de 10 Aralık’ta Eşrefiye mahallesinde yaşanan gerilim akıllara iç savaş yıllarını getirdi. 2022 FIFA Dünya Kupası’nda Portekiz’i eleyerek yarı finale kalan Fas’ın tarihi başarısını kutlayan Lübnanlı Müslüman gençlerle Hıristiyan bir grup arasında yaşanan gerginliği yorumlayan Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu’na göre olay münferit ancak söz konusu Lübnan olunca biraz temkinli yaklaşmak gerekiyor: “Galatasaraylılar şampiyonluğunu kutlarken Beşiktaş’a girerse Beşiktaşlılar konvoya saldırır. Ya da Kadıköy’e… Olayın yaşandığı Eşrefiye mahallesi de Hıristiyanların yaşadığı, kısmen de daha elit ve düzgün bir mahalle. Hıristiyanlar kendilerinin Arap olmadığını düşünüyor ve Fas’ın başarısını kutlayan grubun bu mahalleye girmesi nasıl ki İrlanda da İngiliz bayrağı sallanamazsa aynı durum. Tarihsel bir takım düşmanlıklar söz konusu. Olay münferit ancak Lübnan gibi bir yerde basit bir sürtüşme sadece Galatasaray-Fenerbahçe kavgası gibi kalmayabiliyor çünkü bir anda ortaya silahlar çıkabiliyor. Böyle küçük olayların daha büyük çatışmaları körükleme potansiyeli hep var, geçmişte de böyle oldu.”

Samir Caca’ya verilen desteğin anlamı

Atlıoğlu, Lübnan’da ordu dışında en büyük silahlı grubun Hizbullah olduğunu ve bu anlamda rakipsiz olduğunu hatırlatıyor ancak Samir Caca’ya verilen Suudi desteğine dikkati çekiyor: “Bu desteğin sadece siyasi ve maddi destek olup olmadığından şüpheleniyorum. Arkasında silahlandırma olabilir mi? Hele Samir Caca eski savaş suçlusu zaten… Buradan bir şey çıkar mı? Lübnan’da Sünni-Şii çatışması denendi ama bir şey çıkaramadılar. Ancak Hıristiyan-Şii çatışması en büyük tehlike olabilir. O zaman tüm dengeler değişir. Böyle bir potansiyel var. Hizbullah’ın İsrail için bölgede kalan son tehdit olduğunu da unutmayalım. Ama şunu eklemek lazım; Lübnan iç savaşın en acı deneyimini yaşadı. 90 sonrası doğan yeni kuşak belki bilmiyor ama savaşı bilen belli yaşın üstündekiler savaşa karşı duracaktır. Genç kuşağın da mezhepçilikle pek alakası yok, orada pozitif bir durum var. Lübnanlı kimliğinin oluşması açısından bu durum umut verici…”

Ortadoğu

Güney Lübnan’da bina hasarının ilk maliyeti açıklandı

Yayınlanma

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, uydudan elde edilen verilere dayanarak güney Lübnan’daki bina hasarına ilişkin ön değerlendirme raporunu yayımladı. Rapora göre, incelenen bölgelerde tamamen yıkılan 11 binden fazla binanın ilk hasar maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı. Uzmanlar, altyapı ve saha verilerinin eksikliği nedeniyle gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, Lübnan’ın güneyindeki bina hasarına ilişkin hızlı değerlendirme raporunu açıkladı.

El-Ahbar gazetesinin aktardığına göre uydu görüntüleri ile coğrafi yapay zeka (GeoAI) teknolojilerine dayandırılan çalışmada, 23 Ekim 2025 ile 29 Nisan 2026 tarihleri arasında güney sınırlarında meydana gelen ve dışarıdan tespit edilebilen bina hasarları ele alındı.

Rapora göre, incelenen bölgelerde toplam 11 bin 95 binanın tamamen yıkıldığı belirlendi. Tamamen yıkılan bu binaların, ortalama 150 metrekarelik daire büyüklüğü varsayımıyla teorik olarak 17 bin 891 konuta karşılık geldiği tahmin ediliyor.

Bölgede oluşan enkaz miktarının ise 3 milyon 107 bin 756 metreküp düzeyinde olduğu öngörülüyor.

Değerlendirme sonuçlarına göre, tamamen yıkılan binaların yanı sıra 2 bin 242 binada kısmi, 9 bin 311 binada ise hafif düzeyde hasar saptandı.

