Bizi Takip Edin

Diplomasi

MAGA-Papa gerilimi alttan alta yükseliyor

Yayınlanma

ABD’de Donald Trump’ın “MAGA” tabanı ve Hristiyan milliyetçiliği ile Katolik Kilisesi ve Papa XIV. Leo arasındaki gerilim sessizce yükseliyor.

Vox’ta yer alan habere göre bir tarafta, dini sağın, Başkan Trump’ın siyasetini ve giderek artan Hıristiyan milliyetçi duyguları haklı çıkarmak ve savunmak için kutsal kitapları ve inancı kullanması var. Diğer tarafta ise Papa XIV. Leo yönetiminde Amerikan Katolik Kilisesi’nin yeniden şekillenmesi var.

Yeni atamalar, piskoposlarına göçmenlik konusunda seslerini yükseltmeleri yönündeki talimatlar ve Trump yönetimindeki ABD’nin gidişatını eleştiren kamuoyu açıklamalarıyla Papa, piskoposlarını ve rahiplerini insan onuru konusunda seslerini yükselten ve sağın otoriter ve milliyetçi eğilimlerine karşı bir denge unsuru olan misyonerler olarak konumlandırıyor.

Kilise uzun süredir ABD siyasetinde rol oynamış olsa da, Letters from Leo blogunun sahibi Katolik yazar ve siyasi aktivist Christopher Hale’e göre, Papa Leo’nun müdahaleleri yeni bir şey ifade ediyor.

Hale, ABD’de iyi organize olmuş bir “dini sol”un bulunmaması nedeniyle, Leo’nun Amerikan Katolik Kilisesini reform etmek ve sarsmak için attığı adımların, 2020’lerin ahlaki mücadelelerine, özellikle göç ve yayılan otoriterlik konusunda, “Katolik sol”u yeniden canlandırdığını söylüyor.

Leo’nun Amerikan Kilisesini yeniden düzenleme planı

Hale’e göre Leo’nun en büyük endişesi, çok açık bir şekilde, ABD Katolik Kilisesi’nin “gerici” olarak tanımlanmaya başlamasıydı.

Örneğin New York’ta Kardinal Timothy Dolan “cana yakın, çekici ve dost canlısı” biriydi, fakat “siyasi sağ” ile çok açık bir şekilde özdeşleşmişti.

Onun halefi Başpiskopos Ronald Hicks ise, medya karşısında biraz daha rahatsız görünüyor, fakat cemaat üyeleriyle çok iyi geçiniyor ve sıradan Katolikler arasında çok seviliyor.

Hale, “sağcı kültür savaşçılarını solcu kültür savaşçılarıyla değiştirmek gibi liberal bir hayalin” gerçekleşmesinin mümkün olmadığını kabul ediyor ama ABD’deki Katolik Kilisesindeki rahipler ve piskoposların, dünyadaki diğer meslektaşlarına göre çok daha muhafazakâr olma eğiliminde olduklarını anlamanın gerçekten önemli olduğuna işaret ediyor.

Papanın, ABD’de yaşanan kültür savaşlarından uzak durmaya çalıştığını ve” ne sol ne de sağ tarafından bir silah olarak kullanılmak” istediğini hatırlatan Katolik yazar, buna rağmen Leo’nun göç ve toplu sınır dışı edilmelerden bahsettiğini onu görmezden gelmenin mümkün olmadığını savunuyor.

Bannon, Epstein’e Papa Francis’i devirmek istediğini yazmış

Leo, “MAGA otoriterliğine” karşı savaş mı açacak?

Hale’e göre yaz boyunca Leo, USCCB’nin (ABD kilisesinin liderlik organı) bu konuda tek bir ses olarak konuşmaması ve bunun yerine piskoposların dağınık bir şekilde harekete geçmesi nedeniyle hayal kırıklığına uğramış görünüyordu:

“Bu nedenle ekim ayında, kilisenin sessiz kalamayacağını ve bu konuda tek bir ses olarak konuşması gerektiğini çok net bir şekilde ifade etti. Ve bir ay sonra, piskoposlar neredeyse oybirliğiyle, kuruluşun varlığından bu yana gördüğünüz en sert tutumu yönetim karşısında sergilediler. Bu, Francis döneminde olmazdı. Bir şekilde açıklanıp geçiştirilirdi. ABD piskoposlarının duyarlılığı geçen yıl olağanüstü bir şekilde arttı, özellikle de muhafazakâr Amerikan piskoposlarının. Francis’in papalığı döneminde yapmayacaklarını düşündüğüm şekilde seslerini yükselttiler.”

Hale, kardinallerin “komünizmi yenmek” için Sovyet “demir perdesi”nin arkasından Polonyalı bir papa seçtikleri gibi, “Tanrının da yayılan MAGA otoriterliğini yenmek için” Amerika kıtasından bir papa seçtiğini ileri sürüyor:

“Ama çok dikkatli olmak istiyorum: II. John Paul bunu Polonya halkı adına değil, küresel topluluk adına yaptı.

Benzer şekilde, Papa XIV. Leo’nun otoriterliği Amerika’dan kaynaklanan bir şey olarak gördüğünü düşünüyorum, fakat bunu Amerika’nın yararına değil, küresel toplumun yararına ortadan kaldırmaya çalışıyor. Amerika’nın yurtdışındaki her türlü müdahalesine, belirli iç meselelere olduğu kadar şiddetle tepki gösteriyor.”

Leo’nun, “otoriter rejimleri insan yaşamına bir tehdit olarak gördüğünü” öne süren Hale, “Öncülleri kürtaj konusunda çok abartılı konuşurlarken, Leo papa olduğu bir yıl içinde, kürtajdan bahsettiği sıklığın yüz katı kadar göç, savaş ve ekoloji hakkında konuştu,” diyor.

Hıristiyan milliyetçiliği: Katolisizme karşı Protestan-evanjelik ittifakı

Trump’ın ilişkide olduğu Hristiyan milliyetçiliğinin Katoliklere yer vermediğini savunan yazar, “Hristiyan milliyetçiliği, evanjelik Protestan milliyetçiliğidir. Ve bu hareketin liderlerinin Katoliklerin Hristiyan olduğunu düşünmediklerini, bizim kurtuluşa erişemeyeceğimizi düşündüklerini anlamak gerçekten çok önemli,” diye konuşuyor:

“Hristiyan milliyetçiliği ve onun üvey kardeşi MAGA otoriterliği, doğası gereği Katolik karşıtıdır. Açıkça söylemek gerekirse, sınıfçı bir argüman ileri sürüyorum: Benim sınıfımın, etnik kimliğimin bu projeden dışlandığını söylüyorum. Evet, bir savaş var; bu benim hoş karşıladığım bir kültür savaşı. Çok etnikli Amerikan Katolikliği ile beyaz evanjelik Protestanlık arasındaki kültür savaşı, solun kazanabileceği bir kültür savaşıdır.”

Papanın, ABD’deki “otoriter” eğilimin, göçmenlik sorunu da dahil olmak üzere diğer tüm sorunlardan daha tehlikeli olduğuna inandığını savunan Hale, “Muhafazakâr Katolik piskoposlar bile bu Hıristiyan milliyetçiliği projesinin sınırlarını görüyorlar,” iddiasında bulunuyor.

Trump yönetimine daha doğrudan karşı çıkmak zorunda olduklarını ve başkanın “iyi niyetine ve kaprislerine” güvenemeyeceklerini savunan Hale, “Bu ülkede dini solun varlığından emin değilim, ancak ikinci Trump yönetimi bana Katolik solun kesinlikle var olduğunu gösterdi,” diyor.

JD Vance, Katoliklerin hedefinde

Katoliklerin Amerikan yönetimine karşı en açık ve sert çıkışı Minneapolis’te Renee Good’un ICE tarafından öldürülmesinin ardından geldi.

Cinayetin ardından Başkan Yardımcısı JD Vance başta olmak üzere Beyaz Saray’ın Good’u “terör” ile suçlaması büyük tepki çekmişti. Vance, X’teki paylaşımlarında ve Beyaz Saray brifinginde, Good’un ölümünün “kendi yarattığı bir trajedi” olduğunu ve ICE memurlarına saldırmak için “daha geniş bir sol ağın parçası” olduğunu savundu.

Olayın ardından yayınlanan sert bir köşe yazısında, National Catholic Reporter, Vance’i Good’un öldürülmesini “haklı çıkarmakla” suçladı ve onun yorumlarının “Katolik inancımızın kolektif tanıklığı üzerinde ahlaki bir leke” olduğunu söyledi.

Medya kuruluşunun dijital editörü John Grosso şöyle yazdı:

“Geçmişte, bir politikacı düşüncelerini ve dualarını sunar, tepki gösterenleri soruşturmanın tam sonuçlarını beklemeleri için cesaretlendirir ve genellikle ortamı yatıştırmaya çalışırdı. Bir lider, yeni bir günün sunduğu fırsatı, ulusun kırık kalbini yatıştırmak için kullanabilirdi.”

Grosso, “bir Katolik olarak” Vance’in bu tür bir manipülasyon ve kışkırtma yapmamanın daha iyi olduğunu bildiğini savundu ve şu sert ifadeleri kullandı:

“Vance, sadece Tanrının can alabileceğini bilir. Vance, protesto etmek, kaçmak ve hatta ICE soruşturmasına müdahale etmek (Good’un bunu yaptığına dair hiçbir kanıt yoktur) ölüm cezası gerektirmediğini bilir. Vance, yalan söylemenin ve öldürmenin günah olduğunu bilir.”

Yazar, “O umursamıyor. Vance’in çarpık ve yanlış Hristiyanlık anlayışı iki papa tarafından reddedildi,” diye yazdı.

Grosso ayrıca, Vance’in Katolikliğini, “kariyer hırslarının ve iktidar arzusunun basit bir aracı” olarak gördüğünü belirtti.

Göçmen politikası piskoposların da eleştirilerine maruz kalıyor

2025 yılında Papa Francis, Vatikan’da Vance ile düzenlenen resmi bir toplantıya katılmamış ve yerine Dışişleri Bakanı Kardinal Pietro Parolin’i göndererek “şefkat ve göçmen hakları” üzerine bir konferans vermişti.

Francis ertesi gün ise başkan yardımcısına sadece kısa bir Paskalya selamı vermişti.

Francis’in son ayları, Trump dönemindeki toplu sınır dışı edilmeleri “utanç verici” ve “Hıristiyanlığa aykırı” olarak nitelendirerek giderek sertleşen eleştirileri ve 88 yaşında vefat etmeden kısa bir süre önce Beyaz Saray’ın göçmenlere yönelik muamelesini eleştirmek için Vance’i kapalı kapılar ardında kınayarak geçti.

Halefi Papa XIV. Leo da Trump’ın göçmenlik politikasından uzak duruyor gibi görünüyor. Vance geçen yıl Roma’da Leo’nun göreve başlama ayinine ABD heyetini temsil etmek üzere gittiğinde, yeni papa onu kamuoyu önünde kısa bir süre selamladı, fakat o gün Ukrayna ve Peru cumhurbaşkanlarıyla özel görüşmeler yaptı.

Bir gün sonra Vance ile daha uzun bir görüşme gerçekleşti, fakat Vatikan’ın bu konudaki açıklaması insani kaygıları ve “güncel uluslararası meseleleri” vurguladı, bu da ince bir anlaşmazlık sinyali olarak yorumlandı.

Roma dışında, yönetimin göçmenlik kampanyasına yönelik Katolik eleştirileri yoğunlaştı. Letters From Leo web sitesinde yayınlanan bir makalede, Trump’ın “görünürde Katolik olan Başkan Yardımcısı JD Vance’in desteklediği” yeni baskı politikasının “artan bir insanlık dışı muameleye yol açtığı” belirtildi ve bu politikaların “iki papa ve piskoposların büyük çoğunluğunun sert eleştirilerine” maruz kaldığı ifade edildi.

“Her Katolik ICE’tan istifa etmelidir” başlık yazıda, “Bir yıl süren insanlık dışı baskınlar ve papalık kınamalarının ardından, hiçbir Katolikin vicdanen artık ICE’ta kalamayacağı açık,” deniliyor.

Papa Leo’dan Amerikan hegemonyasına sessiz direniş

9 Ocak’ta bir konuşma yapan Papa XIV. Leo, dünyanın gündemindeki meselelere değindi ve Trump yönetiminin uygulamalarına ima yoluyla da olsa karşı çıktı.

Örneğin Leo, barışın artık bir armağan olarak değil, “kendi hakimiyetini ortaya koymanın bir koşulu olarak silahlarla” arandığını ve bu yolun “hukukun üstünlüğünü ciddi şekilde tehdit ettiğini” belirtti. 

“Savaş yeniden moda oldu ve savaş tutkusu yayılıyor,” diye uyaran Leo, İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkelerin komşularını işgal etmesini yasaklayan ilkenin “tamamen zayıflatıldığını” ve askeri gücün diyaloğun yerini aldığını savundu.

Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasına da değinen Papa, “Venezuela halkının iradesine saygı gösterilmesi ve tüm insanların insan ve medeni haklarının korunması” çağrısını yineledi.

Yaptığı resmi konuşmada Leo, tüm halkları tehlikeye atan “güce dayalı diplomasiyi” kınayarak, ABD’ye doğrudan bir göndermede bulundu.

Papanın konuşmasının ardından yapılan selamlaşma sırasında, ABD’nin Vatikan Büyükelçisi Brian Burch ve Leo arasında oldukça gergin bir etkileşim yaşandı.

Burch, ABD’nin Venezuela’yı işgalini haklı çıkarmak amacıyla Leo’nun aslında Trump’a destek verdiği yönünde bir açıklama yapmıştı.

Francis gibi Leo da Ukrayna’dan Kutsal Topraklara kadar uzanan çatışmaları sıraladı ve savaş bölgelerinde derhal ateşkes çağrısında bulundu.

Ayrıca çok taraflı kurumların yeniden canlandırılmasını istedi ve Birleşmiş Milletler’e insanlığı birleştirmeye ve “savaşın yıkıcı etkilerini” azaltmaya yeniden odaklanma çağrısında bulundu.

Diplomasi

Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Yayınlanma

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.

Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.

Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.

Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.

Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak

Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.

Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.

BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.

Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.

Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.

Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor

Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.

Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.

İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.

Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak

Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.

Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.

Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.

Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak

Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.

Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.

Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.

Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.

İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.

7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Yayınlanma

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.

Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.

Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.

NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.

Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.

Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.

Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.

Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.

Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.

Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.

Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.

Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.

NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.

Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.

Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.

Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.

NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.

Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.

Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO’dan Ukrayna’ya uyarı: Trump Patriot sevkiyatını tamamen durdurabilir

Yayınlanma

Bloombeg’e konuşan NATO yetkilileri, Donald Trump ile yaşanan kriz nedeniyle ABD’nin Ukrayna’ya yönelik hava savunma sevkiyatını tamamen durdurabileceği uyarısında bulundu. Avrupalı müttefiklerin parasını ödediği Patriot füzelerinin teslimatı ayda 12 adede kadar gerilerken Pentagon Kiev’e üçüncü ülkelerden gidecek sevkiyat izinlerini de askıya aldı.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Avrupalı müttefiklerin parasını ödemesine rağmen ABD’nin son aylarda Patriot hava savunma füzelerini son derece düzensiz gönderdiğini açıkladı.

Zelenskiy bu şikayetini, ABD Savaş Bakanlığının geçen hafta Rusya’nın füze saldırılarına dair Kiev’i birkaç kez önceden uyarmaması üzerine dile getirdi.

Bloomberg‘in konuyu bilen kaynaklara dayandırdığı habere göre ise NATO temsilcileri, Ukraynalı yetkilileri bu sevkiyatların tamamen kesilebileceği yönünde uyardı.

Kaynaklardan biri, NATO yönetiminde Zelenskiy ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki ilişkilerin onarılamaz biçimde bozulduğuna dair ciddi endişe duyulduğunu aktardı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile vardığı dizel mutabakatının ardından Trump, Kiev adına savaşı bitirecek müzakereleri mevcut devlet başkanı yerine belki de başka birinin yürütmesi gerektiğini birkaç kez söyledi.

NATO yetkilileri ise Ukrayna’ya Washington ile gerilimi düşürme çağrısı yapıyor; Zelenskiy adım atmazsa Trump’ın öngörülemez tavrı nedeniyle Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaçları Listesi (PURL) programı kapsamındaki Amerikan silah sevkiyatının tamamen durabileceğini belirtiyor.

Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaç Listesi anlamına gelen PURL programı çerçevesinde, silahları Ukrayna için çoğunlukla Avrupalı ülkeler ABD’den satın alıyor.

Kiev’in en acil ihtiyacını ise Rus balistik füzelerini vurabilen Patriot önleme füzeleri oluşturuyor.

Habere göre ABD şu sıralar Ukrayna’ya ayda yalnızca 12 Patriot füzesi sağlıyor; bu miktar mühimmatı ücretsiz veren önceki başkan Joe Biden dönemindekinin dörtte birine denk geliyor.

Zelenskiy pazartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın yalnızca pazar günkü saldırıda Kiev ve çevresine 16 balistik füze fırlattığını duyurdu.

Ukrayna lideri, “Ortaklarımızdan bir kez daha hiçbir ön uyarı gelmedi” dedi. Havadan gelen tek bir balistik füzeyi düşürmek için genellikle iki önleme füzesi fırlatılıyor.

Eski ABD savunma bütçesi uzmanı olan ve Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde görev yapan Mark Cancian, Pentagon’un eldeki stokların Ortadoğu operasyonlarına ve Çin ile olası bir çatışmaya yetmeyeceğinden endişelendiğini belirtti.

Cancian, “ABD’nin elindeki Patriot füzesi stokları çok düşük; tahminlerimize göre 800 civarında” değerlendirmesini yaptı.

ABD Avrupa’dan gidecek füzelerin onayını askıda tutuyor

The Washington Post‘a konuşan kaynaklar, Washington’ın yalnızca PURL kapsamındaki teslimatları geciktirmekle kalmadığını, Avrupalı ortakların ellerindeki Patriot füzelerini Ukrayna’ya devretmesine onay vermeyi de bıraktığını aktardı.

Bu Amerikan menşeli bir silah sistemi olduğundan mühimmatı devretmek isteyen ülkelerin Washington’dan izin alması gerekiyor.

Yetkililer, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in son devir taleplerini resmi olarak reddetmediğini ancak onaylamayarak askıda bıraktığını bildirdi.

Bloomberg‘e konuşan bir kaynak, Avrupalıların Trump yönetimiyle ilişkileri düzeltmesi için Ukrayna’ya yardım etmeye çalıştığını dile getirdi.

Diğer bir yetkili ise bu amaçla henüz kimsenin Washington’a gitme planı yapmadığına dikkat çekti. Oysa mekik diplomasisi, Zelenskiy ile Trump arasında Şubat 2025’te Oval Ofis’te yaşanan gerginlik dahil önceki krizlerde ilişkileri toparlamanın temel yöntemi olarak öne çıkıyordu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English