Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Ray Dalio, küresel borç ve yapay zeka balonuna karşı uyardı

Yayınlanma

Bloomberg televizyonuna konuk olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, küresel ekonomiyi şekillendiren para politikaları, bütçe açıkları, jeopolitik riskler ve yapay zeka teknolojilerindeki ‘spekülatif köpükleri’ değerlendirdi. ABD ekonomisinin bütçe dengesizliği nedeniyle geri dönüşü olmayan bir borç sarmalına girdiğini belirten ünlü milyarder, tahvil piyasalarında ve jeopolitik arenada yaşanabilecek olası krizlere karşı kritik uyarılarda bulundu.

Bloomberg televizyonuna konuk olan dünyanın en büyük serbest fonlarından Bridgewater Associates’ın kurucusu ve milyarder yatırımcı Ray Dalio, küresel ekonomiyi derinden sarsan beş temel güce ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Bloomberg sunucusu Frae’nin sorularını yanıtlayan ünlü finansçı; para ve borç dinamikleri, içsel düzen ve düzensizlik, küresel güç çatışmaları, doğa olayları ve teknolojik dönüşümün küresel piyasaların geleceğini nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı şekilde analiz etti.

Dalio, özellikle ABD’nin mevcut mali politikalarının sürdürülemez bir borç sarmalı yarattığına dikkat çekerek, ülkenin geri dönüşü olmayan bir finansal eşiği çoktan aştığını iddia etti.

Bloomberg sunucusu Frae’nin, ABD hükümetinin 7 trilyon dolarlık devasa harcamasına karşılık yalnızca 5 trilyon dolarlık bir vergi gelirine sahip olduğunu hatırlatması ve bu durumun kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirip getirmeyeceğini sorması üzerine Ray Dalio, bu dengesizliğin mutlak bir krizle sonuçlanacağını vurguladı.

ABD’nin mali açıdan kritik sınırı geride bıraktığını ifade eden Dalio, bu durumu tıp dünyasından bir örnekle açıkladı.

“Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik”

Milyarder yatırımcı, “Evet, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik. Buradaki dinamik, borç ödemelerinin devlet harcamalarını sıkıştırmaya başlamasıyla ilgilidir. Bu durum, tıpkı dolaşım sistemindeki damar plaklarının birikerek kan akışını engellemesine benzer. Borçların ekonomideki nakit akışını sıkıştırması da tamamen aynı türden bir olaydır ve bu süreç matematiksel olarak ölçülebilir. Şu anda bu tıkanıklığın yaşandığına bizzat şahit oluyoruz” ifadelerini kullandı.

ABD bütçesindeki yüksek açığın tahvil piyasalarında doğrudan bir arz ve talep dengesizliği yarattığını kaydeden Dalio, bütçe açığının kapatılabilmesi için sürekli yeni tahvillerin ihraç edilerek satılması gerektiğini belirtti.

Yatırımcıların tahvilleri artık kötü bir yatırım aracı olarak görmeye başladığını vurgulayan Bridgewater Associates Kurucusu, “Bütçe açığı demek, sürekli yeni devlet tahvillerinin satılması gerektiği anlamına gelir. Bu da piyasada çok ciddi bir arz-talep sorunu yaratır. Tahvil piyasasında bu durumun gerçekleştiğini zaten görüyoruz. Tahviller uzun süredir kötü bir yatırım seçeneği haline geldi, faiz oranları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluştu ve borçlanma ihtiyacı daha da arttı. Küresel ekonomiyi şekillendiren beş faktörden biri olan bu dinamik şu an fiilen işliyor” dedi.

Dalio, kamuoyunun bu tehlikeyi sanki tarihte daha önce hiç yaşanmamış bir durum gibi ele almasından yakındı ve insanların, damarlardaki plak birikimi gibi yavaş yavaş büyüyen bu riski ve maruz kaldıkları tehlikeyi tam olarak idrak edemediğini sözlerine ekledi.

Özellikle ABD’deki siyasi takvime işaret eden ünlü yatırımcı, ekonomi açısından son derece kırılgan bir döneme girildiğini öne sürdü. Dalio, “Özellikle ara seçimlerin sonrasından başlayıp başkanlık seçimi öncesine kadar uzanan dönemi mali açıdan olağanüstü kırılgan bir süreç olarak görüyorum. Çünkü bu dönemde borç sorunu ile vergiler başta olmak üzere pek çok alanı doğrudan etkileyecek şiddetli bir siyasi çatışma ortamı bir araya gelecek” öngörüsünde bulundu.

Piyasalarda bu kırılmanın ne zaman ve ne şekilde belirginleşeceğine dair ipuçları da veren Dalio, kriz anının yaklaştığını gösteren işaretleri tarihsel perspektiften aktardı.

Tahvil piyasasındaki kırılmanın hem piyasa hareketlerinden hem de doğrudan getiri eğrilerinden okunabileceğini belirten Ray Dalio, kısa vadeli faizlerin yapay şekilde aşağıda tutulmaya çalışılmasına rağmen uzun vadeli tahvil faizlerinin hızla yükseldiğine dikkat çekti.

Dalio, “Şu anda bu durumun bazı işaretlerini zaten görüyoruz. Buna paralel olarak ABD dolarında bir zayıflama yaşanıyor; altın ve diğer alternatif varlıklara doğru belirgin bir yönelim gerçekleşiyor” değerlendirmesini yaptı.

Uzun vadeli faizlerdeki yükselişin hisse senedi piyasasını da kaçınılmaz olarak baskılayacağını belirten Dalio, hisse senetleri yükselirken tahvillerin değer kaybetmesinin, hisse senetlerinin gelecekteki tahmini getirilerini tahvillerin getirilerine kıyasla oldukça düşük bir seviyeye gerilettiğini ifade etti.

“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin varlığıdır”

Bu faiz baskısının hisse senedi piyasası üzerinde ciddi bir daralma yaratacağını dile getiren Dalio, merkez bankalarının böyle bir senaryoda çaresiz kalacağını savundu.

