Görüş
Yazı dizisi: Rusya ekonomisinin dönüşümü – 5

Rusya: ekonomi, sorunlar, istikrar halkaları, çözüm arayışları – 5
Bankalar üzerinden sermaye birikimi
Özetle, MB’nın faiz siyaseti ve bunun yarattığı enflasyon döngüsü artık sadece ekonomiyi değil siyasi konsolidasyonu da tehdit eder noktaya geldi; MB’nın önerdiği çözüm ise bu durumu kabul edip küçülme. Bu küçülme döneminde bile enflasyonun düşmesi beklentisinin zayıf olması bir yana, konsolidasyonun gevşemesi, akla gelebilecek en yüksek risk.
Rusya MB açısından para ve kredi siyasetinin gerçek anlamda bir neoliberal dogmatizmden kaynaklandığına kuşku duymuyorum. Bununla birlikte, banka sermayesine alan açan, spekülasyon ve tefecilikle sermaye birikimine yönelik bu siyaset bütün yıkıcı etkilerine rağmen tamamen zararlı da değil. Geçen yıl döviz spekülasyonu üzerine yazarken de bunun üzerinde durmuştum.
Grafik 16 sol sütun sektörün başlıca gelir-gider kalemlerini ve net kârını (siyah eğri) gösteriyor.

Grafik 16. Bankacılık
2022 son çeyrek verileri MB tarafından yayınlanmadı, ancak üçüncü çeyrek raporunu esas alarak ve kısmen kendi tahminlerime kısmen de başka kaynaklara dayanarak durumun burada gösterildiği gibi olduğu kabul edilebilir. 2022’de birinci ve ikinci çeyrekteki muazzam şok hemen dikkat çekmiş olmalı. Ancak 2023’ten beri toplam net kârın kriz öncesi en yüksek miktarın bile (2021 III’üncü çeyrek) üzerinde seyrettiği görülüyor.
2022 dördüncü çeyrekten beri sektörün faiz gelirleri yüzde 34, komisyon gelirleri yüzde 25 artmış. Buna karşılık işlem masrafları sadece yüzde 18 yükselmiş. 2019’da sektörün toplam kârı 1,7, 2020’de 1,6, 2021’de 2,4 trilyondu. 2022 şokunun ardından 2023’te 3,3 trilyona yükseldi; geçtiğimiz yıl toplam kârının da 3,5-3,8 trilyon dolayında olması bekleniyor. Bu, kapitalist Rusya tarihinde bütün zamanların rekoru anlamına gelecek.
Belli ki MB siyaseti bütün diğer sektörleri tehdit ederken bankacılığı ihya ediyor. Faiz siyasetinin başlıca anlamı da bu.
Ama bundan ibaret değil.MB’nın kur siyaseti de bankacılık sektörünün net kârını fırlatıyor. (Grafik 16’da kırmızı eğri / sağ sütun, döviz döviz gelirlerinin toplam gelirdeki payını gösteriyor.) Dahası, tablo öyle ki, bu kur siyasetinin (yani döviz spekülasyonunun ve paralel olarak devalüasyonun) tam da bu amaçla uygulandığı kuşkusunu doğuruyor.

Grafik 17. Döviz kuru
Kur hareketliliğiyle bu eğri arasındaki ilişki de (bak. Grafik 17) kazancın tamamen spekülatif olduğunu açıkça gösteriyor. Döviz kurunun MB’ndan başka Forex (yani yabancı “oyuncular”) ve bankalararası piyasada belirleniyor olması (bu piyasalar arasındaki kur farkı yüzde 5-6’yı buluyor) döviz hareketliliğinin manipülatif ve kazancın spekülatif niteliğini artırıyor.
Yani döviz fiyatlarında her ani fırlayış, arkasından kurun düşmesiyle sonuçlansa bile sektör gelirlerinde muazzam artışlara yol açıyor.
“Rusya…”da bankacılık sektörünün özel durumu üzerine genişçe yer ayırmıştım. Çin’de devlet bankaları bütün bankacılık varlıklarının yüzde 55-60’ını kontrol eder. Bu oran Avrupa’da genellikle yüzde 10-30 arasındadır, Türkiye’de yüzde 32’si kadardır, Rusya’da yüzde 72’sidir.[1] Dolayısıyla sanayi sermayesi ile bankacılık sermayesinin entegrasyon seviyesi de daha düşüktür. Bu, sektör gelirlerinin üçte ikiden fazlasının da devlete ait olduğu demektir. Başka deyişle, faiz ve spekülasyonla en büyük kazancı devlet bankaları elde eder. Tinkoff’u alarak mali oligarklığa yükselen Nornikel patronu Potanin dışında sanayi burjuvazisinin genel olarak hiç değilse son iki çeyrektir yüksek faiz siyasetinden rahatsız olmasının, ama banka sermayesinin (kredi portföyü daha ziyade orta burjuvaziye dayanan VTB dışında) memnuniyetinin temelinde de bu yatar.
Bir başka şey daha var. Rusya’da devlet bankası sadece banka değildir. Sberbank aynı zamanda online pazar uygulamalarından yüksek teknoloji yatırımlarına, catering işletmelerinden perakende ticarete kadar yayılmıştır. Gazprombank, doğalgaz dışında medyadan inşaata, yüksek teknolojiden internete kadar iktisadi hayatın bütün veçhelerinde faaliyet gösteren muazzam bir devlet şirketidir. Devlet bankaları arasında VTB hemen sadece bankacılık yapar, bununla birlikte o da birçok devlet sanayi şirketinin yönetimindedir.
Bununla birlikte döviz kurunun yükselmesinin enflasyon üzerinde belirgin bir etkisi var. Geçtiğimiz haftalarda yapılan bir araştırma dolar kurunda yüzde 10 artışın enflasyona 1,5-2 puan etkide bulunduğunu ortaya koyuyordu. Durum eğer böyleyse, 2024’te rublenin yüzde 15’ten fazla değer kaybetmesinin enflasyon üzerindeki etkisi 2-3 puan kadar olmalı. Gerçekten de TÜFE artışının yüzde 30’unun döviz kurunda artışla birlikte ithal girdi maliyetinin yükselmesinden kaynaklandığı hesaplanıyor.
Gelecek projeksiyonu
Orta vadede neler olabilir? TsMAKP’nin geleneksel yıl sonu “mutedil-iyimser senaryo” tahminleri sabit sermaye yatırımları ve GSYH büyüme temposunda düşme öngördüğü için çok parlak değil. Bunlar en genelde MB’nın ve İktisadi Kalkınma Bakanlığı’nın tahminleriyle de örtüşüyor:
| 2022 | 2023 | 2024 | 2025 | 2026 | 2027 | |
| TÜFE | 11,94 | 7,42 | 10,15-10,25 | 5,85-6,2 | 4,7-5,3 | 4,3-4,6 |
| GSYH | -1,2 | 3,6 | 3,7-3,8 | 1,5-1,8 | 1,5-1,9 | 1,9-2,2 |
| Sabit sermaye yatırımları | 6,7 | 9,8 | 6,8-7 | 1,2-1,5 | 2-2,5 | 3-3,4 |
| Tüketim (perakende alışveriş ve hizmet giderleri) | -3,9 | 7,7 | 6-6,1 | 2,8-3 | 2-2,4 | 2,5-2,8 |
| Reel ücret | 0,3 | 8,2 | 8,5-8,6 | 2,9-3,2 | 2-2,5 | 2,3-2,5 |
| Reel gelir | 4,5 | 5,8 | 8-8,1 | 2,8-3 | 2-2,4 | 2,2-2,5 |
| İşsizlik | 4 | 3,2 | 2,4-2,5 | 2,3-2,6 | 2,5-2,8 | 2,7-3 |
| Dolar kuru (aralık ortalaması) | 65,44 | 90,77 | 103,5 | 102-105 | 111,5-115 | 118,5-121,5 |
Bense bu oranlardan daha iyimserim. Bunun nedeni ekonominin dinamikleri arasında sadece ekonomiyi değil siyaseti de sayıyor olmam. Kendine has bir bonapartizm olarak Kremlin yönetimi (tekrar etmeli: bu kavramı şartlı kullanıyorum; üzerinde etraflıca çalışarak sınırları belli bir kavramsal-teorik çerçeve çıkarmak gerek) batıyla gerilim devam ederken büyümenin azalmasına izin veremez. Bu durumda sermayeye mecburi gönüllülük uygulamaları ve kapsamlı devlet projeleri gündeme gelecektir.
Teknolojik egemenlik üzerine ısrarla yapılan vurgu içi boş bir siyasi retorik değil. Bunun Rusya’nın geleneksel iktisat tartışmalarıyla da yakından ilgisi var. Mesele büyük ölçüde emek verimliliği meselesidir ve bu, 1950’lerden bu yana neredeyse iktisat siyasetinin hiç değişmeyen meselelerden biridir. 1950-1960’larda iş organizasyonu ve planlama hedeflerinin her aşamada denetlenmesiyle emek verimliliği artırılıyordu (ve bunun tersi de doğrudur: Hruşçov döneminde her ikisinin de bozulmasıyla emek verimliliği düşüşe geçmişti); 1970-1980’lerde emek verimliliğinin gerilemesindeki temel nedenlerden biri bilimsel-teknolojik devrimde geride kalma olarak tanımlanıyordu; 1990’larda her şeyin özelleştirilmesi yoluyla meselenin kendiliğinden çözüm yoluna gireceği düşünülüyordu (milyonların açlığı da önem taşımıyordu), 2000’lerde yabancı sermaye yatırımlarının emek verimliliğini artıran teknolojik ilerlemelerle birlikte geleceği bekleniyordu (2008-2009 krizinin ardından bu beklenti mecburen son buldu), 2010’larda ilk defa ciddi bir şekilde özel sermayenin ar-ge yatırımları programlanmaya çalışıldı (ve büyük ölçüde başarısız oldu), aynı dönemden itibaren bu defa doğrudan devlet eliyle, teşvikiyle ve zoruyla teknolojik egemenlik meselesine daha büyük bir önem verilmeye başlandı. 2020 verilerine göre GSYH’nın yüzde 1,10’u kadar bir kaynak ar-ge çalışmalarına ayrılıyordu ve böylece Rusya 45,4 milyar dolarla bu çalışmalara en çok kaynak ayıran 9’uncu ülkeydi (diğerleri: ABD 657,5 milyar dolar; Çin 525,7 milyar dolar; Japonya 173,3 milyar dolar; Almanya 147,5 milyar dolar; Güney Kore 102,5 milyar dolar; Fransa 72,8 milyar dolar; Hindistan 58,7 milyar dolar ve Britanya 56,9 milyar dolar). Rusya’nın bu listedeki diğer ülkelerden başlıca farkı ise harcamaların büyük bölümümün (yüzde 67,8) devlet bütçesinden yapılmasıydı.
Sonuç
Özetle ben, Rusya ekonomisi açısından bu yazıda gösterilen bütün risklere rağmen gelişme dinamiklerinin olumlu yönde olduğunu düşünüyorum. Bu istikameti belirleyen temel faktör, savunma sanayisidir. Savunma sanayisi sadece savunma sanayisinden ibaret değildir; bu sanayi aynı zamanda işgücü ücretlerinde artış, işsizlikte azalma, yeni yatırım alanları, küçük ve ortaburjuvazinin sanayi ve hizmet sektöründe işgal ettiği alanda genişleme anlamına gelir. Temel risk, Merkez Bankası’nın para-kredi siyasetinin bu tempoyla devam etmesi, hatta (son bir haftadır bazı kaynaklarda iddia olarak ifade edildiği gibi) mevduatların dondurulmasıdır. Bunların birincisinin sanayi açısından yıkıcı etkisini vurguladım. İkincisi ise Merkez Bankası’nın “sihirli faiz değneğini” engelsiz kullanabilmesi için bilinçli çıkartılan bir dedikodudan fazlası değil gibi görünüyor.
Dolayısıyla, MB sınıra geldi.
Kremlin ekonomide radikal kararlar almaktan kaçınacaktır; MB’na doğrudan müdahale edilmeyecek, ama şu veya bu şekilde para politikasını bu şekilde devam ettiremeyeceği açıkça kavratılacaktır; daha önemlisi MB’nın sosyal siyaseti baltalamaya yönelik talepleri ve girişimleri ya karşılık görmeyecek ya da başka yollardan bloke edilecektir. (Mesela MB imtiyazlı tüketici kredilerini zorlaştırırken Kremlin bunlar için yeni teşvikler getirecek ve kolaylaştıracaktır.)
