Görüş
Filistin ve İsrail ateşkesi hiçbir kazananın olmadığı bir zafer

17 Ocak’ta Hamas ve İsrail, ateşkes anlaşmasını resmi olarak imzaladı ve anlaşma 19 Ocak’ta yürürlüğe girdi. Bu, Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonunu başlatmasından sonra İsrail’in yoğun misillemelerine neden olup “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı tetiklemesinden 460 günden fazla bir süre sonra, Orta Doğu’da başarıya en yakın ateşkes çabası olarak kabul ediliyor.
Uluslararası toplum Filistin ve İsrail arasındaki ateşkesi genel olarak memnuniyetle karşıladı. Yemen’deki Husilerin İsrail’e yönelik saldırılarının durması beklenirken “Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona erecek gibi görünüyor. Ancak bu ateşkes hâlâ kırılgan bir barış öncesi dönemi temsil ediyor. Taraflar arasındaki tarihi anlaşmazlıklar çözülmeden ve “iki devletli çözüm” uygulanmadan, her ateşkes yalnızca bir sonraki çatışma veya savaşın arası olabilir.
Haberlere göre, ABD, Katar ve Mısır’ın birçok tur arabuluculuğuyla Hamas ve İsrail, üç aşamalı bir ateşkes anlaşmasına vardılar. 19 Ocak’ta başlayan ilk aşama 42 gün sürecek. Bu süre zarfında Hamas ve İsrail tamamen ve tamamen ateşkesi uygulayacak; İsrail, Gazze Şeridi’ndeki yoğun nüfuslu bölgelerden çekilecek; Hamas, 33 tutukluyu serbest bırakacak, karşılığında İsrail yüzlerce Filistinliyi serbest bırakacak ve Gazze Şeridi’ne büyük miktarda insani yardımın girmesine izin verilecek.
Anlaşmanın ikinci ve üçüncü aşamalarının detayları, ilk aşama uygulandıktan sonra açıklanacak. Bu aşamalarda, tarafların kalıcı ateşkesi müzakere etmesi, Hamas’ın cenazeleri iade etmesi ve Gazze Şeridi’nde büyük ölçekli yeniden yapılanmanın başlaması yer alıyor.
Amerika, Katar ve Mısır’ın ateşkes anlaşmasını garanti etmesi ve denetlemesine rağmen, ikinci ve üçüncü aşamaların uygulanması ilk aşamanın gerçekleştirilmesine bağlı. İsrail, serbest bırakılacak Filistinli tutukluların listesini veto etme hakkı talep etti ve İsrail’in güvenlik kabinesi, ilk aşama anlaşmasını onaylamayı erteledi. Ayrıca İsrail’in aşırı sağcı güvenlik bakanı istifa tehdidinde bulundu. Bu gelişmeler, iki taraf arasında ciddi bir güven eksikliği olduğunu, İsrail içinde de görüş birliği olmadığını ve ateşkes anlaşmasının her an bozulma veya sabote edilme riski taşıdığını ortaya koyuyor.
Hamas, ateşkes anlaşmasının “Filistin halkının efsanevi direniş ruhu ve Gazze Şeridi’nde 15 ay boyunca gösterdiği kahramanca direnişin sonucu” olduğunu iddia ediyor. İran Devrim Muhafızları ise bunu “Filistin için büyük bir zafer” olarak nitelendiriyor. Analistler, bu tür açıklamaların hem başkalarını kandırmaya hem de kendini aldatmaya yönelik olduğunu düşünüyor. Başarı ve başarısızlık açısından bakıldığında, bu 15 ay süren ve onlarca bölgesel ve dış aktörün dahil olduğu “Altıncı Orta Doğu Savaşı,” önceki Orta Doğu savaşlarıyla karşılaştırıldığında gerçek bir kazanan bırakmadı. Geriye sadece çok taraflı bir kayıp durumu kaldı ve yalnızca kimin daha fazla kaybettiği veya daha kötü yenilgiye uğradığı tartışılabilir.
Hamas veya Filistin Kazanan mıydı?