Ünlü finansçı, “Bu durum, Federal Rezerv veya herhangi bir merkez bankasının kolayca yönetemeyeceği klasik bir ekonomik dinamiktir. Çünkü piyasa hızla stagflasyonist bir ortama doğru sürüklenecektir” uyarısında bulundu.

Yaşanan stagflasyonist süreçle mücadele eden Fed’in sıkılaştırma ve gevşeme politikaları arasında sıkışıp kaldığını belirten Dalio, bu ekonomik açmazın toplumsal sınıflar üzerinde çok farklı etkiler yarattığını vurguladı.

Servet eşitsizliğinin zirve yaptığı bir ekonomide, hisse senedine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki uçurumun derinleştiğini ifade eden Dalio, bu durumun çok büyük siyasi yansımaları olacağını kaydetti.

Mevcut ABD yönetiminin faiz indirimleri konusundaki açık taleplerine değinen Bloomberg sunucusu Frae, bağımsızlık vurgusu yapan yeni Fed Başkanı Kevin Warsh’un tarih boyunca merkez bankası başkanlarını sınayan tahvil piyasası tarafından büyük bir teste tabi tutulup tutulmayacağını sordu.

Ray Dalio bu soruya, piyasanın kendi kuralları olduğunu hatırlatarak yanıt verdi:

“Elbette büyük bir test kapıda. Unutmamak gerekir ki, bir kişinin borcu aslında başka bir kişinin varlığıdır. Eğer bir tahvil yatırımcısına yeterince yüksek bir reel getiri sunmuyorsa, o tahviller piyasada takdir görmez. İnsanlar bir tahvili neden portföyünde tutar? Sadece reel bir getiri elde etmek için. Dolayısıyla günün sonunda o tahvile sahip olup olmayacağına bizzat piyasanın kendisi karar verecektir.”

ABD’de Fed ile Hazine Bakanlığı’nın borç servis maliyetlerini düşük tutmak adına ortak hareket ettiği ve merkez bankasının bağımsızlığının fiilen aşındığı 1930’lu yıllara benzer bir döneme girilip girilmediği yönündeki soruyu yanıtlayan Dalio, gidişatın tam olarak bu yönde olduğunu doğruladı.

Bu süreci daha önce parasal genişleme dönemlerinde de defalarca tecrübe ettiklerini belirten Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Kesinlikle tam olarak bu tür bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Finansal baskılama adı verilen bu yöntemin temel amacı, doğrudan varlık alımları ve benzeri müdahalelerle tahvil getirilerini yapay bir şekilde aşağı çekmektir. Hatta bazen paranın ülke dışına kaçmasını engellemek için döviz kontrolleri ve sermaye kısıtlamaları gibi tedbirlere de başvurulur. Buradaki yegane hedef, reel faiz oranlarını zorla düşük seviyelerde tutmaktır.”

Finansal baskılama süreçlerine genellikle devlet gelirlerini artırmak amacıyla yüksek vergiler ve yüksek enflasyon oranlarının eşlik ettiğini anlatan Dalio, paranın değerini korumak için alternatif alanlara kaçmaya çalışacağını söyledi.

Tarihsel örneklere atıfta bulunan milyarder yatırımcı, “Böyle dönemlerde paranın başka yatırım araçlarına yönelmesini engellemek için geçmişte altının yasadışı ilan edildiğini, döviz kontrollerinin devreye sokulduğunu gördük. Şu an için işlerin o kadar uç noktalara varacağını söylemiyorum ama önümüzdeki gerçek şu ki, tahvil piyasası ya insanları tatmin edecek düzeyde yüksek bir reel getiri sunarak temelden iyi bir yatırım olacak ya da piyasa bu şekilde manipüle edilerek tamamen cazibesiz hale getirilecek. Her iki senaryoda da tahviller görece cazibesini yitirecektir ve para kaçınılmaz olarak başka yönlere kayacaktır. Sistemin işleyiş mekanizması tam olarak budur” açıklamasında bulundu.

“ABD’nin artık bir savaşı göze alamayacağı çok açık”

Küresel ölçekte Hürmüz Boğazı’nın ABD için büyük bir risk oluşturduğunu çok erken dönemde dile getiren Dalio, bu durumun şu sıralar göz ardı edildiğini belirtti.

Bloomberg sunucusunun bu krizi 1956 yılındaki Süveyş Krizi’ne benzeterek, “Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesi durumunda ABD’nin de tıpkı o dönemin İngiltere’si gibi bir güven krizi yaşayıp yaşamayacağı” yönündeki sorusu üzerine Dalio, küresel güç dengelerindeki aşınmayı gözler önüne serdi.

Sürekli dünyayı gezdiğini ve küresel liderlerle görüştüğünü belirten Dalio, yakın zamanda Asya’da bir ay, Çin’de ise on gün geçirdiğini aktardı.

Dünya genelinde, ABD’nin başta Çin olmak üzere diğer büyük güçlerin baskılarına karşı koyup koyamayacağı ve müttefiklerini savunmak için bir savaşa girip giremeyeceği sorusunun yüksek sesle tartışıldığını ifade eden Dalio, “Asya’da görüştüğüm tüm liderler bana çok açık bir şekilde ABD’nin yeni bir savaşı göze alamayacağını söyledi. Çünkü Amerikan halkı yeni bir savaşın getireceği hayat pahalılığı yükünü omuzlamak istemiyor, askerlerinin ölmesini istemiyor ve her şeyin bir an önce hızlıca bitmesini arzuluyor. Ayrıca bir ülkenin gücü sınırlarının ötesine bu kadar çok taşmamalıdır. ABD aynı anda hem Ortadoğu’da hem de Asya’da nasıl savaşabilir? Gücünü ve kaynaklarını çok fazla dağıtıyor, sınırlarını aşırı zorluyor” dedi.

Bu küresel gerçeğin, Çin’e karşı yürütülen çevreleme politikasına güvenen aktörler için çok ciddi jeopolitik sonuçlar doğuracağını belirten Dalio, Tayvan konusunun sadece siyasi bir mesele olmadığını, doğrudan küresel yarı iletken ve mikroçip arzı ile ilişkili olduğunu vurguladı.

Çin hükümetinin elinde muazzam bir koz bulunduğunu söyleyen ünlü yatırımcı, “Örneğin Çin hükümeti tamamen kendi inisiyatifiyle Tayvan’a yönelik bir abluka kararı alabilir ve sadece bir hafta boyunca dünyaya mikroçip çıkışını durdurabilir. Piyasaya böyle bir sinyalin verildiğini hayal edin; tüm teknoloji sektörü, yapay zeka hisseleri ve diğer bütün piyasalar anında çökecektir. Hisse senedi piyasalarında devasa bir çöküş yaşanacaktır” şeklinde konuştu.

“Serveti harcayamazsınız, harcamak için onu paraya dönüştürmelisiniz”

Devasa askeri harcamalara, bütçe açıklarına ve yapay zeka alanındaki egemenlik yarışına değinen Bloomberg sunucusunun, Alphabet gibi devlerin borçlanma ve hisse senedi ihraçlarını 85 milyar dolara kadar çıkarmasının tahvil piyasasında diğer sektörleri dışlama etkisi yaratıp yaratmayacağı sorusunu yanıtlayan Dalio, büyük teknolojik devrimlerin her zaman spekülatif balonlar ürettiğini ifade etti.

Bu durumun kaçınılmaz olduğunu belirten Dalio, “Tarihteki tüm büyük teknolojik kırılmalar balonlar yaratmıştır. Çünkü hiç kimse bu yeni sürecin sınırlarını tam olarak doğru tahmin edemez. Pazar payı elde edebilmek için ya milyarlarca dolar harcamak ve aşırıya kaçıp kaçmadığınızı umursamamak zorundasınızdır ya da yeterince para harcamayıp pazar payınızı rakiplerinize kaptırırsınız. Yoğun rekabetin olduğu bu süreçler son derece belirsizdir” yorumunu yaptı.

İnsanların teknolojiye yatırım yapmak ile o teknolojiyi geliştiren şirketlerin hisselerini satın almayı birbirine karıştırdığını söyleyen Dalio, hisselerin aşırı pahalı olabileceğini ve bunun büyük bir risk barındırdığını belirtti.

Servet birikimi ile reel gelir arasındaki kritik farka değinen milyarder finansçı, kağıt üzerindeki servetin nasıl kolayca yaratılabildiğini somut bir örnekle açıkladı:

“Gelir ile serveti birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir. 1 milyar dolar değerlemeye sahip bir şirket için 50 milyon dolar fon topladığınızda, bu durum kağıt üzerinde 1 milyar dolarlık bir varlık olarak kaydedilir ve siz bir anda milyarder olursunuz. Oysa sisteme giren gerçek nakit sadece 50 milyon dolardır. Gerçek şu ki, serveti doğrudan harcayamazsınız. Serveti harcayabilmek için önce onu satıp paraya dönüştürmeniz gerekir; çünkü piyasada sadece para harcanabilir. Dolayısıyla, mevcut para miktarına kıyasla kağıt üzerinde çok fazla servet biriktiğinde sistem ciddi bir kırılganlık kazanır. İnsanlar sahip oldukları bu serveti nakit paraya dönüştürmek istediğinde ise o spekülatif balonlar kaçınılmaz olarak patlar.”

Spekülatif balonların patlamasını tetikleyen unsurların genellikle borç sorunları veya servet vergisi gibi uygulamalar olduğunu belirten Dalio, hükümetlerin servet vergisi getirmesi durumunda varlık sahiplerinin bu vergileri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satıp nakit paraya dönüştürmek zorunda kalacağını anlattı.

Dalio, üretkenlik artışı sağlayan mucizevi teknolojilerin uzun vadede verimliliğe büyük katkı sunduğunu kabul etmekle birlikte, bu sürecin toplumsal sınıflar arasındaki servet uçurumunu dramatik biçimde büyüteceğine dikkat çekti.

Nüfusun çok küçük bir kesiminin inanılmaz bir refah düzeyine ulaşacağını, büyük bir çoğunluğun ise bu sürecin tamamen dışında kalacağını ifade eden ünlü yatırımcı, siyaset kurumunun bu sorunları çözmek için ortak bir paydada buluşabileceği konusunda hiç de iyimser olmadığını kaydetti.

Teknolojik gelişmelerin ve piyasadaki köpüğün nihayetinde büyük bir balon patlamasıyla sonuçlanacağını öngören Dalio, balonları ölçmek için kendi geliştirdiği özel göstergeler olduğunu aktardı.

Dalio, “Bir balonun varlığını ölçebiliriz. Elimde piyasadaki aşırı sahiplenme oranlarını, yatırımcı duyarlılığını ve diğer dinamikleri izleyen pek çok gösterge var. Şu anda bu göstergelerin, henüz tamamen aynı noktada olmasak da, 2000 yılındaki teknoloji balonu ve 1929 yılındaki büyük çöküş seviyelerine oldukça yaklaştığını görüyoruz” dedi.

Bir balonun oluşumu ile onun patlaması arasında iki farklı aşama olduğunu belirten Dalio, patlamanın genellikle borç krizlerinde olduğu gibi nakit ihtiyacı nedeniyle varlıkların zorunlu olarak satılmasıyla tetiklendiğini anlattı.

Japonya’daki varlık balonu, 1929 çöküşü ve 2000 yılındaki teknoloji balonu örneklerinin tamamında, sürecin sonsuza kadar süremeyeceğini anlayan merkez bankalarının para politikasını sıkılaştırmasının rol oynadığını belirten milyarder yatırımcı, “Piyasa zamanlamasını doğru yapabilmek için hem balonun yapısını anlamak hem de o balonun patlama anını, yani servetin nakit paraya dönüştürülme ihtiyacını iyi gözlemlemek gerekir. Süreç, arkasındaki teknoloji ne kadar harika olursa olsun, tam olarak bu döngüyü izlemektedir” diyerek sözlerini tamamladı.

