Dünya Basını
Ray Dalio, küresel borç ve yapay zeka balonuna karşı uyardı

Bloomberg televizyonuna konuk olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, küresel ekonomiyi şekillendiren para politikaları, bütçe açıkları, jeopolitik riskler ve yapay zeka teknolojilerindeki ‘spekülatif köpükleri’ değerlendirdi. ABD ekonomisinin bütçe dengesizliği nedeniyle geri dönüşü olmayan bir borç sarmalına girdiğini belirten ünlü milyarder, tahvil piyasalarında ve jeopolitik arenada yaşanabilecek olası krizlere karşı kritik uyarılarda bulundu.
Bloomberg televizyonuna konuk olan dünyanın en büyük serbest fonlarından Bridgewater Associates’ın kurucusu ve milyarder yatırımcı Ray Dalio, küresel ekonomiyi derinden sarsan beş temel güce ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Bloomberg sunucusu Frae’nin sorularını yanıtlayan ünlü finansçı; para ve borç dinamikleri, içsel düzen ve düzensizlik, küresel güç çatışmaları, doğa olayları ve teknolojik dönüşümün küresel piyasaların geleceğini nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı şekilde analiz etti.
Dalio, özellikle ABD’nin mevcut mali politikalarının sürdürülemez bir borç sarmalı yarattığına dikkat çekerek, ülkenin geri dönüşü olmayan bir finansal eşiği çoktan aştığını iddia etti.
Bloomberg sunucusu Frae’nin, ABD hükümetinin 7 trilyon dolarlık devasa harcamasına karşılık yalnızca 5 trilyon dolarlık bir vergi gelirine sahip olduğunu hatırlatması ve bu durumun kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirip getirmeyeceğini sorması üzerine Ray Dalio, bu dengesizliğin mutlak bir krizle sonuçlanacağını vurguladı.
ABD’nin mali açıdan kritik sınırı geride bıraktığını ifade eden Dalio, bu durumu tıp dünyasından bir örnekle açıkladı.
“Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik”
Milyarder yatırımcı, “Evet, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik. Buradaki dinamik, borç ödemelerinin devlet harcamalarını sıkıştırmaya başlamasıyla ilgilidir. Bu durum, tıpkı dolaşım sistemindeki damar plaklarının birikerek kan akışını engellemesine benzer. Borçların ekonomideki nakit akışını sıkıştırması da tamamen aynı türden bir olaydır ve bu süreç matematiksel olarak ölçülebilir. Şu anda bu tıkanıklığın yaşandığına bizzat şahit oluyoruz” ifadelerini kullandı.
ABD bütçesindeki yüksek açığın tahvil piyasalarında doğrudan bir arz ve talep dengesizliği yarattığını kaydeden Dalio, bütçe açığının kapatılabilmesi için sürekli yeni tahvillerin ihraç edilerek satılması gerektiğini belirtti.
Yatırımcıların tahvilleri artık kötü bir yatırım aracı olarak görmeye başladığını vurgulayan Bridgewater Associates Kurucusu, “Bütçe açığı demek, sürekli yeni devlet tahvillerinin satılması gerektiği anlamına gelir. Bu da piyasada çok ciddi bir arz-talep sorunu yaratır. Tahvil piyasasında bu durumun gerçekleştiğini zaten görüyoruz. Tahviller uzun süredir kötü bir yatırım seçeneği haline geldi, faiz oranları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluştu ve borçlanma ihtiyacı daha da arttı. Küresel ekonomiyi şekillendiren beş faktörden biri olan bu dinamik şu an fiilen işliyor” dedi.
Dalio, kamuoyunun bu tehlikeyi sanki tarihte daha önce hiç yaşanmamış bir durum gibi ele almasından yakındı ve insanların, damarlardaki plak birikimi gibi yavaş yavaş büyüyen bu riski ve maruz kaldıkları tehlikeyi tam olarak idrak edemediğini sözlerine ekledi.