Gerçekler bunu göstermiyor. Filistin halkı, özellikle Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler, İsrail’in bir yıldan uzun süren askeri kuşatması ve ekonomik ambargosu altında büyük acılar çekti. Yaklaşık 50 bin kişi hayatını kaybetti, bunların çoğu kadın ve çocuktu; 100 binden fazla kişi yaralandı veya sakat kaldı; kritik altyapılar tamamen yok oldu ve ekolojik sonuçlar uzun vadeli olacak. Hayatta kalanlar ölümle yaşam arasında mücadele ediyor. Kısacası, savaş sırasında Gazze Şeridi, siviller için adeta bir cehennem haline geldi ve halk inanılmaz acılar yaşadı. Bu, 1948’den bu yana Filistinlilerin yaşadığı üçüncü büyük ulusal felaket ve eşi görülmemiş bir can ve mal kaybına neden oldu. Gelecekte, düşük seviyeli ekonomik yeniden yapılanma ve toplumsal iyileşme bile onlarca yıl alacak.
Hamas’ın İsrail’i kışkırtan askeri eylemleri, İsrail’in orantısız misillemelerine yol açarak Filistin sorununu dünya gündemine taşımış ve İsrail’in daha önce hiç olmadığı kadar izole olmasına neden olmuştur. Ancak bu, Filistinlilerin büyük fedakarlıkları ve felaketleri pahasına başarılmıştır. Ayrıca, tarafları yeni bir kin ve intikam döngüsüne sürüklemiş ve şiddet ve kan dökülme kısır döngüsünü pekiştirmiştir.
İsrail Bu Savaşın Kazananı mı?
Gerçekler aksini gösteriyor. Orta Doğu’nun en güçlü askeri gücü olan İsrail, “yedi cepheli savaşta” üstün performans göstermiş gibi görünse de, Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah’a ölümcül darbeler indirerek “Direniş Ekseni”ni paramparça etse de, bu zaferler yanıltıcıdır. İsrail’in karşısındaki çoğu rakip, asker sayısı, teçhizat seviyesi ve dış destek açısından uzun yıllardır ABD’nin güçlü yardımlarıyla desteklenen İsrail ile kıyaslanamayacak olan devlet dışı aktörlerdir. Buna rağmen İsrail, Hamas’ın kalıntılarını yok edememiş, gözaltındaki personelini geri almak için yüksek ödüller vermek zorunda kalmış ve krizi çözmek için nihayetinde esir değişimi ve ateşkesi kabul etmiştir. Bu savaş, İsrail için siyasi ve ekonomik bir başarısızlık olmuş, çok sayıda can kaybına, ülke istikrarının bozulmasına, uluslararası imajının zarar görmesine ve küresel kamuoyu desteğini kaybetmesine neden olmuştur. Dahası, İsrail’in Başbakanı ve eski Savunma Bakanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından “savaş suçlusu” olarak ilan edilmiştir.
Eğer ne İsrail ne de Filistin kazanan olmadığına göre, savaşa katılan diğer taraflar bu savaştan fayda sağlayıp kazanan oldular mı? Bana göre, hiçbir taraf kazanan olmadı. Kazanan olarak görülenlerin bile durumunu uzun vadeli ve eleştirel bir bakışla değerlendirmek gerekir.
ABD’nin Durumu
Amerika Birleşik Devletleri tartışmasız büyük bir kaybedendir. Orta Doğu’daki bu çatışmada ilk kez girişim üstünlüğünü kaybetmiş, etkisiz bir rol üstlenmiş ve ne savaşa ne de barışa karar verebilmiştir. ABD, sadece Orta Doğu’daki karar alma ve liderlik otoritesini kaybetmekle kalmamış, aynı zamanda İsrail’in “devlet rehinesi” haline gelmiştir. Savaş boyunca pasif kalmış, sadece retorik destek ve askeri yardım sunabilmiştir. Oysa önceki Orta Doğu savaşlarında ABD baskın bir güçtü:
– 1948’deki İlk Arap-İsrail Savaşı’nda, ABD iki kez ateşkes sağlayarak İsrail’in beş Arap ülkesini yenmesine yardımcı oldu.
– 1956 Süveyş Krizi’nde, İngiltere, Fransa ve İsrail’i geri çekilmeye zorlayarak Orta Doğu’da etkinliğini artırdı.
– 1967 Altı Gün Savaşı’nda, ABD İsrail’i tam donanımlı hale getirerek Sovyet destekli Arap blokunu mağlup etmesini sağladı.
– 1973 Yom Kippur Savaşı’nda, ABD acil askeri yardım sağlayarak İsrail’i kurtardı ve “mekik diplomasisi” ile taraflar arasında ateşkesi sağladı.
– 1982 Lübnan Savaşı’nda, ABD önce İsrail’in askeri zaferini garanti etti, ardından diplomasi yoluyla Filistin Kurtuluş Örgütü liderlerini korudu ancak onları İsrail-Filistin çatışma hattından uzaklaştırdı.
İran’ın Durumu
İran da büyük bir kaybedendir. “Direniş Ekseni” ve “Şii Hilali”nin çift motoru olarak, Hamas ve Hizbullah’ı İsrail’in ağır askeri saldırılarından koruyacak ne isteği ne de gücü vardı. Yemen’deki Husileri ABD, İngiltere ve İsrail’in hava saldırılarından koruyamadı ve nihayetinde Suriye rejimini terk etti. Bu başarısızlıklar, İran’ın etkisini tarihsel olarak Basra Körfezi ve Mezopotamya’ya geri çekilmek zorunda bıraktı. İran’ın İsrail ile doğrudan karşı karşıya geldiği iki durumda da, İsrail’i önceden bilgilendirerek kayıpları en aza indirmeye çalıştı. İran, İsrail’i kızdırmaktan ve durumu kontrol edilemez hale getirmekten kaçındı.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı,” İran’ın kritik anlarda çekingenliğini ve zayıflığını ortaya koydu. İran’ın, milli çıkarlarını korumak adına bencilce bir pragmatizmle hareket ettiği ve bölgesel bir güç olarak ahlaki otoriteden ve kapasiteden yoksun olduğu görülmüştür. Bu, İran’ın sahip olduğu hedeflerle gerçek kapasitesi arasındaki uyumsuzluğu göstermekte ve İran’ın arzuladığı “taç” için henüz hazır olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca bu savaş, İran’ın 50 yıllık İslam Devrimi diplomasi yatırımlarını boşa çıkarmıştır. İran, artık dış politikası, stratejik etkinliği ve hatta rejimin meşruiyeti konusunda iç soruşturmalarla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, İran’ın siyasi istikrarını da etkileyebilir.
Rusya da Kesinlikle Büyük Bir Kaybedendir
Rusya, kritik bir dönemde Beşar Esad rejimini terk etmiş, Orta Doğu’daki son stratejik varlığını kolayca kaybetmiş ve on yıl önce büyük askeri ve diplomatik kaynaklar harcayarak koruduğu geleneksel nüfuz alanını bırakmıştır. Filistin-İsrail çatışması sırasında Beşar Esad rejiminin kolayca ve beklenmedik bir şekilde devrilmesi, Şam’ın en büyük müttefiki olarak Rusya’nın, birinci sınıf bir jeopolitik ve askeri güç statüsünü tamamen kaybettiğini göstermektedir. Rusya’nın stratejik istihbarat, değerlendirme, müdahale ve koordinasyon konusundaki yetersizlikleri çarpıcı bir şekilde açığa çıkmıştır. Suriye’yi kaybetmek, Rusya’nın aynı anda iki bölgesel savaşla başa çıkma yeteneğini kaybettiği ve Orta Doğu’da dünya çapında bir güç olarak hareket etme kabiliyetine artık sahip olmadığı anlamına gelir.
Bir Diğer Büyük Kaybeden: Birleşmiş Milletler
Birleşmiş Milletler de “Altıncı Ortadoğu Savaşı” karşısında tamamen çaresiz kalmış, ciddi şekilde dışlanmış ve hatta İsrail tarafından defalarca aşağılanmış ve kışkırtılmıştır. Güvenlik Konseyi’nin Filistin ve İsrail’i ateşkese çağıran taslak kararları, Amerika Birleşik Devletleri tarafından tekrar tekrar veto edilmiştir. Zorla kabul edilen kararlar bile hiçbir tarafça uygulanmamıştır. İsrail, defalarca Birleşmiş Milletler’in meşruiyetini sorgulamış, Genel Sekreter’in istifasını talep etmiş, BM misyonlarını karalamış ve BM barış gücünü açıkça aşağılamıştır. Tarihsel olarak, BM Genel Kurulu 1947’de 181 sayılı kararı kabul ederek İsrail’e “doğum sertifikasını” vermiş ve Filistin sorununu başlatmıştır. 1948 ile 1982 yılları arasında büyük güçler tarafından manipüle edilmesine ve bölünmeye rağmen, BM yine de çatışan taraflar arasında ateşkes sağlama ve 1967’deki 338 sayılı karar ile 1973’teki 242 sayılı karar gibi ünlü Güvenlik Konseyi kararlarını çıkarma konusunda önemli bir rol oynamıştır. Bu kararlar, Orta Doğu barış sürecinin “toprak karşılığı barış” çerçevesinin hukuki temelini oluşturmuştur.
Türkiye’nin Rolü: Kazanan mı?
Bazıları Türkiye’nin bu savaştan en büyük kazanan olarak çıktığını iddia edebilir. Ancak bu yanlıştır. Yüzeysel olarak veya kısa vadede Türkiye’nin Beşar’ı devirmek için isyancılara destek verdiği ve yeni Suriye güç yapısında daha büyük bir söz sahibi olacağı ve Kürtlere karşı baskıyı artıracağı görülüyor. Ancak bölgesel bir güç olarak Türkiye’nin Suriye meselelerine derinlemesine dahil olması, onu Orta Doğu bataklığına daha fazla sürüklemiş, İsrail, Suudi Arabistan, diğer Arap ülkeleri, Rusya, İran ve hatta Amerika Birleşik Devletleri ile rekabetlerini ve sürtüşmelerini artırmıştır. Bu durum, Türkiye’yi “Arap Baharı” sonrası karşılaştığı çok yönlü zorlukların acı sonuçlarını bir kez daha yaşama riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır.
Daha Geniş Etkiler
7 Ekim 2023’te, “Aksa Tufanı” operasyonu, İsrail’in yarısını hava, kara ve deniz üzerinden ders kitabı niteliğinde bir taktikle başarıyla vurduğunda, kimse bunun büyük çaplı, uzun süreli, çok taraflı ve yıkıcı bir “Altıncı Ortadoğu Savaşı”na dönüşeceğini tahmin etmedi. Kimse, İsrail liderlerinin savaş suçları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından küresel çapta aranan kişiler olacağını beklemiyordu. Ayrıca, 13 yıl boyunca iktidarını koruyan Suriye hükümetinin bu kadar hızlı bir şekilde çökeceği ve en beklenmedik kaybeden olacağı da öngörülemedi.
Dünya ve tarihsel gelişmeler açısından bakıldığında, Filistin-İsrail çatışmasının en büyük kaybedeni, tüm bölgenin barışı, kalkınması, refahı ve ilerlemesidir. Bu büyük çaplı çok taraflı kayıp, yalnızca bir ülke ya da bölgenin kazanç ya da kaybı meselesi değil, onlarca ülkenin ve yüz milyonlarca insanın kolektif başarısı ya da başarısızlığıdır. Dünyanın hiçbir kıtası, Orta Doğu kadar uzun süre çatışma, savaş ve kaos içinde kalmamış, hiçbir halk Orta Doğu halkları kadar her gün, her yıl ve her nesil kan dökülmesine, öldürmeye, yıkıma ve şiddete tanıklık etmemiştir. Şiddet bu bölgede, ulusal ve ekonomik gelişmenin sürdürülmesi için bir yöntem haline gelmiş ve halkın günlük yaşamı ve kaderi olmuştur.
Filistin-İsrail çatışmasının bunca çalkantıdan sonra ateşkesle sonuçlanması elbette kutlanması gereken bir olaydır. Çünkü bu, katliamların devamından çok daha fazla akılcılığı ve insaniyeti temsil eder. Ayrıca, çatışan tarafların halklarına bir nefes alma ve yaşama umudu verir. Ancak, taraflar köklü sıfır toplamlı zihniyetlerini, şiddet felsefelerini ve orman kanunlarını terk etmezse, Orta Doğu’da barış asla gelmeyecek ve insanlık medeniyetinin beşiklerinden biri olan bu bölge, tarihin en büyük başarısızlıklarından biri olmaya mahkûm olacaktır.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi









