Görüş
Rusya ekonomisinin dönüşümü, 2025 — 4

Sermaye kontrolleri
Geçen yılki değerlendirmemde sermaye kontrolleri sağlanırsa sermayenin yatırımlara dönmek zorunda bırakılabileceğini belirtmiş ve bu çerçevede iki tedbirin söz konusu olabileceğini ileri sürmüştüm: birincisi, 43 büyük şirket için getirilen mecburi ihracattan gelen döviz satış uygulamasının; ve ikincisi, “dost olmayan ülkelerin” uyruğu yabancı yerleşiklerin kârlarının “C” tipi hesaplarda tutulmasının sürdürülmesi.
Bunlardan ilki, esas itibariyle rublenin aşırı değerlenmesi ve bunun ihracatta yarattığı problemler nedeniyle 22 Ağustos’ta tamamen kaldırıldı. İkincisi ise devam ediyor, ancak bu hesaplarda ne kadar varlık biriktiğine dair kesin veriler bulunmuyor.
“C” tipi hesap uygulaması, fiilen, hesapların dondurulması anlamına geliyor; hesap sahibi Rusya içinde kişisel kullanım için çekebileceği miktar dışında bu hesaplarda toplanan varlıklara (kâr, satış bedeli, faiz, vb.) dokunamıyor.
2023 sonu itibariyle 11—12 milyar dolar gibi miktarlardan söz ediliyordu; ancak Maliye Bakan yardımcısı Moiseyev ilk defa bu yılın 10 Nisan’ında bu miktarın “yurtdışında dondurulan varlıkların toplamına yakın olduğunu” açıkladı. Eğer Rusya’nın dondurulan varlıkları 300 milyar dolar civarında kabul edilirse, burada kastedilen “yakınlığın” en azından 200 milyar dolar civarında olduğu ileri sürülebilir.
Her ne kadar doğrudan sermaye kontrolü kapsamında değerlendirilemese de, yabancı yerleşikler söz konusu olduğu için, Rusya’dan çekilmek isteyen yabancı şirketlerin satışına da bu başlık altında değinmek gerek. 2022’den bu yılın başına kadar bu satışlara ancak piyasa fiyatının yüzde 20—50’si arasında indirim yapıldığı takdirde izin veriliyordu; ancak uygulama bu yılın başından beri daha da sertleştirildi. Moiseyev aynı açıklamasında, mecburi indirimin piyasa fiyatından en az yüzde 50 olduğunu ve satışa toplam sözleşme tutarının en az yüzde 10’unun bütçeye girmesi halinde izin verileceğini açıkladı. Hükümetin bu varlıklara, Rusya’nın dondurulan varlıklarının karşılığı olarak el konulmasına yönelik çalışmalar yürüttüğünü de hatırlatmak gerek. Merkez Bankası’nın Moskova tahkim mahkemesinde açtığı 18.172.971.903.830 rublelik (yaklaşık 230 milyar dolar) tazminat davasında karar çıkması halinde Euroclear’den başlayarak Norveç varlık fonu Government Pension Fund Global, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Hollanda varlık fonu APG Group sırasıyla el koymalara girişilecektir ve “C” tipi hesaplar sıralamada sonlarda bile olsa unutulmayacaktır.
Dış ticaret
Dış ticaretin rolü geçen yılki yazı dizisinde ele aldığımdan farklı değil, eğilimler aynen devam ediyor. Orada, aylık ihracat rakamlarının dört yıllık aşırı bir dalgalanmanın ardından 2023 ortasından beri pek az değişiklik gösterdiğini, böylelikle dış ticaretin aşağı yukarı 2019 seviyesinde sabitlendiğini belirtmiştim. Şimdi o grafiğe 2025’in ilk 10 ayının verilerini de ekleyerek tekrar bakmakta yarar var:

Görüyoruz ki Rusya ekonomisinin en yüksek dış ticaret fazlası verdiği dönem 2022’nin ilk altı ayıdır. Bu, Ukrayna çatışmasının başlamasının ardından enerji fiyatlarındaki muazzam fırlamayla ilgili; ama aynı şekilde, ilk yaptırımların etkisi sonucu ithalattaki aşırı daralmayla da ilgili. Mevsimsel dalgalanmalar neredeyse tamamen aynı ve dış ticaretteki bu yeni yapısal eğilim 2025’te de bu şekilde devam etti. Üstelik, hiç değilse şimdilik, rublenin aşırı değerli olmasının ithalat dinamiklerine ciddi bir etkisi olmadığı da anlaşılıyor.