Özellikle ABD’deki siyasi takvime işaret eden ünlü yatırımcı, ekonomi açısından son derece kırılgan bir döneme girildiğini öne sürdü. Dalio, “Özellikle ara seçimlerin sonrasından başlayıp başkanlık seçimi öncesine kadar uzanan dönemi mali açıdan olağanüstü kırılgan bir süreç olarak görüyorum. Çünkü bu dönemde borç sorunu ile vergiler başta olmak üzere pek çok alanı doğrudan etkileyecek şiddetli bir siyasi çatışma ortamı bir araya gelecek” öngörüsünde bulundu.
Piyasalarda bu kırılmanın ne zaman ve ne şekilde belirginleşeceğine dair ipuçları da veren Dalio, kriz anının yaklaştığını gösteren işaretleri tarihsel perspektiften aktardı.
Tahvil piyasasındaki kırılmanın hem piyasa hareketlerinden hem de doğrudan getiri eğrilerinden okunabileceğini belirten Ray Dalio, kısa vadeli faizlerin yapay şekilde aşağıda tutulmaya çalışılmasına rağmen uzun vadeli tahvil faizlerinin hızla yükseldiğine dikkat çekti.
Dalio, “Şu anda bu durumun bazı işaretlerini zaten görüyoruz. Buna paralel olarak ABD dolarında bir zayıflama yaşanıyor; altın ve diğer alternatif varlıklara doğru belirgin bir yönelim gerçekleşiyor” değerlendirmesini yaptı.
Uzun vadeli faizlerdeki yükselişin hisse senedi piyasasını da kaçınılmaz olarak baskılayacağını belirten Dalio, hisse senetleri yükselirken tahvillerin değer kaybetmesinin, hisse senetlerinin gelecekteki tahmini getirilerini tahvillerin getirilerine kıyasla oldukça düşük bir seviyeye gerilettiğini ifade etti.
“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin varlığıdır”
Bu faiz baskısının hisse senedi piyasası üzerinde ciddi bir daralma yaratacağını dile getiren Dalio, merkez bankalarının böyle bir senaryoda çaresiz kalacağını savundu.
Ünlü finansçı, “Bu durum, Federal Rezerv veya herhangi bir merkez bankasının kolayca yönetemeyeceği klasik bir ekonomik dinamiktir. Çünkü piyasa hızla stagflasyonist bir ortama doğru sürüklenecektir” uyarısında bulundu.
Yaşanan stagflasyonist süreçle mücadele eden Fed’in sıkılaştırma ve gevşeme politikaları arasında sıkışıp kaldığını belirten Dalio, bu ekonomik açmazın toplumsal sınıflar üzerinde çok farklı etkiler yarattığını vurguladı.
Servet eşitsizliğinin zirve yaptığı bir ekonomide, hisse senedine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki uçurumun derinleştiğini ifade eden Dalio, bu durumun çok büyük siyasi yansımaları olacağını kaydetti.
Mevcut ABD yönetiminin faiz indirimleri konusundaki açık taleplerine değinen Bloomberg sunucusu Frae, bağımsızlık vurgusu yapan yeni Fed Başkanı Kevin Warsh’un tarih boyunca merkez bankası başkanlarını sınayan tahvil piyasası tarafından büyük bir teste tabi tutulup tutulmayacağını sordu.
Ray Dalio bu soruya, piyasanın kendi kuralları olduğunu hatırlatarak yanıt verdi:
“Elbette büyük bir test kapıda. Unutmamak gerekir ki, bir kişinin borcu aslında başka bir kişinin varlığıdır. Eğer bir tahvil yatırımcısına yeterince yüksek bir reel getiri sunmuyorsa, o tahviller piyasada takdir görmez. İnsanlar bir tahvili neden portföyünde tutar? Sadece reel bir getiri elde etmek için. Dolayısıyla günün sonunda o tahvile sahip olup olmayacağına bizzat piyasanın kendisi karar verecektir.”
ABD’de Fed ile Hazine Bakanlığı’nın borç servis maliyetlerini düşük tutmak adına ortak hareket ettiği ve merkez bankasının bağımsızlığının fiilen aşındığı 1930’lu yıllara benzer bir döneme girilip girilmediği yönündeki soruyu yanıtlayan Dalio, gidişatın tam olarak bu yönde olduğunu doğruladı.