Dalio, kendi kurduğu aile ofisinde de bu analiz yöntemlerini ve göstergeleri aktif olarak kullandıklarını belirtti.

Dünya Basını

İsrail basını, ABD-İran anlaşmasını nasıl yorumladı?

Yayınlanma

ABD ve İran arasında imzalanması beklenen mutabakat zaptı, İsrail basınında geniş yankı uyandırdı. Maariv ve Haaretz gazeteleri ile güvenlik uzmanları, taslağın İsrail’in ulusal güvenliğini tehlikeye attığını savunuyor.

ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan mutabakat zaptı, İsrail’in önde gelen medya organlarında ve güvenlik çevrelerinde derin bir endişe ve tepkiyle karşılandı.

Maariv ve Haaretz gazetelerinde yayımlanan analizlerde, Washington yönetiminin Tahran’a nükleer program, balistik füzeler Direniş Ekseni güçleri konusunda ciddi tavizler verdiği savunulurken, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun “İran tehdidini tamamen sonlandırma” yönündeki vaatlerinin boşa çıktığı belirtiliyor.

Güvenlik uzmanları, iki aylık geçici müzakere ve ateşkes sürecinin İran’a zaman kazandıracağı ve İsrail’in askeri hareket alanını daraltacağı uyarısında bulunuyor.

“Trump’ın İran anlaşması her İsrailliye ve Amerikalıya ihanet ediyor”

Maariv gazetesinde Danny Zaken imzasıyla yayımlanan analizde, Beyaz Saray’da gazetecilere brifing veren üst düzey bir ABD’li yetkilinin nükleer konuda gerçekleri çarpıttığı ileri sürüldü.

Makalede, “Santrifüjler kalacak, zenginleştirilmiş uranyum uzaklaştırılmayacak ve Trump’ın kendisi ertesi gün onunla çelişti” ifadelerine yer verildi.

Zaken, nükleer tesislerin imha edileceği yönündeki iddiaların aksine İran’ın sivil düzeyde uranyum zenginleştirme onayı aldığını ve mutabakatın İsrail için büyük riskler barındırdığını kaydetti.

Yazıda, üst düzey bir ABD’li diplomatik yetkilinin İsrail tarafına, “Anlaşmaya imza atan taraf olmayacaksınız ancak atacağınız her adımı ABD ile koordine etmek zorunda kalacaksınız” dediği aktarıldı.

Anlaşmanın mali boyutunda da İran’ın kazançlı çıktığı belirtilen makalede, “Petrol ihracatına yönelik yaptırımların kaldırılması, Devrim Muhafızları’na, yaptırımları baypas ederek kazandıklarından çok daha fazla, on milyarlarca dolarlık bir kaynak akıtacaktır” tespiti paylaşıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in yaptırımların kaldırılmasının tehlikeli olduğuna yönelik uyarısının kabul görmediği, eski Başkan Barack Obama’nın ise bir mülakatta Trump’ın elde ettiği sonuçlarla alay ettiği bildirildi. Ayrıca mutabakatın Hizbullah’a can simidi olacağı ve Lübnan ile İsrail arasında bir anlaşma yapılmasını engelleyeceği savunuldu.

Aynı gazetede yazan Zina Rakhamilova ise Pakistan’ın yayımladığı mutabakat zaptı detaylarına atıfta bulunarak, İsrail halkının son üç yıldır sürekli olağanüstü hal altında yaşadığını ve büyük fedakarlıklar yaptığını hatırlattı.

Yazar, 22 Mart’ta Tel Aviv’de bir apartmana İran füzesi isabet ettiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:

“Eğer bu detaylar doğruysa, Trump’ın İran anlaşması her Amerikalıya, her İranlıya, her İsrailliye ve rejimin terör ile baskısının her bir kurbanına ihanettir. Yıllar süren savaş ve fedakarlıktan sonra, değiştireceğimiz söylenen gerçeğin ta kendisine dönüyor olabiliriz.”

Rakhamilova, Aralık 2025’te İran’da başlayan protestolar sırasında, 8-9 Ocak 2026 tarihlerinde internet kesintisi altında 36 bin 500 İranlının katledildiğini, bu rejimin aynı zamanda Hamas ve Hizbullah’ı finanse ettiğini yazdı.

Makalede, 60 günlük müzakere sürecinin Tahran’a sadece zaman kazandıracağı ifade edildi.

“İran bölgesel politikaları dikte etme aşamasına geçiyor”

Haaretz gazetesinde Zvi Bar’el imzasıyla yayımlanan analizde, mevcut belgenin nihai bir anlaşma değil, 60 günlük bir ateşkes döneminde yürütülecek müzakerelerin zeminini oluşturan bir çalışma kağıdı olduğu vurgulandı.

Bar’el, Trump’ın mart ayında Pakistan aracılığıyla Tahran’a ilettiği 15 maddelik ültimatomdan geriye pek bir şey kalmadığını belirtti.

Makalede, “Balistik füze programı, Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun vaatlerinin merkezinde yer alan bir konuydu ancak görünüşe göre hiçbir aşamada hiç tartışılmayacak” denildi.

İran’ın Irak, Lübnan ve Yemen’deki müttefikleriyle bağlarının da müzakere dışı kaldığı aktarıldı. Bar’el, Tahran’ın askeri adımları ve jeopolitik konumunu kullanarak “hayatta kalmanın zafer anlamına geldiği” aşamayı aştığını kaydederek, “Bu geçiş, İran’ın bir ekonomik güç ve bölgesel politikaları dikte eden bir güç haline gelmeyi planladığı bir sonraki aşamaya işaret ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Yazıda ayrıca, İran’ın yeni lideri Mücteba Hamaney’in babasının “kahramanca esneklik” kavramıyla büyümesine rağmen kendi konumunu pekiştirmek için daha sert koşullar öne sürebileceği belirtildi.

