Ortadoğu
Filistin’deki kiliseler “Hristiyan Siyonizmi”ni reddedince ABD tepki gösterdi

Ocak ayının sonunda, Kudüs’teki patrikler ve Kilise liderleri, Hristiyan Siyonizmini açıkça reddettiklerini belirten önemli bir bildiri yayınlayınca ABD ve İsrail ile ipler gerildi.
Bildiri, sadece netliği ile değil, yayınlandığı zaman ve önde gelen bir Hristiyan Siyonist olan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin tepkisi ile de dikkat çekti. Huckabee, patriklerin açıklamasına kamuoyuna açık bir şekilde yorum yapmak zorunda hissetti.
Patriklerin açıklaması şu şekildeydi:
“Kutsal Topraklar’daki Patrikler ve Kilise Liderleri, inananların ve dünyanın önünde, bu topraklardaki Mesih’in cemaatinin, yüzyıllar boyunca kutsal görevlerini sadık bir bağlılıkla yerine getiren Apostolik Kiliselere emanet edildiğini teyit ederler. Hristiyan Siyonizmi gibi zararlı ideolojileri savunan yerel şahıslar tarafından son zamanlarda gerçekleştirilen faaliyetler, halkı yanıltmakta, kafa karışıklığı yaratmakta ve cemaatimizin birliğini bozmaktadır. Bu girişimler, Kutsal Topraklar ve daha geniş Orta Doğu bölgesinde Hristiyanların varlığını tehlikeye atabilecek bir siyasi gündemi dayatmaya çalışan İsrail ve ötesindeki bazı siyasi aktörlerin hoşuna gitmektedir.”
Bildiri, Roma Katolik, Rum Ortodoks, Ermeni, Doğu Katolik ve diğer Ortodoks kiliselerinin liderlerini içeren bir çatı kuruluş olan Kudüs Patrikleri ve Yerel Kiliseler Liderleri başlığı altında yayınlandı.
Mondoweiss’a göre, patrikleri özellikle rahatsız eden şey, giderek yaygınlaşan bir eğilim gibi görünüyor: resmi siyasi çevrelerde hoş karşılanan, kendilerini İsrail veya Kutsal Topraklar’daki Hristiyanları temsil ettiklerini iddia eden, fakat Hristiyan Siyonist teolojiyi savunan, kendi kendilerini atayan yerel şahısların veya grupların desteklenmesi.
Son zamanlarda, bu tür toplantılara Büyükelçi Huckabee de dahil olmak üzere üst düzey ABD ve İsrail yetkilileri katılıyor ve bu durum, Kilise liderlerinin tarihi otoritesine ve Hristiyan inancının bütünlüğüne giderek artan bir tehdit oluşturuyor.
Mondoweiss’a göre bu girişimler, imparatorluk, sömürgecilik ve işgal tarih boyunca Filistin’deki Hristiyan toplulukların birliğini koruyan ve “Statüko” olarak bilinen asırlık kilise yapılarını zayıflatıyor.
Bu nedenle Huckabee, patriklerin açıklamasına kamuoyuna açık bir şekilde yorum yapmak zorunda hissetti. X’te yaptığı açıklamada büyükelçi, “‘Hristiyan’ unvanını alan hiç kimsenin neden Siyonist olmaması gerektiğini anlamakta zorlanıyorum,” dedi.
İsrailli Hristiyan Siyonist, Ürdün ve Rum Ortodoks Patrikliğini suçladı
Kilise liderlerinin kınadığı “Hristiyan Siyonizmi” anlayışını yayan kişinin, İsrailli Hristiyan Ses savunma grubunun kurucusu Ihab Shlayan olduğu düşünülüyor.
Shlayan, bu bildirinin Filistin Yönetimi ve Ürdün’ün baskısı altında bulunan Kudüs’teki Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından kaleme alındığını öne sürdü.
Shlayan, “Patrikhanenin tamamını ve Doğu Kudüs’ün tamamını kontrol edenler Ürdün Vakfı ve Filistin Yönetimi,” dedi.
Vakıf, Müslümanlar için Harem’üş Şerif’i yöneten Ürdün kontrolündeki vakfı ifade ediyor.