Bu süreci daha önce parasal genişleme dönemlerinde de defalarca tecrübe ettiklerini belirten Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Kesinlikle tam olarak bu tür bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Finansal baskılama adı verilen bu yöntemin temel amacı, doğrudan varlık alımları ve benzeri müdahalelerle tahvil getirilerini yapay bir şekilde aşağı çekmektir. Hatta bazen paranın ülke dışına kaçmasını engellemek için döviz kontrolleri ve sermaye kısıtlamaları gibi tedbirlere de başvurulur. Buradaki yegane hedef, reel faiz oranlarını zorla düşük seviyelerde tutmaktır.”
Finansal baskılama süreçlerine genellikle devlet gelirlerini artırmak amacıyla yüksek vergiler ve yüksek enflasyon oranlarının eşlik ettiğini anlatan Dalio, paranın değerini korumak için alternatif alanlara kaçmaya çalışacağını söyledi.
Tarihsel örneklere atıfta bulunan milyarder yatırımcı, “Böyle dönemlerde paranın başka yatırım araçlarına yönelmesini engellemek için geçmişte altının yasadışı ilan edildiğini, döviz kontrollerinin devreye sokulduğunu gördük. Şu an için işlerin o kadar uç noktalara varacağını söylemiyorum ama önümüzdeki gerçek şu ki, tahvil piyasası ya insanları tatmin edecek düzeyde yüksek bir reel getiri sunarak temelden iyi bir yatırım olacak ya da piyasa bu şekilde manipüle edilerek tamamen cazibesiz hale getirilecek. Her iki senaryoda da tahviller görece cazibesini yitirecektir ve para kaçınılmaz olarak başka yönlere kayacaktır. Sistemin işleyiş mekanizması tam olarak budur” açıklamasında bulundu.
“ABD’nin artık bir savaşı göze alamayacağı çok açık”
Küresel ölçekte Hürmüz Boğazı’nın ABD için büyük bir risk oluşturduğunu çok erken dönemde dile getiren Dalio, bu durumun şu sıralar göz ardı edildiğini belirtti.
Bloomberg sunucusunun bu krizi 1956 yılındaki Süveyş Krizi’ne benzeterek, “Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesi durumunda ABD’nin de tıpkı o dönemin İngiltere’si gibi bir güven krizi yaşayıp yaşamayacağı” yönündeki sorusu üzerine Dalio, küresel güç dengelerindeki aşınmayı gözler önüne serdi.
Sürekli dünyayı gezdiğini ve küresel liderlerle görüştüğünü belirten Dalio, yakın zamanda Asya’da bir ay, Çin’de ise on gün geçirdiğini aktardı.
Dünya genelinde, ABD’nin başta Çin olmak üzere diğer büyük güçlerin baskılarına karşı koyup koyamayacağı ve müttefiklerini savunmak için bir savaşa girip giremeyeceği sorusunun yüksek sesle tartışıldığını ifade eden Dalio, “Asya’da görüştüğüm tüm liderler bana çok açık bir şekilde ABD’nin yeni bir savaşı göze alamayacağını söyledi. Çünkü Amerikan halkı yeni bir savaşın getireceği hayat pahalılığı yükünü omuzlamak istemiyor, askerlerinin ölmesini istemiyor ve her şeyin bir an önce hızlıca bitmesini arzuluyor. Ayrıca bir ülkenin gücü sınırlarının ötesine bu kadar çok taşmamalıdır. ABD aynı anda hem Ortadoğu’da hem de Asya’da nasıl savaşabilir? Gücünü ve kaynaklarını çok fazla dağıtıyor, sınırlarını aşırı zorluyor” dedi.
Bu küresel gerçeğin, Çin’e karşı yürütülen çevreleme politikasına güvenen aktörler için çok ciddi jeopolitik sonuçlar doğuracağını belirten Dalio, Tayvan konusunun sadece siyasi bir mesele olmadığını, doğrudan küresel yarı iletken ve mikroçip arzı ile ilişkili olduğunu vurguladı.