“Netanyahu kazanılan her türlü savunma avantajını sıfırlıyor”

Haaretz’de yayımlanan bir diğer analizde Esther Solomon, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kendi retoriğinin tuzağına düştüğünü yazdı.

Netanyahu’nun 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyon başlattığı gece, “Operasyonun amacı İran’daki Ayetullah rejiminden gelen tehdidi sona erdirmektir” dediğini hatırlatan Solomon, 15 hafta sonra tarafların mutabakata yakın olduğunu belirtti.

Makalede, “Anlaşma taslağı Tahran’ın seyreltilmiş uranyumu kendi topraklarında tutmasına izin veriyor” tespiti paylaşılarak, bu durumun inandırıcılıktan uzak olduğu savunuldu. Solomon, “Netanyahu, son üç yılda kazanılan ulusal savunma avantajlarını nötralize eden bir tablo sunuyor” ifadelerini kullandı.

Trump’ın pazar günkü Beyrut saldırısından sonra Netanyahu’ya çok öfkelendiği ve onun için “hiçbir muhakeme yeteneği yok” dediği iddia edildi.

Yazıda ayrıca, Netanyahu’nun pazar günü Beyrut’un Dahiye mahallesini bombalatmasının, mutabakat zaptının imzalanmasını zorlaştırma ve aşırı sağcı müttefiklerini memnun etme çabası olduğu öne sürüldü.

Netanyahu’nun 19 Mart’ta düzenlediği basın toplantısındaki “Liderlerin görevi, durum rahatsız edici olsa bile insanlara gerçeği söylemektir” sözlerine atıfta bulunulan makalede, başbakanın bu sözün arkasında durmadığı ifade edildi.

“Müzakereler sürdüğü müddetçe İsrail’in elleri bağlı kalacak”

Kudüs Dış İlişkiler ve Güvenlik Merkezi (JCFA) analisti Yoni Ben Menachem, Kanal 14 televizyonuna verdiği demeçte, belgenin kalıcı bir anlaşma değil, iki aylık bir müzakere süreci öngören bir mutabakat zaptı olduğunu vurguladı.

Ben Menachem, “Bu bir anlaşma değil, mutabakat zaptıdır” diyerek, 2015’teki nükleer anlaşma müzakerelerinin bir buçuk yıl sürdüğünü hatırlattı ve kısa sürede kesin bir sonuca ulaşılmasının zor olduğunu belirtti.

İsrail’in metnin resmi taslağına henüz sahip olmadığını ve bilgileri istihbarat kaynakları ile Trump yönetiminden aldığını ifade eden analist, “ABD ile İran arasında müzakereler sürdüğü müddetçe ellerimiz bağlı” uyarısında bulundu.

Ben Menachem, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşerek Lübnan’ın da mutabakat kapsamında olduğunu ilettiğini aktardı.

Yeni Mossad Başkanı Tümgeneral Roman Gofman’ın en önemli görevinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olacağını dile getiren analist, “Başbakan İran’ın nükleer silahı olmayacağını söylediğinde, bu sözleri ciddiye almak gerekir” dedi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

FT: Trump’ın anlaşması, İran’da askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor

Yayınlanma

Trump’ın başarısızlığı başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. İran’da rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır.

Financial Times, Gideon Rachman
15 Haziran 2026

Bir barış anlaşmasını kutlamanın, Beyaz Saray’ın bahçesinde kafes dövüşü düzenlemekten daha iyi bir yolu olabilir mi? Donald Trump, uzun süreli şiddet yerine her zaman performatif çatışmayı tercih etti. Şimdi nihayet, İran’la savaşı sona erdirmeye yönelik uzun süredir müjdelediği anlaşmaya kavuşmuş durumda.

Ancak herhangi bir barışın kırılgan olması muhtemel. Trump bunu nasıl pazarlamayı seçerse seçsin, cuma günü Cenevre’de imzalanması planlanan anlaşma kalıcı bir çözüm değil. Bu, mevcut ateşkesin 60 gün uzatılması anlamına geliyor; Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılmasına ve ABD’nin İran’a yönelik ablukasının kaldırılmasına imkân tanıyor. İran’a yönelik yaptırımların aşamalı olarak kaldırılması taahhüdüyle bağlantılı biçimde, nükleer meselelerin müzakere yoluyla çözülmesine dair bir vaat de var.

Her şeyin nasıl dağılabileceğini görmek kolay. İsrail hükümeti memnun değil; özellikle de Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü kampanyanın sona ermesi gerekeceğine dair açıklamadan rahatsız. Seçimler yaklaşırken ve İsrail’de barış anlaşmasına yönelik partiler üstü kınamalar varken, Benjamin Netanyahu, özellikle Hizbullah’ın İsrail’in kuzeyini bombalaması halinde, Hizbullah’a yönelik saldırıları yeniden başlatma ihtiyacı hissedebilir. İran da buna İsrail’e yönelik saldırılarla karşılık verebilir.

Lübnan yalnızca en bariz parlama noktası. Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılması, aynı sırada İran’ın nükleer programı gibi çetrefilli bir mesele üzerinde görüşmelerin başlaması, anlaşmazlıklar ve yanlış anlamalar için geniş bir alan bırakıyor. Bu koşullar altında, gerilimin kademeli olarak gevşemesi —zaman zaman şiddet dalgalarıyla kesintiye uğrasa da— çatışmaların tamamen sona ermesinden daha olası görünüyor.

Savaşta açık bir galip olmadığı için, herhangi bir barış anlaşmasının da uzlaşma niteliğinde olması gerekiyordu. En iyi işaret, tüm taraflardaki şahinlerin bundan memnun olmaması.

Amerikalı şahinler Tahran’da rejim değişikliği ya da en azından İran’ın nükleer programının tamamen tasfiye edilmesini istiyordu. Ancak rejim değişikliği şimdi savaşın başladığı döneme kıyasla daha uzak görünüyor. İran’ın nükleer konularda gelecekte işbirliği yapacağına dair vaatleri de Washington’daki birçok kişi tarafından derin bir şüpheyle karşılanacak.

