Bizi Takip Edin

Diplomasi

Papa ve Kiliseden savaş karşıtı sesler yükseliyor

Yayınlanma

Papa Leo, Donald Trump’ın İran’da başlattığı savaşı “tüm insanlık ailesi için bir skandal” olarak nitelendirdi.

Vatikan ve Katolik Kilisesi, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, Peter Thiel’in Roma’da verdiği “Deccal dersleri” ve Küba’ya karşı uygulanan abluka nedenile “MAGA” hareketi ve Trump ile örtülü bir mücadele içerisinde.

Geçen ay, başta JD Vance olmak üzere çok sayıda muhafazakâr siyasetçinin destekçilerinden Palantir kurucusu Peter Thiel, Deccal ve kıyametle ilgili son derece gizli ama bir o kadar da tanınmış konferanslarını vermek üzere Avrupa’daydı.

Financial Times’tan (FT) Mattia Ferraresi’ya göre Katolik dünyası onu pek hoş karşılamadı. Katolik din adamları, Palantir’in kurucu ortağını dinlenmeye değer sıra dışı bir Hıristiyan olarak değil, dışlanması gereken tehlikeli bir mürted olarak gördüler.

Katolik basın, onu “çarpık bir siyasi teolojiyi savunan kötü niyetli bir sahte düşünür” olarak eleştirdi ve papalık üniversitesinden bir teolog, Thiel’in kendisinin Deccal olabileceğini öne sürdü.

Thiel’in konuşmaları, Deccal’ın teknolojik ilerlemeyi yavaşlatmaya çalışacağını ve insan inovasyonunu düzenlemeler ve ahlaki kısıtlamalarla zincirleyeceğini ima ediyor.

Papa XIV. Leo da teknolojik gelişme ve yapay zeka konusuna büyük ilgi gösteriyor. “Magnifica Humanitas” başlıklı bir papalık genelgesi yakında yayınlanacak ve insan doğası ile teknolojiyle olan ilişkisine dair Katolik vizyonu üzerine bir değerlendirme sunacak.

JD Vance, Thiel’in bir konferansına katıldıktan sonra Katolik Kilisesi’ne yönelmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile birlikte Vance, yakın tarihteki hiçbir yönetimden daha fazla Kilise öğretileriyle çatışma halinde olabilecek bir yönetimi yöneten en önde gelen Katolikler arasında yer alıyor.

MAGA-Papa gerilimi alttan alta yükseliyor

Leo’dan ateşkes çağrısı

Geçen hafta Papa Leo, bir grup gazeteciye seslendi. Papa mesajında, “Ateşkes çağrısını yinelemek istiyorum; barış için çalışmak, ama silahlarla değil, diyalog yoluyla, herkes için gerçek bir çözüm arayışıyla,” dedi.

Bu, yirmi beş gün içinde papa ve Vatikan’ın İran savaşının sona ermesi için kamuoyuna yaptığı en az on ikinci çağrıydı.

28 Şubat’tan beri Leo, Angelus konuşmaları, papalık kabulleri, Roma cemaatlerindeki vaazlar, aylık dua videosu, havayolu yöneticileri ve askeri papazlara yaptığı açıklamalar ve Dışişleri Bakanı ile Kudüs Latin Patriği aracılığıyla iletilen mesajlar aracılığıyla savaş karşıtı mesajlar veriyor.

Leo ayrıca, “Nefret artıyor ve şiddet giderek daha da kötüye gidiyor. Bir milyondan fazla insan yerinden edildi ve çok sayıda ölü var,” dedi.

Papa, geçen ayki Angelus duasında, “Bombaların gürültüsünün kesilmesi, silahların susması ve halkların seslerinin duyulabileceği bir diyalog ortamı açılması için Rabbe alçakgönüllü dualarımızı sunalım,” demişti.

Vatikan Dışişleri Bakanı ‘önleyici savaş’ doktrinini eleştirdi

Kutsal Makam geleneksel olarak diplomatik tarafsızlığını korusa da Vatikan Dışişleri Bakanı Kardinal Pietro Parolin de açıkça ABD’yi eleştirdi.