Çin hükümetinin elinde muazzam bir koz bulunduğunu söyleyen ünlü yatırımcı, “Örneğin Çin hükümeti tamamen kendi inisiyatifiyle Tayvan’a yönelik bir abluka kararı alabilir ve sadece bir hafta boyunca dünyaya mikroçip çıkışını durdurabilir. Piyasaya böyle bir sinyalin verildiğini hayal edin; tüm teknoloji sektörü, yapay zeka hisseleri ve diğer bütün piyasalar anında çökecektir. Hisse senedi piyasalarında devasa bir çöküş yaşanacaktır” şeklinde konuştu.
“Serveti harcayamazsınız, harcamak için onu paraya dönüştürmelisiniz”
Devasa askeri harcamalara, bütçe açıklarına ve yapay zeka alanındaki egemenlik yarışına değinen Bloomberg sunucusunun, Alphabet gibi devlerin borçlanma ve hisse senedi ihraçlarını 85 milyar dolara kadar çıkarmasının tahvil piyasasında diğer sektörleri dışlama etkisi yaratıp yaratmayacağı sorusunu yanıtlayan Dalio, büyük teknolojik devrimlerin her zaman spekülatif balonlar ürettiğini ifade etti.
Bu durumun kaçınılmaz olduğunu belirten Dalio, “Tarihteki tüm büyük teknolojik kırılmalar balonlar yaratmıştır. Çünkü hiç kimse bu yeni sürecin sınırlarını tam olarak doğru tahmin edemez. Pazar payı elde edebilmek için ya milyarlarca dolar harcamak ve aşırıya kaçıp kaçmadığınızı umursamamak zorundasınızdır ya da yeterince para harcamayıp pazar payınızı rakiplerinize kaptırırsınız. Yoğun rekabetin olduğu bu süreçler son derece belirsizdir” yorumunu yaptı.
İnsanların teknolojiye yatırım yapmak ile o teknolojiyi geliştiren şirketlerin hisselerini satın almayı birbirine karıştırdığını söyleyen Dalio, hisselerin aşırı pahalı olabileceğini ve bunun büyük bir risk barındırdığını belirtti.
Servet birikimi ile reel gelir arasındaki kritik farka değinen milyarder finansçı, kağıt üzerindeki servetin nasıl kolayca yaratılabildiğini somut bir örnekle açıkladı:
“Gelir ile serveti birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir. 1 milyar dolar değerlemeye sahip bir şirket için 50 milyon dolar fon topladığınızda, bu durum kağıt üzerinde 1 milyar dolarlık bir varlık olarak kaydedilir ve siz bir anda milyarder olursunuz. Oysa sisteme giren gerçek nakit sadece 50 milyon dolardır. Gerçek şu ki, serveti doğrudan harcayamazsınız. Serveti harcayabilmek için önce onu satıp paraya dönüştürmeniz gerekir; çünkü piyasada sadece para harcanabilir. Dolayısıyla, mevcut para miktarına kıyasla kağıt üzerinde çok fazla servet biriktiğinde sistem ciddi bir kırılganlık kazanır. İnsanlar sahip oldukları bu serveti nakit paraya dönüştürmek istediğinde ise o spekülatif balonlar kaçınılmaz olarak patlar.”
Spekülatif balonların patlamasını tetikleyen unsurların genellikle borç sorunları veya servet vergisi gibi uygulamalar olduğunu belirten Dalio, hükümetlerin servet vergisi getirmesi durumunda varlık sahiplerinin bu vergileri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satıp nakit paraya dönüştürmek zorunda kalacağını anlattı.
Dalio, üretkenlik artışı sağlayan mucizevi teknolojilerin uzun vadede verimliliğe büyük katkı sunduğunu kabul etmekle birlikte, bu sürecin toplumsal sınıflar arasındaki servet uçurumunu dramatik biçimde büyüteceğine dikkat çekti.
Nüfusun çok küçük bir kesiminin inanılmaz bir refah düzeyine ulaşacağını, büyük bir çoğunluğun ise bu sürecin tamamen dışında kalacağını ifade eden ünlü yatırımcı, siyaset kurumunun bu sorunları çözmek için ortak bir paydada buluşabileceği konusunda hiç de iyimser olmadığını kaydetti.
Teknolojik gelişmelerin ve piyasadaki köpüğün nihayetinde büyük bir balon patlamasıyla sonuçlanacağını öngören Dalio, balonları ölçmek için kendi geliştirdiği özel göstergeler olduğunu aktardı.
