Diplomasi
MAGA-Papa gerilimi alttan alta yükseliyor

ABD’de Donald Trump’ın “MAGA” tabanı ve Hristiyan milliyetçiliği ile Katolik Kilisesi ve Papa XIV. Leo arasındaki gerilim sessizce yükseliyor.
Vox’ta yer alan habere göre bir tarafta, dini sağın, Başkan Trump’ın siyasetini ve giderek artan Hıristiyan milliyetçi duyguları haklı çıkarmak ve savunmak için kutsal kitapları ve inancı kullanması var. Diğer tarafta ise Papa XIV. Leo yönetiminde Amerikan Katolik Kilisesi’nin yeniden şekillenmesi var.
Yeni atamalar, piskoposlarına göçmenlik konusunda seslerini yükseltmeleri yönündeki talimatlar ve Trump yönetimindeki ABD’nin gidişatını eleştiren kamuoyu açıklamalarıyla Papa, piskoposlarını ve rahiplerini insan onuru konusunda seslerini yükselten ve sağın otoriter ve milliyetçi eğilimlerine karşı bir denge unsuru olan misyonerler olarak konumlandırıyor.
Kilise uzun süredir ABD siyasetinde rol oynamış olsa da, Letters from Leo blogunun sahibi Katolik yazar ve siyasi aktivist Christopher Hale’e göre, Papa Leo’nun müdahaleleri yeni bir şey ifade ediyor.
Hale, ABD’de iyi organize olmuş bir “dini sol”un bulunmaması nedeniyle, Leo’nun Amerikan Katolik Kilisesini reform etmek ve sarsmak için attığı adımların, 2020’lerin ahlaki mücadelelerine, özellikle göç ve yayılan otoriterlik konusunda, “Katolik sol”u yeniden canlandırdığını söylüyor.
Leo’nun Amerikan Kilisesini yeniden düzenleme planı
Hale’e göre Leo’nun en büyük endişesi, çok açık bir şekilde, ABD Katolik Kilisesi’nin “gerici” olarak tanımlanmaya başlamasıydı.
Örneğin New York’ta Kardinal Timothy Dolan “cana yakın, çekici ve dost canlısı” biriydi, fakat “siyasi sağ” ile çok açık bir şekilde özdeşleşmişti.
Onun halefi Başpiskopos Ronald Hicks ise, medya karşısında biraz daha rahatsız görünüyor, fakat cemaat üyeleriyle çok iyi geçiniyor ve sıradan Katolikler arasında çok seviliyor.
Hale, “sağcı kültür savaşçılarını solcu kültür savaşçılarıyla değiştirmek gibi liberal bir hayalin” gerçekleşmesinin mümkün olmadığını kabul ediyor ama ABD’deki Katolik Kilisesindeki rahipler ve piskoposların, dünyadaki diğer meslektaşlarına göre çok daha muhafazakâr olma eğiliminde olduklarını anlamanın gerçekten önemli olduğuna işaret ediyor.
Papanın, ABD’de yaşanan kültür savaşlarından uzak durmaya çalıştığını ve” ne sol ne de sağ tarafından bir silah olarak kullanılmak” istediğini hatırlatan Katolik yazar, buna rağmen Leo’nun göç ve toplu sınır dışı edilmelerden bahsettiğini onu görmezden gelmenin mümkün olmadığını savunuyor.
Leo, “MAGA otoriterliğine” karşı savaş mı açacak?
Hale’e göre yaz boyunca Leo, USCCB’nin (ABD kilisesinin liderlik organı) bu konuda tek bir ses olarak konuşmaması ve bunun yerine piskoposların dağınık bir şekilde harekete geçmesi nedeniyle hayal kırıklığına uğramış görünüyordu:
“Bu nedenle ekim ayında, kilisenin sessiz kalamayacağını ve bu konuda tek bir ses olarak konuşması gerektiğini çok net bir şekilde ifade etti. Ve bir ay sonra, piskoposlar neredeyse oybirliğiyle, kuruluşun varlığından bu yana gördüğünüz en sert tutumu yönetim karşısında sergilediler. Bu, Francis döneminde olmazdı. Bir şekilde açıklanıp geçiştirilirdi. ABD piskoposlarının duyarlılığı geçen yıl olağanüstü bir şekilde arttı, özellikle de muhafazakâr Amerikan piskoposlarının. Francis’in papalığı döneminde yapmayacaklarını düşündüğüm şekilde seslerini yükselttiler.”
Hale, kardinallerin “komünizmi yenmek” için Sovyet “demir perdesi”nin arkasından Polonyalı bir papa seçtikleri gibi, “Tanrının da yayılan MAGA otoriterliğini yenmek için” Amerika kıtasından bir papa seçtiğini ileri sürüyor:
“Ama çok dikkatli olmak istiyorum: II. John Paul bunu Polonya halkı adına değil, küresel topluluk adına yaptı.