Şahinler ayrıca İran varlıklarının dondurulmasının kaldırılmasının ve yaptırımların hafifletilmesinin, İslam Cumhuriyeti’nin ordusunu ve bölgesel vekil güçlerini yeniden inşa etmesine imkân sağlayacağından endişe ediyor. Geçen hafta, önde gelen Cumhuriyetçi sertlik yanlılarından Senatör Lindsey Graham, Trump’a, İran’ın başlıca petrol ihracat merkezi olan Hark Adası’nı ele geçirme tehdidini hayata geçirerek savaşı tırmandırması yönünde hâlâ baskı yapıyordu. Ancak Trump’ın askeri danışmanları, herhangi bir Amerikan işgal gücünün İran’ın karşı saldırısı için açık hedef haline geleceği konusunda onu uyarmış olmalı. Trump’ın şimdi vardığı anlaşma, askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor.

İsrail hükümeti özellikle mutsuz. Netanyahu’ya yakın bir gazeteci olan Amit Segal, anlaşma haberine Henry Kissinger’dan şu alıntıyı paylaşarak yanıt verdi: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür.” İsrailliler, İran’ın boğazın açılmasını Lübnan’da ateşkese başarıyla bağlamış olmasından; böylece İsrail’in kendi sınırlarındaki bir savaşta elinin kolunun bağlanmasından endişe ediyor. Daha genel olarak ise en tehlikeli rakipleri olan İran’ın çatışmadan güçlenerek çıktığından korkuyorlar.

Ancak İranlı aşırı sertlik yanlıları da öfkeli görünüyor. Yaklaşan anlaşmaya ilişkin haberler, Tahran’da ve bölge şehirlerinde gösterilere yol açtı; gösterilerde Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf aleyhine sloganlar atıldı. İran’da önerilen anlaşmayı eleştirenler, Tahran’ın boğazın açılmasını, ABD’nin yerine getirmeyebileceği bir yaptırım hafifletme vaadi karşılığında takas ettiğini söylüyor; özellikle de bunun Kongre’de engellenebileceğini belirtiyor.

Körfez ülkelerinde de karışık duygular hâkim olacak. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, boğaz üzerinden enerji ihracatının serbest akışına imkân tanıyacak ve bölgenin istikrarına duyulan güveni yeniden tesis edecek bir çözüme şiddetle ihtiyaç duyuyor.

Ancak ara sıra drone saldırıları ya da füze saldırılarıyla kesintiye uğrayan kırılgan bir barış, turistleri ve yabancı çalışanları rahatlatmaya yetmeyebilir. Katar’daki Ras Laffan sıvılaştırılmış doğal gaz tesisi gibi kritik altyapılarda meydana gelen bazı hasarların onarılması birkaç yıl sürebilir.

Körfez ülkeleri, gelecekteki jeopolitik konumlanışları konusunda da ciddi bir muhasebe yapmak zorunda kalacak. Bölgedeki birçok karar alıcı, ABD ve İsrail’in kendi tavsiyelerine rağmen İran’a savaş açmış olmasına öfkeli. Ancak aynı zamanda, ilk ABD-İsrail saldırısına doğrudan katılmamış olmalarına rağmen Tahran’ın misilleme için kendilerini hedef almasından da büyük öfke duyuyorlar.

Önümüzdeki aylar ve yıllarda Körfez ülkeleri derin bir tercih yapmak zorunda kalacak. Makul bir alternatif güvenlik ortağı bulunmadığı gerekçesiyle ABD ile ilişkilerini daha da güçlendirip, bazıları İsrail’e daha da mı yaklaşacak? Yoksa modern Amerika’nın bir müttefik olarak fazlasıyla kaprisli ve güvenilmez olduğuna karar verip, sessizce İran’la bir anlayış arayışına mı girecekler?

Trump’ın başarısızlığı —ister iflas etmiş bir kumarhane ister kaybedilmiş bir seçim olsun— başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. Rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır. Ancak bunu başarmak için İran’ın ve Orta Doğu’nun manşetlerden düştüğü uzun bir sakinlik dönemine ihtiyaç duyacak. Bu ise fazlasıyla iyimser bir beklenti olabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Profeseörler Mersheimer ve Karaganov: NATO’nun kışkırtmaları dünyayı felakete sürüklüyor

Yayınlanma

Chicago Üniversitesinden Prof. John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı Prof. Sergey Karaganov, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın programında Ukrayna savaşı, NATO’nun genişlemesi ve nükleer caydırıcılığın yeniden tesisi konularını tartıştı. Karaganov, Batı’nın saldırganlığına karşı nükleer caydırıcılığın “Tanrı’nın korkusuyla” yeniden kurulması gerektiğini belirtirken, Mearsheimer ise Batı dünyasının nükleer gerçekleri ve Soğuk Savaş derslerini tamamen unuttuğu uyarısında bulundu.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın yönetimindeki tartışma programında, Chicago Üniversitesinden Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı, aynı zamanda Mihail Gorbaçov, Boris Yeltsin ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eski danışmanlarından Profesör Sergey Karaganov bir araya geldi.

Programda, Ukrayna’daki çatışmanın gidişatı, NATO’nun gerilimi tırmandıran adımları ve Rusya’nın nükleer doktrinini değiştirerek nükleer caydırıcılığı yeniden tesis etme arayışları çok yönlü olarak ele alındı.

“Avrupa insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağıdır”

Prof. Sergey Karaganov, dünyanın son 15-17 yıldır tarihinin en tehlikeli dönemine girdiğini belirterek, eski sistemi ayakta tutan tektonik plakaların yerinden oynadığını vurguladı.