Dalio, “Bir balonun varlığını ölçebiliriz. Elimde piyasadaki aşırı sahiplenme oranlarını, yatırımcı duyarlılığını ve diğer dinamikleri izleyen pek çok gösterge var. Şu anda bu göstergelerin, henüz tamamen aynı noktada olmasak da, 2000 yılındaki teknoloji balonu ve 1929 yılındaki büyük çöküş seviyelerine oldukça yaklaştığını görüyoruz” dedi.
Bir balonun oluşumu ile onun patlaması arasında iki farklı aşama olduğunu belirten Dalio, patlamanın genellikle borç krizlerinde olduğu gibi nakit ihtiyacı nedeniyle varlıkların zorunlu olarak satılmasıyla tetiklendiğini anlattı.
Japonya’daki varlık balonu, 1929 çöküşü ve 2000 yılındaki teknoloji balonu örneklerinin tamamında, sürecin sonsuza kadar süremeyeceğini anlayan merkez bankalarının para politikasını sıkılaştırmasının rol oynadığını belirten milyarder yatırımcı, “Piyasa zamanlamasını doğru yapabilmek için hem balonun yapısını anlamak hem de o balonun patlama anını, yani servetin nakit paraya dönüştürülme ihtiyacını iyi gözlemlemek gerekir. Süreç, arkasındaki teknoloji ne kadar harika olursa olsun, tam olarak bu döngüyü izlemektedir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dalio, kendi kurduğu aile ofisinde de bu analiz yöntemlerini ve göstergeleri aktif olarak kullandıklarını belirtti.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Harici’de daha önce de birçok defa Sergey Glazyev’in yazıları yayınlandı. Her çeviride, bunlara açıklayıcı notlar iliştirmeyi görev bellemiştim. Ancak bu defa bir istisna yapmak ve olası notları ilerideki bir yazıya bırakmak daha doğru olacak.
Okur, Glazyev’in “küresel ekonomik yapıyla” ilgili görüşlerini (bu, hem bir Kondrityev dalgaları teorisiyle, hem de marksist üretici güçler teorisiyle güçlü akrabalığı olan bir tezdir) özellikle, “Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri” başlığını taşıyan dört bölümlük yazı dizisinde bulabilir.
Makalenin Rusçası 18 Haziran’da Zavtra gazetesinde yayınlandı.
***
Daha önceki yayınlarda (Zavtra gazetesinde ve İzborsk kulübüne sunulan tebliğlerde), teknolojik ve ekonomik yapıların birbirinin yerini almasının kilit bir mekanizması olarak hibrit dünya savaşının objektif nedenleri ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştı. Bu değişiklik artık tamamlanmak üzere. Doğu ve güney Asya’da, bizim entegral olarak adlandırdığımız yeni dünya ekonomik yapısı kurumları temelinde ekonomik kalkınmanın daha efektif yönetim sistemi sayesinde yeni bir küresel ekonomi merkezi ortaya çıktı. Bunun çekirdeği Çin’in etrafında oluşuyor ve ABD’nin açtığı hibrit savaş da bu ülkenin kalkınmasına güçlü bir itilim sağlıyor. Washington’un ÇHC’nin yükselişini ticari, biyolojik, mali ve teknolojik savaşla durdurma girişimleri, Çin’i güçlendirmekten öteye geçmedi; bu ülke iç pazarın hızlandırılmış şekilde genişletilmesi, halkın refah seviyesinin yükseltilmesi, epidemiye karşı aşılamanın yürütülmesi, kendi sınır ötesi hesap sisteminin kurulması ve kendi uluslararası “Tek kuşak — tek yol” entegrasyon modelinin başlatılması, keza teknolojik egemenliğin sağlanması görevlerini arka arkaya çözdü. Washington’un hayata geçirdiği, Brzezinski’nin beş aşamalı stratejisi ise (Ukrayna’nın “anti-Rusya”ya dönüştürülmesi, AB’nin Rusya’dan kopartılması, orada bir kukla rejimin kurulması, İran’ın ezilmesi, ÇHC’nin açlık yoluyla boğmak amacıyla izole edilmesi) üçüncü aşamada tıkandı; bunun dördüncü aşamasına geçme girişimi, Pax Americana’nın açıkça çöküşüyle sonuçlandı: ABD’nin Avrupa’daki uydularının büyük çoğunluğu İran’a karşı savaşa katılmayı reddediyorlar, ABD ise süper güç havasını ve süper devlet imajını tamamen kaybetti. Avrupalı kuklalar kendi ordularını kurmaktan söz etmeye başladılar.
