Bizi Takip Edin

Avrupa

Le Pen, Fransa Anayasası’nı referandumla değiştirmeyi planlıyor

Yayınlanma

Fransa’da sağcı lider Marine Le Pen, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması halinde göç kurallarını ve anayasal düzeni değiştirecek referanduma gitmeyi vaat etti.

Fransa’da 2027 ilkbaharında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri, Emmanuel Macron döneminin sonunu getirecek. Resmi seçim kampanyası henüz başlamasa da sağcı Ulusal Birlik (RN) dahil olmak üzere başlıca siyasi aktörler adaylarını belirledi.

Paris İstinaf Mahkemesi, 7 Temmuz’da Ulusal Meclis’teki RN Grup Başkanı Marine Le Pen’in seçilme hakkı üzerindeki engeli fiilen kaldırdı ve Le Pen aynı gün adaylığını ilan etti.

Son kamuoyu yoklamaları, Le Pen’in yüzde 34 ile yüzde 35,5 arasındaki oy desteğiyle iktidar kanadı da dahil olmak üzere diğer rakiplerinin belirgin şekilde önünde olduğunu gösteriyor.

Macron’un merkez çizgideki Rönesans partisinden eski Başbakan Gabriel Attal’ın desteği yüzde 13-15 seviyesinde kalırken, 2017-2020 yıllarında başbakanlık yapan merkez sağ Ufuklar partisi lideri Édouard Philippe’in oy oranı yüzde 16,5 ile yüzde 19 arasında ölçülüyor.

Mahkeme, Mart 2025’te Le Pen’i Avrupa Parlamentosu fonlarını zimmete geçirmekten suçlu bularak beş yıl süreyle seçilme hakkından men etmişti.

Karara yapılan itirazı değerlendiren Paris İstinaf Mahkemesi, suçlamayı onamakla birlikte kişisel zenginleşme unsurunun bulunmadığına hükmetti.

Kesinleşen ceza kapsamında Le Pen’e 100 bin avro para cezası, iki yılı tecilli olmak üzere üç yıl hapis ve 30 ayı tecilli olmak üzere 45 ay kamu görevinden men cezası verildi.

Seçilme yasağı süresi, ilk derece mahkemesinin 31 Mart 2025 tarihli kararından itibaren işletildiği için Le Pen fiilen 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışma hakkı kazandı.

RN seçim programını gelecek yılın başında açıklamayı planlarken, Le Monde gazetesi 18 Ağustos tarihli haberinde, Le Pen’in göç konusundaki anayasa referandumu vaadinin “şekil ve içerik bakımından bir devlet darbesi” niteliği taşıyacağı uyarısında bulundu.

Söz konusu referandum önerisi, Le Pen tarafından ilk olarak 2022 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde gündeme getirilmişti.

RN grubu bu teklifi Ocak 2024’te Ulusal Meclis’e 14 maddelik “Vatandaşlık, Kimlik ve Göç” başlıklı bir anayasa değişikliği yasa teklifi olarak sundu.

Metin; yabancıların çocuklarının vatandaşlık almasını zorlaştırmak amacıyla doğum yeri esasına dayalı vatandaşlık hakkının sınırlandırılmasını veya kaldırılmasını, istihdam, konut ve sosyal yardımlarda “ulusal öncelik” ilkesinin getirilmesini, mültecilerin yasal statü kazanmasının zorlaştırılmasını ve ülkeye giriş kurallarının katılaştırılmasını öngörüyor.

Teklifte yer alan ayrı bir anayasa değişikliği bloku ise Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nda Fransız yasalarının uluslararası yükümlülüklere ve Avrupa Birliği hukukuna üstün kılınmasını hedefliyor.

Le Pen, bu düzenlemelerin amacını “ulusüstü mahkemelerin Fransa’yı Fransız halkının iradesine aykırı politikalar yürütmeye zorlamasını engellemek” olarak açıkladı.

RN, 2024 parlamento seçimlerinin ardından tekliften en çok tartışma yaratan maddeyi çıkardı. Bu madde, çifte vatandaşlığı bulunanların belirli kamu görevlerine atanmasının yasaklanmasını içeriyordu.

Le Pen, bu düzenlemenin insanlara kökenlerine göre eşitsiz muamele yapıldığı yönünde yanlış bir izlenim yaratabileceği gerekçesiyle metinden çıkarıldığını bildirdi.

Tasarıda başka bir değişiklik yapılmadı ve Le Pen düzenlemeleri yasalaştırma kararlılığını koruyor.

Le Monde’un aktardığına göre Le Pen, seçimi kazanması durumunda referandumu cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından yapılacak parlamento seçimlerinin ilk turuyla birleştirmeyi planlıyor.

Bu süreçte Fransa Anayasası’nın, devlet başkanına konuyu mecliste görüştürmeden doğrudan referanduma götürme yetkisi tanıyan 11. maddesini kullanmayı hedefliyor.

Anayasa’nın 89. maddesi ise anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmadan önce hem Ulusal Meclis hem de Senato tarafından onaylanmasını şart koşuyor.

Anayasa Konseyi Eski Genel Sekreteri Jean-Éric Schoettl, Le Pen’in önerdiği yöntemi “hem usul hem de esas bakımından çifte darbe” olarak nitelendirdi.

Konseyin eski başkanı Laurent Fabius ile mevcut başkanı Richard Ferrand da göç konusunun 11. madde kapsamına girmediğini ve 89. maddedeki prosedürün işletilmesinin zorunlu olduğunu belirtti.

RN cephesi ise Charles de Gaulle’ün anayasal düzen değişiklikleri için 11. maddeyi iki kez kullandığı emsaline işaret ediyor.

General de Gaulle, 1962’de cumhurbaşkanının doğrudan genel oyla seçilmesi, 1969’da ise Senato ve bölge yönetimi reformu için bu yolu tercih etmişti.

Le Pen’in özel danışmanı Philippe Olivier, “Richard Ferrand ve Laurent Fabius Anayasa’yı General de Gaulle’den daha mı iyi biliyorlar ve Beşinci Cumhuriyet’in kurucusunun yorumunu kabul etmiyorlar mı?” diyerek eleştirilere karşı çıktı.

Le Monde’un edindiği bilgilere göre Le Pen’in ekibi iki alternatif plan hazırladı. İlk senaryo, anayasa değişikliklerinin doğrudan referandum yoluyla yapılabilmesini sağlamak amacıyla 11. maddenin kendisini 89. maddedeki olağan prosedür üzerinden değiştirmeyi öngörüyor.

İkinci ve daha radikal senaryo ise mevcut anayasal prosedürlerin tamamen dışına çıkılmasını kapsıyor. Bu durumda parti, hazırladığı taslak doğrultusunda revize edilmiş yeni bir anayasayı referanduma sunacak ve seçmenler yeni anayasal düzenin doğrudan kaynağı olan “kurucu halk” sıfatıyla oy kullanacak.

Avrupa Birliği son yıllarda göç politikasını önemli ölçüde katılaştırsa da RN’nin önerileri yürürlükteki Avrupa kurallarının çok ötesine geçiyor.

Tasarı özellikle sığınma hakkının kısıtlanması ve ulusal öncelik ilkesi bakımından birlik müktesebatıyla çatışıyor.

Ulusal öncelik yaklaşımı, başka bir üye ülkede çalışan AB vatandaşlarına eşit muamele yapılmasını ve ayrımcılık yasağını güvence altına alan 492/2011 sayılı AB Tüzüğü’nün 7. maddesiyle doğrudan çelişiyor.

Haziran 2026’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı, uluslararası koruma süreçlerinde ortak bir usul standardı getiriyor.

2024/1348 sayılı AB Tüzüğü de üye ülkeleri, kendi topraklarında veya sınırlarında yapılan sığınma başvurularını kayda almak ve incelemekle yükümlü kılıyor.

Kamu ve Avrupa hukuku profesörü Nicolas Hervieu, RN’nin Fransız anayasasını Avrupa normlarının üstüne çıkarma girişiminin yaptırımlarla sonuçlanabileceğini belirtti.

Hervieu, Polonya ve Macaristan örneklerinde olduğu gibi AB’nin Fransa’ya ayrılan fonları dondurabileceğini ifade etti.

Macaristan yönetimi, 2015 yılında Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’dan gelen mülteci akınıyla baş gösteren krizde sert önlemler almıştı.

Budapeşte, 2020’de AB kurallarını baypas ederek sığınma başvurusu iznini yalnızca Kiev veya Belgrad’daki büyükelçiliklerinde mülteci statüsü almış kişilere tanıma kararı almış, diğer tüm başvurucuları sınırdan geri çevirmişti.

Brüksel bu uygulamanın birliğin temellerini sarstığına karar verdi ve AB Adalet Divanı, Haziran 2024’te sığınmacıları kabul etmediği için Macaristan’a 200 milyon avro para cezası kesti.

Mahkeme ayrıca mevzuat AB standartlarıyla uyumlu hale getirilene kadar ülkenin günlük 1 milyon avro ek ceza ödemesine hükmetti.

Polonya’da ise fonların dondurulması süreci önceki hükümet dönemindeki hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ihlallerine dayandırılmıştı.

Ancak göç konusundaki anlaşmazlıklar Donald Tusk başbakanlığındaki yeni hükümet döneminde de sürdü.

Tusk kabinesi, Mayıs 2024’te yeni Göç ve İltica Paktı kapsamında yer alan ve göç baskısı altındaki ülkelere yardımı öngören zorunlu dayanışma mekanizmasına karşı çıktı; buna rağmen metin AB Konseyi’nde değiştirilmeden kabul edildi.

