Bizi Takip Edin

Amerika

Palantir CEO’su Karp’tan Silikon Vadisi’ne: Silah başına!

Yayınlanma

Donald Trump ve Elon Musk’ın federal devlete attığı kesiklerin bir sonraki hedefinin Savunma Bakanlığı (Pentagon) olması bekleniyor. Amerikan ordusunun müdahaleci bir dış politika yönelimi ile dünyanın dört bir yanındaki varlığı ve Pentagon ihalelerinde büyük yer kaplayan silah şirketlerinin hantallığı, “Trumpizmin” ve Trump’ın yanında yer alan Silikon Vadisi çetesinin birincil önceliği haline gelmiş durumda.

Pentagon’a yönelik Musk-Trump-Hegseth planlarına daha sonra geleceğiz ama, öncesinde Silikon Vadisi’ne bir bakış atmamız gerekiyor. Gerekiyor, çünkü tam da Trump’lı ikinci dönemin başlangıcında, Vadi’nin en karanlık şirketlerinden Palantir’in reklam faaliyeti olarak görebileceğimiz bir kitap piyasaya sürülüyor ve hem kitabın yazarı, hem de şirketin CEO’su Alex Karp, teknoloji destekli Yeni Sağ’ın ABD, Pentagon ve dünyaya ilişkin vizyonunu ortaya koyuyor.

Alex Karp ve Nicholas W. Zamiska imzalı The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West [Teknolojik Cumhuriyet: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği] başlıklı iddialı kitap henüz elimize geçmedi; fakat hem Karp’ın kitabın tanıtımı için verdiği mülakatlar, hem kitap üzerine yazılan yazılar, hem de teknoloji meftunu Yeni Sağcı-liberteryen düşüncenin geçmişine dair bildiklerimiz (örneğin Palantir’in kurucularından Peter Thiel’in fikirleri) yorum yapmayı mümkün kılıyor.

Örneğin Wall Street Journal’dan (WSJ) Erich Schwartzel, Karp’la mülakatını, milyarderin Heidegger’in ünlü kulübesini andıran “mağara benzeri” bir kulübede yapıyordu.

Schwartzel, sahneyi şöyle betimliyor: “Kulübenin özellikleri, Batı’yı kurtarma arayışındaki bir milyarderin ilgi alanlarını çok iyi yansıtıyordu. Pencereler Amerikan bayrağı motifli perdelerle süslenmişti. Tamamlanmış ve yarı tamamlanmış Rubik Küpleri sehpaların üzerine dağılmıştı.”

Karp, “Silahlarımı görmek ister misiniz?” diye soruyor. Schwartzel’in aktardığına göre Karp’ın hobilerinden biri, hedefleri bir ateşli silahın normal parametrelerinin dışında kalan uzun menzilli atışlar. “Mükemmel atış için bir araya gelen pratik ve içgüdünün karışımını göstermek için bir duruş sergiledi,” diye anlatıyor muhabir.

Karşımızda dört dörtlük bir zengin Yeni Sağcı profili var. ABD ordusu ve istihbarat kurumlarıyla çalışmasıyla tanınan veri analiz firması Palantir’i yirmi yılı aşkın süredir yöneten Karp, milyarlarını Amerikan devletine borçlu. Piyasa değeri 260 milyar dolardan fazla olan Palantir’in gizli faaliyetleri hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimize göre devede kulak.

Palantir ne işe yarıyor? 2003 yılında Stanford Hukuk’tan sınıf arkadaşı Thiel ile birlikte Palantir’i kuran Karp, temel olarak Thiel’in diğer şirketlerinden biri olan PayPal’un, görünüşte ilgisiz nakit ödemeleri tespit ederek Rus kara para aklamasını belirlemek için kullandığı bir programı kullandı.

Adını Yüzüklerin Efendisi serisindeki “görme taşı”ndan alan Palantir, kuruluşundan itibaren devlete ve özel şirketlere verileri elemek ve bilinmeyen kalıpları ortaya çıkarmak için tasarlandı.

Şirketin ilk çalışmaları bir Irak köyüne yapılan bir dizi saldırının izini sürmüş ve Dalai Lama’ya karşı yürütülen bir siber ağa sızma kampanyasını tespit etmişti. Palantir yazılımı sayesinde ABD ordusu Afganistan’da yol kenarına yerleştirilen bombaların nasıl yerleştirildiklerine dair kalıpları keşfederek bunları bulup ortadan kaldırabildi.

Karp, ne iş yaptıkları sorusuna genellikle “bunun gizli bilgi olduğu” şeklinde cevap veriyor. WSJ’ye verdiği demeçte, “Çoğu insan için çok seksi değildik ve az sayıda insan için kontrol edilemez derecede seksiydik,” diyor.

Şirketin müşterileri arasında Pentagon’un, İç Güvenlik Bakanlığının, CIA’in, Deniz Piyadeleri’nin, Hava Kuvvetleri’nin yanı sıra Amazon, Airbus ve Merck gibi “sivil” şirketlerin de bulunduğunu hatırlatalım.

WSJ muhabiri de son yıllarda Silikon Vadisi’nden pek çok “filozof-kral” çıktığına işaret ediyor; Elon Musk, Mark Zockerberg, Thiel bunlardan yalnızca bazıları. Karp bunlar arasında kameraların ışıklarından uzak durması ile tanınan birisi.

Ama bu, belki de “gizemin” bir parçası. Palantir’in para basan sözleşmelerine başkanlık eden Karp, bir yandan da Silikon Vadisi’ni, “Batı’nın medeniyetler çatışmasını kazanmasına” yardım etmeye çağırıyor.

Karp’ın kitabı, teknoloji endüstrisini “Amerika ve müttefiklerine yardım etme” geçmişini terk ettiği için hedef alıyor. Musk’ın, Hegseth’in ve Trump’ın fikirlerini tekrar eder şekilde, sektördeki son yirmi yılın “devasa bir israf” anlamına geldiğini ileri sürüyor.

WSJ muhabiri kitaptan aktarıyor: Kendisi ve Palantir’deki arkadaşları, Kandahar’da yol kenarındaki bombaları tespit ederek Amerikan askerlerinin hayatlarını kurtarmaya çalışırken, Kuzey Kaliforniya’daki akranları, onlarca yıllık barışın etkisiyle üniversite eğitimi almış akıllı telefon kullanıcılarının yamaç paraşütü dersleri için kupon alabilmelerini ve FarmVille oynayabilmelerini sağlıyor. Karp, isyan ediyor.

Bloomberg’de kitabı değerlendiren John Ganz da benzer bir temaya işaret ediyor. Kitap özetle, “Bir noktada Silikon Vadisi yolunu kaybetti,” diyor. ABD hükümeti ve özel sektör arasında “yenilikçi yeni teknolojiler geliştirmek için cesur bir ortaklık” olarak başlayan süreç, son 50 yılda tüketicilere ve pazara hitap etmek için yozlaşmış durumdadır. Vadi, sosyal medya platformları, e-ticaret siteleri ve yemek dağıtım programları inşa etti, fakat ya ilke ya da çıkar nedeniyle, babası ABD Savunma Bakanlığının düzgün yeni silahlar inşa etmesine yardımcı olmadı.

Karp’ın yeni kitabı tek bir cümleyle özetlenebilecekse, diyor Schwartzel, o cümle şu olabilir: “Silikon Vadisi’nin harika çocukları; onların servetleri, iş imparatorlukları ve daha da temelde tüm benlik duyguları, çoğu durumda yükselişlerini mümkün kılan ulus sayesinde var oldu.”

Karp, sektörün bu borcu ödeme zamanının geldiğine inanıyor. Silikon Vadisi’ni Amerikan devleti ile birleşmeye çağırıyor.

Yazarlar bize artık “mirasyedi çocuğun eve dönme zamanının geldiğini” söylüyor. Tüketimcilik, barış dönemi ve kolay yaşama adanmışlıkları ile “yumuşayan” Silikon Vadisi çalışanları, artık kendilerini Amerikan milliyetçiliğinin “kolektif projesine” ve Batı adı verilen “medeniyet projesinin” savunmasına yeniden adamalıdırlar.

Bloomberg yazarı bu noktada kitaptan bir alıntı yapıyor. Yeni Sağ tekno-liberteryen milyarderlerin zihin dünyası özetleniyor. Onlara göre “otoriter” rejimlerde zenginlerin kaderi devlet ve toplumla iç içe geçtiği için, “ülkelerin geleceğinde söz sahibi olan bir sahip gibi” davranırlar, insanların ihtiyaç ve taleplerine “daha duyarlı” davranabilirler. Yazarlar, bunu tipik bir mülk sahibi refleksiyle açıklama eğilimindeler: “İş dünyasında ve siyasette hepimiz, her zaman, isyan tehdidine karşı pazarlık yapıyoruz.”

Peki Batı değerlerinin savunulması neyi gerektiriyor? Silikon Vadisi’ne şu rol düşüyor: “Bir sahiplik toplumu, teknolojiden gelen fakat hükümeti yeniden şekillendirme potansiyeline sahip bir kurucu kültürü, kendi başarısında payı olmayan hiç kimseye liderlik emanet edilmemesi.”

Kitap, “Silikon Vadisinin temel anlayışı sadece en iyi ve en parlak olanları işe almak değil, onlara bu şekilde davranmak, yaratmaları için esneklik, özgürlük ve alan sağlamaktır,” diyor. Kar taneleri, biricik mühendisler, liberteryen düşünce sayesinde devlete egemen oluyorlar. En azından murat edilen bu.

Sadece bu da değil. Karp ve Zamiska’nın anlatımına göre, bu özel azınlık ulusal konulara ve sorunlara “acımasızca pragmatik” bir mühendislik zihniyeti uygulayacak. Peki ulusal sorun ve projelerin neler olduğuna kim karar verecek? Elbette bunların farkında olan Silikon Vadisi’nin biricik mühendisleri.

Bloomberg’in aktardığına göre yazarların tasavvurundaki “cumhuriyetin” sadece iki organı var gibi görünüyor: “yurttaşlık ritüelleri” ve “ortak mitoloji” ile desteklenen bir “kolektif kimlik” ile birbirine bağlanacak olan elitler ve kitle.

Bugün ifade edildiği şekliyle kamuoyu ve demokratik iradeye duyulan endişe “sembolizm”, “konformizm”, “performans” ve “sosyal hesaplama” olarak reddediliyor. Bunun yerine, teknolojik cumhuriyetin lider kadrosu “ilerlemelerin ve sonuçların gayretli takibine” dayanıyor.

Argümanlar, Peter Thiel’in demokrasi hakkındaki fikirleriyle uyumlu görünüyor. Thiel 2009 yılında yazdığı “Bir Liberteryenin Eğitimi” başlıklı makalesinde, “Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum,” diye yazmıştı. Demokratik bir prosedür olarak seçimler, Thiel için bir anlam ifade etmiyordu. Thiel ve arkadaşları, bu memnuniyetsizliklerini, “düzenleyici devlet” fikrine düşmanlıkla birleştiriyor ve “siyasetin her türlüsüne”, adeta Schmittyen bir tiksintiyle, meydan okuyorlardı.

Dolayısıyla, kitabın çelişkilerle dolu olması şaşırtıcı değil. Hesap vermeyen “teknokratlardan” yakınıyor ama halkın ya da politikacıların müdahalesinden korunan Silikon Vadisi mühendisleri tarafından yönetilmeyi öneriyor. Federal bürokrasinin abartısını eleştiriyor, fakat ondan daha az hesap verir olmayan bir yönetim biçimini savunuyor. 20. yüzyılvari faşizmlere benzer şekilde sanatsal-estetik özgürlüğün hizmete koşulmasını savunuyor ama bunu tek bir amaca, ulus-devletin askeri hakimiyetine bağlıyor. Bloomberg yazarının deyişiyle, “politikacıların ve memurların yerini STEM asker-şairlerinin almasını” öneriyor.

Bloomberg yazarı bunu Weimar dönemindeki “gerici modernizm”e benzetiyor ve benzerlikleri sıralıyor: Kaybedilen ulusal büyüklüğe duyulan nostalji, devlet yönetimi ve endüstriyel üretim lehine piyasaların ve süfli tüketiciliğin küçümsenmesi, teknolojik olarak gelişmiş silahlara duyulan romantik saplantı, mühendisin bu karanlık Ütopya’nın ruhani lider sınıfı olarak neredeyse tanrılaştırılması…

Palantir CEO’sunun kitabına tanıtım yazan isimlerden, bu fikirlerin marjinal Yeni Sağcı manyaklardan ibaret olmadığını da anlıyoruz: Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, General James N. Mattis ve JPMorgan CEO’su Jamie Dimon gibi kişiler.

Yazarların görmek istedikleri devlet ve şirket gücü ile “mühendislik dehasının” işbirliği ve en sevdikleri benzetme de atom bombasını üreten “Manhattan Projesi.” Karp, ABD’nin yapay zeka için de buna benzer bir proje yapması gerektiğini ve bunun da büyük bir sermaye yatırımı gerektirdiğini düşünüyor.

Ve Palantir CEO’su, Trump ve Musk’ın federal devlete yönelik saldırılarından memnun, bunları birkaç yıl öncesinden “tahmin ettiklerini” söylüyor.

“Tahmin” demek pek mütevazı kaçıyor. Palantir, Trump yönetimi ile birlikte gücüne güç katması beklenen, hatta katmaya başlayan şirketlerden biri. Şirketin hisse fiyatı Trump’ın seçilmesinden önceki günden bu yana %180’den fazla arttı. Palantir’in yapay zeka işindeki büyüme ve yeni yönetimin Lockheed Martin gibi eski savaş grupları yerine Palantir gibi yeni firmaları tercih edeceği beklentisi, rüzgarı kuvvetlendiriyor.