İleri ülkelerde teknolojik yapıların dönüşümü de neredeyse tamamlandı; bu yapıların çekirdeğini teşkil eden nano ve biyomühendislik, enformasyon, komünikasyon, dijital ve çok-katmanlı teknolojiler büyüme aşamasına geçti. Başlangıçta, bu defa militarizasyondan kaçınmak mümkün olacakmış gibi görünüyordu; zira bunların temel taşıyıcı sektörleri olan sağlık, eğitim, bilim, iletişim ve yapay zeka, askeriden ziyade sivil bir uzmanlık gerektiriyor. Silahlanma yarışının bu teknolojilerin gelişmesine sağlık, bilim ve eğitime, keza küresel ısınmayla mücadeleye yapılacak harcamaların artırılmasından daha zayıf bir itilim vereceği varsayılıyordu. Ancak NATO ülkelerinde iktidardaki elitler, tıpkı geçen yüzyıldaki selefleri gibi, Rus düşmanlığını ifrat derecesinde kışkırtarak militarizasyon yolunu tuttular; oysa bu, Rusya hammaddelerinden vazgeçilmesiyle tahrip olan ve dron, robot ve çift amaçlı cihazların üretiminde artık mutlak lider haline gelmiş bulunan ÇHC ile rekabete dayanamayan ekonomilerinin gelişmesine hiç de yardımcı olmuyor.
Kapitalizmin 16’ncı yüzyıldan başlayarak bütün tarihi boyunca dünya savaşları, dünya ekonomik yapılarının değişimine aracılık etmiş, militarizasyon ise 18’inci yüzyılın sonunda sanayi devriminden başlayarak teknolojik yapıların değişimine katkıda bulunmuştur. Bu değişimin tamamlanmasıyla birlikte dünya savaşına devam etmek ekonomik olarak anlamsız, siyasi olarak imkansız hale gelmiştir; zira artık, yeni küresel ekonomi merkezi mutlak bir üstünlük sergilemektedir. Geçen yüzyılda iki dünya savaşının son bulması, emperyal küresel ekonomik yapının çift kutuplu çekirdeğini oluşturan ve eski Avrupa imparatorluklarının kolonilerini geri alma girişimlerini bastıran ABD ve SSCB’nin yükselişiyle ilişkiliydi. Bir önceki yüzyılda Napoléon savaşları, sömürgeci küresel ekonomik yapının çift kutuplu çekirdeğini teşkil eden Rusya İmparatorluğu ve Büyük Britanya’nın yükselişiyle durdurulmuştu. ABD’nin başlattığı bugünkü küresel hibrit savaş Ukrayna’da tıkandı ve İran’da boğuldu, ama halen sona ermiş değil. Görünen o ki bu savaş yeni bir rüzgar kazandı ve “Son Dünya Savaşı: ABD Başlatır ve Kaybeder” adlı kehanet kabilinde kitapta nitelenen, hibrit dünya savaşının bir nükleer felakete evrilmesi şeklindeki düşük olasılıklı negatif senaryo şu an gözlerimizin önünde giderek daha olası hale gelmekte.
Peki bu altüst oluşun nedenleri nelerdir?
Bu sorunun cevabı için objektif yasalardan savaşın kundaklanmaya devam edilmesindeki sübjektif faktörlerin analizine geçmek gerekecek. Bunun ABD’deki başlıca itici gücü, yerel siyasi liderliğe küresel hegemonyayı, bütün düşmanları katil robotlarla imha edecek ve buna paralel olarak toplumsal bilinci kontrol altındaki medya organları ve sosyal ağlarla manipüle edecek küresel ve otomatize edilmiş bir ağ aracılığıyla korumaya yönelik gerçekçi olmayan bir tahayyül telkin eden teknokrat ve bilişimcilerdir. Amerikan siyasi eliti üzerinde baskın bir nüfuz kazanmakta olan bu “savaş partisinin” çekirdeğini, istihbarat organlarının da katkısıyla büyüyen Palantir, SpaceX, Starlink, Nvidia, Google, Microsoft, OpenAI, Anthropic ve bilişim sektörünün diğer eski-yeni liderleri teşkil ediyor. Bunlar tarafından, yapay zekanın öneminin abartılması temelinde oluşturulan devasa mali balon, mali oligarşiyle birlikte meşum “derin devleti” oluşturan Pentagon, NSA, CIA ve diğer Amerikan güvenlik kurumları tarafından destekleniyor. Bu balonun kaçınılmaz patlamaya karşı korunması, ABD’nin hibrit dünya savaşındaki zaferine dair beklentilerin şişirilmesini gerektiriyor.
Diğer NATO ülkelerinde savaşın rusofobinin körüklenmesi yoluyla kızıştırılması işiyle Amerikan “derin devleti” ve Avrupa oligarkları tarafından kontrol edilen medya organları ve siyasi liderler meşgul. Bu siyasetin Avrupa halkları için apaçık olumsuz sonuçlarına rağmen bunlar, toplum bilincini, Rus tehdidiyle ilgili miti şişirmek ve rövanşist motifleri körüklemek yoluyla manipüle etmeyi başarıyorlar. Büyük makine sanayii şirketleri bunda önemli rol oynuyorlar; bunların Çinli rakipler tarafından ele geçirilen sivil ürünler pazarındaki kayıplarını askeri teçhizata olan artan talep telafi ediyor.
Bu güçlerin toplum bilinci üzerindeki sosyal ve psikolojik tesir mekanizmalarını anlamak için İkinci Dünya Savaşının derslerini hatırlamak gerek. Hitler’in yükselişine yardım eden Britanya istihbaratı, onun kontrol altında tutulabileceğine emindi ve Çekoslovakya ile Polonya’yı Üçüncü Reich’a vermekle SSCB’ye karşı saldırısını provoke etmeyi hedefliyordu. Hitler ve yandaşları ise bütün dünyayı ele geçirmeye muktedir süper bir güce sahip olduklarına emindiler. Nazi ordusunun Sovyet silahlı kuvvetleri tarafından ezilmesinden sonra bile Churchill Roosevelt’e, Britanya, ABD ve Wehrmacht’ın kalanlarının birleşik kuvvetleriyle SSCB’ye haince bir saldırı öngören “Düşünülemez” (Unthinkable — H.Y.) planını dayatmaya çalışıyordu. Zaferden sonra bile Anglo-Amerikan müttefikler, Sovyetler Birliği’ni atom bombalarıyla bombardımana tutarak yok etme planları beslemeye devam ettiler; bunlardan ancak, SSCB’nin kendi nükleer silahlarını geliştirmesinden sonra vazgeçtiler. Buna paralel olarak, şimdi bozguna uğramış bulunan Üçüncü Reich’takiler de dahil Avrupa ülkeleri, sömürgeleri üzerindeki egemenliklerini yeniden kurmaya çalışıyorlardı: Hollandalılar Endonezya’da, Fransızlar Vietnam ve Cezayir’de, Britanyalılar ve Fransızlar birlikte Süveyş kanalında. Bunlar ancak, SSCB ve ABD’nin uzlaşmaz anti-sömürgeci pozisyonuyla burun buruna geldikten sonra, eski dünya ekonomik yapısını geri getirme girişimlerinden vazgeçtiler.
Birinci Dünya Savaşından sonra, Rusya İmparatorluğunun eski müttefikleri, Rusya’nın topraklarını aralarında bölüşmek ve nüfusunu köleleştirmek için askeri müdahaleye girişmişlerdi. Bunları ancak Kızıl Ordu ve kendi ülkelerinde bir komünist devrim tehdidi durdurmuştu.