Polonya hükümetinin Belarus sınırındaki durum nedeniyle sığınma başvurularının kabulünü geçici olarak durdurma teklifine karşılık Avrupa Komisyonu, Varşova’nın uluslararası yükümlülüklerini ihlal etme riski taşıdığını bildirdi.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) uzmanları, Le Pen’in seçilmesi halinde Avrupalı ortakların “tamamen farklı” bir Fransa gerçeğine hazırlıklı olması gerektiğini vurguluyor.

Uzman değerlendirmelerine göre Paris’in yalnızca AB kurumlarına karşı hasmane bir tutum takınması değil, aynı zamanda Ukrayna savaşı dahil olmak üzere birliğin temel dış politika başlıklarında müttefik olmaktan çıkması ihtimal dahilinde görülüyor.

ECFR raporunda, “Le Pen’in Avrupa’nın doğu kanadındaki güvenlik krizine kararlı bir yanıt vereceğini düşünmek güç. Rusya’ya karşı daha sert bir tutum takınmasını bekleyen AB üyesi ülkelerin baskısı altında kalsa bile Le Pen’in kararlı adımlar atmak yerine tavizlere ve müzakerelere yönelmesi yüksek bir ihtimaldir” ifadelerine yer verildi.

Avrupa

Merz’den AB bütçesine karşı ültimatom

Yayınlanma

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve diğer beş ülkenin liderleri, talep ettikleri gibi bütçede milyarlarca avroluk bir kesinti yapılmadığı takdirde, yedi yıllık AB bütçe taslağına onay vermeme tehdidinde bulundular.

Financial Times gazetesine göre, Merz’in yanı sıra Hollanda, İsveç, Danimarka, Avusturya ve Finlandiya liderleri, önerilen bütçenin milyarlarca avro kesintiye uğraması gerektiğini, aksi takdirde bütçeyi engelleyeceklerini açıkça belirtmek üzere bir mektup imzaladılar.

2028-2034 bütçesi, geçen yıl Avrupa Komisyonu tarafından hazırlandı ve tüm AB ülkeleri tarafından onaylanması gerekiyor.

Önerilen bütçe yaklaşık 2 trilyon avro (2,33 trilyon dolar) olarak belirlendi ve ilgili taraflar 2026 sonuna kadar bir anlaşmaya varmayı umuyor.

Önerilen tutar, 2021 ile 2027 yılları arasında geçerli olan mevcut bütçeden önemli ölçüde daha yüksek.

Merz, bu ayın başlarında kesintilerin tüm politika alanlarında uygulanması gerektiğini belirtti ve açığı kapatmak için AB’nin ortak borçlanmasına daha fazla başvurulmasını reddetti.

Şansölye, “Aşırı borç, egemenliğimizi ve harekete geçme kapasitemizi tehdit ediyor,” diyerek, hükümetlerin öncelikleri belirleme konusunda “kuşkusuz sancılı bir görev” üstlendiğini ekledi.

Alman lider, “20. yüzyıl bütçesi”nin mevcut zorlukları çözemeyeceğini savunarak, bloğun bir sonraki bütçesinde harcamaların rekabet gücü ve savunmaya kaydırılması çağrısında bulundu.

AB bütçesi, esas olarak üye devletlerin katkılarıyla finanse ediliyor. Bu katkılar, ya gayrisafi milli hasıla temelinde hesaplanan ulusal katkı payları ya da ulusal KDV gelirlerine bağlı bir yüzde olarak belirleniyor.

AB’nin en büyük ekonomisi olan Almanya, mutlak rakamlar açısından en büyük katkıyı sağlıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Tarihçi Emmanuel Todd: Ruslar sakin kalmasa Avrupa’da barış çoktan biterdi

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve demograf Emmanuel Todd, televizyon mülakatında yeni kitabı üzerinden Batı medeniyetinin girdiği askeri, ekonomik ve ahlaki çöküş sürecini anlattı. Batı yönetimlerinin savaşı uzatarak kendi halklarına hesap vermekten kaçtığını belirten Todd, Avrupa’daki barışın yalnızca Moskova’nın soğukkanlılığı sayesinde sürdüğünü vurguladı.

Fransız tarihçi, antropolog ve demograf Emmanuel Todd, uluslararası yayın kuruluşu TV5MONDE kanalında gazeteci sunucunun sorularını yanıtlayarak yeni kitabı Çözülme etrafında Batı dünyasının yapısal krizini değerlendirdi.

Gallimard Yayınevi etiketiyle çıkan çalışma, 25 dile çevrilen Batı’nın Yenilgisi ve daha önceki İmparatorluktan Sonra kitaplarının devamı niteliğini taşıyor.

Todd, mülakatta Batı toplumlarının dinden uzaklaşmasını, demografik yaşlanmanın yarattığı siyasi tıkanıklığı, Ukrayna savaşı bağlamında Avrupa yönetimlerinin tutumunu ve Fransa’nın sosyoekonomik yapısındaki köklü dönüşümü ayrıntılı biçimde anlattı.