Karp, belki de Yeni Sağ-liberteryen Silikon Vadisi çetesinin, kendisinden öncekilerden farkını özetliyor: Bu ayın başlarında yatırımcılarla yaptığı bir görüşmesinde, Palantir’in ABD silahlı kuvvetleri ve müttefikleri için veri yığınlarını analiz ederek “Amerika’yı daha ölümcül hale getirdiğini” ve düşmanlarının hareketlerini tahmin etmelerine, koordinatlarını belirlemelerine “ve bazen onları öldürmelerine” yardımcı olduğunu söylüyor. Karp, yaptıklarından gurur duyuyor, eski savaş ağaları gibi perde arkasından yönetmeye değil, doğrudan devlet olmaya talip oluyor. En azından açık sözlü.

Nitekim birkaç Palantir eski çalışanı, yakın zamanda Trump yönetiminde görev alarak şirketin devletle bağlarını daha da derinleştirdi. Şirket de tersine, 2023-2024 yılları arasında Temsilciler Meclisi Çin Komünist Partisi Komitesine başkanlık eden ve Amerika’daki Çin etkisine karşı daha sert tepkiler verilmesi çağrısında bulunan eski Wisconsin Kongre Üyesi Mike Gallagher gibi isimleri işe aldı. Gallagher şimdi Palantir’in savunma işlerinin başında.

Karp, potansiyel yatırımcılara Palantir’den hisse almanın, “Batı liberal demokrasisini ve stratejik müttefiklerini desteklemeyi” misyon edinen bir şirketi desteklemek anlamına geldiğini söylüyordu. Silikon Vadisi’nin görece küçük ama teknoloji ile semirmiş şirketlerinin “know-how”ını başta ABD olmak üzere, Batılı devletlere sunma garantisi veriyordu.

2022 yılında Rus tankları Ukrayna’ya girerken, savaşta nükleer tırmanmaya karşı uyarıda bulunuyor ama “kötü zamanların Palantir için iyi olduğunu” kabul ediyordu.

WSJ’nin aktardığına göre Karp, kitabın ana temalarının çoğunu yıllardır savunuyordu, fakat birkaç gelişme onu hepsini bir araya getirmeye itti:  Hamas öncülüğünde başlatılan Aksa Tufanı operasyonu, kendisini daha yüksek sesle konuşmaya itmişti. Saldırı haberinin yayılmasından sonraki saatlerde Karp, “ülkenin tepkisini koordine etmeye yardımcı olmak” için Palantir çalışanlarını İsrail’de görevlendirmişti.

Dünyada yeni bir döneme girdiğimizi savunan Karp, yatırımcıların Palantir’e olan ilgisini artıran yapay zeka sistemlerinin, yeteneklerin seviyesini yükselteceğini ve herkesi “benzersiz, yaratıcı bir şeyler yapmaya” zorlayacağını ileri sürüyor.

Bu da bizi, Trump-Musk-Hegseth üçlüsünün Pentagon planlarına getiriyor. Bu konuyu dizinin daha sonraki bölümlerinde ele alacağız.

Amerika

Florida Valisi DeSantis ara seçim kaybı sonrası Vance ve Trump’ı hedef aldı

Yayınlanma

ABD’de ara seçimlerin ardından Cumhuriyetçi Parti İran savaşı kaynaklı oy kaybıyla yüzleşirken Florida Valisi Ron DeSantis 2028 başkan adaylığı yarışında öne çıkmaya çalışıyor. DeSantis’in Polymarket üzerindeki adaylık ihtimali yüzde 4’ten yüzde 12,7’ye yükselirken Başkan Yardımcısı JD Vance yönetim sicilini savunma baskısıyla karşı karşıya kaldı.

ABD’de salı günü yapılan ara seçimlerin ardından Washington’daki Cumhuriyetçiler ağır bir yenilginin faturasıyla yüzleşirken, Florida Valisi Ron DeSantis ortaya çıkan tabloyu avantaja dönüştürüyor.

Cumhuriyetçi seçmenin yüksek benzin, dizel ve gıda fiyatlarından sorumlu tuttuğu İran savaşının damga vurduğu seçim sonuçları, Başkan Yardımcısı JD Vance gibi 2028 başkanlık yarışındaki olası rakipleri zora sokarken, görev süresi kısıtlaması nedeniyle son dönemini geçiren DeSantis ise oluşan bu alanı kendi hanesine yazmaya odaklanıyor.

DeSantis, seçim sonrasında Polymarket platformundaki 2028 Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığı ihtimallerinde de yukarı yönlü bir ivme yakaladı.

Sonuçlar açıklanmadan önce yaklaşık yüzde 4 seviyesinde seyreden kazanma şansı, perşembe akşamı itibarıyla yüzde 12,7’ye çıktı.

Seçim gecesi oranı kısa süreliğine yüzde 30’un altına gerileyen Vance ise perşembe günü yüzde 37,8 seviyesine toparlanarak seçim öncesindeki oranının bir yüzde puan gerisinde kaldı.

Söz konusu boşluğu kendi icraatlarını savunmak için bir fırsata çeviren DeSantis, eyaletinin göç konusundaki uygulamalarını öne çıkarırken Florida’nın seçim gecesinde Cumhuriyetçilerin mevzilerini koruduğu tek yer olduğuna işaret etti.

Çarşamba günü düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulunan DeSantis, “Bunu bir ‘dalga’ olarak nitelendirmenin tam olarak doğru olacağını düşünmüyorum. Bu, ABD genelinde mavi eyaletler, kırmızı eyaletler ve aradaki her yeri kapsayacak şekilde meydana gelmiş bir meteor çarpmasının siyasi karşılığıdır” dedi.

Florida Valisi, partisinin eyalette “mevzileri korumayı” başardığını ve Cumhuriyetçi Parti denetimini sürdürdüğünü iddia etti.

Öte yandan eyaletin yeni seçilen valisi olan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Byron Donalds, DeSantis’in 2022 yılındaki 19,4 puanlık farkının oldukça gerisinde kalarak yarışı yalnızca 1,3 yüzde puan farkla önde tamamladı.

Bunun yanı sıra Cumhuriyetçilerin lehine olacak şekilde yeniden çizilen seçim bölgelerine rağmen Demokratlar Florida’da Temsilciler Meclisindeki birkaç sandalyeyi kazandı.

DeSantis değerlendirmelerine, “Bu Birliğin en büyük 10 eyaleti arasında yalnızca bir tanesinde yönetim Cumhuriyetçilerin elinde olacak, o da Florida eyaletidir” sözleriyle devam etti.

DeSantis, 2024 yılındaki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçimindeki eski rakibi ve Vance’in müttefiki olan Vivek Ramaswamy’yi de hedef aldı.

Salı günü Ohio Valiliği yarışında Demokrat Amy Acton’ın “Vivek’i bozguna uğrattığını” savunan DeSantis, Trump’ın ekibinin Ramaswamy’yi neden yarışa soktuğunu sorguladı.

Çarşamba günü Sage Steele’in podcast programına katılan DeSantis, “Bilirsiniz, Vivek teknoloji dünyasından bir isim gibi; şu Alzheimer ilacını yaptı ve ülkeye vizeli yabancı işçiler getirmek istiyor. Bu, seçmene karşılık bulacak bir profil türü değil” diye konuştu.

DeSantis, salı günü sandıklar kapanmadan önce de İran savaşının Cumhuriyetçilere zarar verdiğine dair uyarılarda bulunmuş ve çatışmanın, Başkan Donald Trump’ın yeni savaşlardan uzak durma vaadiyle çeliştiğini dile getirmişti.

Bu hafta CNN televizyonuna verdiği mülakatta DeSantis, “Trump sahneye çıktığından bu yana Cumhuriyetçilerin benimsediği temel ilke, bu tür ucu açık çatışmalara girmemekti ve gelinen nokta tam da bu oldu. Kuşkusuz Irak’tan biraz farklı ama insanların cüzdanlarını doğrudan etkilediği için çok önemliydi” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyetçilerin yüksek fiyatların faturasını savaşa değil de eski Başkan Joe Biden’a kesme çabalarını da eleştiren DeSantis, “İnsanları gerçekleri çarpıtarak yanılttığınızda, diğer hiçbir konuda size güven duymazlar” dedi.

2024 yılındaki çekişmeli ön seçimde Trump’a rakip olan DeSantis, Washington’da alınan ve kamuoyunda tepki çeken kararlardan uzakta kalarak Florida’yı Trump’ın ikinci döneminin neredeyse iki yılı boyunca yönettiği için yönetimi eleştirme konusunda 2028 için adı geçen diğer başkan adaylarına kıyasla daha geniş bir hareket alanına sahip.

Buna karşın Başkan Yardımcısı Vance çok daha zorlu bir denge arayışıyla karşı karşıya bulunuyor.

Vance, Cumhuriyetçi Parti’nin seçim kayıplarını İran savaşına bağlayıp harcamaların maliyetini sorgulasa da doğrudan savaşa girme kararını eleştirmekten kaçındı.

Vance, 2028’de başkanlığa aday olma kararı verirse, 2024’te Trump’ı iktidara taşıyan koalisyonu bir arada tutmaya çabalarken aynı zamanda mevcut yönetimin sicilinin hesabını vermek durumunda kalacak ve bu denklem her zamankinden daha güç görünüyor.

The Hill gazetesinden Amie Parnes’ın analizine göre, 2028 Cumhuriyetçi Parti ön seçim yarışı yeni bir şekil alıyor.

Trump’ın halefi olma yarışında uzun süredir önde giden Vance’i Dışişleri Bakanı Marco Rubio hemen arkasından takip ederken, Parnes’ın aktardığına göre Cumhuriyetçiler artık doğrudan mevcut yönetimle bağı bulunmayan bir adayın daha güçlü bir seçenek olup olmayacağını tartışıyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Mavi dalga, Demokratik Sosyalizm veya laciverdin tonları

Yayınlanma

Grup [Amerikan Demokratik Sosyalistleri -eç] onu desteklemiş olsa da, 2018’deki ön seçim başarısında ikincil bir rol oynadığı düşünülüyordu. O dönem verdiği mülakatlarda Ocasio-Cortez, kendini bir kalıba sokmaktan kaçınıyordu. Demokratik sosyalizmi [bir yandan] ‘kimliğimin bir parçası’ olarak nitelendirirken [diğer yandan] ‘kimliğimin tamamı değil’ diyor ve (geleceği öngörürcesine) ‘pek çok sosyalist benim sosyalist olmadığımı söylerdi’ diye ekliyordu.

O Temmuz ayında Hot 97’ye verdiği mülakatta ‘Bir kitap okuyup sonra ne olduğuma karar vermiyorum’ diyen Ocasio-Cortez, siyasi etiketlerden çok ‘Herkes için Medicare’ ve ücretsiz üniversite eğitimi gibi politikaları önemsediğini ifade etmişti: ‘Eğer bu beni bir sosyalist yapıyorsa, peki, o zaman sanırım ben bir sosyalistim. Sanırım ben bir demokratik sosyalistim.’”

“Woke 1.0”ın poster çocuğu, Amerikan solunun Rüstem Batum’u Hasan Piker’in 2028 seçimlerindeki Demokrat başkan adayı Alexandria Ocasio-Cortez (AOC) üzerine yazılmış sitayiş dolu New York Times haberinden aktardım. Ara seçimlerden hemen önce yayınlanan bu habere geri döneceğiz; fakat “ABD’de bu kadarı bile solculuk sayılır”dan “Senato’da sosyalist inkılap yaşandı” sayıklamalarına kadar uzanan yorumlar yayılırken, Amerikan siyasetindeki zarfın mazruftan daha önemli oluşu ile popülizmin tipik “kitapsızlık” vaazının nasıl iç içe geçebildiğine dikkat çekmek istiyorum. Türkiye’nin yeni, kolejli ve her nasılsa kamuoyuna “yurtdışılı sosyalist” satmaya başlayan Yunus Emre Erdölen gibi cep yakan temiz yüzlü Amerikan siyaseti yorumcularının pek grift olduğuna inandıkları bu siyaset yapma biçimi, AOC tipi “ilericilerin” alamet-i farikası. Tezgahta her meşrebe göre malın bulunması karmaşıklık işareti sayılıyor.

Bu bakımdan, mavi dalgaya tutunarak Kongre’ye kapağı atan Demokratların önemli bir kısmının yalan söylediğini, “samimi” olanların da vaatlerinin tam tersini yapmak zorunda kalacağını şimdiden söyleyebiliriz. Teksas’ın yeni “solcu vaizi” James Talarico, gümrük vergilerini düşürerek ve rekabeti artırarak market fiyatlarını düşürmeyi vaat ediyormuş; Kuzey Carolina’dan Roy Cooper, “ürünlerin fiyatlarını düşürmeyi” taahhüt ederken, Güney Carolina’da göreve başlayacak olan Annie Andrews ise federal benzin vergisinin askıya alınmasını öneriyormuş… Hem federal düzeyde, hem eyalet düzeyinde borç meselesi en önemli gündemken, üstelik iktisadi büyüme neredeyse tamamen AI balonuna yaslanıyorken, en hafif tabirle olmayacak duaya amin demekten, daha ağırından ise hayal satıcılığından bahsediyoruz.

Ama belki de bu sol gösterip sağ vurma konusundaki en bariz örneği, Electronic Intifada’nın emektarlarından Ali Abunimah verdi: Bir yandan Gazze’de yaşananları “soykırım” olarak nitelendiren El-Sayed, diğer yandan Amerikan emperyalizminin en sinsi katillerinden Barack Obama¹ ile çoktan tarihin çöplüğüne gitmesi gereken Kamala Harris’in şefaatçiliğine soyunabiliyordu. “Bu sözde ilerici adayların, bu savaş suçlusu canavarları aklamaya çalıştığını görüyoruz,” diyordu Abunimah: “Buna ilerleme demek ya da bunu olumlu karşılamak benim için çok zor.”