Bu tarihi dersler, mevcut küresel ekonomik yapının küresel hegemonyasını kaybetmekte olan liderinin, ezici bir yenilgiye uğrayıncaya kadar bunu sürdürmeye çalışacağını gösterir. Britanya’nın sömürgelerini kuvvet yoluyla elde tutma girişimleri 1950’lerin ortasına kadar devam etti ve 1957’de Mısır’a saldırının utanç verici başarısızlığıyla son buldu. Britanyalılar Süveyş’ten, SSCB’nin Mısır’ı her tür vasıtayla koruyacağı tehdidi ve Washington’un da eş zamanlı olarak bu macerayı kınamasıyla defolmak zorunda kaldılar. Bu tarihi deneyimin başlıca sonucu, gerilemekte olan bir liderin dünya hakimiyetini yeniden tesis etme iddialarından ancak ilerici güçler tarafından ezici bir yenilgi tehdidi altında vazgeçeceği ve saldırganlığını dizginleyeceğidir. Gerilemekte olan bir süper güç ancak yükselmekte olan bir süper güç tarafından durdurulabilir. Eski küresel ekonomik yapının süper gücü, hakimiyetini koruma uğruna giriştiği dünya savaşını durdurması için, yeni küresel ekonomik yapının süper gücü tarafından ezilmelidir. Diğer bir seçenek, gerilemekte olan küresel ekonomik yapının süper gücünün, Rusya İmparatorluğu ve SSCB’de olduğu gibi, dağılmasıdır.
Dolayısıyla, günümüzdeki hibrit dünya savaşının bitmesi, ABD ve uydularına ezici bir bozgun yaşatılması, bunun artık kaçınılmaz görünmesi, yahut ABD ve AB’nin dağılmasını önvarsayar ki bunlar, kendilerini teşkil eden devletlerin (eyaletlerin) özerkliğini bastıran bürokratik imparatorluklardır. NATO ve AB tepe yöneticilerinin saldırganlıklarının nedeni, ikinci senaryonun gerçekleşmesini, sözümona “Rusya tehdidi” karşısında kenetlenmelerini sağlayarak engellemektir. Bu meyanda, bir yandan kamu bilincinde rusofobi körüklenirken dost-olmayan ülkelerin siyasi eliti içinde de Rusya’nın zayıflığı ve özel askeri harekat hedeflerine erişmesinin mümkün olmadığı fikri kök salıyor ve bu, onlara, ülkemize karşı açılan savaşta cezasızlık hissi veriyor, rövanşist duyguları büyütüyor. Avrupalı birçok lider, bize karşı zafer konusunda kendilerine güven kazandılar, zira Rusya’ya karşı savaşa müdahil oldukları dört yıl onlar için kârlı geçti ve bir sonuç da doğurmadı.
Dolayısıyla, NATO ülkelerinde artmakta olan rusofobi, bizim zayıflığı olduğumuz ve onların Rusya’ya karşı savaşı kundaklayan siyasi liderlerini cezalandırmayı başaramayacağımız hissiyle besleniyor. Ukrayna’daki çatışmadan bilhassa kazanç sağlayan kimi NATO ve AB yöneticileri ise kan kokusu alan yırtıcı hayvanlar gibi iyice şevke geldiler. Bunlar, Ukrayna topraklarından fırlatılan dronlar ve füzelerle ülkemizin derinlerine saldırarak Rusya’nın akaryakıt sanayiini yok etmeye yönelik bir kampanya başlattılar. Açıktır ki, bunlardan hiç değilse bazıları, kendi körükledikleri savaştan zarar görmedikleri sürece, bu militarist hezeyan sadece güç kazanacaktır. Bizim itidalimiz, onların Rusya’nın zayıflığına dair duydukları kendinden eminliği pekiştiriyor ve saldırganlığı besliyor. Rusya’nın yakılan her fabrikası yahut ölen her sivil, bunlarda neşe uyandırıyor ve bizi ezmek arzularını güçlendiriyor.
Görüş2 hafta önceNATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu
Avrupa2 hafta önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı
Dünya Basını2 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Asya2 hafta önceDeepSeek, önümüzdeki yıl halka arz planlıyor
Avrupa1 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Avrupa2 hafta önceCebelitarık ve İspanya arasındaki fiziki sınır kalkıyor
Görüş2 hafta önceEndüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi
Asya2 hafta önceTokyo’dan Hürmüz Boğazı’nı baypas edecek hatlara destek