Gazeteci Dianne Lagrange ile gerçekleştirdiği söyleşilerden oluşan kitabını tanıtan Todd, Batı medeniyetinin temel değerlerini yitirdiğini ve kolektif hareket etme yeteneğini kaybettiğini vurguladı.

Papa Franciscus’un Fransa’ya yaptığı ziyarete gösterilen ilginin kendi tezleriyle çelişmediğini belirten tarihçi, bu tür olayların dini canlanıştan ziyade medya gösterisi niteliği taşıdığını dile getirdi.

“Din sıfır aşamasına geldiğinde geriye hiçbir şey kalmıyor”

Televizyon sunucusunun, Papa’nın Paris ve Lourdes ziyaretlerindeki kalabalıkları hatırlatarak nihilist çöküş tezinin sorgulanıp sorgulanamayacağını sorması üzerine Todd, geliştirdiği din sosyolojisi modelini aktardı.

Toplumsal yapıyı dinin aktif olduğu dönem, dini değerlerin seküler ideolojilerde sürdüğü zombi din aşaması ve dini referansların tamamen silindiği sıfır din aşaması olarak üçe ayırdığını kaydeden Todd, “Fransız toplumunun somut gerçeği ortada. Rahip atamalarının sayısı azalmayı sürdürüyor. İnsanlar Katolikliğin geleneksel ahlaki ve toplumsal ilkelerinin hiçbirine uymuyor. Sosyolojik açıdan değişen hiçbir şey yok” dedi.

Papa’nın kitlelerle buluşmasını medyanın ürettiği geçici bir olgu olarak tanımlayan Fransız tarihçi, “İçtenlikle inanan insanları kırmak istemem. Ancak bu tür olaylarda yapay, medyatik ya da gösteriye dayalı bir yön var. Dinin aktif ya da zombi olduğu dönemlerde Papa teftişe çıkmazdı; insanlar hacca gider ve kiliseye itaat ederdi. Şimdi ise toplumun ve devlet başkanlarının peşinden koşan bir Papa var. O devlet başkanları da doğum, evlilik ya da ölüm konularında Katolik ahlakının hiçbir kuralına uymuyor. Ortada absürt bir durum var. Papa, Fransa Cumhurbaşkanı’nın çıkardığı yaşam sonu ve ötenazi yasası önünde konuştu ama hiçbir şey olmadı, üç gün sonra kimse bunu hatırlamayacak” ifadelerini kullandı.

Dinin sıfır aşamasında eski ahlaki mirasın yok olduğuna işaret eden Todd, bu boşluğun jeopolitik yansımaları olduğunu söyledi.

Protestan geçmişe sahip ülkeler ile Katolik geleneğe sahip ülkeler arasında Rusya’ya bakışta belirgin farklar gördüğünü kaydeden Todd, “Eski Protestan coğrafyada patolojik bir Rus düşmanlığı göze çarpıyor. İtalya ve İspanya gibi Katolik ülkeler ise bu düşmanlıktan uzak duruyor, daha az nihilist görünüyor. Katoliklikte dünyanın güzelliğine dair bir duygu vardı, Protestanlık ise çok daha sert bir dindi. Protestan dünyada artık sıfırın da altına inildiğini, eksi bir aşamasına geçildiğini düşünüyorum” değerlendirmesini yaptı.

“Toplum yaşlandıkça yeni yaşlı tipi ortaya çıkıyor”

Batı’nın tarihte amaçsızca dolaşan hayalet bir gemiye dönüştüğünü kaydeden Todd, karamsarlığının temelinde iki büyük olgunun yattığını belirtti.

İlk unsurun toplumu bir arada tutan ahlaki yapının çöküşü olduğunu belirten Fransız araştırmacı, ikinci etkenin ise nüfusun benzeri görülmemiş biçimde yaşlanması olduğunu söyledi.

Yaşam süresinin uzamasını, savaş sonrası tıbbi gelişmeleri ve kalp-damar devrimini büyük bir kazanım olarak gördüğünü aktaran tarihçi, bu durumun kaynak dağılımını felç ettiğini vurguladı:

“Yaşamın uzaması harika bir gelişme ancak bu durum kaynakların giderek daha büyük bir kısmının yaşlı nüfusa aktarıldığı aşırı yaşlı toplumlar yarattı. Emekli maaşları ve sağlık harcamaları artarken genç kuşaklar ekonomik olarak eziliyor. Üstelik bu yaşlı kuşaklar seçim sistemi sayesinde demokrasiyi ellerinde tutuyor.”

Fransa’nın Avrupa’daki en belirgin yaşlı egemenliğine sahip ülke olduğunu tespit ettiğini anlatan Todd, “Almanya, İtalya veya Japonya nüfus olarak daha yaşlı.