Yahut, DSA üyesi Zohran Mamdani’nin “en önemli Yahudi müttefiklerinden” biri olarak gösterilen Brad Lander’ı ele alalım. Cumhuriyetçi rakibini rahatça yenerek Temsilci seçilen Lander da Gazze’de bir soykırım olduğunu söylüyor ve Batı Şeria’da İsrail’in etnik temizlik yaptığını düşünüyor. Hatta geçen ay, Batı Şeria’da Filistinli çiftçiler ve “İnsan Hakları için Hahamlar” adlı insan hakları örgütüyle birlikte zeytin hasadına katılırken işgal güçleri tarafından kısa süreliğine gözaltına alındı. Üstelik Yair Lapid ile X’te tartışmaya girecek kadar da ilkeli görünüyor. Fakat o da nesi? Lander kendisini liberal siyonist olarak tanımlıyor. İsrail soykırım yapıyor ama bu devlet bir şekilde “demokratik” ve “insan haklarına saygılı” olabilir! Aynı Lander, Demokratların çoğunluğu ele aldığı Temsilciler Meclisi başkanlığı yarışında, pankart taşıyan cinsten İsrail yanlısı Hakeem Jeffries’i destekleyeceğini de söyledi.

Şu İsrail meselesi: Soykırım demesi bedava

ABD’de her iki partide de İsrail konusunda yeni bir arayış olduğuna şüphe yok. Ama bu arayışın, Leopar’daki ünlü replikte olduğu gibi, “Eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, bazı şeylerin değişmesi gerekecek” düşüncesi ile ilgisi var.

Hillary Clinton bile Netanyahu’dan nefret ediyor. Obama döneminde Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü olarak görev yapmış azılı siyonist Rahm Emanuel, Tel Aviv’de İsraillilerin yüzüne baka baka değişmeleri gerektiğini söylüyor. Daha acayibi de var: Britanya’dan yayın yapan solcu ve Filistin dostu bir yayınevi, Sabri Jiryis’in siyonizmin kökeni hakkında mitleri parçaladığı Foundations of Zionism [Siyonizmin Temelleri] kitabını basıyor. Yazarın kızı da olan ve kitabı Arapçadan İngilizceye çeviren Fida Jiryis, “Çevirmenin notu”nda çeviri projesinin Açık Toplum Vakfı ve Rockefeller Brothers Fund’dan fonlandığını yazabiliyor!

Bu nasıl olabiliyor? İsrail’de, özellikle kurucu önderlerin bağlı bulunduğu İşçi Siyonizmi’nin böyle bir “güleryüzlü” tarafı hep vardır. Bugün de, Netanyahu hükümetini Amerikan ve Avrupa kamuoyu ile İsrail’in arasını bozduğu için eleştirenler bolca mevcut. Batı Şeria’daki yerleşimci terörünü durdurmak, Gazze’den mümkünse çekilmek, Suriye’nin yeni kayyumu ile “güvenlik” anlaşmasına varmak bu programın bazı unsurları arasında. Lander’ın bağlı bulunduğu liberal siyonist akım da bunun içine yerleşiyor. Likud ve etrafındaki çerçöp onlar için Trump ve Avrupa sağı ile eşit. Üstelik tersten bakınca da öyle: Netanyahu çetesi, Batıdaki kendilerine karşı çıkanları Demokrat Parti çevresi ile, Soros ile, “Batı medeniyetini çökertmek isteyen woke-solcu-islamcı” ittifakı ile eşitliyor. ABD’nin bölgeden çekilme ihtimali bir kez daha gündemdeyken, boşluğun Likudlaşmış İsrail tarafından mı, yoksa Demokratların (ve Katar parasının) on yıllardır yatırım yaptığı “ılımlılaştırılmış Sünni ekseni” tarafından mı yönetileceğine dair bir kavga bu. Yeni “Demokratik Sosyalistlere” Suriye’nin yeni hükümeti veya Katar hakkında ne düşündüklerini bir sorun bakalım!

Burada Britanya’dan Vatikan’a kadar uzanan bir ittifaktan bahsediyorum. İngilizlerin, Trump yönetiminin gözaltına alması üzerine “Yahu bu bizim adamımız!” diye feryat ettiği “Filistin dostu, Esad düşmanı” Mahmud Halil, Haaretz gazetesine yaptığı açıklamada “İsrail’in var olma hakkını” teyit edebiliyordu mesela. Aynı Halil, “ilerici” Demokratların da gözdelerinden. Öyle ki, Hasan Piker, Mahmud Halil ve Mehdi Hasan’ı Mamdani’nin zafer partisinde yan yana görebilirdiniz. Papa Leo da JD Vance ve Donald Trump’a karşı ilan ettiği seferde başarılı olmuş görünüyor. Papa’nın medyadaki “ilerici” yüzü Christian hale, seçimlerden sonra manidar başlık attığı bir haberinde (“Trump ve Vance, Papa XIV. Leo’ya saldırdı. Seçmenler yanıt verdi”) açıkça yazıyordu: “Bir Metodist papaz, bir Presbiteryen ilahiyat öğrencisi, bir Müslüman doktor ve Katolik bir Ojibwe kadını Senato’ya giriyor. Demokratlar artık alçakgönüllülükle yönetmek zorundalar ve biz de onların bu ilkeye sadık kalmalarını sağlamalıyız.”

Zaten burada İran öcüsü partiler üstü konumda. El-Sayed’in, Ali Hamaney’in katli hakkında söyledikleri buna işaret ediyor. Önce, sızan bir ses kaydında, Michigan’daki seçmenlerin “üzgün” olduğu için bu meseleye değinmeyeceğini, hatta bunun konuşmaya değer bir mesele bile olmadığını söyleyen yeni senatör, daha sonra Hamaney’in “kötü bir adam” olduğunu ve “İran rejimini savunmayacağını” söyleyecek ama elbette bunun “uluslararası hukuku delmeye neden olmadığı” kaydını da ekleyecekti.

İsrail’in Likudlaşıp nativistleşmesi ile evrenselleşmesinin paralel ilerlediğini, bunun çelişki gibi görünse de günümüzde etno-milliyetçiliğinin evrenselleşmesinin maddi zemininin bulunduğuna daha önce işaret etmiştim. Madalyonun diğer yüzünde ise, İsrail’in varlığının sorgulanması ile siyonizmin normalleşmesi yer alıyor.

Dahası, bu anti-İsrail tutum, özellikle New York gibi şehirlerde ne yazık ki gitgide orta-üst sınıfın sinyallemesi haline geliyor. Örneğin Mamdani’nin desteklediği ve “en radikal” solcu olarak görülen yeni temsilci Darializa Avila Chevalier, Manhattan-Bronx’ta en yüksek desteği elde ederken, düşük gelirlilerinin yaşadığı bölgelerde aynı başarıyı gösteremedi. Bu da bizi diğer meseleye getiriyor.

Mamdani vakası – 1: ‘Sınıfsal’ laf kalabalığı

Sınıfın zengin çocukları

Avila Chevalier ile Haziran ayında yapılan Demokratik ön seçimlerde yendiği Adriano Espaillat arasındaki fark bize çok şey anlatıyor. Her ikisi de kentteki Dominik göçmenlerini temsil ediyor. Espaillat, daha çocukken bu kente gelen ve uzun yıllar yasal bir statüsü bile olmadan yaşayan tipik bir göçmen evladıydı. Onun Kongre’ye kadar yükselişi, Amerikan rüyasının hâlâ işler göründüğü bir döneme işaret ediyor: Sıfırdan en tepeye kadar çıkan bir yabancının öyküsü bu. Nitekim ön seçimlerde Espaillat, düşük gelirli mahallelerde yüzde 40 oyla rakibini epey geride bırakıyordu.

Chevalier ise Espaillat’nın temsil ettiği değerlerin tam zıddı gibi görünüyor. Dominikli bir ailenin çocuğu olarak Florida’da doğup büyüyen bu genç, daha sonra Columbia Üniversitesi’nde okumak üzere Upper Manhattan’a taşındı ve orada kaldı.

2010 ile 2020 yılları arasında bu bölge, şehirde nüfus kaybı yaşayan sadece iki mahalleden biriydi. 17.000’den fazla Hispanik sakin bölgeyi terk etti ve bunların yerini çoğunluğu beyaz olan birkaç bin yeni gelen aldı. 2010’ların ortasına gelindiğinde, CUNY’nin yaptığı bir araştırmaya göre, bölgedeki beyaz hane halklarının medyan geliri yıllık 80.000 dolara yaklaşırken, Dominikli hane halklarının medyan geliri ise yaklaşık 31.000 dolardı. İşçi sınıfından birçok Dominikli, soylulaştırılan bu bölgedeki yüksek konut fiyatları nedeniyle ayrılmak zorunda kaldı.

The Free Press için manidar bir yazı yazan (“Sosyalizmi yoksullar değil, zenginler alevlendiriyor”) ve kendisi de Dominik kökenli olan Rafael A. Mangual bu konuda şunları söylüyor:

“Bu durum bana tamamen yabancı değil. Dominikli bir göçmenin oğlu olarak, Chicago’daki hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra eşimle birlikte East Harlem’deki bir daireye taşındım. Ben bu şehirde doğup büyüdüm; hem ben hem de eşim Latin Amerika’dan gelen göçmenlerin çocuklarıyız; fakat her ikimiz de yüksek lisans derecesine sahip, gelecek vaat eden profesyoneller olarak, birçok açıdan bu mahalleyi on yıllardır evleri olarak gören sakinlerden çok, mahalleyi soylulaştıranlara benziyorduk. Ve bu konuda yalnız değildik.”

Yazara göre, DSA’de bile “radikal” bulunan Chevalier’nin “anti-Amerikan” politikası, uzun süredir bu bölgenin sakinleri olan göçmenlerden ziyade, üniversite eğitimi almış ve “soylulaştırıcı” beyaz yeni sakinler arasında daha fazla yankı buldu.

Benzer bir eğilimin Zohran Mamdani için de geçerli olduğunu daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). AOC de “solculuğu” paraya dönüştürme yeteneği gösterdiği için önemli: babası memur, annesi öğretmen, kendisi garsonluktan tuvalet temizlemeye kadar çeşitli işler yaptığını söyleyen genç temsilci, zamanla yorumculuk, konuşmacılık ve yazarlık dünyasında “ilerici” değerlerin satışını yapmayı öğrendi. Seçim kampanyasından daha sonra kovduğu Silikon Vadisi’nin “ilerici Demokrat” çocuğu Saikat Chakrabarti’nin şirketlerine aktarılan paralar şimdi unutulmuş durumda. 2021’de, “ilerici” örgüt (onun da kurucusu Chakrabarti) Brand New Congress’ten aldığı yüklü paralar gündem olmuştu.

El-Sayed: Arap Obama ve çoban köpekleri

Yakıştırma bana ait değil. Black Agenda Report’tan Margaret Kimberley, El-Sayed geçen yaz Demokratik rakibini ön seçimlerde yendikten sonra “El-Sayed, Arap Obama’dır” başlıklı bir yazı yazmıştı.

Kimberley önemli bir şey söylüyor: “Bu ülkede siyaset son 50 yıldır sağa doğru kayıyor ve söylem o kadar daralmış durumda ki, şüphe duyulması gereken durumlarda haksız bir mutluluk yaşanıyor.”

Bunu, El-Sayed’in dikkatle tartarak yaptığı İsrail karşıtı açıklamaları istinaden söylüyor. Türkiye’deki Amerikan solcularından sık sık duyduğumuz “Hiç mi sevinmeyelim?” serzenişine cevap veriyor sanki. Şüphe duymaya hakkımız vardır diyor, üstelik “Demokratik Sosyalist dalga” ezip geçmeye başlamışken.

Kimberley, yazının başında Amerikan siyasetinde görünen ile altta yatan arasındaki farka değindiğimiz bölümle uyumlu bir şekilde yazıyor:

“​​Bu sözleriyle [Filistin’i kastediyor – eç] seçmenlerin duygularını tam isabetle ölçmüştü; fakat daha yakından bakıldığında, El-Sayed’in seçim kampanyasında tanıtıldığı gibi ilerici bir savaşçı olmadığı ortaya çıkıyor. El-Sayed, diğer dış politika konularında Demokrat Parti oligarşisiyle tam bir uyum içindedir. Şu anda 195 milyar dolar tutarındaki Ukrayna’ya, daha doğrusu askeri-sanayi kompleksine yönelik yardımın sürdürülmesinden yanadır. Bu konuda diğer diğer tüm müesses nizam Demokratları gibi konuşuyor.”

Kimberley, ironik bir şekilde, “Rusya’ya karşı yürütülen tehlikeli bir vekalet savaşı için harcanan kamu kaynaklarının dipsiz kuyusu”nun, El-Sayed’in desteklediğini söylediği “Herkes İçin Medicare” programının masraflarını karşılayabileceğine işaret ediyor.

Amerikan ordusunun kaçırdığı Nicolas Maduro için de, “uluslararası hukuka aykırılık” türü beylik lafları ettikten sonra, “halkını ezip geçen korkunç bir diktatör” demekten sıkılmıyordu.

Kimberley, kendisini sosyalist değil, kapitalist olarak nitelendiren El-Sayed’in Kamala Harris’e destek verdiğini, hatta onun İsrail politşkası hakkında da alenen yalan söylediğini hatırlatıyor: El-Sayed’e göre Joe Biden Netanyahu’yu kucaklarken, Harris boykot etmişti! Yalan ve El-Sayed’in büyük bir mutlulukla sahip çıktığı Amerikan tipi ikili siyaset yapma biçimi şuydu: Harris, Netanyahu’nun Kongre’de yaptığı konuşmaya gerçekten katılmamıştı; fakat konuşmasından sonra Beyaz Saray’da onunla gizli bir görüşme yapmıştı!

Obama ve diğer Demokratik müesses nizamın desteğini saymıyorum bile. Kimberley partideki durumu özetliyor:

“Demokratlar ve onların oligarkları aptal değiller. Mesajlarını yeniden ayarlamaları gerektiğini biliyorlar. Hâlâ neoliberal ve hâlâ emperyalistler; fakat seçmenlerinin öyle olmadığını da biliyorlar. El-Sayed, farklı bir siyaset değil, anlatıdaki bir rota değişikliğini zorluyor.”

Bir başka Black Agenda Report yazarı Bruce Dixon, El-Sayed’i destekleyen Bernie Sanders için “çoban köpeği” diyor. Neden? Cevabı alıntılıyorum:

“Çoban köpekleri sürüyü güder; çoban köpeği adayı ise, aksi takdirde sola kayarak Demokrat Parti’nin dışına çıkabilecek, ya oy kullanmayabilecek ya da iki partili sistemin dışında bir şey inşa etmeye çalışabilecek aktivistleri ve seçmenleri yeniden Demokrat Parti’nin çatısı altına toplamakla görevlidir.”

Çoban köpeklerinin önde gelen adayı AOC, geçen ay Detroit’te El-Sayed’in destekçilerine, “Bu ülkede milyarderlerden daha fazla çalışan insan var,” derken de sürüsünü gütmek için kolları sıvamıştı. Florida’da, taze DSA’li Angie Nixon ile birlikte yaptığı mitingde, “İyi okullar komünizm değildir. Devlet tarafından finanse edilen hastaneler komünizm değildir,” deyip
“halkın taleplerine duyarlı” bir hükümetin “ne aşırı, ne tuhaf, ne de aşırı sol” olduğunu sözlerine eklerken de aynı bilinçle hareket ediyordu.

Mamdani vakası – 2: Partiler üstü Amerikan rüyası

Sosyalizmin başı bir kez daha dertte

Nitekim DSA ile AOC arasındaki gönüllü ittifakın işe yaradığı görülüyor. Senato’ya bu kış komünizmin geldiği masalını sıkılmadan okuyan Cihan Tuğal gibi ayran gönüllülerin sandığının aksine “radikal” isim sayısı “ılımlılardan” hayli az olsa da, bir “demokratik sosyalizm” rüzgarı estiği kesin.

En baştaki New York Times haberine bakacak olursak AOC, özel görüşmelerde, “Gazze’deki savaş gibi konularda kendisinin bile bazen onların saflık odaklı turnusol testlerini geçemediğinin farkında olarak”, demokratik sosyalist arkadaşlarını “kucaklayıcı bir kültür” oluşturmaya çağırıyormuş. Hem Bernie Sanders tipi bir “popülizm”e, hem de Barack Obama tipi bir birleştiriciliğe oynuyormuş.

DSA’de karşılık bulduğu anlaşılıyor. Bu “solcu” gevşek koalisyonun küresel beyin öğütücü yayınlarından Jacobin için podcast yapan Daniel Denvir, “AOC’nin önündeki imkânların ve zorlukların”, daha geniş kapsamlı sosyalist hareketin durumunu “gerçekten de somut bir şekilde yansıttığını” savunuyor. Ona göre AOC’nin hem “sosyalist soldaki” desteğini canlandırıp pekiştirmesi, hem de daha geniş bir “liberal” seçmen kitlesine hitap etmesi gerekiyordu. Denvir, solda “hiçbir gerekçe olmaksızın” AOC’yi “satılmış” ilan edenlere de çatıyordu.

Ocasio-Cortez’in hâlâ yakın ilişkide olduğu, NYT’nin “Washington’daki ilk akıl hocalarından biri” saydığı New York’lu temsilci Nydia Velázquez, “O artık olgunlaştı. DSA’in de ondan bir şeyler öğrenmesi gerekiyor,” diyor. “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyerek olgunlaşan AOC, DSA’i de kanatları altına alıyorsa, DSA neden karşılık vermesin?

AOC’nin Biden ve Harris’e desteği DSA’de kaşların kalkmasını sebep olabilir. Harris’in Gazze konusundaki tutumunu tıpkı El-Sayed gibi yalanlarla örtüyor olabilir. DSA’in “çelik çekirdek” federal merkezi AOC’den memnuniyetsizlik duyuyor olabilir. Ama New York’ta, çevrimiçi bir destek toplantısında, Filistin bayraklı emojiler eşliğinde, gevşek örgütün aynı gevşeklikteki üyelerinden “kendisine güvenmelerini ve yoldaşları gibi görmelerini” istemesine engel değil. Esnek ile geniş, demokratik sosyalizmi iktidara taşıyacak!

El-Sayed DSA’li değil, Mamdani DSA’li, AOC ise yıllardır aidatlarını ödemiyor. Ama NYT’ye göre AOC’den daha solcu olan Mamdani, Michael Bloomberg gibi zenginlerle al takke ver külah görüşebiliyor.

Bu yaz, kendisini “Marksist-Leninist-Maoist” olarak tanımlayan bir DSA grubu, Ocasio-Cortez’in bir sosyalist değil, “herhangi bir ilkeye sahip olmayan oportünist bir amatör” olduğunu söylemişti. DSA sözcüsü Cara Tobe hemen devreye girdi ve “Onlar örgüt içinde çok küçük bir grup ve ulusal ve yerel liderlik adına karar alma yetkisi neredeyse hiç yok,” dedi.

Dahası, bu pek demokratik sosyalizmde, yukarıda El-Sayed örneğinde gördüğümüz gibi, Ukrayna gevşekliği de demokrasinin gereği. Koalisyonun 2022’de savaş başladıktan sonraki açıklamalarını biraz arkeolojiyle ancak bulabilirsiniz. Rusya’yı da ABD’nin NATO genişlemesini de kınayan beylik bir açıklama. Sonra derin bir sessizlik. Üstelik, gevşek koalisyonun içinde bazı “sert” troçkistlerden “Rusya’yı az kınadık” yollu itirazlar bile görebilirsiniz. Örneğin Netanyahu’yu tutuklayamayan Mamdani, Putin’i de UCM kararları doğrultusunda tutuklayacağını söylüyordu.

Geçim sıkıntısına çözüm: Para dağıtmak

ABD’de “sanayi politikaları”nın devlet düzeyinde dönüşü Obama döneminde oldu. Bugün unutuluyor ama “jeopolitik” mülahazaların iktisadi bağlama oturması da aynı dönemde Çin’e karşı yeni arayışlarla birlikte gündeme geldi. “Yeşil Mutabakat” ve temiz enerji dönüşümü de bunun ürünüdür. AOC, DSA ve Chakrabarti, hatta Elon Musk gibi kurumlar ve figürler, açılan bu kapıdan girdiler.

Dolayısıyla bu endişeden geri dönüş mümkün değil. Joe Biden’ın, kendinden önceki Trump döneminde atılan Çin karşıtı adımları aynen devam ettirmesi bu yüzdendi. Çin’e karşı rekabet edemedikçe esnek çalışma modellerinin, “gig” ekonomisinin, otomasyonun yaygınlaşmasında da Obama-Biden döneminin damgası var. Öyle ki, “barışın başkanı” Obama, askeri faaliyetleri hızlı insansızlaştırmış ve kendi dönemini İHA-SİHA’ların en çok insan öldürdüğü yıllar olarak bitirmişti.

Her neyse… Artık nüfusa ne yapılacağı meselesi, yapay zeka ve veri merkezleri üzerinden dönen kavganın da temellerinden biri. Buradan da geri dönüş yok. Silikon Vadisi peygamberleri, yeni otomasyon tekniklerinin artık nüfusu gereksizleştireceğini ileri sürerken, istihdam korkusu yaşayan ve Demokratların kitlesini kemikleştirenler “temel vatandaşlık geliri”ne daha yatkın görünüyor.