Shlayan, bu açıklamanın, kilise liderleri ve diğerlerinin onun bunu yapmaya yetkisi olmadığını düşündüğü bölgelerdeki Hristiyanlar adına yürüttüğü sosyal yardım faaliyetlerinin bir sonucu olduğunu savundu.
Shlayan şu iddialarda bulundu:
“Son zamanlarda [İsrailli Hıristiyan Sesi’nin dahil olduğu] o kadar çok olay yaşandı ki, [Rum Ortodoks] patrik, Filistin topraklarındaki Hıristiyanlar adına orada yaşadıkları zorluklar hakkında konuştuğum için Ürdün ve Filistin Yönetimi’nden baskı almaya başladı. İsrail ve ABD uyanıp işlerin böyle devam edemeyeceğini anladıkları gün, bu tür açıklamalar yapılmayacak.”
25 yıl boyunca orduda görev yapan yedek İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) yarbayı Shlayan, Haziran 2024’te ordudan emekli olduktan sonra, devleti açıkça destekleyen İsrailli Hristiyanlardan oluşan bir hareket oluşturma çabalarını kamuoyuna duyurdu.
2012 yılından beri Hristiyan Topluluğu Taslak Hazırlama Forumu ve ilgili kuruluşlarda sessizce faaliyet göstererek, İsrailli Hristiyanları IDF’ye katılmaya teşvik ediyor.
9 Ocak günü Huckabee, Kudüs’teki ABD büyükelçiliğinde Shlayan ve beraberindeki heyeti ağırlamıştı.
Shlayan ayrıca, 12 Ocak’ta İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un, Patrikler ve Kilise Liderleri grubu da dahil olmak üzere Hıristiyan liderler için düzenlediği Yeni Yıl resepsiyonuna davet edilmişti.
Carlson ile Huckabee arasında “zulüm gören Hristiyanlar” tartışması
Öte yandan ABD’li muhafazakâr sunucu ve yorumcu Tucker Carlson, Huckabee ile mülakat yapmak için İsrail’e gidecek.
Carlson, programında Huckabee’nin, İsrail’in Hristiyanlara yönelik “şok edici” muamelesine karşı yeterince mücadele etmediğini öne sürünce, ikili X’te tartışmaya başlamıştı.
Geçen hafta Ürdün’den yayınlanan “The Tucker Carlson Show” programında Carlson, “ABD tarafından finanse edilen İsrail hükümeti Kutsal Topraklardaki Hristiyanlara nasıl davranıyor?” başlıklı programında Orta Doğu’daki Hristiyanların maruz kaldığı muameleyi vurguladı.
Videoda Carlson, “Mike Huckabee veya [Teksas Senatörü] Ted Cruz gibi Amerikan Hristiyan liderlerin, yaptıklarını haklı çıkarmak için İncil’e atıfta bulunan kişilerin” neden Orta Doğu’daki Hristiyanlarla konuşarak durumun gerçeğini öğrenmediklerini sorguladı.
Carlson, kendi sorusuna yanıt olarak, “Sadece tahmin edebiliriz. Onlar diğer tarafı finanse ettiler,” diye ekledi.
Evangelist bir papaz olan Huckabee, suçlamalara X’ten yanı vererek, “Beni konuşmak yerine, neden gelip benimle konuşmuyorsunuz? Orta Doğu konusunda çok fazla tartışma yaratıyor gibisiniz. Neden ışıkta korkuyorsunuz?” diye sordu.
Birkaç saat içinde Carlson’un X sayfasında şu yanıt yayınlandı:
“Teşekkürler. Çok isterim. Bugün ofisinize ulaşıp röportaj ayarlayacağız. Çok teşekkürler.”
Huckabee, kişisel X hesabından yaptığı paylaşımda, bu sohbeti sabırsızlıkla beklediğini yazdı.
Salı günü, Kanal 13’ün gece haber programı “HaTzinor”, İsrail hükümetinin Carlson’un ülkeye girişine izin vermemeyi düşündüğünü, fakat bunun “diplomatik bir olaya” yol açabileceği endişesiyle sonunda bu kararı almadığını bildirdi.
Carlson, Huckabee ve İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli tarafından giderek daha fazla eleştiriliyor.
Chikli, geçen ayın sonlarında antisemitizmle mücadele konulu bir konferans düzenledi ve Carlson’u “aşırı sağcı antisemitizm”in en önemli örneği olarak gösterdi.
Konferans sırasında Huckabee, Carlson’a “ne olduğunu” bilmediğini belirterek, “Fox News’teyken yaptıklarından daha fazla kazanç elde etmek için mi bunu yapıyor? Öyle olmasaydı bunu yapmazdı,” dedi.
Hristiyan Siyonistler 2027’de büyük bir zirve düzenlemeye hazırlanıyor
Ynet’e konuşan The Joshua Fund’ın kurucusu Joel Rosenberg’e göre, “İsrail topraklarını seven Hristiyan Siyonistler”, ABD’deki İsrail karşıtı ve antisemitik aşırılık yanlıları tarafından “saldırı altında.”
Rosenberg, “Epicenter Zirvesi” olarak adlandırdığı etkinlik için 3.000 evanjelik Hristiyanı İsrail’e getirmeyi umuyor.
Etkinlik, 7 Nisan 2027’de papazları, bakanlık liderlerini, “dua savaşçılarını” ve sıradan insanları Kudüs’e getirmek amacıyla düzenleniyor.
Zirveye hâlâ bir yıldan fazla zaman olmasına rağmen, Rosenberg, kilise liderlerinin etkinlik etrafında turlar planlayacaklarını ve cemaat mensuplarını Kutsal Toprakları ziyaret etmeye ikna ederek, COVID-19 ve iki yılı aşkın süren savaşın ardından “Hıristiyan turizmini yeniden canlandırmaya” yardımcı olacaklarını umduğunu söyledi.
Zirvede, Isaac Herzog, Mike Huckabee ve tanınmış papazlar Jack Graham ve Greg Laurie gibi birçok önemli isim konuşma yapacak.
Rosenberg, zirveyi duyurduktan birkaç gün sonra geçen hafta yaptığı telefon röportajında şunları söyledi:
“Tucker Carlson, Candace Owens, Nick Fuentes ve diğerleri gibi aşırı sağcı seslerde gördüğümüz şey, İsrail’i seven Hristiyanlara yönelik doğrudan bir saldırıdır. Tucker Carlson, Hristiyan Siyonizminin bir beyin virüsü veya sapkınlık olduğunu söylediğinde, bu sadece İsrail ve Yahudi halkına yönelik bir saldırı değil, her bir Hristiyana yönelik bir saldırıdır.”
Şu anda Kudüs’te yaşayan ve Hristiyan web sitesi All Israel News’ü yöneten Rosenberg, 1948’de İsrail’in “yeniden doğuşunun”, “insanlık tarihindeki en heyecan verici İncil kehanetlerinden biri” olduğunu, fakat “Tucker’ın ve Candace’ın bundan nefret ettiğini” ileri sürdü ve “Tanrının İsrail’i ve Yahudi halkını kutsadığı gerçeği değişmiyor,” dedi.
Toplantı, Hristiyanları eğitmek amacıyla İncil’in söylediklerini öğretme, inceleme ve tartışma gününden oluşacak.
Ayrıca katılımcılara İsrail ile yeniden bağlantı kurma veya bazı durumlarda ülkeyi ilk kez ziyaret etme fırsatı da sunacak.
Trump yönetiminde Hristiyan Siyonizmi etkileri
ABD Başkanı Donald Trump’ın kurduğu Dini Özgürlük Komitesi’nde, İsrail’in kuruluşunun İncil’de müjdelendiğini ileri süren çok sayıda isim var.
Örneğin komite üyesi Paula White-Cain şöyle yazmıştı:
“İncil’de, Yaratılış 12:3’te, Rab bize İbrahim ile yaptığı antlaşmayı hatırlatır: ‘Seni kutsayanları kutsayacağım, seni lanetleyenleri lanetleyeceğim; ve senin aracılığınla yeryüzündeki tüm aileler kutsanacak.’ Bu sadece Yahudi halkı ile değil, İsrail ulusu ile de ilgilidir. Ve insanlık tarihinin bu önemli döneminde, bizler İSRAİL’in yanında DURMAYA çağrılıyoruz! Bu siyasetle ilgili değil; bu, Tanrı’nın SÖZÜ ile uyum içinde yaşamakla ilgili!”
Geçen hafta yapılan bir panelde, 2025 yılında Katolik Kilisesine giren komite üyesi eski Miss California Carrie Prejean Boller, siyonistlerle girdiği tartışma nedeniyle gündemdeydi.
Hukuk öğrencisi Yitzchok Frankel ve Yeshiva Üniversitesi Rektörü Haham Ari Berman ile yaptığı tartışmada, Katoliklerin siyonist olmak gibi bir zorunluluğu olmadığını söyleyen Boller, anti-siyonizmin anti-semitizm demek olduğu yönünde bir cevap aldı.
Ortadoğu
Berri: Bu anlaşma asla yürürlüğe girmeyecek ve uygulanmayacak

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Washington’da ABD ara buluculuğunda imzalanan çerçeve anlaşmasına sert tepki göstererek, bu mutabakatı Lübnan tarihinin en ağır tavizlerinden biri olarak nitelendirdi. Berri, ülkenin ulusal egemenliğini koruma kararlılığını vurgularken, ordu komutasındaki olası bir görevden alma girişimine karşı da net bir uyarıda bulundu.
Lübnan’da hükümet yetkilileri ile İsrail arasında Washington’da ABD nezaretinde imzalanan çerçeve anlaşmasının ardından, başkent Beyrut’taki Meclis Başkanlığı makamı olan Ayn el-Tine Sarayı’nda derin bir huzursuzluk hakim.
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile süregelen siyasi kopuşu ve anlaşmaya yönelik gösterdiği kararlı direnç, ülkedeki anayasal ve askeri dengelerin hassas bir dönüm noktasına geldiğini gösteriyor.
Meclis Başkanı Berri, Cumhurbaşkanı Avn ile olan ilişkisinin mevcut durumunu tarif ederken, “Ne o beni arıyor ne de ben onu arıyorum” ifadelerini kullandı.
Resmi açıklamaların ve diplomatik nezaket kurallarının ötesinde, Beyrut yönetiminin attığı bu adımın, Meclis Başkanı Berri’nin uzun süredir savunduğu ulusal ilkeleri çiğnediği belirtiliyor.
Berri’nin siyasi çizgisine göre, İsrail ile yapılacak her türlü müzakerenin katı ulusal ilkeler çerçevesinde yürütülmesi ve askeri alanda elde edilemeyen siyasi kazanımların masada İsrail’e altın tepside sunulmaması gerekiyor.
Lübnan Meclis Başkanı’na göre, herhangi bir müzakere sürecinin başlayabilmesi için öncelikle İsrail’in işgal altında tuttuğu tüm Lübnan topraklarından tamamen çekilmesi, askeri saldırılarını sonlandırması, tutsakları serbest bırakması ve güneydeki göçmenlerin köylerine dönmesi şart koşuluyor.
Washington’da imzalanan mutabakat ise bu öncelikler sıralamasını tersine çevirerek, askeri geri çekilmeyi ucu açık siyasi ve askeri koşullara bağlıyor. Bu durumun, Lübnan’ın egemenliğini uzun yıllar boyunca ipotek altına alma riski barındırdığı ifade ediliyor.
“17 Mayıs anlaşmasından on kat daha kötü”
Meclis Başkanı Nebih Berri, Lübnan’da yayımlanan el-Ahbar gazetesine verdiği mülakatta, Washington’da varılan mutabakatı sert bir dille eleştirdi. Berri, bu uzlaşıyı Lübnan’a dayatılan bir dikte olarak nitelendirerek, “Bu anlaşma bir dayatmadır ve 17 Mayıs 1983 anlaşmasından on kat daha kötüdür” ifadelerini kullandı.
Kendisi de geçmişte Emel Hareketi lideri olarak 17 Mayıs anlaşmasına karşı yürütülen toplumsal ve siyasi direnişin öncü isimleri arasında yer alan Berri, yeni mutabakata karşı tavrını şu sözlerle pekiştirdi:
“On kez 17 Mayıs anlaşması olsun ama bu anlaşma asla olmasın.”
Lübnan halkının sokak hareketlerine veya provokasyonlara kapılmaması gerektiğinin altını çizen Berri, ülkeyi iç çatışma ve kaos sarmalına sürüklemek isteyecek odaklara fırsat verilmemesi çağrısında bulundu.
Anlaşmanın yalnızca siyasi içeriğiyle değil, Lübnan toplumunda yaratabileceği iç bölünmelerle de büyük bir tehdit oluşturduğunu kaydeden Berri, bu durumun en çok İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceğini vurguladı.
Siyasi mücadelenin tamamen anayasal, yasal ve ulusal zeminlerde yürütüleceğini belirten Berri, kabinedeki bakanlarının tutumuna dair şu açıklamayı yaptı:
“Emel Hareketi’ne mensup bakanlar, bu anlaşmanın ele alınacağı hiçbir bakanlar kurulu toplantısını boykot etmeyecek. Orada olacağız, mücadele edeceğiz ve net tavrımızı ortaya koyacağız.”
Meclis Başkanı Berri, Washington mutabakatının geleceğine ilişkin ise son derece kararlı konuşarak, “Bu anlaşma asla yürürlüğe girmeyecek ve uygulanmayacak; kendiliğinden hükümsüz kalacaktır” ifadelerini kullandı.
“Müzakerelerin gerçek adresi Amerika ve İran hattıdır”
Lübnan’ın ulusal haklarını geri alabilmesi ve İsrail’i topraklarından tamamen çıkarabilmesi için önünde tek bir gerçekçi diplomatik yol olduğunu savunan Meclis Başkanı Berri, bu adresin Washington ile Tahran arasındaki doğrudan diplomatik süreç olduğunu belirtti.
Berri, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:
“Lübnan’ın haklarını güvence altına alacak yegane meşru ve gerçekçi zemin, Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti arasında yürütülen müzakere sürecidir.”
Bu eksenin dışında, Lübnan’ın tek başına ABD ve İsrail tarafından belirlenen koşullar altında masaya oturmasının büyük bir hata olacağını kaydeden Berri, böyle bir girişimin işgali meşrulaştırmaktan ve İsrail’e sahada yeni fiili durumlar yaratması için zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacağını sözlerine ekledi.
“Kimse orduyla oynamaya kalkışmasın”
Son günlerde Lübnan kamuoyunda sıkça tartışılan ve Lübnan Ordusu Komutanı General Rudolf Heykel’in görevden alınacağına yönelik iddialara da doğrudan değinen Meclis Başkanı Nebih Berri, askeri vesayet ve komuta kademesine yönelik müdahalelere karşı uyarıda bulundu.
Silahlı kuvvetlerin ülkenin birliğini koruyan en önemli yapı taşı olduğunu hatırlatan Berri, şöyle konuştu:
“Hiç kimse böyle bir şaka yapmaya yeltenmesin ve hiç kimse Lübnan Ordusu ile oynamaya kalkışmasın.”
Askeri kurumun ulusal güvenliğin, toplumsal huzurun ve iç barışın teminatı olduğunu vurgulayan Berri, ordunun kendileri için kırmızı çizgi olduğunu ifade etti.
Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından yayımladığı kısa mesajda Lübnan halkını uyararak, “Ey Lübnan halkı, bu bir fitnedir” diyen ve Şii inancının önemli liderlerinden İmam Ali’nin fitne dönemlerinde tarafsız kalmayı salık veren özlü sözlerine atıfta bulunan Berri, bu mesajının bazı çevreler tarafından pasif veya yumuşak bulunmasına da tepki gösterdi.
El-Ahbar gazetesinin bu yöndeki sorusunu yanıtlayan Lübnan Meclis Başkanı Berri, şu ifadeleri kullandı:
“Ben bu anlaşmayı doğrudan fitne olarak nitelendirmişken daha ne söylememi bekliyorsunuz? Küfür mü etmeliydim?”
Anlaşmayı “fitne” olarak adlandırmanın siyasi literatürdeki en üst düzey uyarı seviyesi olduğunu dile getiren Nebih Berri, meselenin basit bir görüş ayrılığı olmadığını, doğrudan Lübnan’ın toprak bütünlüğünü ve toplumsal birliğini hedef alan varoluşsal bir tehdit olduğunu belirtti.
Ortadoğu
İsrail-Lübnan anlaşmasının gizli güvenlik eki ortaya çıktı

Times of Israel gazetesi, ABD arabuluculuğunda İsrail ile Lübnan arasında geçen hafta imzalanan çerçeve anlaşmasına ait olduğu belirtilen gizli bir güvenlik ekinin ayrıntılarını yayımladı. Habere göre ek metin, İsrail ordusuna Güney Lübnan’daki güvenlik bölgesinde belirli koşullar altında operasyon düzenleme imkânı tanıyor.
İsrail basınına göre, ABD arabuluculuğunda İsrail ile Lübnan arasında geçen hafta imzalanan çerçeve anlaşmasına ait gizli bir güvenlik eki bulunuyor.
The Times of Israel’in üst düzey bir İsrailli yetkiliye dayandırdığı haberine göre söz konusu ek, İsrail ordusunun Güney Lübnan’daki güvenlik bölgesinde ortaya çıkabilecek tehditlere karşı askeri harekât düzenleme serbestisini güvence altına alıyor.
Haberde, Washington’da varılan uzlaşmanın gizli eki sayesinde İsrail ordusunun bölgeden otomatik olarak çekilmeyeceğinin de kayıt altına alındığı belirtildi.
Aynı yetkili, Tel Aviv yönetiminin İran’ın olası girişimlerinin anlaşmayı sekteye uğratabileceği ihtimaline karşı temkinli davrandığını ifade etti. Bu açıklama, İsrail’in Kanal 12 televizyonunun daha önce yayımladığı haberi de doğrular nitelikte aktarıldı.
The Times of Israel’in haberine göre ana anlaşma metninde atıfta bulunulan güvenlik eki, Lübnan hükümetinin talebi üzerine kamuoyuna açıklanmadı.
Sızdırıldığı belirtilen bilgilere göre ek metnin dördüncü maddesi, İsrail ordusunun güvenlik bölgesi sınırları içinde aniden ortaya çıkan tehditlere karşı askeri operasyon düzenleme yetkisini korumasını öngörüyor.
Habere göre bu hüküm, ABD ile İran arasında yürütülen görüşmelerin İsrail’in Hizbullah’tan gelebilecek tehditlere müdahale kapasitesini sınırlandırabileceği yönündeki kaygılar nedeniyle Tel Aviv’in öncelikleri arasında yer alıyordu.
Aynı maddede, İsrail askerlerinin çekilme sürecinin otomatik ya da önceden belirlenmiş sabit bir takvime bağlanmayacağı konusunda İsrail ile Lübnan’ın uzlaştığı belirtiliyor.
Buna göre askeri yeniden konuşlanma, sahadaki güvenlik koşullarına bağlı olacak. Ana anlaşma metninde de çekilme sürecinin tarafların yükümlülüklerini yerine getirme düzeyine bağlı olduğu ifade ediliyor.
Haberde ayrıca cumartesi günü kamuoyuna açıklanan iki pilot çekilme bölgesinin öngörülebilir gelecekte bu kapsamda değerlendirilecek tek alanlar olacağı, uygulamanın kısa vadede genişletilmesine yönelik bir plan bulunmadığı kaydedildi.
İsrail ordusunun mevcut değerlendirmelerine göre Lübnan ordusunun gerekli eğitim ve güvenlik taramalarını tamamlamasının ardından başlangıçta belirlenen iki pilot bölgeye konuşlanması birkaç hafta sürebilir.
Bu süreçte Lübnan ordusunun söz konusu bölgelerde güvenlik sorumluluğunu devralması öngörülüyor.
Habere göre İsrailli yetkililer, İran’ın Washington ile yürüttüğü paralel diplomatik temaslar aracılığıyla süreci olumsuz etkileyebileceğinden endişe ediyor.
Aynı kaynaklar, Tahran’ın daha kapsamlı bir ABD-İran uzlaşmasının parçası olarak Washington’dan İsrail’in Güney Lübnan’dan tamamen ve koşulsuz çekilmesini talep etmesini olası bir risk olarak değerlendirdiğini aktardı.
Anlaşmaya Hizbullah’tan ret
İsrail ile Lübnan arasında varılan çerçeve anlaşması, pilot uygulama kapsamında Lübnan ordusunun halen İsrail’in kontrolündeki bazı küçük alanların denetimini devralmasını ve Hizbullah’ın kademeli biçimde silahsızlandırılmasını hedefleyen bir süreci içeriyor.
Hizbullah anlaşmayı reddettiğini açıklarken, İsrail de örgüte yönelik askeri operasyonlarını sürdüreceğini duyurdu.
İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Eyal Zamir, pazar günü yaptığı açıklamada anlaşmayı “tarihi ve önemli” sözleriyle nitelendirdi ve sahadaki askeri başarıların bu mutabakata zemin hazırladığını söyledi.
İsrail ordusunun basın biriminin aktardığına göre Zamir, “Anlaşmanın şartlarına sadık kalacağız ve başarılı olması için çalışacağız. Ancak asıl sınav, her iki tarafın da sahada sergileyeceği eylemler olacak; önümüzdeki dönem geleceğin nasıl şekilleneceğini belirleyecek” ifadelerini kullandı.
Hizbullah Milletvekili Hasan Fadlallah ise örgütün reddettiği anlaşmanın Lübnan’da “iç çatışmaya” yol açabileceği uyarısında bulundu ve metnin sahada uygulanmasının mümkün olmadığını söyledi.
Fadlallah’ın açıklaması, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde Lübnan devletinin çerçeve anlaşmasının uygulanmasına ilişkin “tüm sorumluluklarını üstleneceğini” ifade etmesinden bir gün sonra geldi.
Ortadoğu
ABD ve İran teknik müzakerelere devam edecek

ABD ve İran’ın, gerçekleştirdikleri karşılıklı askeri misillemelerin ardından mutabakat muhtırasının tüm maddeleri üzerindeki teknik müzakereleri sürdüreceği bildirildi. Tarafların askeri eylemlerden kaçınma ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerinin güvenliğini sağlama konusunda anlaştığı belirtiliyor.
ABD ve İran’ın, karşılıklı askeri saldırıların ardından mutabakat muhtırasının tüm maddeleri üzerindeki teknik müzakereleri sürdüreceği bildirildi. Reuters haber ajansı ve The Hill gazetesinin Amerikalı bir yetkiliye dayandırdığı bilgilere göre, taraflar diplomatik kanalları açık tutma kararı aldı.
İlgili yetkili, sürece dair yaptığı açıklamada, “Her iki taraf da şimdilik aktif askeri eylemlerden kaçınacak ve gemiler Hürmüz Boğazı’nda serbestçe hareket edebilecek” ifadelerini kullandı.
Daha önce Axios portalında yayımlanan haberde, Washington ve Tahran yönetimlerinin karşılıklı saldırıları durdurma konusunda uzlaştığı ve 30 Haziran Salı günü Katar’ın başkenti Doha’da bir araya geleceği aktarılmıştı.
Söz konusu haberde yer alan bilgilere göre, başlangıçta aynı gün İsviçre’de İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin gerçekleştirilmesi planlanıyordu.
Ancak son dönemde yaşanan askeri hareketlilik ve yeni karşılıklı saldırlar nedeniyle toplantının yeri değiştirilerek Doha’ya alındı.
Bu gelişmeyle birlikte müzakere gündeminin de Hürmüz Boğazı ve çevresindeki güvenlik durumuna kaydırıldığı belirtildi.
Amerikan televizyon kanalı CNN’e konuşan üst düzey bir yetkili ise barış muhtırasına yönelik teknik müzakerelerin iptal edilmediğini ve planlandığı şekilde önümüzdeki günlerde gerçekleştirileceğini ifade etti.
Yetkili, taraflar arasındaki “çatışmayı önleme kanallarının olağan seyrinde faaliyet gösterdiğini” kaydetti.
Karşılıklı saldırıların ardından değerlendirmelerde bulunan ABD Başkanı Donald Trump ise askeri harekatın yeniden tam kapsamlı hale gelmesi durumunda İran’ın varlığının tehlikeye gireceğini ifade etti.
Trump, konuya ilişkin açıklamasında, “Daha fazla mantıklı davranamayacağımız ve yarım kalan işi askeri yöntemlerle bitirmek mecburiyetinde kalacağımız bir an gelebilir” uyarısında bulundu.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa6 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu2 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Dünya Basını1 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?