Konut bazındaki hesaplamalarda ise tamamen hasar gören yaklaşık 17 bin 891 ünitenin yanında, 5 bin 219 konutun kısmen hasar gördüğü, 18 bin 282 konutun ise hafif hasarlı olduğu tahmin edildi.

Raporda, konut sayılarına ilişkin verilerin doğrudan saha sayımına değil, ortalama metrekare üzerinden yapılan matematiksel modellemelere dayandığı ve teorik bir tahminden ibaret olduğu vurgulandı.

Bina hasarlarının ön maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı

Raporda, tespit edilen bina hasarlarının yenileme maliyeti, metrekare başına standart 450 dolarlık bir birim değer esas alınarak hesaplandı. Buna göre toplam ön hasar maliyeti 1 milyar 384 milyon dolar olarak tahmin edildi.

Bu hasarın coğrafi dağılımında Nebatiye vilayeti 1 milyar 53 milyon dolar ile ilk sırada yer alırken, Güney vilayetindeki zarar 331 milyon dolar olarak belirlendi.

İlçeler düzeyinde yapılan hesaplamalarda ise ön maliyet Bint Cübeyl’de 688 milyon dolar, Mercayun’da 333 milyon dolar, Sur’da 315 milyon dolar, Nebatiye ilçesinde 32 milyon dolar ve Sayda’da 16 milyon dolar oldu.

Raporda, bu rakamların yalnızca binaların dışsal fiziksel hasarını kapsadığı, yeniden imar sürecinin nihai maliyetini ya da savaşın yol açtığı toplam ekonomik kaybı yansıtmadığı önemle belirtildi.

İlçelerdeki yıkım yoğunluğuna bakıldığında Bint Cübeyl ilçesinde Aytarun’da 1658, Bint Cübeyl kent merkezinde 1076, Ayta el-Şaab’da 539, Beyt Lif’te 371, Yarun’da 242 ve Aynata’da 227 binanın yıkıldığı belirlendi.

Mercayun ilçesinde ise Meys el-Cebel’de 969, El-Taybe’de 824, Hula’da 285, Merkaba’09da 199, Blida’da 184 ve Deyr Siryan’da 174 yıkık bina saptandı.

Nebatiye ilçesinde Yahmar el-Şakif’te 71, Zotar el-Şarkiye’de 69 ve Kefr Sir’de 37 bina yıkıldı. Sur ilçesinde Burç el-Şimali’de 370, Nakura’da 216, Abbasiye’de 162, Sur kent merkezinde 80 ve El-Mansuri’de 65 binanın tamamen yıkıldığı kayda geçti. Sayda ilçesinde ise yıkım daha çok 65 bina ile Zırariye ve 62 bina ile Arzi beldelerinde yoğunlaştı.

Yayımlanan raporda, elde edilen verilerin kesin bir nihai bilanço olarak kabul edilmesini engelleyen önemli kısıtlamalara yer verildi.

Çalışma, idari sınırların tamamını kapsamak yerine yalnızca uydulardan net görüntü alınabilen alanlarla sınırlı tutuldu.

Bu doğrultuda, Litani Nehri’nin güneyi ana odak noktası olurken, nehrin kuzeyindeki bölgelerden kısıtlı veriler dahil edildi. İlçelerdeki belediyelerin bir kısmında tam tarama gerçekleştirilirken, bazılarında yalnızca belirli bölümler incelenebildi.

Örneğin Bint Cübeyl ilçesindeki tüm tapu alanları taranırken, Sur’da 75 tapu bölgesinin 74’ü tamamen, 1’i kısmen kapsama alındı.

Mercayun’da 33 bölgeden 17’si tamamen, 21’i kısmen taranırken; Nebatiye’de 52 bölgeden yalnızca 4’ü tamamen, 15’i kısmen analiz edilebildi. Sayda’da ise 77 bölgeden hiçbirinde tam tarama yapılamadı, yalnızca 5 bölge kısmi olarak çalışmaya dahil edildi.

Raporda yer alan diğer kısıtlayıcı unsurlar şu şekilde sıralandı:

  • Karayolları, köprüler, elektrik, su ve telekomünikasyon gibi kritik altyapı tesislerindeki hasarlar değerlendirmeye dahil edilmedi.
  • Binaların yer altı sığınakları, bodrum katları ve görünmeyen iç kısımlarındaki hasarlar saptanamadı.
  • Binaların konut, ticari veya sınai işlevlerine göre net bir ayrım yapılamadı.
  • Hafif hasarlı binalar, enkaz hacmi ve maliyet hesaplamalarının dışında tutuldu.
  • Yapıların yoğunluğu, gölgeler ve dar sokaklar gibi fiziksel etkenler uydu analizlerinde hata payı oluşturdu.

Çalışmanın doğrulanması aşamasında saha ziyaretleri veya yerinde incelemeler yapılmadı; analizler tamamen masa başında, uydu fotoğraflarının incelenmesiyle gerçekleştirildi.

Yıkımın büyüklüğü ve kullanılan metodolojiye olan güven gerekçesiyle Lübnan Ordusu veya Birleşmiş Milletler Güvenlik ve Emniyet Dairesi (UNDSS) ile yerinde teyit süreçleri işletilmedi.

UNDP, çalışmadaki verilerin planlama amaçlı ön bulgular olduğunu, ilerleyen süreçte yeni uydu görüntüleri ve saha verileri eklendikçe kapsamın genişletileceğini açıkladı.

Yetkililer, dışarıda bırakılan kalemler ve altyapı kayıpları da hesaba katıldığında, Lübnan’ın güneyindeki gerçek faturanın rapordaki tahminlerin çok üzerinde olduğunu belirtiyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD ve İran talimatları Hürmüz’de kafa karışıklığı yarattı

Yayınlanma

ABD ve İran arasında varılan mutabakatın ardından Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiği yeniden başlasa da tarafların çelişen rota ve izin talimatları gemi sahiplerini büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. İran boğazdan geçiş için kendi kurduğu idareden onay alınmasını ve İran kıyılarının kullanılmasını şart koşarken, ABD ve Batılı sigorta şirketleri ise koruma eşliğinde Umman rotasının tercih edilmesini istiyor.

Hürmüz Boğazı üzerinden gemi trafiği yeniden başlamış olsa da gemi sahipleri İran, ABD ve Batılı sigorta şirketlerinden gelen çelişkili talimatlar nedeniyle derin bir kafa karışıklığı yaşıyor.

Financial Times gazetesinin haberine göre İran, önceden izin almayan ve kendi kıyılarına yakın rotayı seçmeyen gemileri para cezasıyla tehdit ediyor.

Tahran yönetimi, boğazı geçmek isteyen gemilerin, mayıs ayında kurulan ve o tarihten bu yana ABD yaptırımları listesinde bulunan Basra Körfezi Geçidi İşleri İdaresinden izin alması gerektiğinde ısrar ediyor.

Üç nakliye şirketi yöneticisinin aktardığı bilgilere göre ABD ve bazı Batılı sigorta şirketleri ise gemilere, Amerikan kuvvetlerinin hava koruması altında boğazın Umman tarafındaki rotayı izlemelerini tavsiye ediyor. Bu da armatörlerin hangi yolu seçecekleri konusunda kararsız kalmasına neden oluyor.

Şirketler yaptırım ve müdahale riski arasında kaldı

ABD merkezli denizcilik şirketi Safesea Shipping’in başkanı Dr. S.V. Anchan konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Gemi sahipleri ve işletmeciler zor bir durumda kaldı. Sigortacıların ve ABD makamlarının talimatlarına uyup Umman’a daha yakın bir rota izlerlerse, İran makamlarının müdahalesi, alıkoyması veya potansiyel düşmanca eylemleriyle karşı karşıya kalma riski taşıyorlar” dedi.

Anchan, gemilerin İranlıların talimatlarına göre hareket etmesi ve İran kıyıları boyunca ilerlemesi durumunda ise yaptırımlarla ilgili potansiyel sorunlarla karşılaşabileceğini sözlerine ekledi.

Bir yük sigortası brokeri, “İranlılar gemilerin İran rotasını kullanması ve geçiş ücreti ödemesi konusunda ısrar ediyor. ABD ise gemilere Umman rotasını izlemelerini söylüyor ve onlara havadan eşlik ediyor. Tüm süreç kötü koordine edilmiş durumda ve bu durum kötü sonuçlanacak” ifadelerini kullandı.

Tanker sektörü temsilcilerinden biri, Batılı nakliye şirketlerinin Umman rotasını kullanmaya istekli göründüğünü ancak birçoğunun İran seçeneğini de değerlendirdiğini belirtti.

DryDel Shipping Genel Müdürü Kostas Delaportas da “Önerilen transit rotaları ile çeşitli taraflardan gelen talimatlar arasında bir belirsizlik olduğu görülüyor” diyerek, sahiplerin, işletmecilerin ve sigortacıların güvenlik ile kurallara uyum arasında bir denge bulmaya çalıştıklarına dikkat çekti.

Trafik mutabakat sonrasında arttı

Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlilik, ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptının ardından hafta sonu itibarıyla yeniden başladı.

Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları dairesinin verilerine göre, Londra saatiyle pazartesi günü saat 12.00’den önceki 24 saatlik süre içinde boğazdan 30’dan fazla gemi geçti.

Bu rakam, çatışmanın başladığı 28 Şubat tarihinden bu yana kaydedilen en yüksek günlük geçiş seviyesini temsil ediyor.

Gelişmelere ilişkin açıklama yapan İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, bu rotanın hiçbir zaman savaştan önceki eski durumuna dönmeyeceğini ifade etti.

Galibaf, “Elbette uluslararası yasalara uyulmaktadır ve Hürmüz Boğazı’nın yönetimi bu yasalar çerçevesinde, İran ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda gerçekleştirilecektir” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Katar Lübnan için dolaylı müzakereler içeren yeni bir yol açıyor

Yayınlanma

Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail güçlerinin çekilme takvimine yönelik müzakerelerin seyri, ABD yönetiminin İran, Katar ve Hizbullah’ı içeren yeni mekanizmayı duyurmasıyla değişti. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a Lübnan dosyasının artık İran ile müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini bildirdi.

Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail ordusunun ülkenin güneyinden çekilme takviminin planlanmasına yönelik müzakerelerin seyri bir hafta içinde önemli bir değişim gösterdi.

Doğrudan müzakereler yürütülmesi ve tavizler verilmesi yönündeki çabaların ardından, sürecin yeni bir bölgesel çerçeveye oturtulduğu bildirildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a gönderdiği mesajda, Lübnan dosyasının artık İran ile yürütülen müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini iletti.

Vance, ateşkesin tahkimi, çekilme takvimi ve sonraki düzenlemelerin; yalnızca İsrail, Lübnan yönetimi ve ABD’yi değil, diğer aktörleri de kapsayan yeni bir çerçeveye taşındığını belirtti.

Bu kapsamda Hizbullah ve İran’ın denetim mekanizmasının parçası haline geldiği, Katar’ın ise Pakistan’ın desteğiyle yürütücü arabuluculuk görevini üstleneceği kaydedildi.

Lübnan’daki siyasi, askeri ve güvenlik çevrelerinde ve İsrail tarafında bu durumun yansımaları izlenirken, Tel Aviv’in sahada büyük bir değişimin yaşandığına dair işaretler verdiği belirtiliyor. Bu, Washington’da önümüzdeki günlerde yapılması planlanan müzakere turunun, sahadaki askeri sonuçlardan bağımsız bir yön çizmesinin zor olacağını gösteriyor.

İsviçre’de yapılan görüşmelerde, Katar’ın önerdiği yeni bir girişimin netleştiği öğrenildi. Girişime göre Doha yönetimi, Lübnan resmi makamlarını dışarıda bırakmadan, İsrail ile Hizbullah arasında güney sınırında uzun vadeli ve istikrarlı bir ateşkesi hedefleyen dolaylı müzakereleri yönetecek.

Katar, Fransa veya Birleşmiş Milletler gibi diğer aktörlerin sürece dahil edilmemesi şartıyla ABD’nin onayını aldı.

Bu arabuluculuk girişiminin, ilerleyen süreçte savaşın sonlandırılmasının ötesine geçerek Lübnan’ın iç krizlerinin çözümünde de rol oynaması ve ülkede siyasi iktidarın yeniden düzenlenmesini hedefleyen bir “Doha-2” konferansına zemin hazırlaması bekleniyor.

Katar tarafının bu adımı atmadan önce Meclis Başkanı Nebih Berri, Hizbullah ve Suudi Arabistan ile temaslar kurduğu, ardından teklifi ABD’ye sunduğu belirtildi.

Washington’ın onayının ardından dosya İsrail’e iletildi. İsrail’in bu durumdan rahatsız olduğu aktarılırken, Katar’ın ABD-İran müzakere sürecinden faydalanarak İsrail’in de dahil olmak zorunda kalacağı bir zemin hazırladığı ifade ediliyor.

Katarlı yetkililer, girişimin detaylarını anlatmak ve desteğini almak üzere Cumhurbaşkanı Avn ile de iletişime geçti.

ABD’nin İran ile müzakere hattını doğrulamasıyla birlikte Lübnan, bölgesel düzenlemelerin temel anahtarlarından biri haline geldi. Bu doğrultuda kurulan ABD-İran-Katar mekanizması, Lübnan dosyasının yönetimindeki değişimi gösteriyor.