Mesela Teksas’a vali seçilen Demokrat Gina Hinojosa, Teksaslılara tek seferlik olmak üzere 1.500 dolarlık bir geri ödeme çeki göndermek istediğini söylüyor (Aynı Hinojosa, 2023’te veri merkezlerine vergi istisnası tanımayı desteklerken, şimdi tam tersi bir pozisyonda!). Üstelik her nasıl oluyosa, federal düzeyde emek üretkenliğinin arttığı ve bunun yapay zeka uygulamaları ile ilgisinin de pek az olduğu bir dönemde bunlar öneriliyor. Bu üretkenlik trendinde sıfır noktasının pandemi dönemi olduğunu da hatırlatalım. Sert kapanmaları ve hanelere para dağıtımını hararetle savunan Demokratlar, emeğin ulusal gelirden aldığı payı, üretkenlik artarken azaltmaya katkıda bulunmuş gibi görünüyor. Hanelere çek dağıtmak da aynı siyasetin bir uzantısı.

Kıyamete beş kala – 4: Amerikan kapitalizmi sınırlarda

Michael Roberts aktarıyor: Biden ve Trump dönemlerinde, en zengin %10’luk hane halkı grubunun medyan net serveti, 2022’den 2025’e kadar 2,8 milyon dolardan 3,67 milyon dolara sıçradı; bu, yaklaşık 872 bin dolarlık ya da %30’luk bir artışa tekabül ediyor. Gelir açısından en alt %40’lık kesim ise geriledi.

Nitekim hiçbir Demokrat, “odadaki fil”i, yani AI balonu dışında büyüyemeyen Amerikan ekonomisini açıklamaya çalışmıyor. Bu, “sıfır toplamlı oyun” anlamına geliyor. Bu durumda Demokratik ve Cumhuriyetçi ittifaklar, seçimden seçime salıncak gibi sallanacak ara katmanların, büyümeyen pastadan pay kapmaya çalışırken sergiledikleri kaprislerle belirlenecek. Dolayısıyla, “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyen AOC’yi de, bir anda “kimlik-kültür-cinsiyet siyaseti”nin kötülüğü ile “sınıf siyaseti”nin iyiliğini keşfeden kimi solcuları da ciddiye almak mümkün değil.

Zaten yine Roberts, Demokratların korkunç “savunma” harcamalarını kısmaya yönelik hiçbir önerisinin olmadığına işaret ederken, “Görünüşe göre Demokratlar, hızlanan enflasyonu nasıl kontrol edecekleri konusunda hiçbir fikir sahibi değiller; tek çare olarak Federal Rezerv’in faiz oranlarını yükseltmesine güvenmekten başka bir yol bulamıyorlar ki bu politika, resesyon olasılığını yalnızca artıracaktır. Ayrıca, hızlanan eşitsizliği tersine çevirecek hiçbir öneri de bulunmuyor,” deme ihtiyacı hissediyor.

Görünen o ki, yapay zeka balonu patlayana kadar, Demokratlar gemiyi yüzdürmek istiyor. İşin ironik yanı, balonu patlatacak olan da aynı Demokrat politikalar olabilir. Kapitalist “yarıtıcı yıkım”dan kaçarken yıkılan yapı: Tam da Janus yüzlü Amerikan siyasetine uygun bir Demokrat son değil mi?


¹ Black Agenda Report‘tan​​​​​​​ Ajamu Baraka önemli bir noktayı hatırlatıyor:

“Yurt içinde Obama, rekor düzeyde sınır dışı işlemlerine öncülük etti ve ulusal güvenlik devletinin siyasi muhalifleri gözetleme, yargılama ve cezalandırma kapasitesini genişletti. Yönetimi, modern ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sıklıkta, Casusluk Yasası kapsamında ihbarcıları yargıladı. Ayrıca, insansız hava aracı savaşları yoluyla hedefli suikastları kurumsallaştırdı; buna, 2011 yılında Yemen’de en az üç ABD vatandaşının yargısız infaz edilmesi de dahil.”

Obama’nın siciline, Minnesota ve New York’ta ICE eliyle yapan barbarlıklara “ilerici” Demokratların ne kadar karşı koyduğu eklenince gelecek için pek de umutlu olmaya hacet yok.

Okumaya Devam Et

Amerika

Tesla, Teksas’ta Cybertruck üretimini 2027 ortasında sonlandıracak

Yayınlanma

Tesla, Teksas fabrikasındaki Cybertruck üretimini robotaksi modeli Cybercab’e kapasite açmak amacıyla 2027 yılı ortasında sonlandırma kararı aldı. Şirketin “Diğer modeller” kategorisindeki teslimatları 2026’nın üçüncü çeyreğinde 8 bin 295 adede geriledi.

Elektrikli araç üreticisi Tesla, Teksas’taki Gigafactory fabrikasında Cybertruck model pikapların üretimini 2027 yılının ortalarında sonlandırmayı planlıyor.

Reuters’ın aktardığına göre şirketin CEO’su Elon Musk, üretim bantlarının kapatılma kararını, robotaksi ve otonom ulaşım ağı planlarının kilit modeli olarak konumlandırılan insansız Cybercab üretimini artırma gereksinimiyle açıkladı.

Modelin üretiminin başka bir tesise taşınıp taşınmayacağı yoksa tamamen mi durdurulacağı henüz bilinmiyor.

Teksas’taki fabrika, Cybertruck parçalarını üretmeye yarayan donanıma sahip olduğu bilinen tek Tesla tesisi olma özelliğini koruyor.

Musk, Cybertruck üretiminin durmasıyla boşa çıkacak kapasitenin, yakın zamanda tanıtılan sürücüsüz Cybercab modelinin üretimine aktarılacağını ifade etti.

Pikap modelinin başmühendisi Wes Morrill, X platformunda paylaştığı mesajda, “Cybertruck teknolojilerin geliştirilmesi için inanılmaz bir platformdu ve varlığını Cybercab sayesinde sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.

Tesla’nın geleneksel General Motors ve Ford pikaplarına fütüristik bir alternatif iddiasıyla 2023 yılında piyasaya sürdüğü Cybertruck, beklenen satış başarısını yakalayamadı.

Aracın paslanmaz çelikten üretilen köşeli gövdesi, modelin ABD dışındaki pazar potansiyelini kısıtladı.

Bazı Avrupa ülkelerinde aracın satışı için resmi izinlerin alınması zorlu bir sürece dönüştü.

Model çok sayıda geri çağırma kararıyla gündeme gelirken şirket de kalite kontrol sorunlarıyla karşılaştı ve fiyatları defalarca revize etti.

Cybertruck satışlarını bilançoda bağımsız bir kalem olarak paylaşmayan Tesla, bu teslimatları “Diğer modeller” kategorisi altında raporluyor.

Şirket verilerine göre “Diğer modeller” sınıfında 2026’nın ikinci çeyreğinde 12 bin 364 olan teslimat sayısı, üçüncü çeyrekte 8 bin 295 seviyesine geriledi.

Tesla, daha önce uçma kabiliyetine sahip yeni Roadster modelini de tanıtmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English