Karaganov, meselenin sadece Ukrayna’daki savaşı nükleer tehditlerle bitirmek olmadığını, insanlığın çok sayıda çatışmanın yaşanacağı bir dönemin eşiğinde durduğunu ifade etti.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahların varlığı sayesinde büyük güçlerin birbirleriyle doğrudan savaşmaktan kaçındığını söyleyen Karaganov, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden ve bana göre Yüce Yaradan tarafından bizlere gönderilen nükleer silahların ortaya çıkmasından sonraki 60-70 yıl boyunca birbirimizle savaşmaktan kaçındık. Ancak şimdi bu süreç yeniden başlıyor. En can alıcı soru şu ki, şu anda bir dünya savaşının başlangıcındayız. Bu savaş tüm cephelerde patlak veriyor. Savaşın ana itici gücü, yaklaşık 500 yıldır dünya sisteminde elinde tuttuğu üstün konumu, küresel gayri safi yurt içi hasılayı sömürme imkanını ve kendi kültürel ile siyasi görüşlerini dayatma gücünü kaybetmekte olan Batı’nın karşı saldırısıdır.”

Avrupa’nın tarihsel rolünü sert bir dille eleştiren Karaganov, Avrupalıların sömürgecilik, ırkçılık ve soykırımlar gibi insanlık tarihindeki en kötü şeylerin müsebbibi olduğunu ifade etti.

Karaganov, “Avrupa, insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağı olmuştur. Buna orta çağ savaşları, dünya savaşları, soykırımlar, ırkçılık ve sömürgecilik dahildir. Dolayısıyla dünya halkları ve liderleri için en iyi yol, Avrupa’yı tarihin öncü konumlarından uzaklaştırmaktır. Ben bunun için dua ediyorum. Bu sadece bir gerçekçilik meselesi değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur” ifadelerini kullandı.

“Batı Soğuk Savaş’ın kırmızı çizgilerini tamamen unuttu”

Prof. John Mearsheimer, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer dengeleri hatırlatarak günümüzdeki durumun çok daha büyük bir belirsizlik ve tehlike barındırdığını kaydetti. Soğuk Savaş sırasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında son derece yoğun bir güvenlik rekabeti yaşandığını, ancak her iki tarafın da nükleer felaket riskinin farkında olarak çok net kırmızı çizgiler belirlediğini dile getiren Mearsheimer, “Soğuk Savaş’ta kuralları ve sınırları öğrenmiştik. Sovyetler Birliği 1956’da Macaristan’a, 1968’de Çekoslovakya’ya girdiğinde Batı stratejik nedenlerle hiçbir şey yapmadı. Çünkü kırmızı çizgilerin geçilmesi nükleer bir felaket demekti” dedi.

Mearsheimer, günümüzde Batı dünyasının nükleer silahların yarattığı tehlikeleri tamamen hafife aldığını belirterek hayretler içinde olduğunu ifade etti. Bu duruma iki somut örnek gösteren Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Batı’da insanların nükleer silahların varlığı nedeniyle son derece tehlikeli bir dünyada yaşadığımızı unutmuş görünmelerine hayret ediyorum. Soğuk Savaş’ta belirlenen kırmızı çizgiler büyük ölçüde ortadan kalktı. Buna işaret eden ilk örnek, Ukrayna’nın Ağustos 2024’te Rusya’nın Kursk bölgesini işgal etmesidir. ABD destekli bir müttefikin Rusya toprağına girmesi ve ABD’nin bu operasyona yardım etmesi Soğuk Savaş döneminde akla bile gelemezdi. Sovyetler Birliği gibi devasa nükleer cephaneliğe sahip bir ülkenin varlığını tehdit etmek imkansız bir hamleydi. İkinci örnek ise 2025 yılında Ukraynalıların Rusya’nın stratejik nükleer üçlüsünün bir ayağına saldırmasıdır. Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’nin stratejik nükleer savunma sistemlerine saldırmak kesinlikle düşünülemezdi. Ancak bu gerçekleşti ve ABD bunu en ufak bir şekilde eleştirmedi. Bu durum, Batı’nın Rusya’yı kolayca hırpalayabileceğini ve hiçbir ciddi kırmızı çizginin kalmadığını düşündüğünü gösteriyor.”

Batı’nın savaştan hemen önce ve savaşın başında Rusya’yı büyük güçler liginden tamamen çıkarmayı hedeflediğini belirten Mearsheimer, ekonomik yaptırımlar ve askeri yardımlarla Rusya’yı dize getirme planının çok riskli bir yaklaşım olduğunu vurguladı. Mearsheimer, “Büyük güçler çaresiz kaldıklarında son derece riskli stratejilere başvururlar. Rusya örneğinde bu, nükleer silah kullanmak anlamına gelirdi. Ancak biz bunu umursamadık. Rusya’yı büyük güçler arasından çıkarıp bu işten sıyrılabileceğimizi düşündük” eleştirisinde bulundu.

“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir”

Karaganov, Rus devletinin nükleer caydırıcılığı yeniden canlandırmasının hayati bir zorunluluk olduğunu, ancak kendisinin de Rus hükümetini ve seçkinlerini bu konuda yeterince hızlı hareket etmedikleri için eleştirdiğini söyledi. Nükleer silahların fiilen kullanılmasının yaratacağı ahlaki yıkıma değinen Karaganov, şu ifadeleri kullandı:

“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir. Devlet Başkanı Putin’in nükleer silah kullanma konusunda tereddüt etmesinin tek nedeni budur. Avrupa’da nükleer silahlarla bir savaşı kazanmak askeri açıdan kolaydır, ancak bu korkunç bir ahlaki günahtır ve Pandora’nın kutusunu açar. Çünkü o andan itibaren dünyadaki herkes kitle imha silahlarını kullanmaya başlar. Biz nükleer caydırıcılığın geçerliliğini yeniden tesis etmek zorundayız. Bu sadece Rusya’nın güvenliği için değil, dünyayı ve insanlığı intihara meyilli Batı’nın sürüklediği felaketten kurtarmak için gereklidir. Bizler insanlık tarihi boyunca birbirimizle savaşmamızı engelleyen o cehennem korkusunu, yani Tanrı korkusunu yeniden inşa etmeliyiz.”