Benzer şekilde, Papa XIV. Leo’nun otoriterliği Amerika’dan kaynaklanan bir şey olarak gördüğünü düşünüyorum, fakat bunu Amerika’nın yararına değil, küresel toplumun yararına ortadan kaldırmaya çalışıyor. Amerika’nın yurtdışındaki her türlü müdahalesine, belirli iç meselelere olduğu kadar şiddetle tepki gösteriyor.”
Leo’nun, “otoriter rejimleri insan yaşamına bir tehdit olarak gördüğünü” öne süren Hale, “Öncülleri kürtaj konusunda çok abartılı konuşurlarken, Leo papa olduğu bir yıl içinde, kürtajdan bahsettiği sıklığın yüz katı kadar göç, savaş ve ekoloji hakkında konuştu,” diyor.
Hıristiyan milliyetçiliği: Katolisizme karşı Protestan-evanjelik ittifakı
Trump’ın ilişkide olduğu Hristiyan milliyetçiliğinin Katoliklere yer vermediğini savunan yazar, “Hristiyan milliyetçiliği, evanjelik Protestan milliyetçiliğidir. Ve bu hareketin liderlerinin Katoliklerin Hristiyan olduğunu düşünmediklerini, bizim kurtuluşa erişemeyeceğimizi düşündüklerini anlamak gerçekten çok önemli,” diye konuşuyor:
“Hristiyan milliyetçiliği ve onun üvey kardeşi MAGA otoriterliği, doğası gereği Katolik karşıtıdır. Açıkça söylemek gerekirse, sınıfçı bir argüman ileri sürüyorum: Benim sınıfımın, etnik kimliğimin bu projeden dışlandığını söylüyorum. Evet, bir savaş var; bu benim hoş karşıladığım bir kültür savaşı. Çok etnikli Amerikan Katolikliği ile beyaz evanjelik Protestanlık arasındaki kültür savaşı, solun kazanabileceği bir kültür savaşıdır.”
Papanın, ABD’deki “otoriter” eğilimin, göçmenlik sorunu da dahil olmak üzere diğer tüm sorunlardan daha tehlikeli olduğuna inandığını savunan Hale, “Muhafazakâr Katolik piskoposlar bile bu Hıristiyan milliyetçiliği projesinin sınırlarını görüyorlar,” iddiasında bulunuyor.
Trump yönetimine daha doğrudan karşı çıkmak zorunda olduklarını ve başkanın “iyi niyetine ve kaprislerine” güvenemeyeceklerini savunan Hale, “Bu ülkede dini solun varlığından emin değilim, ancak ikinci Trump yönetimi bana Katolik solun kesinlikle var olduğunu gösterdi,” diyor.
JD Vance, Katoliklerin hedefinde
Katoliklerin Amerikan yönetimine karşı en açık ve sert çıkışı Minneapolis’te Renee Good’un ICE tarafından öldürülmesinin ardından geldi.
Cinayetin ardından Başkan Yardımcısı JD Vance başta olmak üzere Beyaz Saray’ın Good’u “terör” ile suçlaması büyük tepki çekmişti. Vance, X’teki paylaşımlarında ve Beyaz Saray brifinginde, Good’un ölümünün “kendi yarattığı bir trajedi” olduğunu ve ICE memurlarına saldırmak için “daha geniş bir sol ağın parçası” olduğunu savundu.
Olayın ardından yayınlanan sert bir köşe yazısında, National Catholic Reporter, Vance’i Good’un öldürülmesini “haklı çıkarmakla” suçladı ve onun yorumlarının “Katolik inancımızın kolektif tanıklığı üzerinde ahlaki bir leke” olduğunu söyledi.
Medya kuruluşunun dijital editörü John Grosso şöyle yazdı:
“Geçmişte, bir politikacı düşüncelerini ve dualarını sunar, tepki gösterenleri soruşturmanın tam sonuçlarını beklemeleri için cesaretlendirir ve genellikle ortamı yatıştırmaya çalışırdı. Bir lider, yeni bir günün sunduğu fırsatı, ulusun kırık kalbini yatıştırmak için kullanabilirdi.”
Grosso, “bir Katolik olarak” Vance’in bu tür bir manipülasyon ve kışkırtma yapmamanın daha iyi olduğunu bildiğini savundu ve şu sert ifadeleri kullandı:
“Vance, sadece Tanrının can alabileceğini bilir. Vance, protesto etmek, kaçmak ve hatta ICE soruşturmasına müdahale etmek (Good’un bunu yaptığına dair hiçbir kanıt yoktur) ölüm cezası gerektirmediğini bilir. Vance, yalan söylemenin ve öldürmenin günah olduğunu bilir.”
Yazar, “O umursamıyor. Vance’in çarpık ve yanlış Hristiyanlık anlayışı iki papa tarafından reddedildi,” diye yazdı.
Grosso ayrıca, Vance’in Katolikliğini, “kariyer hırslarının ve iktidar arzusunun basit bir aracı” olarak gördüğünü belirtti.
Göçmen politikası piskoposların da eleştirilerine maruz kalıyor
2025 yılında Papa Francis, Vatikan’da Vance ile düzenlenen resmi bir toplantıya katılmamış ve yerine Dışişleri Bakanı Kardinal Pietro Parolin’i göndererek “şefkat ve göçmen hakları” üzerine bir konferans vermişti.
Francis ertesi gün ise başkan yardımcısına sadece kısa bir Paskalya selamı vermişti.
Francis’in son ayları, Trump dönemindeki toplu sınır dışı edilmeleri “utanç verici” ve “Hıristiyanlığa aykırı” olarak nitelendirerek giderek sertleşen eleştirileri ve 88 yaşında vefat etmeden kısa bir süre önce Beyaz Saray’ın göçmenlere yönelik muamelesini eleştirmek için Vance’i kapalı kapılar ardında kınayarak geçti.
Halefi Papa XIV. Leo da Trump’ın göçmenlik politikasından uzak duruyor gibi görünüyor. Vance geçen yıl Roma’da Leo’nun göreve başlama ayinine ABD heyetini temsil etmek üzere gittiğinde, yeni papa onu kamuoyu önünde kısa bir süre selamladı, fakat o gün Ukrayna ve Peru cumhurbaşkanlarıyla özel görüşmeler yaptı.
Bir gün sonra Vance ile daha uzun bir görüşme gerçekleşti, fakat Vatikan’ın bu konudaki açıklaması insani kaygıları ve “güncel uluslararası meseleleri” vurguladı, bu da ince bir anlaşmazlık sinyali olarak yorumlandı.
Roma dışında, yönetimin göçmenlik kampanyasına yönelik Katolik eleştirileri yoğunlaştı. Letters From Leo web sitesinde yayınlanan bir makalede, Trump’ın “görünürde Katolik olan Başkan Yardımcısı JD Vance’in desteklediği” yeni baskı politikasının “artan bir insanlık dışı muameleye yol açtığı” belirtildi ve bu politikaların “iki papa ve piskoposların büyük çoğunluğunun sert eleştirilerine” maruz kaldığı ifade edildi.
“Her Katolik ICE’tan istifa etmelidir” başlık yazıda, “Bir yıl süren insanlık dışı baskınlar ve papalık kınamalarının ardından, hiçbir Katolikin vicdanen artık ICE’ta kalamayacağı açık,” deniliyor.
Papa Leo’dan Amerikan hegemonyasına sessiz direniş
9 Ocak’ta bir konuşma yapan Papa XIV. Leo, dünyanın gündemindeki meselelere değindi ve Trump yönetiminin uygulamalarına ima yoluyla da olsa karşı çıktı.
Örneğin Leo, barışın artık bir armağan olarak değil, “kendi hakimiyetini ortaya koymanın bir koşulu olarak silahlarla” arandığını ve bu yolun “hukukun üstünlüğünü ciddi şekilde tehdit ettiğini” belirtti.
“Savaş yeniden moda oldu ve savaş tutkusu yayılıyor,” diye uyaran Leo, İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkelerin komşularını işgal etmesini yasaklayan ilkenin “tamamen zayıflatıldığını” ve askeri gücün diyaloğun yerini aldığını savundu.
Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasına da değinen Papa, “Venezuela halkının iradesine saygı gösterilmesi ve tüm insanların insan ve medeni haklarının korunması” çağrısını yineledi.
Yaptığı resmi konuşmada Leo, tüm halkları tehlikeye atan “güce dayalı diplomasiyi” kınayarak, ABD’ye doğrudan bir göndermede bulundu.
Papanın konuşmasının ardından yapılan selamlaşma sırasında, ABD’nin Vatikan Büyükelçisi Brian Burch ve Leo arasında oldukça gergin bir etkileşim yaşandı.
Burch, ABD’nin Venezuela’yı işgalini haklı çıkarmak amacıyla Leo’nun aslında Trump’a destek verdiği yönünde bir açıklama yapmıştı.
Francis gibi Leo da Ukrayna’dan Kutsal Topraklara kadar uzanan çatışmaları sıraladı ve savaş bölgelerinde derhal ateşkes çağrısında bulundu.
Ayrıca çok taraflı kurumların yeniden canlandırılmasını istedi ve Birleşmiş Milletler’e insanlığı birleştirmeye ve “savaşın yıkıcı etkilerini” azaltmaya yeniden odaklanma çağrısında bulundu.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