Parolin Vatican Media’ya şunları söylemişti:

“Eğer devletlerin, kendi kriterlerine göre ve ulusüstü bir yasal çerçeve olmaksızın ‘önleyici savaş’ yapma hakkına sahip olduğu kabul edilirse, tüm dünya alevler içinde kalma riskiyle karşı karşıya kalır. Uluslararası hukukun bu şekilde aşınması gerçekten endişe verici: adalet, güce yol açtı; hukukun gücü, barışın ancak düşman yok edildikten sonra sağlanabileceği inancıyla, gücün hukukuna yerini bıraktı.”

Beyaz Saray ise Leo’nun çağrılarından rahatsız. Başkan Trump 20 Mart’ta EWTN’e yaptığı açıklamada, papanın barış tavsiyesiyle ilgilenmediğini söyledi.

İki gün sonra Leo’nun son açıklamaları sorulduğunda Trump daha açık sözlü biçimde, “ateşkes istemediğini” vurguladı.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

ABD’li kardinaller daha açık sözlü: “İran’a karşı savaş ahlaki açıdan meşru değil”

Washington DC Başpiskoposu Kardinal Robert W. McElroy da ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının “ahlaki açıdan meşru olmadığını” belirterek, savaşın sona ermesi yönündeki daha ılımlı çağrılarda bulunan Papa’nın ötesine geçti.

Geçen ay Catholic Standard gazetesine verdiği röportajda McElroy şunları söyledi:

“Adil neden kriteri karşılanmamaktadır; zira ülkemiz, İran’ın mevcut ya da yakın ve nesnel olarak doğrulanabilir bir saldırısına yanıt vermiyordu. Papa Benedict’in kategorik olarak belirttiği gibi, Katolik öğretisi önleyici savaşı, yani gelecekteki olaylara dair spekülasyonlarla gerekçelendirilen bir savaşı desteklemez. Önleyici savaş ahlaki olarak kabul edilecek olsaydı, savaşa girme gerekçesiyle ilgili tüm sınırlar aşırı tehlikeye atılmış olurdu.”

McElroy ayrıca, çatışmanın “doğru niyet kriterini” karşılamadığını savunarak, kendi görüşüne göre İran’daki savaşın en endişe verici unsurlardan birinin, ABD’nin hedeflerinin ve niyetlerinin “kesinlikle belirsiz olması.”

McElroy şöyle devam etti:

“(…) bunlar, İran’ın konvansiyonel ve nükleer silah potansiyelinin imhasından rejimin devrilmesine, demokratik bir hükümetin kurulmasına ve koşulsuz teslimiyete kadar uzanmaktadır. Net bir niyetiniz yoksa, adil savaş geleneğinin doğru niyet kriterini karşılayamazsınız.”

ABD’li kardinal, “Mevcut savaş çabamız, Katolik adil savaş öğretisine uymuyor; zira bu savaşın getireceği faydaların, yol açacağı zarardan daha ağır basacağı hiç de açık değil,” diye konuştu.

Kardinalin açıklamaları, Chicago Kardinali Blase J. Cupich’in daha önce, savaş görüntülerini aksiyon filmlerinden alıntılarla karıştıran Beyaz Saray’ın sosyal medyada paylaştığı bir videoyu kınayan bir bildiri yayınlamasının ardından gelmişti.

Cupich, “Gerçek ölümlerin ve gerçek acıların yaşandığı gerçek bir savaşın, sanki bir video oyunuymuş gibi ele alınması mide bulandırıcı,” diye yazmıştı.

Filistin’deki kiliseler “Hristiyan Siyonizmi”ni reddedince ABD tepki gösterdi

Kilise cemaatlerinde endişe artıyor

McElroy, verdiği röportajda, ABD ve İsrail’in İran’a saldırı başlatmasından bu yana, cemaat üyeleri arasında çatışmaya ilişkin “çok ciddi bir endişe” ile karşılaştığını söyledi:

“Neredeyse herkes, Hamaney rejiminin on yıllardır dünyaya terör yayan acımasız ve baskıcı bir hükümet olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini haklı olarak düşünüyor ama bu savaşın kontrolden çıkıp ABD’yi daha da derin bir şekilde içine çekeceğine dair büyük bir endişe var.”

Bazı cemaat üyelerinin kendisine orduda görev yapan çocukları için endişelendiklerini söylediklerini, diğerlerinin ise ABD’nin Irak’taki önceki savaşlarını ve “büyük Amerikan kayıplarına ve muazzam maliyetlere rağmen bu savaşların barış ya da birlik sağlamadığını” hatırlattıklarını ekledi.