Karaganov, nükleer savaşın kazanılamayacağına dair Batı’da üretilen teorilerin Soğuk Savaş döneminde bir dünya savaşını engellemek için kasıtlı olarak yayıldığını iddia etti. Sınırlı bir nükleer savaşın askeri olarak kazanılabileceğini kaydeden Karaganov, ancak bu ahlaki eşik bir kez geçilirse dünyanın tamamen farklı ve kuralsız bir kaosa sürükleneceğini kabul etti.

Mearsheimer ise nükleer bir savaşta gerçek anlamda bir galibin olamayacağını belirterek Karaganov’un tezini şu sözlerle analiz etti:

“Eğer her iki taraf da nükleer envanterlerini tam ölçekli olarak kullanırsa kimsenin kazanması mümkün değildir, hepimiz buharlaşırız. Ancak Sergey’in yazılarında sunduğu mantık farklı. Rusya’nın nükleer silahları askeri bir zafer kazanmak için değil, Batı’ya ne kadar ciddi olduğunu göstermek amacıyla sınırlı hedeflere karşı sembolik olarak kullanacağını öngörüyor. Rusya, nükleer tırmanma tehdidini kullanarak karşı tarafı kendi kırmızı çizgilerine saygı duymaya zorlamayı hedefliyor. Yani burada asıl mesele tırmanmanın kendisi değil, tırmanma tehdididir. Çünkü tırmanma genel bir termonükleer savaşa dönüşürse kimse bundan sağ çıkamaz.”

“Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli”

John Mearsheimer, Rusya’nın Avrupa’daki hedeflere yönelik sınırlı bir nükleer adım atması durumunda ABD ve diğer Avrupalı güçlerin nükleer bir yanıt vermekten çekinebileceğini, ancak bu senaryonun Almanya üzerinde çok tehlikeli bir etki yaratacağını belirtti.

Almanya’nın nükleer silahı olmadığını ve coğrafi olarak Rusya’ya çok daha yakın olduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Eğer Rusya Doğu Avrupa’da nükleer silah kullanırsa, bu durum Almanya’yı kendi nükleer cephaneliğini edinmeye teşvik etmeyecek mi? Almanya artık ABD’ye güvenemeyeceğini anlayıp kendi nükleer silahını üretmeye karar verirse Rusya ne yapacak?” sorusunu yöneltti.

Karaganov, Almanya ve Japonya’nın insanlık tarihindeki en büyük tehditler olduğunu öne sürerek bu soruya çok sert bir yanıt verdi:

“Almanya, Japonya ile birlikte insanlık tarihindeki en kötü tehdittir ve nükleer silah kullanmalarına asla izin verilmemelidir. Eğer böyle bir şeye yeltenirlerse, yeryüzünden tamamen silinmelidirler. Alman ortaklarımıza bu sinyalleri gönderiyoruz. Umarım akıllarını başlarına toplarlar çünkü seçkinleri son derece cahil ve sorumsuz hale geldi. Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli. Aynı şey Japonya için de geçerlidir. Eğer Rusya gelecekte nükleer füze kullanmak zorunda kalırsa, birincil hedef Romanya ya da Polonya değil, Almanya olacaktır ve en büyük zararı Almanya görecektir. Bir nesilde iki dünya savaşı başlattılar ve bu yüzden asla affedilmemelidirler. Biz Ruslar cömert olduğumuz için onları neredeyse affetmiştik ama revizyonist hale geldiler. Bu yüzden nükleer silaha yaklaşırlarsa yok edilmelidirler.”

Mearsheimer, Karaganov’un bu yaklaşımının Almanya’daki Rusya korkusunu besleyeceğini ve durumu daha da kötüleştireceğini belirterek, “Almanların doğuştan saldırgan olduğunu savunmak, Batı’daki bazı çevrelerin Rusların genetik olarak saldırgan olduğunu iddia etmesi kadar temelsizdir. Almanya 1933-1945 arasındaki Almanya değil. Bu tür radikal söylemler gelecekte iki ülke arasında çok daha büyük çatışmalara zemin hazırlayabilir” uyarısında bulundu.

“Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır”

Karaganov, Rusya’nın yönünü tamamen Doğu’ya ve Güney’e çevirmesi gerektiğini belirterek Sibirya’nın kalkındırılmasının önemine değindi.

Rusya’nın jeostratejik ve kültürel olarak Avrasyalı bir devlet olduğunu söyleyen Karaganov, “Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır. Rusya, Çin, Hindistan, İran, Türkiye ve ABD’nin yer aldığı, ancak Avrupa’nın, özellikle de kuzeybatı Avrupa’nın dışlandığı yeni bir dünya yapısı kurulmalıdır. Biz yüzyıllar boyunca Avrupalılaşmaya çok fazla odaklanarak hata yaptık. Bizim geleceğimiz Asya’dadır” dedi.

Mearsheimer ise coğrafyanın kalıcı olduğunu ve Rusya’nın hemen yanı başındaki Avrupa’yı tamamen göz ardı edemeyeceğini belirtti.

Ukrayna’daki savaşın dondurulmuş bir çatışmaya dönüşse bile Doğu Avrupa’nın uzun süre istikrarsız kalacağını vurgulayan Mearsheimer, “Doğu Avrupa istikrarsız bir yer olarak kalırsa Ruslar burayı görmezden gelemez. Yeni bir savaşın patlak vermemesi için dikkatlerini buraya odaklamak zorunda kalacaklar” şeklinde konuştu.

Programın sonunda her iki uzman da küresel bir nükleer felaketten kaçınılması gerektiği konusunda uzlaşırken, Mearsheimer Batılı liderlerin Rusya’yı kışkırtmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bir an önce anlamalarını umduğunu ifade etti.

Karaganov ise kötümser tabloya rağmen küresel bir nükleer savaşı önlemek için nükleer caydırıcılık tartışmalarını sürdüreceğini ve geleceğe iyimser baktığını dile getirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English