Ancak otoriter gelenekleri olan bu ülkelerde demokrasiye belirli fren mekanizmaları eşlik ediyor. Fransa ise demokrasiyi icat eden ülkelerden biri. Burada yaşlıların oranı komşularına göre biraz daha düşük olsa bile siyasi iktidarları mutlak durumda” dedi.

Bu tablonun toplumun kolektif karar alma kabiliyetini yok ettiğini dile getiren Todd, “nouveau vieux” yani yeni yaşlı adını verdiği sosyolojik profili şu sözlerle anlattı:

“Eskiden yaşlılar, ki ben de artık bir yaşlıyım, çocukları ve torunları aracılığıyla geleceğe bağlıydı. İnsanlığın ve toplumun geleceğine karşı sorumluluk taşırlardı. Şimdi ise yalnızca kendini düşünen, benden sonrası tufan diyen bir 1968 kuşağı yaşlısı var. Gelecek umurlarında değil. Bu tehlikeli bir yaşlı tipidir. Fukuşima felaketinin ardından Japonya’nın kuzey kıyılarında yarı terk edilmiş bir kasabayı gezerken yaşlı bir köylü ile karşılaştım. Bana, gençlerin çocuklarıyla buralardan gitmesini anladığını ancak bu yaştan sonra radyasyonun kendi umurunda olmadığını söyledi. Farklı kuşakların risk algısı birbirinden bütünüyle ayrışıyor.”

“Akıl almaz bir felakete doğru sürüklendiğimizi hayal edemiyoruz”

Toplumları yöneten yönetici sınıfların yetersizliğine değinen Todd, Fransa’daki Ulusal İdare Okulu mezunu bürokratik elitleri geçmişteki François Hollande örneğine benzeterek eleştirdi.

Batı dünyasının öngörülemez trajedilere doğru ilerlediğini ancak konformist düşünce yapısının bunu kavramaktan uzak olduğunu kaydeden yazar, İkinci Dünya Savaşı öncesindeki yanılgılara dikkat çekti:

“Nazizmi ve Yahudi soykırımını mümkün kılan faktörlerden biri, insanların Avrupa’nın kültürel açıdan en gelişmiş ülkesi olan Almanya’da fanatik bir siyasi partinin iktidara gelip bu programı uygulayabileceğini hayal bile edememesiydi. Felaket, hayal edilemediği için yaşandı. Bugün de benzer koşullardan geçiyoruz. ABD Başkanı Donald Trump’a bakın. Dünyanın en büyük gücünün lideri her gün yalan söylüyor, sürekli fikir değiştiriyor, zihinsel durumunun günden güne gerilediği görülüyor.”

Yapay zeka uygulamalarıyla yaptığı denemelere de değinen Todd, “Yapay zekaya Trump ve Hitler hakkında benzer davranış kalıpları üzerinden sorular sorduğunuzda hemen hemen aynı cevapları veriyor. İnsanlar Hitler’in kötü olduğunu görüyordu ama olayların nereye varacağını kestiremiyordu. Bugün de her sabah yeni bir hezeyanla karşılaşıyoruz. Trump bir gün müttefiklerine hakaret ediyor, ertesi gün İran’a saldırıyor, ardından Putin ile müzakere ediyormuş gibi yapıyor. Gerçek risk, hayal gücümüzün eksik olmasıdır. Kendi zihnimizin dahi tasavvur edemediği çok daha korkunç olaylara doğru sürükleniyoruz” dedi.

Kendisini Batı kültürünün sadık bir parçası olarak gördüğünü vurgulayan Todd, Paris ve Cambridge’de eğitim aldığını, annesinin vaktinde Hollywood’a sığındığını belirterek Amerikan dünyasına yakınlığını anlattı.

Amerika’nın 20. yüzyıldaki büyüklüğünü ve üretkenliğini iyi bildiğini söyleyen Todd, “Bu ülkenin aralıksız savaşlar çıkardığını görmek büyük bir trajedidir. Nazizm öncesi Almanya da dünyanın en iyi üniversitelerine ve muazzam bir bilimsel düzeye sahipti. Benzer bir dönüşüm ABD için geçerli. Beynimiz bu hıza yetişemiyor, yaklaşan tehlikenin boyutunu algılamakta bir adım geriden geliyoruz” ifadelerini kullandı.

“Avrupa’daki barış Rusların soğukkanlılığı sayesinde sürüyor”

ABD’nin dış politikasında iki boyutun bir arada işlediğini kaydeden Todd, ilk boyutun gerileyen gücün rasyonel reflekslerini içerdiğini belirtti.

Amerikan askeri-sanayi yapısının artık Ukrayna, İsrail ve olası bir İran gerilimini aynı anda finanse edemediğini ifade eden Todd, Trump’ın Ukrayna’dan çıkma yönündeki ilk adımlarını rasyonel bir hasar azaltma çabası olarak nitelendirdi.

Venezuela hamlelerini, Grönland çıkışlarını ve Avrupalı müttefikleri baskılama siyasetini dikkat dağıtma manevraları olarak tanımlayan tarihçi, asıl tehlikeli boyutun Protestanlığın çöküşünden kaynaklanan nihilist savaş dürtüsü olduğunu aktardı.

İngiltere ve Fransa’nın sınırlı askeri güçlerine rağmen gerilimi tırmandırdığını, Almanya’da ise Friedrich Merz liderliğindeki yeni dönemin doğrudan nihilizme geçtiğini dile getiren Todd, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Almanya kendi içinde derin bir ekonomik krize sürükleniyor. Rusya ile enerji bağlarının kopması, doğalgaz tedarik sorunları ve pazar kaybı Alman sanayisini dağıttı. Şimdi ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak için üretimi askerileştirme yolunu seçtiler. Alman sanayisi yüz binlerce, milyonlarca insansız hava aracı üretip bunları cephede kalan Ukraynalılara dağıtırsa bu durum Ruslar için sorun yaratır. Ancak bu adım doğrudan nükleer risk taşır.”

Moskova yönetiminin akılcı ve savunma odaklı bir strateji yürüttüğünü kaydeden Todd, kamuoyundaki hakim kanaatin aksini savundu:

“Herkes Rusya’nın Avrupa’ya saldırmak istediğini söylüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bu tehdidi dilinden düşürmüyor. Ben tam tersini görüyorum. Rusya’ya yönelik o kadar çok kışkırtma var ki, Avrupa’da barış yalnızca Rusların sakin kalması ve kendilerine özgü bir özdenetime sahip olması sayesinde bozulmadı. Friedrich Merz kalkıp Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden güç Alman ordusuydu. Almanya’nın bu tutumu karşısında Rusların sabrını kaybetme riski var; asıl tehlike budur.”

Todd, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un açıklamalarına kulak verilmesi gerektiğini belirterek doğrudan çatışma ihtimalini şu sözlerle açıkladı:

“Lavrov Avrupalılara açıkça savaş istemediklerini ancak Ukrayna’ya asker gönderilmesinin savaşa giriş sayılacağını söyledi. Böyle bir çatışma Ukrayna’daki savaştan çok farklı ve son derece kısa olacaktır. Rusya’nın hipersonik füze üstünlüğü nedeniyle nükleer silaha dahi başvurmasına gerek kalmaz. Avrupa askeri girişimde bulunursa Ruslar Batı Avrupa’daki askeri sanayi tesislerine hipersonik füzeler yağdırır ve savaş 10 günde sona erer. Bahsettiğim senaryo budur.”

Rusya’nın Avrupa’yı işgal etme hedefi taşımadığını vurgulayan Todd, “Rusya’nın 17 milyon kilometrekarelik toprağı var; Polonya ile yeni sorunlar yaşamak istemez. Ukrayna’da Dinyeper hattına ve Odesa’ya kadar giderek Karadeniz kıyısını güvenceye almak ve geride kalan Ukrayna’yı küçük bir devlete dönüştürmek isteyebilirler. Nüfus yapıları ve stratejik çıkarları Avrupa içlerine yürümeye elvermez. İnsansız hava araçları çağında toprak işgal etmenin ne kadar ağır maliyetler doğurduğunu Ukrayna’da herkes gördü” dedi.

“Avrupalı liderlerin en büyük korkusu barışın gelmesi”

Avrupa’daki siyasi elitlerin kendi iç krizlerinden kaçmak için Rusya ile savaşı göze alan bir retorik geliştirdiğini dile getiren Todd, çatışmanın kaçınılmaz sona yaklaştığını belirtti:

“Ukrayna savaşında son yıla girmiş bulunuyoruz. Ruslar sahada ilerliyor ve bu savaşı askeri olarak kazandılar. En korkunç savaşlar bile eninde sonunda biter. Savaş sona erdiğinde Fransız, Alman ve İngiliz liderler hem kendi halklarına hem de ölüme sürükledikleri, devletleri yerle bir olan Ukraynalılara hesap vermek zorunda kalacak. Yöneticilerimizin asıl korktuğu şey barıştır. Çatışma sürdüğü müddetçe koltuklarını koruyabileceklerini düşünüyorlar. Barış anlaşması imzalandığı an onlara ne yaptıkları sorulacak.”

Fransa’nın iç siyasetinde yaşanan istikrarsızlığa değinen Todd, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un meclisi feshetme kararını anımsatarak, “Son büyük siyasi adımı çılgınca bir parlamento feshi olan bir cumhurbaşkanının bizi Rusya ile çatışmaya soktuğu bir tabloda Fransız toplumu nasıl sakin kalabilir?” sorusunu yöneltti.

“Üretmeyen bir toplumda çalışanlar da sömürü zincirine dahil oluyor”

Fransa’nın toplumsal krizini incelerken sağ çevrelerin kullandığı “büyük nüfus değişimi” kavramı yerine “büyük yavaşlama” tespitini öne çıkaran Todd, nüfusun yaşlanmasıyla her alanda bir durgunluğun hakim olduğunu dile getirdi.

Sanayisizleşmenin toplumsal sınıfları baştan aşağı değiştirdiğini vurgulayan yazar, gençlik yıllarında Fransız Komünist Partisi üyesi olduğunu, Billancourt’taki Renault fabrikasında çalışan işçilerle dostluk kurduğunu anlattı.

Bugün halk sınıflarının sağ partilere oy vermesini marksist bir çerçevede değerlendiren Todd, kitabındaki en sarsıcı bölümlerden birini şu ifadelerle özetledi:

“Son 40 yılda uygulanan küreselleşme, gelişmiş ülkeleri gerçek işçi sınıfından arındırdı. İmalat sanayisi ve üretim faaliyetleri fabrikalarla birlikte Çin’e ve Doğu Avrupa’ya taşındı. Batı’da geriye yalnızca hizmet sektörü ve lojistik kaldı. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden 30 yıllık refah döneminde ulusal zenginliğin temeli ülke içindeki üretimdi. Fabrikalar çalışıyordu, işçi ve köylü sayısı 1978 yılına kadar artış gösterdi. O dönem tüketim toplumu aynı zamanda bir üretim toplumuydu.”

Fransa’nın artık yalnızca bir tüketim toplumuna dönüştüğünü belirten tarihçi, sömürü ilişkilerinin yön değiştirdiğini kaydetti:

“Fransız toplumsal sınıflarının yaşam standardı, artan zorluklara rağmen halen belirli bir seviyede kalabiliyorsa, bu durum Çinli işçilerin ve Bangladeşli çocukların düşük maliyetli emeğine dayanıyor. İster Ulusal Birlik partisine yönelsinler ister şehirli kesimlerdeki Boyun Eğmeyen Fransa seçmeni olsunlar, üretim yapmayan bir toplumda tüketiciler küresel sömürü zincirinin birer parçası haline geliyor. Bu acı verici gerçeği araştırmacı dürüstlüğüyle yazmak zorundaydım.”

“Kapsayıcı egemenlikçilik Fransa için tek çıkış yolu”

Yapay zeka teknolojisinin toplumsal etkilerine de değinen Todd, bu aracın atomize olmuş, toplumsal bağları çözülmüş Amerikan toplumunda yıkıcı sonuçlar yaratacağını söyledi.

Otoriter rejimlerin kolektif denetim mekanizmaları sayesinde süreci daha iyi yönetebileceğini aktaran düşünür, kendisinin de Sümer uygarlığı ve Mezopotamya tarihi üzerine yürüttüğü çalışmalarda ve metin çevirilerinde yapay zekadan faydalandığını ancak bu teknolojinin genel çöküşü durduramayacağını ifade etti.

Görüşmenin son bölümünde entelektüel çevrelerin ve basın mensuplarının tutumunu eleştiren Todd, babası gazeteci Olivier Todd’u anımsatarak gazetecilik mesleğinin ve üniversite dünyasının düşünsel gerileme içinde olduğunu dile getirdi.

Sosyologların ve tarihçilerin toplumsal sorunlar karşısında derin bir sessizliğe gömüldüğünü söyleyen yazar, kitaptaki tek umut verici önerisini “kapsayıcı egemenlikçilik” olarak tanımladı:

“Fransa’da asimilasyon süreci büyük yavaşlama nedeniyle hız kesti. Çıkış yolu, Müslüman göçmenlerin çocuklarını ve torunlarını koşulsuz olarak tam Fransız vatandaşı kabul eden, ulus fikrine dayalı kapsayıcı bir egemenlik anlayışıdır. Televizyon ekranlarında çizilen dini ve etnik nefret ortamının sokaktaki sıradan insanların ilişkilerinde karşılığı yok. Fransız halkı gerçek bir yoksullaşma ve güvenlik kriziyle yüz yüze geldiğinde doğru refleksi gösterecektir. Fransa’nın yapısında tam olarak dibe vurmadan toparlanamamak gibi bir gelenek var.”

Prof. Ulrike Guérot: Çok kutuplu bir dünya yükseliyor, ABD hegemonyası sona ermeli

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB genişleme sürecinde köklü reform planı

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, AB genişleme sürecinde ulusal veto haklarını aşmak amacıyla karar alma sürecinde köklü bir reform peşinde.

Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, önümüzdeki hafta 30’dan fazla üyeden oluşan daha büyük bir Birliğe nasıl hazırlanılacağına dair önemli bir duyuru yaparken AB’nin iç işleyişinde son on yılların en büyük değişikliğine yönelik bir plan sunacak.

Von der Leyen, bunu yaparken Lizbon AB Antlaşması’nda herhangi bir değişiklik yapmayacak.

Rapporteur tarafından incelenen, uzun süredir ertelenen genişleme stratejisine ait iki iç taslak belge, aday ülkelerin AB üyelik sürecinin birçok ara aşamasında 27 ülke arasında oybirliği şartını ortadan kaldırmak için yasal köprü hükümlerinin kullanılmasını öneriyor.

Komisyon başkanının gelecek haftaki planının temelini oluşturacak olan belgelerden birinde, AB’nin daha az uzlaşma ile hareket eder hale gelmesi gerektiği belirtiliyor:

“Uzlaşma, siyasi sahiplenmeyi ve demokratik meşruiyeti güçlendirir. Fakat Birliğin en çok harekete geçmesi gereken alanlarda zamanında alınacak kararları geciktirebilir veya engelleyebilir.”

Bu önlem –ki kendisi de oybirliği gerektiriyor– az sayıda AB üyesinin engellemeleriyle boğuşan Ukrayna, Karadağ ve Kuzey Makedonya gibi ülkelerin üyelik süreçlerini önemli ölçüde hızlandırabilir.

Ayrıca, veto hakkını kaybetmekten çekinen mevcut üyelerden de muhtemelen dirençle karşılaşacak.

Ne var ki taslak, bir hükümetin “hayati ulusal çıkarların” tehdit altında olduğunu düşünmesi halinde devreye sokabileceği bir “acil durum freni” öngörüyor.

Komisyon, yaptırımlar, insan hakları, savunma ve güvenlik ile vergi kaçakçılığı dahil olmak üzere daha geniş bir politika yelpazesinde, nitelikli çoğunluk oylamasının daha düşük eşiğinin –bloğun nüfusunun üçte ikisini temsil eden 15 ülke– uygulanmasını öneriyor.

İç belgede, “Birlik genişledikçe, kararların ertelenmesi veya engellenmesi riski kaçınılmaz olarak artacak,” deniliyor.

Bu amaçla Komisyon, “köprü hükümlerinin kullanılması için bir çalışma programı hazırlayacak.”

“Köprü hükümleri”, AB antlaşmalarında yer alan ve belirli politika alanlarındaki oylama kurallarının, tüm ülkelerin ulusal veto hakkını kullanabildiği oybirliği kuralından nitelikli çoğunluk oylamasına kalıcı olarak değiştirilmesine izin veren geçiş hükümleri.

Bununla birlikte, AB’nin aday bir ülkenin üyelik sürecinin en başında ve sonunda oybirliği şartından vazgeçeceğine dair herhangi bir işaret bulunmamakla birlikte, AB karar alma sürecindeki radikal değişiklik engellerle karşılaşacak.

Bir başka tartışmalı öneri ise, Birlik genişlediğinde AB ülkelerinin yalnızca üçte ikisinin bir Avrupa Komisyon Üyesi atayabilmesi anlamına geliyor.

Mevcut 27 üyeli Birlik kapsamında, dokuz ülke Brüksel’e temsilci gönderme hakkından vazgeçmek zorunda kalacaktır.

Bu durumun, Birliğin genişlemesiyle Brüksel’deki etkilerinin azaldığını tarihsel olarak savunan küçük üye devletleri rahatsız etmesi bekleniyor.

2008’de bir referandumu kaybeden İrlanda, “Komisyon’da her üye devletten bir vatandaşın yer almaya devam edeceği” yönünde bir yasal güvence sahibi ama Dublin bu güvenceyi feda etmek zorunda kalacaktır.

Taslak belgelere göre, yeni üyeler on yıl veya daha uzun bir süre boyunca deneme sürecinde tutulabilir. Bu süre zarfında Brüksel’den daha sıkı bir denetime tabi tutulacaklar.

Bu deneme süresi boyunca uygulanabilecek cezalar arasında, yeni oluşturulan “mali” ve “kurumsal koruma” hükümleri kapsamında, Konsey’deki oy haklarının askıya alınması ve mali cezalar yer alabilir.

Yeni üye ülkelerin, AB’nin geri kalanı tarafından kararlaştırılan kararları engellememek üzere yasal olarak bağlayıcı bir “geçici taahhüt” imzalaması gerekecek.

Ayrıca, adalet ve iç işlerden tarıma kadar AB’nin kilit politika alanlarına katılımla ilgili standart geçici koruma hükümleri de korunacak.

Yeni üye ülkeler, demokratik ve yargısal standartlarda gerileme yaşama durumunda Komisyon’un onları cezalandırmasına olanak tanıyan, süre sınırlı bir “mali koruma” hükümlerine de tabi tutulacak.

Yeni üyeler, katılımdan önce AB fonlarıyla ilgili dolandırıcılık soruşturmaları yürüten Avrupa Savcılığı’na da katılmak zorunda olacaklar.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English