Aynı zamanda McElroy, bazı cemaat üyelerinin “bu gerçeklere rağmen, şimdi ABD’nin İran’daki teokrasiyi sona erdirip daha dostane ve barışçıl bir hükümet kurmasının zamanı geldiğine” inandığını da belirtti.

McElroy, “Başpiskoposluğumuzdaki Katoliklerin barış ve bu çatışmanın derhal sona ermesi için dua etmelerinin hayati önem taşıdığına” inandığını söyledi ve şöyle devam etti:

“Vatandaşlar ve inananlar olarak, bu devam eden savaş hakkındaki tutumlarımızı siyasi temsilcilerimize bildirmeli ve çok sevdiğimiz bu ülkeye kendi rehberliğimizi sunmalıyız.”

Kardinal ayrıca “ailelerimizde, cemaatlerimizde ve topluluklarımızda endişeli olanları, Kutsal Ruh’un tesellisinin onlarla olacağı konusunda rahatlatmak gerektiğini” söyledi.

Kardinal şöyle devam etti:

“Son olarak ve en önemlisi, bu savaşın hedeften hedefe, stratejiden stratejiye savrulan uzun süreli bir çatışmaya dönüşmemesini sağlamalıyız. Savaş ve barışla ilgili en önemli Katolik öğretilerinden biri, ulusların savaşı mümkün olan en kısa sürede sona erdirme konusunda katı bir yükümlülüğü olduğu. Bu, savaşa girme kararının ahlaki açıdan meşru olmadığı durumlarda özellikle geçerli.”

Katolik sağ içinde İsrail çatlağı

ABD’deki “MAGA” yanlısı Katolik sağcılar arasındaki İsrail çatlağı son aylarda daha da görünür hale geldi.

Tartışma, Trump’ın Dini Özgürlükler Komitesi’nde yer alan eski Miss California Prejean Boller’in İsrail ve siyonizm konusunda bir tartışma başlatmasıyla patlak vermişti.

Şubat ayındaki bir Kongre oturumunda Prejean Boller, Yahudi tanıklara Siyonizmi benimsememeyi reddetmenin kendisini antisemitik yapıp yapmadığını, Yahudilerin İsa’nın çarmıha gerilmesinden sorumlu olduğuna inanmanın bağnazlık sayılıp sayılmadığını sormuştu.

Komisyon başkanlığını yürüten Teksas Vali Yardımcısı Dan Patrick, onun görevden alınmasını bir nezaket meselesi olarak nitelendirmişve  hiçbir komisyon üyesinin “kendi kişisel ve siyasi gündemleri uğruna bir oturumu ele geçirme” hakkı olmadığını belirtmişti.

Başkanlık Personel Ofisi mart ayında konuyu takip ederek görevden alınma kararını resmileştirdi.

Fakat yakın zamanda, Katolik sağın “en ihtiyatlı diplomatı” sayılan Winona-Rochester Piskoposu Robert Barron, Boller’a doğrudan seslendi ve “O, dini inançları nedeniyle işten çıkarılmadı, aksine, geçen ay Komisyon toplantısındaki davranışları nedeniyle işten çıkarıldı: tanıkları sindirmeye çalışması, kendi görüşünü agresif bir şekilde dayatması, toplantıyı kendi siyasi amaçları için ele geçirmesi,” diye yazdı.

Barron, Boller’ın dini zulüm iddiasını “saçma” ve “mantıksız” olarak nitelendirdi ve ayrıca Siyonizm konusunda Katoliklerin gerçek tutumunu şöyle açıkladı: “antisemitizme karşı kesin bir muhalefet, İsrail’in var olma hakkının kabulü, fakat aynı zamanda Yahudi devletinin ‘eleştiriye kapalı olmadığı’nın da kabulü.”

Prejean Boller ise X’te paylaştığı bir gönderide, Barron’u “özelde bir şey, kamuoyunda başka bir şey söylemekle” suçladı ve aslında kendisinin İsrail hakkındaki görüşlerini benimsediğini öne sürdü.

Daha sonra, ülkedeki en önde gelen Katolik din adamı ve Dini Özgürlükler Komisyonu’nun üyesi New York Kardinali Timothy Dolan, Barron’un açıklamasını retweet ederek, bu açıklamanın sonuçlarını destekledi.