Geri çekilme takvimi için üçlü mekanizma

Sürece dair en önemli gelişme, Washington’da başlayacak Lübnan-İsrail müzakerelerinin beşinci turunun yanı sıra, ateşkesin uygulanmasını denetleyecek üçlü bir izleme komitesinin kurulması önerisi oldu.

Bu komitenin, savaşın tamamen sonlandırılması, İsrail güçlerinin Lübnan topraklarından çekilmesi için bir takvim belirlenmesi ve Lübnanlı esirlerin serbest bırakılması süreçlerini takip etmesi öngörülüyor.

Ancak bu mekanizma İsrail’in doğrudan itirazıyla karşılaştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendilerinin doğrudan taraf olmadığı hiçbir uluslararası veya bölgesel düzenlemeyi kabul etmeyeceklerini açıkladı.

İsrail’in bu tavrı, üçlü mekanizmanın ordunun hareket kabiliyetini sınırlayacağı ve Lübnan’da istediği gibi hareket etme serbestisini kısıtlayacağı yönündeki endişelerinden kaynaklanıyor.

Lübnan dosyasındaki gelişmeler, Cumhurbaşkanı Avn’ın ABD Başkan Yardımcısı Vance, Beyaz Saray Kıdemli Danışmanı Jared Kushner ve Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile yaptığı telefon görüşmelerinde de ele alındı.

Cumhurbaşkanı Avn, bu durumu önemli bir siyasi dönüm noktası olarak değerlendirerek resmi Lübnan pozisyonunu netleştirmek amacıyla Meclis Başkanı Berri ve Hükümet Temsilcisi Nawaf Salam ile istişarelerde bulundu.

Yeni sürecin önündeki en büyük zorluklardan biri, İsrail’in güvenlik bölgesi olarak adlandırdığı alanda askeri müdahale hakkını saklı tutmak istemesi ve ateşkes ile geri çekilme süreçlerini birbirinden ayırmaya çalışması olarak öne çıkıyor.

İsrail yönetimi, her türlü ilerleme için Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartını koşmaya devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Avn ise Lübnan adına kimsenin müzakere yürütmediğini, yapılacak her anlaşmanın Lübnan devletinin kendi geleceğini ve egemenliğini belirleme hakkını koruması gerektiğini vurguladı.

Washington görüşmeleri öncesinde İsrail basınında, ABD’nin taraflara sunacağı bir pilot bölge testi projesine dair bilgiler yer aldı.

Buna göre, Litani Nehri’nin her iki yakasını kapsayan bir bölgeden İsrail ordusunun çekilmesi, karşılığında Lübnan ordusunun buraya konuşlanması ve Hizbullah güçlerinin bölgeden silahlarıyla birlikte çekilmesinin sağlanması planlanıyor.

Sürecin yönetimini ABD öncülüğündeki bir komisyonun üstlenmesi öngörülürken, İsrail’in bu adım için net bir takvim belirlemediği ifade ediliyor.

Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, Lübnan ordusunun konuşlanmasıyla eş zamanlı olarak işgal güçlerinin ve mukavemet unsurlarının karşılıklı çekilmesini kabul ettiğini belirtmiş, ancak “deneme bölgeleri” mantığına karşı olduğunu açıklamıştı.

Berri, güven artırıcı önlemleri ve halkın bu bölgelere geri dönüş mekanizmalarını desteklemeye hazır olduğunu kaydetmişti.

Bu sırada Lübnan Ordu Komutanı General Rudolf Heykel, pilot bölge olması beklenen Nabatiye, Yukarı Nabatiye ve Kfertebnit beldesi çevresindeki askeri birlikleri denetledi.

İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan bir güvenlik yetkilisi, İsrail ordusunun “Sarı Hat”tan kısmi olarak çekilmek zorunda kalacağını, çekilen bölgelere ABD denetiminde Lübnan ordusunun yerleşeceğini belirtti.

Walla haber sitesi ise İsrail’in, doğrudan ateş tehdidi oluşturmayan bölgelerden kademeli olarak ve Hizbullah’ın yer altı ile yer üstü altyapısını tamamen imha ettikten sonra çekilmeye hazır olduğunu aktardı.

İsrail basınındaki bilgilere göre, salı gününden perşembe gününe kadar sürmesi planlanan görüşmeler, biri siyasi diğeri askeri olmak üzere iki ayrı çalışma grubu üzerinden yürütülecek ve İsrail heyeti Lübnan için hazırlanan pilot bölge haritalarını Washington’a götürecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English