Amerika
Palantir CEO’su Karp: Putin yanlısı AfD’ye oy vermezdim
Palantir’in tartışmalı kurucusu ve CEO’su Alex Karp, Almanya’da AfD’nin neden yükseldiğini anladığını ama “Rusya yanlısı” bu partiye Almanya’da yaşasa oy vermeyeceğimi söyledi.
Ünlü Alman medya grubu Axel Springer’in yönetim kurulu başkanı Mathias Döpfner’in programına konuk olan Karp, Ukrayna savaşından yapay zekaya, Palantir’in gözetleme teknolojisinden Alman siyasetine birçok konuda görüşlerini açıkladı.
2003 yılında bir partide tanıştıklarında Karp’ın “ilginç bir solcu entelektüel” olarak görüldüğünü anlatan Döpfner, yıllar içinde nasıl “radikal sağın karanlık figürü” olarak dönüştüğünü sorduğunda Karp, bu imajın doğru olmadığı, “sıradan insanlarla karşılaştığında çoğunlukla destek gördüğü” cevabını veriyor.
Karp, “Silikon Vadisi’ndeki her yatırımcı, bizimki gibi bir hayran kitlesine sahip olmak için sağ kolunu keser. Muhtemelen sol kolunu da,” diyor.
Palantir’in ürünlerinin, özellikle de veri analizi ve soruşturma yazılımı “Gotham”ın “terör saldırılarını” önleyerek ve Ukrayna’nın savunmasında merkezi bir rol oynayarak tarihe geçtiğini savunan CEO, Avrupa ile Amerika arasında kültürel bir fark olduğunu da savunuyor:
“ABD’de yeni bir teknoloji söz konusu olduğunda, ilk olarak o teknolojinin arkasındaki kişiyi sempatik bulup bulmadığımız sorulmaz. Bunun yerine asıl önemli olan şudur: Teknoloji çalışıyor mu? Daha mı iyi? Şirketleri daha başarılı hale getiriyor mu? Oysa Avrupa’da bu sorular genellikle hiç sorulmuyor bile. Ya da en azından doğru şekilde sorulmuyor. Çünkü bu sorular ciddiye alınsaydı, teknolojik altyapının önemli bir kısmının öngörülebilir bir gelecekte Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmek zorunda kalacağına dair rahatsız edici bir sonuca varılabilirdi.”
Palantir’in özellikle “siyasi ve medya elitinin bazı kesimleri” tarafından reddedildiğini kabul eden Karp, Almanların büyük çoğunluğunun ise sadece Palantir’in ürünlerinin işe yarayıp yaramadığını bilmek istediğini savunuyor.
Şirketinin, bu ölçekte dünyadaki tek endüstriyel “uygulama katmanına” sahip olduğunu savunan Karp, bu katmanın, verilerin büyük dil modelleri sağlayıcıları tarafından ele geçirilmesini veya kötüye kullanılmasını engellediğini öne sürüyor.
Karp’a göre asıl ironi ise, “Avrupa’da veri koruma adına teknik açıdan büyük ölçüde bilgisiz bürokratların, bu veri korumasını ilk etapta mümkün kılan şirketle mücadele etmeleri.”
Avrupa’da teknolojik yetkinlik eksikliği bulunduğunu ve asıl sorunun da bu olduğunu ileri süren Palantir kurucusu, “Palantir, iktisadi açıdan Avrupa pazarına ihtiyaç duymuyor. Fakat Avrupa benim için çok önemli. Bu yüzden bu tartışma ilgimi çekiyor,” diyor.
Avrupa ve ABD’nin özgürlük anlayışlarını kıyaslayan Karo, ABD’de hakları öncelikle devlete karşı savunma hakları olarak anladıklarını; Avrupa’nın ise iktisadi hakları da daha fazla göz önünde bulundurduğunu söylüyor.
Kendini hâlâ “ilerici” olarak tanımladığını söyleyen CEO, kendi “ilericilik” anlayışını, “Kişisel olarak sevmesem bile insanların haklarını savunurum,” diye tanımlıyor.
Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası
Palantir’in diğer kurucusu Peter Thiel’in sık sık “anti-demokrat” ya da “dindar bir fanatik” olarak tasvir edilmesini de “skandal” olarak nitelendiren Karp, arkadaşı hakkında şunları söylüyor:
“Onu Stanford’da birlikte geçirdiğimiz zamanlardan beri tanıyorum. O zamanlar da siyasi sağda aykırı biriydi ama kesinlikle demokrasinin düşmanı değildi. Peter hakkında anlatılanlar, objektif bir incelemeye çoğu zaman dayanamaz. Aynısı Palantir için de geçerli. Bu yüzden, insanların neden yine de bu hikayelere inanmak istediği sorusunu çok daha ilginç buluyorum. Burada, çok Amerikan bir siyasi kutuplaşma biçiminin Alman gelenekleriyle karıştığı izlenimine kapılıyorum. Sonuçta ortaya çıkan şey artık bir Alman tartışması değil, ithal edilmiş bir Amerikan kültür savaşı mantığı. Oysa Almanya tarihsel olarak bambaşka bir soru sorardı: ‘Bu kişiyi seviyor muyuz?’ değil, ‘Ondan hiçbir şey öğrenmemek gibi bir lüksümüz var mı?’”
Almanya’nın “bugün aslında dünyanın en güçlü ikinci teknoloji sektörüne” sahip olması gerektiğini savunan Karp, “Oysa Almanya bu ligde artık neredeyse hiç yer almıyor. Almanya’nın borsaya kote edilmiş en büyük şirketi Siemens. Palantir’in bugünkü değeri ise Siemens’inkinden açık ara daha yüksek. Hatta şu anda Palantir’in değerinin hâlâ düşük olduğunu düşünüyorum,” diyor.
Alman iç siyasetine ilişkin soruları da yanıtlayan Karp, bu ülkedeki “radikal partilerin yükselişinin tamamen öngörülebilir” olduğunu savunuyor.
Almanya gibi geniş çaplı bir göçü, “halkı bu sürece dahil etmeden ve sonuçları açıkça tartışmadan” kabul edenlerin sonuçlara şaşırmaması gerektiğini vurgulayan Palantir CEO’su, Avrupa’da ve özellikle Almanya’da, “bariz gerçekler hakkında açıkça konuşamama konusunda inanılmaz derecede zor ve acı verici bir yetersizlik” bulunduğuna işaret ediyor.
Döpfner, bu noktada araya giriyor ve Karp’ın, “sorusunu geçiştirdiğini” öne sürerek ısrar ediyor: “AfD hakkında ne düşünüyorsun? Palantir, Ukrayna’ya Rusya’ya karşı savaşında yardım ediyor. Buna karşılık AfD, Ukrayna’yı Rusya ile müzakereye zorlamayı defalarca talep ediyor. Partinin önde gelen temsilcileri, fail ve mağdur rollerini tersine çeviriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsun? Bu soruyu bu kadar açık bir şekilde soruyorum çünkü bazıları Peter Thiel’in ya da senin AfD’ye bir tür yakınlık içinde olduğunu ima ediyor.”
Peter Thiel, Almanya-Avusturya siyaseti ile güçlü bağlara sahip
Bu soru üzerine Karp, AfD’nin neden başarılı olduğunu anladığını, fakat bunun onları destekleyeceği anlamına gelmediğini vurguluyor.
CEO, “Alman vatandaşı olsaydım, onlara oy vermezdim. Putin’e anlayış gösteren ya da Çin Komünist Partisi’ne sempati besleyen bir partiyi desteklemekle hiç ilgilenmiyorum,” diyor.
Birçok insanın protesto amacıyla AfD’ye oy verdiğini, artık yerleşik partilerin göç gibi sorunları ciddiye alıp çözmek istediğine inanmadıklarını “ve tam da bu durumun onları AfD’ye ittiğini” düşünüyor.
“Almanya’yı gerçekten önemseyen insanlar”ın yıllardır bu gelişmeye dikkat çektiğine ve “sık sık kamuoyu önünde itibarsızlaştırıldığını” işaret eden Karp, Döpfner’e yönelik olarak, “Sen bunun iyi bir örneğisin. Benim izlenimime göre, birçok toplumsal konuda merkez solun biraz solundasın. Temelde, birçok Amerikalı tarafından muhtemelen klasik liberal ya da hatta hafif solcu olarak sınıflandırılırdın. Yine de Almanya’da düzenli olarak saldırıya uğruyorsun. Oysa sen AfD’ye karşı kararlı bir şekilde mücadele ediyorsun. Putin’e karşı hiçbir sempatin yok. Tam tersine. İkimiz de biliyoruz ki Rusya, Batı için doğrudan bir tehdit oluşturuyor,” diyor.
Döpfner ile birlikte “demokrasiyi, Batı’yı ve Ukrayna’ya desteği” savunduklarını hatırlatan Karp, Döpfner’in, “Ben de AfD’nin başarısını zayıf bir siyasi merkezin sonucu olarak görüyorum. Yine de bu partiyi bir alternatif olarak görmüyorum. Partinin büyük bir kısmı Rus yanlısı, anti-Amerikan ve anti-kapitalist tutumlar sergiliyor,” sözlerine, “Buna büyük ölçüde katılıyorum,” cevabını veriyor.
Öte yandan Karp’a göre birçok insan, “partinin genel programı nedeniyle değil, yerleşik partiler tarafından artık ciddiye alınmadıklarını hissettikleri için” bu partiye oy veriyor.
Karp, yapay zekanın “hem fırsat, hem tehdit” olduğunu kabul ediyor. Öte yandan Avrupa’da yapay zeka tartışıldığında, genellikle ABD’de çoktan karara bağlanmış konuların gündeme geldiğine dikkat çeken Karp, “Sanki Avrupa, yapay zekanın ‘hafif’ bir versiyonundan bahsediyor gibi. Almanya, yapay zeka yardımıyla sanayisini yeniden şekillendirmeli. Otomotiv endüstrisi, kimya sektörü, pratikte tüm kilit sektörler köklü bir dönüşümün eşiğinde. Aynı zamanda, işgücü azalıyor, enerji maliyetleri yüksek seviyede kalıyor ve uluslararası rekabet giderek sertleşiyor. Buna tek ciddi cevap var: Yapay Zeka,” diyor.
Alman Şansölyesinin kamuoyuna “Almanya bir krizin içindedir” demediği sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğini ileri süren Palantir’in kurucusu, “Almanya’nın daha önce başarılı bir şekilde bir şeyler kurmuş insanlara ihtiyacı var: bir Tobias Lütke’ye, bir Philipp Schindler’e, bir Peter Thiel’e. Daha önce hiç küresel bir teknoloji şirketi kurmamış kişilerle bu görev çözülemez,” iddiasında bulunuyor:
“Almanya, bu tür girişimcileri geri kazanmak ve onlara gerekli özgürlüğü sağlamak için elinden geleni yapmalıdır. Teknoloji şirketleri dört günlük çalışma haftasıyla ortaya çıkmaz. Yıllar boyunca neredeyse fanatik bir adanmışlıkla çalışan insanlar sayesinde ortaya çıkarlar. Günün her saati. Ve elbette, işler yolunda gitmediğinde ekiplerin değiştirilebilmesi de buna dahil. Bu, işçi haklarını temelden sorguladığım anlamına gelmez. Tam tersine. Fakat yapay zeka alanında çalışan bir üst düzey mühendis, birçok geleneksel endüstri mesleğinden farklı bir iş hukuku çerçevesine ihtiyaç duyar. Ayrıca özel bir ekonomi bölgesi oluştururdum. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail veya Çin’dekiyle aynı rekabet koşullarının geçerli olduğu bir bölge. Çünkü küresel teknoloji rekabeti bugün tam da bu bölgelerde yaşanıyor.”
Yapay zekanın riskler barındırdığını kabul eden Karp, buna rağmen asıl tehlikenin yapay zekanın varlığında değil, “demokratik toplumların korku nedeniyle onun sunduğu imkânlardan yararlanmamalarında” yattığını öne sürüyor.
Yapay zekanın çoğu insanın yaşam standardını yükselteceğine emin olduğunu söyleyen CEO, aynı zamanda, bu teknolojileri geliştiren ve kontrol edenlerin, “bugün olduklarından on, yirmi ya da yüz kat daha zengin hale gelebileceğine” da işaret ediyor.
Geçmişteki sanayi devrimlerinin girişimcileri zengin ettiğini hatırlatan Karp, “Fakat eşitsizlikler, toplumun kabul edebileceği bir çerçeve içinde kaldı. Bugün ise servet uçurumu, pek çok insanın hayal bile edemeyeceği bir boyuta ulaşıyor,” diyor.
Toplumların, “kabul etmek istediğimizden çok daha uzun zamandır bölünmüş durumda” olduğunu savunan Karp, “Bu toplumsal mesafeye bir de eşi benzeri görülmemiş bir servet yoğunlaşması eklendiğinde, siyasi bir patlama ortamı ortaya çıkıyor. Birçok insan, gereksiz hale gelmekten korkuyor,” önermesinde bulunuyor.
Döpfner: Jeopolitik konusuna gelelim. Teknolojik bir silahlanma yarışı yaşıyoruz. Bir tarafta Amerika ve ideal olarak Avrupa var. Diğer tarafta ise Çin, Rusya, İran ve diğer otoriter devletler. Bu yarış nasıl gelişecek?
Karp, Batı dünyasının “ahlaki standartlarının”, Çin, Rusya, İran ve “diğer otoriter devletler” karşısında bir rekabet avantajı olacağına inandığını kaydediyor.
Ukrayna’nın askeri açıdan bu kadar başarılı olmasının nedenlerinden birinin de Palantir’in verileri korumasına ve dijital egemenliği güçlendirmesine bağlayan Karp şöyle devam ediyor:
“Teknoloji, boşlukta gelişmez. Gerçek operasyon koşullarında deneyim kazananlar bir avantaj elde eder. Bu nedenle Çin’in sözde avantajlarını kısmen dezavantaj olarak görüyorum. Sık sık Çin’in çok daha büyük veri hacmine sahip olduğu iddia edilir. Önemli olan verinin miktarı değil, onunla ne yapılabileceği.”
On yıl sonra teknolojik açıdan ABD’nin mi yoksa Çin’in mi önde olacağı sorusunun bugünden yanıtlanamayacağını savunan Karp, eğer Batı’nın “rekabet gücü için acilen ihtiyaç duyulan” teknolojiler engellenirse, bundan Rusya, Çin ve İran’ın “hemen faydalanacağına” işaret ediyor.
“Palantir’e karşı yürütülen her kampanyanın” rakipleri tarafından yönlendirildiğini iddia etmediğini savunan Karp, “Fakat elbette otoriter devletler tam da bu tür tartışmaları etkilemeye çalışıyor,” iddiasında bulunuyor.
Çin’in büyük fırsatları olduğunu kabul eden Karp, bununla birlikte en büyük sorunun Pekin’de değil, “Avrupa ve Amerika’nın siyasi olarak hareket kabiliyetini koruyup koruyamayacağında” yattığını düşünüyor.
“Özgürlük ve hukukun üstünlüğünün artık sadece birer anı olduğu toplumlarda uyanmamak için tüm gücümüzle mücadele etmeliyiz,” diyen Karp, “en iyilerin başarılı olabileceği bir toplum” diliyor.
Mümkün olduğunca çok insanın eşit fırsatlara sahip olduğu, fakat sonucun “yetenek, disiplin, çaba –ve evet, bir ölçüde de şansa– bağlı olduğu bir toplum” hayal ediyor ve konuşmasını şöyle bitiriyor:
“Hukukun üstünlüğünün herkes için geçerli olduğu bir toplum. İfade özgürlüğünün, bir görüşün bize hoş gelip gelmemesine bağlı olmadığı bir toplum. Kişisel olarak hoşlanmadığımız kişiler için bile veri korumanın geçerli olduğu bir toplum. Devlet iktidarının sınırlı kaldığı bir toplum. İnsanların yaratıcı olabildiği ve başarıları için ödüllendirildiği bir toplum. Aynı zamanda, toplumsal uyumun korunabilmesi için yeterli sayıda insanın bu refahtan pay alması gerekir. Ama beni endişelendiren şey şu: Günümüzde kendini ilerici olarak gören pek çok insan, tam da bu düzene karşı mücadele ediyor. İnsanları kökenleri veya kimlikleri üzerinden tanımlıyorlar. Özgürlüğü artık evrensel bir ilke olarak değil, bir ayrıcalık olarak ele alıyorlar. Palantir ve ben tam da buna karşı çalışıyoruz. İnsanlara verileri üzerinde daha fazla egemenlik hakkı vererek. Ve Ukrayna, İsrail veya Amerika Birleşik Devletleri gibi demokrasilerin otoriter rakiplere karşı kendilerini savunmalarına destek olarak.”