Bütün olarak ekonomi yönetiminde aşağıdaki vasıtalar ihtiyaç kabul edildiği ölçüde kullanılmaya devam edilecektir:
1) En büyük şirketlerin döviz gelirinin bir bölümünün iç piyasada satışı uygulaması. 43 şirketlik liste genişletilebilir veya daraltılabilir, eşikler yükseltilebilir veya indirilebilir, ama döviz likiditesi sorunu devam ettikçe bu uygulamadan tamamen vazgeçilmeyecektir.
2) Büyük bankaların, Merkez Bankası’nın ve Moskova Borsası’nın döviz spekülasyonu (devalüasyon) tamamen engellenmese bile sınırlanacaktır. Eğer MB yönetimi değişirse rublenin MB, Forex ve bankalar arası piyasada dalgalanma aralığının daraltılması mümkün olabilir.
3) Dış ticarette üçüncü ülkelerin (başta dolar ve avro) kullanılmasından tamamen vazgeçilmesi mümkün değil, ancak milli paraların kullanılması uygulaması güç kazanacaktır. Bu çerçevede eski COMECON’u hatırlatan kliring uygulamaları (hatta belki kliring rublesi gibi ortak bir kliring parası) gündeme gelebilir.
4) İhracat teşviki vasıtaları aranacaktır; bunun için bankaların ihracat kredisi faiz oranı düşürülebilir, keza finansman teşvikleri de kullanılabilir.
5) Hemen hiç şüphesiz, bankaların reel sektöre yatırım kredilerinin düşürülmesi için teşvikler kullanılacaktır. Başlıca teşvik vasıtası devlet siparişleridir; milli projelere katılan şirketlerden başka sipariş verilen özellikle devlet ortaklıklı şirketlere de hükümet kararnameleriyle teşvikler sağlanabilir. Kilit gösterge, sermaye verimliliğinin OFZ getirisinin üzerinde olmasıdır.
6) Kamu harcamaları, Maliye Bakanlığı’nın yapmaktan kaçındığı bir şey; ancak kamu harcaması olmadan büyüme mümkün değil. Bu nedenle devlet bankaları özellikle milli projelerin finansmanına düşük faizli kredilerle katılabilir.
7) Merkez Bankası’nın rezervlerde yabancı para kullanmaktan dili yanmış olmasına rağmen burnundan kıl aldırmıyor; rezervlerde altının, belki diğer değerli madenlerin ve kripto paranın payı giderek artırılacaktır.
8) Her halükarda savunma giderlerinin karşılanması için mali kaynak sıkıntısı var. Yakın tarihli bir araştırmaya göre 2024’te bunların toplam miktarı 13 trilyon rubleyi buluyordu. Kremlin bir kez daha büyük burjuvazinin mecburi gönüllülüğüne başvurabilir ve 2024’teki servet artışının belli bir yüzdesi (mesela yazde 25’i) karşılığında katkı isteyebilir. Forbes zenginlerinin servetinin 50-60 milyar dolar arttığı düşünülürse, bu “gönüllülük” bütçeye 1,5 trilyon rubleye yakın kaynak kazandırabilir.
[1] Bu vesileyle MB’nın 2024 bankalar sıralamasına baktım. Buna göre, ilk 50’ye giren kredi kuruluşlarının toplam varlığı 166,9 milyar ruble. Bunların sadece 33.5 milyarı (yüzde 20) özel bankalara ait. VTB’nin toplam varlığı, daha sonra satın aldığı veya devraldığı büyük bankalar da katılırsa, neredeyse Sberbank’ı buluyor. Yalnız Potanin Rosbank ve T-Bank (eski Tinkoff) ile sektörde atak yapmış görünüyor, en popüler internet uygulaması T-Bank’ta: en büyük 10 bankanın bütün internet bankacılığı trafiğinin yüzde 42’si T-Bank’a ait.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti










