Bizi Takip Edin

Amerika

Palantir CEO’su Karp: Putin yanlısı AfD’ye oy vermezdim

Yayınlanma

Palantir’in tartışmalı kurucusu ve CEO’su Alex Karp, Almanya’da AfD’nin neden yükseldiğini anladığını ama “Rusya yanlısı” bu partiye Almanya’da yaşasa oy vermeyeceğimi söyledi.

Ünlü Alman medya grubu Axel Springer’in yönetim kurulu başkanı Mathias Döpfner’in programına konuk olan Karp, Ukrayna savaşından yapay zekaya, Palantir’in gözetleme teknolojisinden Alman siyasetine birçok konuda görüşlerini açıkladı.

2003 yılında bir partide tanıştıklarında Karp’ın “ilginç bir solcu entelektüel” olarak görüldüğünü anlatan Döpfner, yıllar içinde nasıl “radikal sağın karanlık figürü” olarak dönüştüğünü sorduğunda Karp, bu imajın doğru olmadığı, “sıradan insanlarla karşılaştığında çoğunlukla destek gördüğü” cevabını veriyor.

Karp, “Silikon Vadisi’ndeki her yatırımcı, bizimki gibi bir hayran kitlesine sahip olmak için sağ kolunu keser. Muhtemelen sol kolunu da,” diyor.

Palantir’in ürünlerinin, özellikle de veri analizi ve soruşturma yazılımı “Gotham”ın “terör saldırılarını” önleyerek ve Ukrayna’nın savunmasında merkezi bir rol oynayarak tarihe geçtiğini savunan CEO, Avrupa ile Amerika arasında kültürel bir fark olduğunu da savunuyor:

“ABD’de yeni bir teknoloji söz konusu olduğunda, ilk olarak o teknolojinin arkasındaki kişiyi sempatik bulup bulmadığımız sorulmaz. Bunun yerine asıl önemli olan şudur: Teknoloji çalışıyor mu? Daha mı iyi? Şirketleri daha başarılı hale getiriyor mu? Oysa Avrupa’da bu sorular genellikle hiç sorulmuyor bile. Ya da en azından doğru şekilde sorulmuyor. Çünkü bu sorular ciddiye alınsaydı, teknolojik altyapının önemli bir kısmının öngörülebilir bir gelecekte Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmek zorunda kalacağına dair rahatsız edici bir sonuca varılabilirdi.”

Palantir’in özellikle “siyasi ve medya elitinin bazı kesimleri” tarafından reddedildiğini kabul eden Karp, Almanların büyük çoğunluğunun ise sadece Palantir’in ürünlerinin işe yarayıp yaramadığını bilmek istediğini savunuyor.

Şirketinin, bu ölçekte dünyadaki tek endüstriyel “uygulama katmanına” sahip olduğunu savunan Karp, bu katmanın, verilerin büyük dil modelleri sağlayıcıları tarafından ele geçirilmesini veya kötüye kullanılmasını engellediğini öne sürüyor.

Karp’a göre asıl ironi ise, “Avrupa’da veri koruma adına teknik açıdan büyük ölçüde bilgisiz bürokratların, bu veri korumasını ilk etapta mümkün kılan şirketle mücadele etmeleri.”

Avrupa’da teknolojik yetkinlik eksikliği bulunduğunu ve asıl sorunun da bu olduğunu ileri süren Palantir kurucusu, “Palantir, iktisadi açıdan Avrupa pazarına ihtiyaç duymuyor. Fakat Avrupa benim için çok önemli. Bu yüzden bu tartışma ilgimi çekiyor,” diyor.

Avrupa ve ABD’nin özgürlük anlayışlarını kıyaslayan Karo, ABD’de hakları öncelikle devlete karşı savunma hakları olarak anladıklarını; Avrupa’nın ise iktisadi hakları da daha fazla göz önünde bulundurduğunu söylüyor.

Kendini hâlâ “ilerici” olarak tanımladığını söyleyen CEO, kendi “ilericilik” anlayışını, “Kişisel olarak sevmesem bile insanların haklarını savunurum,” diye tanımlıyor.

Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası

Palantir’in diğer kurucusu Peter Thiel’in sık sık “anti-demokrat” ya da “dindar bir fanatik” olarak tasvir edilmesini de “skandal” olarak nitelendiren Karp, arkadaşı hakkında şunları söylüyor:

“Onu Stanford’da birlikte geçirdiğimiz zamanlardan beri tanıyorum. O zamanlar da siyasi sağda aykırı biriydi ama kesinlikle demokrasinin düşmanı değildi. Peter hakkında anlatılanlar, objektif bir incelemeye çoğu zaman dayanamaz. Aynısı Palantir için de geçerli. Bu yüzden, insanların neden yine de bu hikayelere inanmak istediği sorusunu çok daha ilginç buluyorum. Burada, çok Amerikan bir siyasi kutuplaşma biçiminin Alman gelenekleriyle karıştığı izlenimine kapılıyorum. Sonuçta ortaya çıkan şey artık bir Alman tartışması değil, ithal edilmiş bir Amerikan kültür savaşı mantığı. Oysa Almanya tarihsel olarak bambaşka bir soru sorardı: ‘Bu kişiyi seviyor muyuz?’ değil, ‘Ondan hiçbir şey öğrenmemek gibi bir lüksümüz var mı?’”

Almanya’nın “bugün aslında dünyanın en güçlü ikinci teknoloji sektörüne” sahip olması gerektiğini savunan Karp, “Oysa Almanya bu ligde artık neredeyse hiç yer almıyor. Almanya’nın borsaya kote edilmiş en büyük şirketi Siemens. Palantir’in bugünkü değeri ise Siemens’inkinden açık ara daha yüksek. Hatta şu anda Palantir’in değerinin hâlâ düşük olduğunu düşünüyorum,” diyor.

Alman iç siyasetine ilişkin soruları da yanıtlayan Karp, bu ülkedeki “radikal partilerin yükselişinin tamamen öngörülebilir” olduğunu savunuyor.

Almanya gibi geniş çaplı bir göçü, “halkı bu sürece dahil etmeden ve sonuçları açıkça tartışmadan” kabul edenlerin sonuçlara şaşırmaması gerektiğini vurgulayan Palantir CEO’su, Avrupa’da ve özellikle Almanya’da, “bariz gerçekler hakkında açıkça konuşamama konusunda inanılmaz derecede zor ve acı verici bir yetersizlik” bulunduğuna işaret ediyor.

Döpfner, bu noktada araya giriyor ve Karp’ın, “sorusunu geçiştirdiğini” öne sürerek ısrar ediyor: “AfD hakkında ne düşünüyorsun? Palantir, Ukrayna’ya Rusya’ya karşı savaşında yardım ediyor. Buna karşılık AfD, Ukrayna’yı Rusya ile müzakereye zorlamayı defalarca talep ediyor. Partinin önde gelen temsilcileri, fail ve mağdur rollerini tersine çeviriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsun? Bu soruyu bu kadar açık bir şekilde soruyorum çünkü bazıları Peter Thiel’in ya da senin AfD’ye bir tür yakınlık içinde olduğunu ima ediyor.”

Peter Thiel, Almanya-Avusturya siyaseti ile güçlü bağlara sahip

Bu soru üzerine Karp, AfD’nin neden başarılı olduğunu anladığını, fakat bunun onları destekleyeceği anlamına gelmediğini vurguluyor.

CEO, “Alman vatandaşı olsaydım, onlara oy vermezdim. Putin’e anlayış gösteren ya da Çin Komünist Partisi’ne sempati besleyen bir partiyi desteklemekle hiç ilgilenmiyorum,” diyor.

Birçok insanın protesto amacıyla AfD’ye oy verdiğini, artık yerleşik partilerin göç gibi sorunları ciddiye alıp çözmek istediğine inanmadıklarını “ve tam da bu durumun onları AfD’ye ittiğini” düşünüyor.

“Almanya’yı gerçekten önemseyen insanlar”ın yıllardır bu gelişmeye dikkat çektiğine ve “sık sık kamuoyu önünde itibarsızlaştırıldığını” işaret eden Karp, Döpfner’e yönelik olarak, “Sen bunun iyi bir örneğisin. Benim izlenimime göre, birçok toplumsal konuda merkez solun biraz solundasın. Temelde, birçok Amerikalı tarafından muhtemelen klasik liberal ya da hatta hafif solcu olarak sınıflandırılırdın. Yine de Almanya’da düzenli olarak saldırıya uğruyorsun. Oysa sen AfD’ye karşı kararlı bir şekilde mücadele ediyorsun. Putin’e karşı hiçbir sempatin yok. Tam tersine. İkimiz de biliyoruz ki Rusya, Batı için doğrudan bir tehdit oluşturuyor,” diyor.

Döpfner ile birlikte “demokrasiyi, Batı’yı ve Ukrayna’ya desteği” savunduklarını hatırlatan Karp, Döpfner’in, “Ben de AfD’nin başarısını zayıf bir siyasi merkezin sonucu olarak görüyorum. Yine de bu partiyi bir alternatif olarak görmüyorum. Partinin büyük bir kısmı Rus yanlısı, anti-Amerikan ve anti-kapitalist tutumlar sergiliyor,” sözlerine, “Buna büyük ölçüde katılıyorum,” cevabını veriyor.

Palantir CEO’su Karp, Almanya’yı eleştirdi

Öte yandan Karp’a göre birçok insan, “partinin genel programı nedeniyle değil, yerleşik partiler tarafından artık ciddiye alınmadıklarını hissettikleri için” bu partiye oy veriyor.

Karp, yapay zekanın “hem fırsat, hem tehdit” olduğunu kabul ediyor. Öte yandan Avrupa’da yapay zeka tartışıldığında, genellikle ABD’de çoktan karara bağlanmış konuların gündeme geldiğine dikkat çeken Karp, “Sanki Avrupa, yapay zekanın ‘hafif’ bir versiyonundan bahsediyor gibi. Almanya, yapay zeka yardımıyla sanayisini yeniden şekillendirmeli. Otomotiv endüstrisi, kimya sektörü, pratikte tüm kilit sektörler köklü bir dönüşümün eşiğinde. Aynı zamanda, işgücü azalıyor, enerji maliyetleri yüksek seviyede kalıyor ve uluslararası rekabet giderek sertleşiyor. Buna tek ciddi cevap var: Yapay Zeka,” diyor.

Alman Şansölyesinin kamuoyuna “Almanya bir krizin içindedir” demediği sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğini ileri süren Palantir’in kurucusu, “Almanya’nın daha önce başarılı bir şekilde bir şeyler kurmuş insanlara ihtiyacı var: bir Tobias Lütke’ye, bir Philipp Schindler’e, bir Peter Thiel’e. Daha önce hiç küresel bir teknoloji şirketi kurmamış kişilerle bu görev çözülemez,” iddiasında bulunuyor:

“Almanya, bu tür girişimcileri geri kazanmak ve onlara gerekli özgürlüğü sağlamak için elinden geleni yapmalıdır. Teknoloji şirketleri dört günlük çalışma haftasıyla ortaya çıkmaz. Yıllar boyunca neredeyse fanatik bir adanmışlıkla çalışan insanlar sayesinde ortaya çıkarlar. Günün her saati. Ve elbette, işler yolunda gitmediğinde ekiplerin değiştirilebilmesi de buna dahil. Bu, işçi haklarını temelden sorguladığım anlamına gelmez. Tam tersine. Fakat yapay zeka alanında çalışan bir üst düzey mühendis, birçok geleneksel endüstri mesleğinden farklı bir iş hukuku çerçevesine ihtiyaç duyar. Ayrıca özel bir ekonomi bölgesi oluştururdum. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail veya Çin’dekiyle aynı rekabet koşullarının geçerli olduğu bir bölge. Çünkü küresel teknoloji rekabeti bugün tam da bu bölgelerde yaşanıyor.”

Yapay zekanın riskler barındırdığını kabul eden Karp, buna rağmen asıl tehlikenin yapay zekanın varlığında değil, “demokratik toplumların korku nedeniyle onun sunduğu imkânlardan yararlanmamalarında” yattığını öne sürüyor.

Yapay zekanın çoğu insanın yaşam standardını yükselteceğine emin olduğunu söyleyen CEO, aynı zamanda, bu teknolojileri geliştiren ve kontrol edenlerin, “bugün olduklarından on, yirmi ya da yüz kat daha zengin hale gelebileceğine” da işaret ediyor.

Palantir CEO’su Karp’tan Silikon Vadisi’ne: Silah başına!

Geçmişteki sanayi devrimlerinin girişimcileri zengin ettiğini hatırlatan Karp, “Fakat eşitsizlikler, toplumun kabul edebileceği bir çerçeve içinde kaldı. Bugün ise servet uçurumu, pek çok insanın hayal bile edemeyeceği bir boyuta ulaşıyor,” diyor.

Toplumların, “kabul etmek istediğimizden çok daha uzun zamandır bölünmüş durumda” olduğunu savunan Karp, “Bu toplumsal mesafeye bir de eşi benzeri görülmemiş bir servet yoğunlaşması eklendiğinde, siyasi bir patlama ortamı ortaya çıkıyor. Birçok insan, gereksiz hale gelmekten korkuyor,” önermesinde bulunuyor.

Döpfner: Jeopolitik konusuna gelelim. Teknolojik bir silahlanma yarışı yaşıyoruz. Bir tarafta Amerika ve ideal olarak Avrupa var. Diğer tarafta ise Çin, Rusya, İran ve diğer otoriter devletler. Bu yarış nasıl gelişecek?

Karp, Batı dünyasının “ahlaki standartlarının”, Çin, Rusya, İran ve “diğer otoriter devletler” karşısında bir rekabet avantajı olacağına inandığını kaydediyor.

Ukrayna’nın askeri açıdan bu kadar başarılı olmasının nedenlerinden birinin de Palantir’in verileri korumasına ve dijital egemenliği güçlendirmesine bağlayan Karp şöyle devam ediyor:

“Teknoloji, boşlukta gelişmez. Gerçek operasyon koşullarında deneyim kazananlar bir avantaj elde eder. Bu nedenle Çin’in sözde avantajlarını kısmen dezavantaj olarak görüyorum. Sık sık Çin’in çok daha büyük veri hacmine sahip olduğu iddia edilir. Önemli olan verinin miktarı değil, onunla ne yapılabileceği.”

On yıl sonra teknolojik açıdan ABD’nin mi yoksa Çin’in mi önde olacağı sorusunun bugünden yanıtlanamayacağını savunan Karp, eğer Batı’nın “rekabet gücü için acilen ihtiyaç duyulan” teknolojiler engellenirse, bundan Rusya, Çin ve İran’ın “hemen faydalanacağına” işaret ediyor.

Palantir, “karanlık manifesto” yayınladı

“Palantir’e karşı yürütülen her kampanyanın” rakipleri tarafından yönlendirildiğini iddia etmediğini savunan Karp, “Fakat elbette otoriter devletler tam da bu tür tartışmaları etkilemeye çalışıyor,” iddiasında bulunuyor.

Çin’in büyük fırsatları olduğunu kabul eden Karp, bununla birlikte en büyük sorunun Pekin’de değil, “Avrupa ve Amerika’nın siyasi olarak hareket kabiliyetini koruyup koruyamayacağında” yattığını düşünüyor.

“Özgürlük ve hukukun üstünlüğünün artık sadece birer anı olduğu toplumlarda uyanmamak için tüm gücümüzle mücadele etmeliyiz,” diyen Karp, “en iyilerin başarılı olabileceği bir toplum” diliyor.

Mümkün olduğunca çok insanın eşit fırsatlara sahip olduğu, fakat sonucun “yetenek, disiplin, çaba –ve evet, bir ölçüde de şansa– bağlı olduğu bir toplum” hayal ediyor ve konuşmasını şöyle bitiriyor:

“Hukukun üstünlüğünün herkes için geçerli olduğu bir toplum. İfade özgürlüğünün, bir görüşün bize hoş gelip gelmemesine bağlı olmadığı bir toplum. Kişisel olarak hoşlanmadığımız kişiler için bile veri korumanın geçerli olduğu bir toplum. Devlet iktidarının sınırlı kaldığı bir toplum. İnsanların yaratıcı olabildiği ve başarıları için ödüllendirildiği bir toplum. Aynı zamanda, toplumsal uyumun korunabilmesi için yeterli sayıda insanın bu refahtan pay alması gerekir. Ama beni endişelendiren şey şu: Günümüzde kendini ilerici olarak gören pek çok insan, tam da bu düzene karşı mücadele ediyor. İnsanları kökenleri veya kimlikleri üzerinden tanımlıyorlar. Özgürlüğü artık evrensel bir ilke olarak değil, bir ayrıcalık olarak ele alıyorlar. Palantir ve ben tam da buna karşı çalışıyoruz. İnsanlara verileri üzerinde daha fazla egemenlik hakkı vererek. Ve Ukrayna, İsrail veya Amerika Birleşik Devletleri gibi demokrasilerin otoriter rakiplere karşı kendilerini savunmalarına destek olarak.”

Amerika

ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

Yayınlanma

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.

Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.

Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.

Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.

Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.

Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.

Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.

Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.

Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.

Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.

Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.

Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.

Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.

Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.

Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.

Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.

Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.

Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.

Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.

Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.

Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.

Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.

Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.

Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.

Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.

Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.

Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Yayınlanma

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.

Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.

Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.

Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.

2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.

Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.

Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.

Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.

Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.

Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.

Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.

2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.

Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.

2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.

Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.

Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.

Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.

Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.

Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.

ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.

Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.

OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.

Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.

Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.

Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.

Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.

Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.

Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.

Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.

Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.

Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.

Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.

Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English