Küba’da Vatikan’ın arabuluculuk çabası

Kilisenin, Amerikan ablukası altındaki Küba ile ilişkilerini sürdürdüğü ve arabuculuk çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor.

Son olarak mart ayında Küba, Vatikan’ın girişimleriyle 51 mahkûmu serbest bıraktı.

Küba Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemişti:

“Küba devleti ile Vatikan arasındaki iyi niyet ruhu ve yakın ve akıcı ilişkiler çerçevesinde –ki bu iki kurum arasında mahkumların durumunun gözden geçirilmesi ve serbest bırakılması konusunda tarihsel olarak iletişim sürdürülmüştür– Küba hükümeti önümüzdeki günlerde hapis cezasına çarptırılmış 51 kişiyi serbest bırakma kararı almıştır. Bu kişilerin hepsi cezalarının önemli bir kısmını çekmiş ve cezaevinde iyi hal sergilemiştir.”

Mart 2025’te de, yine Vatikan’ın arabuluculuğunda yapılan bir başka anlaşma kapsamında 553 mahkûma erken tahliye izni verilmişti.

Mahkûmların serbest bırakılması, Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez’in Vatikan’da Papa Leo ile görüşmesinden iki hafta sonra gerçekleşti.

Papa: Sevgili Küba halkının acılarını artırabilecek her tür eylemden kaçının

Washington Post’ta yer alan bir haberde ise, Papa XIV. Leo ile yapılanlar da dahil olmak üzere üst düzey toplantılarda Küba yetkilileri, Vatikan’dan ABD ile arabulucu rolünü üstlenmesini talep ettiler.

Görüşmelere yakın birkaç kaynağa göre, buradaki amaç müzakereleri kolaylaştırmak ve Beyaz Saray’ın, Küba’yı fiili bir petrol ablukası yoluyla izole etmeye yönelik baskı kampanyasının hafifletilmesini sağlamak.

1998’de Ada’yı ziyaret eden II. John Paul’dan bu yana papalar, Havana’ya yönelik geniş kapsamlı ABD ticaret ambargosunu kınıyorlar.

Vatikan, Mart 2016’da Başkan Barack Obama’nın Küba’ya yaptığı tarihi ziyaretin diplomatik zeminini hazırlamıştı.

Birkaç kişinin belirttiği üzere, şu anki umut, yeni bir Amerikalı papanın liderlik ettiği saygın bir kurumun, “Küba’yı ele geçirmekle” tehdit eden Başkan Donald Trump üzerinde ve Havana’da rejim değişikliği için baskı yapan yönetimindeki Katolik şahinler üzerinde daha fazla etki sahibi olabileceği düşüncesine dayanıyor.

ABD-Küba Ticaret ve Ekonomi Konseyi Başkanı John S. Kavulich, “Kübalılar her zaman Vatikan’ın bir tür sihirli bir güce sahip olduğuna inanmışlardır ve Vatikan’ın onayı sayesinde Küba’ya yatırdıklarından daha fazlasının geri döneceğine inanıyorlar,” diye konuştu.

Küba’daki Katolik Kilisesi, önemli bir kurum olmaya devam ediyor ve sesini daha fazla duyurur hale geldi.

Ada’daki piskoposlar ocak ayı sonunda “Küba’nın ihtiyaç duyduğu siyasi değişiklikler” için cesur bir çağrıda bulundular.

Fakat piskoposlar, “hükümetlerin anlaşmazlıklarını ve çatışmalarını zorlama veya savaş yoluyla değil, diyalog ve diplomasi yoluyla çözebilmeleri gerektiğini” de belirttiler.

Leo da bir kamuoyu çağrısında bu sözleri yineledi ve 1 Şubat’ta, “sevgili Küba halkının acılarını artırabilecek her türlü şiddet ve eylemden kaçınmak” amacıyla “tüm sorumlu tarafları” diyaloğa davet etti.

Diplomasi

İngiltere, Chagos Adaları anlaşmasını gözden geçirecek

Yayınlanma

İngiltere Savunma Bakanı, Birleşik Krallık’ın Chagos Adaları’nı Mauritius’a devretme anlaşmasını yeniden gözden geçirdiğini açıkladı.

Wes Streeting, ABD Başkanı Donald Trump’ın salı günü BM Genel Kurulu’nda bu anlaşmayı “berbat” olarak nitelendirmesinin ardından, anlaşmanın yeniden değerlendirildiğini doğruladı.

Orijinal anlaşmaya göre Birleşik Krallık, bu bölgenin egemenliğini Mauritius’a devredecek ve Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu nedeniyle büyük önem taşıyan bölgedeki ortak Birleşik Krallık-ABD askeri üssünü kiralamak için yılda ortalama 101 milyon sterlin (136 milyon dolar) ödeyecekti.

Nisan ayında, eski Başbakan Keir Starmer döneminde imzalanan anlaşma, Trump’ın desteğini çekmesi nedeniyle süresiz olarak askıya alınmıştı.

Streeting, “ABD anlaşmayı desteklemediği için” anlaşmayı “gözden geçirmek zorunda olduklarını” söyledi.

“BBC Breakfast” programına verdiği demeçte Bakan, “Başkan Trump’ın dün söyledikleri yeni bir şey değildi, fakat bence bu, mevcut haliyle Chagos anlaşmasına ilişkin tutumunun değişmediğini kesin bir şekilde ortaya koyuyor” dedi ve şöyle devam etti:

“Bu nedenle, anlaşmayı destekleyebileceğimiz bir noktaya getirmek için Amerikalı müttefiklerimizle, Başkan Trump ve yönetimiyle daha fazla çalışmamız gerekiyor.”

Başbakan Andy Burnham da, hükümetinin anlaşmazlığı çözme ve Diego Garcia’daki ABD-İngiltere ortak askeri üssünün uzun vadeli işleyişini sürdürme konusundaki kararlılığını koruduğunu belirtti.

Trump, Chagos dosyasını tekrar açtı

Reuters’a göre⁠, Burnham New York’a gitmeden önce Mauritius Başbakanı Navin Ramgoolam ile görüştü.

Her iki lider de dışişleri bakanlarının BM Genel Kurulu sırasında bir araya gelmesi konusunda mutabık kaldı.

Burnham’ın, “Güvenliğimiz ve müttefiklerimizin güvenliği için hayati önem taşıyan üssün uzun vadeli işleyişini güvence altına alma konusunda kararlılığımızı sürdürüyoruz,” dediği aktarıldı.

İngiltere, 2025 yılında Chagos Takımadaları üzerindeki Mauritius egemenliğini tanıyan bir anlaşma imzalayarak, iki yüzyılı aşkın süredir devam eden İngiliz kontrolüne son verdi.

İngiliz Parlamentosu, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli yasama sürecini henüz tamamlamadığından, bu düzenleme henüz yürürlüğe girmedi.

Trump, daha önce bu anlaşmayı “büyük bir hata” olarak nitelendirmiş ve bu devrin Diego Garcia üssünün güvenliğini etkileyip etkilemeyeceği konusunda endişeler dile getirmişti.

Trump’ın muhalefeti nedeniyle İngiltere’deki yasama süreci askıya alınmıştı.

Burnham, üç hükümetin henüz bir çözüme ulaşamadığını kabul ederken, İngiltere’nin bir çözüm bulmak için Mauritius ve ABD ile işbirliği yapacağını söyledi.

Trump’ın Chagos çıkışında İngiliz sağı ve “Çin şahinleri” etkili oldu

Üs, Hint Okyanusu, Orta Doğu ve Asya’daki Amerikan ve İngiliz askeri operasyonlarına destek sağlıyor.

Konumu, iki ülkeye önemli deniz ticaret yollarına erişim imkânı sunarken, aynı zamanda yoğun nüfuslu bölgelerden uzakta bir operasyon platformu veriyor.

İngiltere hükümeti⁠ daha önce, anlaşmanın üssün tam operasyonel kontrolünü korurken Washington ile savunma ilişkilerini de güçlendireceğini belirtmişti.

Mauritius açısından bu anlaşma, ülkenin 1968’de bağımsızlığını kazanmasının ardından on yıllarca süren bir egemenlik anlaşmazlığını çözüme kavuşturacak.

İngiltere, bağımsızlık öncesinde Chagos Adaları’nı Mauritius’tan ayırmış ve askeri üssün inşası sırasında Chagosluları topraklarından sürmüştü.

BM Genel Kurulu toplantısı, Mauritius’a anlaşmayı ilerletmek için bir fırsat daha sunuyor.