Ancak bu tabloya eklenmesi gereken önemli bir faktör var: dış ticaretin bileşimindeki değişiklikler. 2024’ün ve 2025’in ilk 10 ayını karşılaştırdığımızda ihracatta görece önemsiz saymak gereken yüzde 4,3 (15,3 milyar dolar) düşüşe karşılık tarım ürünleri ihracatında yüzde 10,3, mineral ürünlerinde (petrol ve doğalgaz dahil) ise yüzde 14,7 düşüş gözleniyor. Bunların ilki 2025 tarım rekoltesinin bir önceki yıla göre düşük olmasından kaynaklanıyor ve ihracat rakamlarına negatif yönde 3,6 milyar dolar etki ediyor; ikincisi ise çok daha önemli ve etkisi 32,2 milyar dolar. Buna karşılık aradaki farkın 5,2 milyar dolarını (yüzde 14,7 artışla) kimya ve kauçuk, 9,8 milyar dolarını (yüzde 19,3 artışla) metal ve metal ürünleri, 4,4 milyar dolarını da (yüzde 25,4 artışla) makine, teçhizat ve ulaştırma araçları ihracatı telafi etti.
Bu dönem boyunca ithalattaki toplam düşüş yüzde 2,4 (5,5 milyar dolar). İthalat kalemlerindeki en büyük yükseliş yüzde 14,2’yle (4,3 milyar dolar) tarımda; onu yüzde 2,6’yla (1,1 milyar dolar) kimya sanayii takip ediyor. Buna karşılık makine, teçhizat ve ulaştırma araçları ithalatında yüzde 8,7 (10,3 milyar dolar) düşüş var. Bu sonuncusu kritik, çünkü üretim araçları ithalinde sorun olduğunu gösteriyor; bununla birlikte hayati değil, çünkü, birincisi, sanayi üretim kapasitesindeki düşme yüzünden üretim araçlarının ithalatı ihtiyacı da azalmış olmalı; ve ikincisi, sanayiyle ilişkisi olmayan binek otomobil ithalatı da bu kalemin içerisinde.
Özetle, varılan durum şu: GSYH büyüme hızı düşüyor (bu yıl sadece yüzde 1; oysa 2023’te yüzde 4,1, 2024’te ise 4,3 büyüme hesaplanmıştı), ancak toplam iktisadi faaliyette gözle görülür yükseliş de var. Bu yükseliş esas itibariyle sanayi ve ulaştırma sektörlerinde gözleniyor. İlki, tahmin edilebileceği gibi, savunmayla ilgili kollarda (ama bu da zaten elektronikten madenciliğe kadar birçok sektörü kapsıyor). Talep bileşenleri sadece tüketici talepleri alanında genişliyor. Bu, TsMAKP’nin yaptığı gibi gerçekten de kriz öncesi bir duruma işaret ediyor olabilir; ama aynı zamanda kapitalist sanayicinin yatırıma yönelik talepten elini ayağını çektiğine de işaret ediyor.
İlk bakışta bunun temel nedeni Merkez Bankası’nın yüksek politika faizi siyaseti gibi görünüyor. Bu faizler ne kadar yüksek olursa tahvillerin getirisi de o kadar yüksek olur, dolayısıyla para-sermaye üretken yatırım yerine tahvillere kayar. Gerçekten de devlet tahvillerinin (OFZ) getirisi yüzde 13—15 aralığında; bu da enflasyonun iki katından fazla. Sadece OFZ getirisi değil tahvil ihracı da neredeyse katlandı. Bakanlık 2025 için 7 trilyon ruble iç borçlanma öngörmüştü, bunu yüzde 2,7 aştı. 7,18 trilyonluk bu miktar bir rekor ve bir önceki yıla göre tahvil ihracının 1,7 katına çıktığı anlamına geliyor.
Bu, Maliye Bakanlığı’nın bütçe dengesini sağlaması için kaçınılmaz ve iç borçlanma ruble cinsinden yapıldığı için (gerçi bu yıl ilk defa yuan cinsinden OFZ de piyasaya sürüldü) düşük riskli. Petrol ve doğalgaz gelirleri hızla düşerken, geleneksel olarak fazla veren Rusya bütçesinin 2022’den bu yana görece önemsiz miktarlarda da olsa sürekli açık vermeye başlaması, bu iç borçlanmayı tetikleyen başlıca neden.
Aşağıdaki tabloda sol eksen, 2026’dan bu yana bütçe açığının (fazlasının) GSYH’ya oranını; sağ eksen ise petrol ve doğalgaz gelirlerinin bütçedeki payını gösteriyor. Her ikisinde de 2025 verileri resmi değil, 2026 verileri ise Maliye Bakanlığı’nın tahmini. 2022’den bu yana aşağı yukarı yüzde 2 seviyesinde bütçe açığının kural haline geldiği ve bu açığın esas itibariyle (2022’de, savaşın ilk yılındaki fiyatların yükselmesine bağlı muazzam gelir artışı sayılmazsa) petrol ve doğalgaz gelirlerindeki düşüşten kaynaklandığı açıkça görülüyor.

Bütçede bu kaybın telafisi için vergi artışı yoluna gidiliyor. Aşağıdaki grafik bütçedeki temel vergi kalemlerini gösteriyor. Burada kullandığım 2025 rakamları doğal ki henüz resmileşmiş değil. Bunu dikkate alarak ve benim tahminim olan 2026 verilerinden ciddi bir sapma olmayacağını kabul edersek, bu tablo bize şunu gösteriyor: KDV ve dolaylı vergiler esas itibariyle emekçi halkın sırtına yüklenmiş yük, kurumlar (kâr) vergisi ve ithalatla ilgili bütçe gelirleri ise burjuvaziye ödetilen kalemler olduğuna göre, 2022’de emekçilerin vergi yükü yüzde 27,4 iken 2026’da 4 puandan fazla artarak yüzde 31,7’ye yükseliyor. Buna karşılık ezici çoğunluğu büyükburjuvaziye yüklenen bütçe geliri kalemleri ise yüzde 19,6 iken 10 puandan fazla artışla 30,2’ye tırmanıyor.

Demek ki bütçe yükünün tamamen halkın omuzlarına bindirildiği iddiası doğru değil. Bu bir siyasi tercihin sonucu: Kremlin emekçilerin omuzlarındaki yükü hafif tutmaya çalışıyor; çünkü bu, siyasi ve sosyal konsolidasyonun temellerinden biri. Enflasyonu düşük tutma konusundaki obsesif ısrar da bunun sonucu. Başka deyişle, Merkez Bankası’nın ekonomik dogmatizmiyle Kremlin’in siyasi amaçları örtüştüğü için, pek çok riske yol açıyor olsa bile yüksek kredi faizi korunuyor.
Büyük burjuvazinin motivasyonu
Merkez Bankası ile Kremlin arasındaki fark alınan kararların siyasi sonuçları ve varılmak istenen yerlerde. Merkez Bankası neoliberal dogmatizmiyle hareket ediyor olsa bile, bu yılın başından beri enflasyonu önemli ölçüde düşürmeyi başardı; öte yandan bu dogmatizm ancak emekçilerin alım gücünün daraltılması ve sermayenin mutlak dolaşım serbestisinin sağlanması halinde kendisini başarılı saydığı halde Kremlin her iki eğilimi de dizginledi.
Burada büyük burjuvazinin tutumu üzerinde biraz daha durmak gerekli. Yukarıda belirttiğim gibi büyük burjuvazi üretken yatırım eksiğini pahalı kredilerle açıklıyor, ama ondan başka (örtük biçimde) korku da rol oynuyor.
İlki belli. Rusya Sanayici ve Girişimciler Birliği başkanı Şohin 23 Aralık’ta kredi faizleri meselesini tekrar gündeme getirmişti: “Geçen yıl başkana, bizim için en uygun politika faizinin yüzde 6 enflasyon şartlarında yüzde 10’un altında olması gerektiğini söylemiştim. Bugün yüzde 6, hatta daha az, faiz ise yüzde 16. Faiz ve enflasyon arasındaki bu farkın çok fazla olduğunu düşünüyoruz.”
İkincisinden ise 2022’den beri giderek hızlanan deprivatizasyon (özelleştirmenin geri alınması, devletleştirme) ve bu devletleştirilen işletmelerin yeni veya siyasi açıdan konsolide olduğundan şüphe edilmeyen burjuvaziye satışı-devri anlaşılmalı. Gerçekten de 2022’den bu yılın haziran ortalarına kadar toplam 3,9 trilyon ruble (yaklaşık 50 milyar dolar) değerinde işletme devletleştirildi. Bunların 1,5 trilyonu (16 işletme) yabancıların (çifte vatandaşlığı olanlar dahil) stratejik sektörlerde yatırım yasağıyla, 1,1 trilyonu (26 işletme) yolsuzlukla, 0,6 trilyonu (13 işletme) yetersiz-etkisiz işletme idaresiyle, 0,4 trilyonu (23 işletme) kanunsuz özelleştirmeyle, 0,2 trilyonu (8 işletme) aşırılıkçılıkla ilişkilendirildi. Bunlara Rusya’dan çekildikten sonra mülklerine devletin doğrudan veya dolaylı el koyduğu yahut kayyım atadığı yabancı şirketler dahil değil. Şohin’in yukarıda alıntıladığım konuşmasında da mülkiyet güvencesini özellikle vurgulaması ancak bu bağlamda anlaşılabilir.
Dolayısıyla, böyle bir durumda, yatırım yetersizliğinin sadece kredi imkânlarına bağlı olduğunu, bu imkânlar Merkez Bankası’nın yüksek politika faizi yüzünden zayıfladıkça yatırım talebinin de azaldığını ileri sürmek çok gerçekçi değil. Büyükburjuvazinin temel motivasyonu, sadece, kârının düşeceğini düşündüğü ve kanuni güvencesinin olmadığını hissettiği bir ortamda yatırımdan kaçınma güdüsü.
Faiz ve kredi maliyeti problemi esas itibariyle konut sektöründe donmaya yol açıyor, çünkü bu sektör gerçekten de tüketici ve üretici kredisi sağlanmadan konut stoğunu artıramaz. Sektördeki problem de yeni imtiyazlı tüketici ipoteği uygulamalarıyla aşılmaya çalışılıyor. Ama diğer sektörler için bu tür problemler daha tali.
Devletin elinde bunu tersine çevirebilecek araçlar var mı? Başta cebri olmak üzere, pek çok araç var ve bana öyle geliyor ki bu araçları kullanmaktan kaçınmayacaktır. Bunların bir kısmına yazının ilk bölümünde değinmiştim. Ne var ki Kremlin özellikle 2022’den bu yana sürekli yaptığı gibi ara yöntemlere başvurmayı tercih edecektir; ancak konsolidasyonun sürekli olarak güçlendirilmesi ihtiyacı, kaçınılmaz olarak, büyük burjuvazinin gönlünün hoş edilmesinden önce emekçi sınıfların hayat şartlarının bozulmasının önlenmesini ve iyileştirilmesini gerektiriyor.
Sonuç
Neoliberal siyasetin ruhu da maddesi de, öznesi de nesnesi de finanstır. Finans ve bankacılık sektörünün istikrarı (yani kârlılığının devamı), bütün iktisat kararlarının önceliğidir. Bu Rusya’da da farklı değil. Merkez Bankası para-kredi siyaseti öncelikle banka sermayesinin güçlenmesine hizmet ediyor.
Ancak Rusya’yı diğer kapitalist toplumlardan farklı kılan bir dizi yapısal nitelik kavranmadan bu durumun gerçek muhtevası anlaşılamaz.
Öncelikle, ekonomik düzen bir tür koalisyonu andırır; inşaat ve konut, ekonomi, iktisadi kalkınma, maliye bakanlıkları ve Merkez Bankası adeta farklı sektörel grupların çelişen ve çatışan menfaatlerine temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda bunları zaman zaman eklektik biçimde de olsa birleştirir. İkincisi, bu yapılırken temel ilke devletin merkezi rolünün ve öneminin örgütsel ve yapısal olarak güçlenmesidir; bu rolü zayıflatacak menfaat gruplarının lobi faaliyetleri ya hiç ya da genellikle karşılık bulmaz. Üçüncüsü, savunma dışında bütün kamu teşebbüsleri kârlılık ilkesine göre, yani mutlak devlet kapitalizmi anlayışıyla örgütlenir, ancak bu, sadece kamu değil özel teşebbüslerin de devletin stratejik planlamasına tabi kılınması çabasıyla paralel sürer. Dördüncüsü, iktidarın halkla siyasi konsolidasyonunu baltalayacak tedbirler alınmasından kaçınılır; bu özellikle Ukrayna çatışmasıyla birlikte şaşmaz bir ilke haline gelmiştir. Son olarak, devlet bankaları işlevsel olarak bildiğimiz bankalardan büyük ölçüde farklıdır. Bunlar bütün sektörün yüzde 72’sini elinde bulundurmakla kalmaz. Geçen yıl Rusya ekonomisini değerlendirdiğim yazı dizisinde bu durumu şöyle ifade etmiştim:
“Rusya’da devlet bankası sadece banka değildir. Sberbank aynı zamanda online pazar uygulamalarından yüksek teknoloji yatırımlarına, catering işletmelerinden perakende ticarete kadar yayılmıştır. Gazprombank, doğalgaz dışında medyadan inşaata, yüksek teknolojiden internete kadar iktisadi hayatın bütün veçhelerinde faaliyet gösteren muazzam bir devlet şirketidir. Devlet bankaları arasında VTB hemen sadece bankacılık yapar, bununla birlikte o da birçok devlet sanayi şirketinin yönetimindedir.”
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