Fakat anlaşmanın uygulanması, giderek daha fazla, İngiltere’nin Trump’ı devrin Amerikan güvenlik çıkarlarını zayıflatmayacağına ikna edip edemeyeceğine bağlı hale geliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Hürmüz Boğazı’nı bypass etmek için 10 milyar dolarlık fon önerdi

Yayınlanma

ABD, Hürmüz Boğazı’nı bypass etmek üzere Arap devletleriyle 10 milyar dolarlık bir ortak yatırım fonu üzerinde görüşüyor.

Financial Times’ın (FT) eline geçen bir sunum taslağına göre, Washington, “Müttefik İnşaat ve Mutemetlik Ortaklığı” olarak bilinen bu girişime 5 milyar dolarlık bir katkı taahhüt ederken, bölge devletlerinden de yeni bir holding şirketine benzer bir miktarda fon sağlamaları bekleniyor.

Bu girişim, savaş öncesinde dünyadaki petrol ve gazın yaklaşık beşte birinin geçtiği su yolu olan Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere saldırarak bölgenin enerji ihracatını aksatma konusunda İran’ın elindeki kozu amaçlıyor.

Sunumda ortaklık, “Orta Doğu’daki müttefik ülkelerde ve bu ülkeler arasında stratejik enerji ve altyapı varlıklarına” yatırımı teşvik edecek “50 milyar doların üzerinde tarihi bir yatırım platformu” olarak tanımlandı.

Bu kapsamda varlık fonları ve özel sermaye şirketlerinin holding şirketi ile birlikte yatırım yapabileceği belirtildi.

Sunumda, Blackstone, BlackRock’un Global Infrastructure Partners ve KKR gibi yatırımcılar örnek olarak gösterildi.

Konuya yakın bir kaynak, sunumda adı geçen yatırım şirketlerinden en azından bazılarının, Donald Trump yönetiminin taslak teklifte kendilerinden bahsettiğini fark ettiklerinde “hazırlıksız yakalandıklarını” söyledi.

Konuyla ilgili bilgilendirilen diğer üç kişi de ABD’nin bu teklifi bölgesel ortaklarla görüştüğünü doğruladı.

Sunumda, ABD’nin ortaklık yönetim kuruluna başkanlık edeceği ve Washington ile Arap devletleri arasındaki teknik müzakerelerin Ekim ayında başlayacağı belirtildi.

Boğazdan geçen trafiğin durdurulması, küresel petrol ve doğalgaz fiyatlarını yukarı çekti.

Brent ham petrolü varil başına 100 doların biraz altında işlem görüyor. ABD’de ise bir galon dizel fiyatı rekor seviyelere ulaştı.

Sunum şöyle devam etti:

“Pakt, ihracatın devamlılığını sağlamak ve tek bir darboğazın bölgesel enerji akışını durduramamasını garanti altına almak için oluşturulmuş bir işbirliği mekanizmasıdır. Hiçbir ülke bu yedekleme sistemini tek başına kuramaz; ne kadar çok rota varsa, düşmanların küresel enerji sistemleri üzerindeki etkisi o kadar azalır.”

İran, Şubat ayında ABD ve İsrail’in savaş başlatmasının ardından Hürmüz Boğazı’ndaki nakliyeyi neredeyse durma noktasına getirdi ve bu kapalı boğazı, Trump yönetimi ile mücadelesinde en önemli baskı aracı haline getirdi.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dahil bazı Körfez ülkeleri, boğaza olan bağımlılıklarını azaltmak amacıyla ham petrolü Hürmüz dışındaki limanlara taşımak için yeni boru hatlarını şimdiden tartışıyor veya planlıyor.

Fakat bu altyapı da saldırılara karşı savunmasızdır. Bu ay Riyad, petrol zengini doğu bölgelerinden Kızıldeniz kıyılarına ham petrol taşımak için kullandığı hayati öneme sahip Doğu-Batı boru hattını bir insansız hava aracının altyapıya isabet etmesinin ardından kapattı.

ABD, bazı petrol tankerlerine Hürmüz Boğazı’ndan dışarıya çıkışta eşlik etse de, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG), petrokimyasallar ve gübre hammaddeleri dahil olmak üzere diğer önemli emtiaların bu su yolundan geçişi ihmal edilebilir düzeyde.

Uluslararası Kriz Grubu’nun program direktörü Michael Wahid Hanna, projelerin iktisadi açıdan mantıklı olması halinde Arap devletlerinin ABD ile yatırım yapacağını söyledi:

“Birçok kişi, alternatif rotalar bulmayı ve daha fazla dayanıklılık sağlamayı düşünmeye başladı; bunların hepsi makul fikirler. Ama bu ülkelerin, sırf Donald Trump için hayali iktisadi projelere girişeceklerini görmeyeceksiniz. Bu ülkeler, çatışmaların azaldığı ve petrol fiyatlarının daha istikrarlı bir seviyeye oturduğu bir dünyada bu yatırımların nasıl görüneceğini akıllarında tutacaklar.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Trump, Orta Doğu liderleri ile buluştu

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, BM Genel Kurulu kapsamında Körfez, Lübnan, Mısır, Suriye, Türkiye ve Ürdün liderleri ile bir araya geldi.

Trump, temsil edilen ülkeleri “ABD’nin dostları, müttefikleri ve ortakları” olarak nitelendirdi. Orta Doğu’daki barış ve refah hakkında konuşan Trump şöyle konuştu:

“Daha güvenli ve daha müreffeh bir Ortadoğu için çabalarımızı sürdürmek üzere, Amerika’nın en büyük ve en yakın dostları, müttefikleri ve ortaklarından bazılarıyla burada bulunmak benim için bir onurdur. Burası özel bir yer ve ben siyasete girdiğimden bu yana geçen süre içinde daha da özel hale geldi… Bu masada oturan pek çok harika dostum var. Hepsi muhteşem insanlar ve biz onların hayatlarının iyi geçmesini sağlıyoruz.“

Etrafındaki masada yer alan her ülkenin ”olağanüstü” olduğunu ekleyen Trump, Ocak 2025’te göreve geldiğinden bu yana bu ülkelerden gelen ve toplamda yaklaşık 21 trilyon dolar tutarındaki ABD yatırımları için onlara teşekkür etti.

Özellikle, ilk görev döneminden beri yakın bir dostluk kurduğu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile olan yakın ilişkilerden de bahsetti ve Erdoğan’a teşekkür ederek onu “harika bir adam” ve “çetin ceviz” olarak nitelendirdi.

ABD Başkanı, ABD ve İran temsilcileri arasında yakın zamanda gerçekleştirilen bir toplantının verimli geçtiğini de belirtti.

Trump, bölgenin yüksek enerjiyle dolu olduğunu esprili bir şekilde dile getirdi fakat bunun bazen “çok yüksek enerji” anlamına geldiğini de belirtti.

Trump, İran’la bir anlaşmaya varılması yönünde “büyük bir ivme” olduğunu söyledi. Bu açıklamadan birkaç saat önce BM Genel Kurulu kürsüsünden ise ABD’nin ya Tahran’la bir anlaşma yapabileceğini ya da onu “yok edebileceğini” öne sürmüştü.

Trump, Salı günü erken saatlerde dünya liderlerine yaptığı yaklaşık 35 dakikalık konuşmasında, “Almam gereken büyük bir karar var. İran’la, onların ülkeyi yeniden inşa etmelerine ve eskisinden çok daha büyük, belki de Orta Doğu’nun hatta dünyanın en büyük ülkelerinden biri haline getirmelerine imkân verecek bir anlaşma mı yapılacak? Yoksa İslam Cumhuriyeti’ni yok mu edeceğim ve bunu hızlıca mı yapacağım, onlara bir daha insanları ve ülkeleri öldürme ve yok etme şansı hiç vermeden?” demişti.

ABD’nin “İran’ı finansal olarak tamamen izole etmeyi” hedeflediğini belirten Trump, “Umarım çok geç olmadan doğru şeyi hızlıca yaparlar; biliyorsunuz ki bir gün çok geç olacak ve onların bir ulus olarak hayatta kalmasına izin verme şansımız kalmayacak,” diye ekledi.

Trump ayrıca İran’ın nükleer programına da değinerek, Tahran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemenin ABD’nin kampanyasının temel hedeflerinden biri olmaya devam ettiğini belirtti.

Trump şöyle devam etti:

“Yaptıklarımızın büyük bir kısmı, belki de %99’u, İran’ın nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak içindi; o tesisler havaya uçuruldu. Bir tanesini daha, Kazma Dağı’nı havaya uçurmak zorunda kalabiliriz. Orada pek fazla faaliyet görmüyoruz, fakat görürsek derhal havaya uçururuz.”

Al-Monitor’un ileriye dönük bir yol haritası konusunda bir uzlaşma olup olmadığını sorması üzerine, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye ile Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, “İleriye dönük bir yol haritasına ihtiyacımız olduğu konusunda bir uzlaşma var; tek uzlaşma budur,” dedi.

Ayrı bir gelişmede, Ürdün Kralı Abdullah, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada toplantının “çok iyi” geçtiğini söyledi.

Bir muhabirin İran’la yapılan toplantı hakkında sorduğu soruya Witkoff, “Şu anda kendimi çok iyi hissediyorum,” diye yanıt verdi.

Körfez ülkeleri, çatışma devam ederken İran ile diplomatik kanalları açık tutmaya çalışıyor. Pazar günü, BAE cumhurbaşkanlığı danışmanı Enver Gergeş, Al-Monitor’a verdiği demeçte, Washington ile Tahran arasındaki görüşmelere paralel bir bölgesel diyalogun eşlik etmesi gerektiğini söyledi.

Körfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor

Gergeş, “Hepimizin nasıl bir bölge istediğine, nasıl bir istikrar için dua ettiğimize ve kalkınmanın hangi temel unsurlarına ihtiyacımız olduğuna dair bu tür tartışmaların –ki bu tür tartışmalar istikrarla çok yakından bağlantılıdır– İran-ABD düzeyinde gerçekleşebileceği gibi, İran-Arap düzeyinde de gerçekleşmesi gerektiğine dair yeni bir zihniyete ihtiyacımız var,” dedi.

BM Genel Kurulu’nda ise bölge liderleri İsrail’e sert çıktı. Ürdün Kralı II. Abdullah, New York’ta düzenlenen 81. BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Filistin meselesini ön plana çıkarırken, İsrail’in “korkutucu boyutlarda” cezasızlıkla hareket eden bir “bölgesel tehdit” olduğunu belirtti.

Etkinliğin açılış gününde, “bilginin boyutu ve değişimin hızının eşi benzeri görülmemiş” olduğu “tarihte eşsiz bir an”a değindiği coşkulu bir konuşma yaptı.

Kral, “Her gün, dikkatimizi gerektiren yeni bir kriz, yeni bir trajedi, yeni bir acil durum ortaya çıkıyor. Her nesil, karşılaştığı zorlukların benzersiz olduğuna inanır; belki de bizim için bu doğru,” diye ekledi.

Hüseyin şöyle devam etti:

“Dünyamızın bu bölgesindeki bir krizin sadece bu bölgeyle sınırlı kalacağına dair herhangi bir şüphesi olan varsa, Mumbai’den Madrid’e ve Minnesota’ya kadar sıradan ailelerin enerji ve market faturalarına bir baksın. İran savaşı, istikrarsızlığın ticareti, yatırımı ve bölge dışındaki insanların yaşamlarını ne kadar çabuk altüst edebileceğini göstermiştir.”

Yıllardır BM’de Filistin-İsrail çatışmasının çözümsüz kalmasının tehlikeleri konusunda uyarıda bulunduğunu hatırlatan Kral, uluslararası toplumun çatışmayla yüzleşip onu çözmek yerine onu “yönetmeyi” tercih ettiğini savundu ve “dünyanın en uzun süren işgallerinden biri” ışığında uluslararası hukukun değerini ve meşruiyetini sorguladı.

Ürdün Kralı şöyle devam etti:

“Uluslararası hukuk on yıllardır görmezden gelinebiliyorsa, o zaman bu hukukun tam olarak ne değeri var? Ve ihlallerini bile dile getirmiyorsak, onu nasıl uygulayabiliriz? Gazze’de kanıtlar çok açık: Sözde ateşkesin ilk 300 gününde en az 300 Filistinli çocuk öldürüldü.”

Kral, İsrail hükümetini “kuralları değiştirerek”, Gazze’deki saldırıları ve sivil altyapının tahribatını sürdürerek ve savaşın yıktığı Filistin bölgesinden çekilmeyi reddederek kınadı.

Batı Şeria’daki İsrail faaliyetlerinin zorla yerinden etme politikası olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirten Hüseyin, uluslararası topluma Gazze ve Batı Şeria’yı Filistin halkının tek bir bütünün parçası olarak ele alması çağrısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English