Görüş
Çin Diplomasisi: 2025 Değerlendirmesi ve 2026 Öngörüleri

Genel olarak, 2025 yılı dalgalı bir uluslararası manzaraya ve Çin tarafından yürütülen olağanüstü bir diplomasi pratiğine sahne olmuştur. Uluslararası durumdaki dalgalanma; jeopolitik çatışmaların yayılması, ekonomik ve finansal alanlardaki dalgalanmalar, kurallara dayalı yönetişimdeki işlev bozuklukları, artan teknolojik rekabet ve geleneksel olmayan risklerin üst üste binmesi şeklinde kendini göstermektedir. Bu belirsizliklerin özünde, eski uluslararası düzenin sürdürülemez hale gelmiş olması ve yenisinin henüz şekillenmemiş olması yatmaktadır. Çin diplomasisinin olağanüstülüğü ise, küresel türbülans ve dönüşüm ortamında sürdürülen istikrarlı ekonomik kalkınma ile birlikte daha proaktif ve iddialı bir dış politika izlenmesinde somutlaşmaktadır. Bu durum, kalkınma ile diplomasi arasında karşılıklı güçlenmeye dayalı olumlu bir döngü yaratmış; Çin’in mevcut uluslararası düzenin savunucusu, inşa edicisi ve katkı sağlayıcısı olarak öne çıkmasını mümkün kılmıştır.
I. Bir Girişimin Ortaya Konulması – Küresel Yönetişim Girişimi (GGI)
1 Eylül 2025 tarihinde, Genel Sekreter Xi Jinping, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nde Küresel Yönetişim Girişimi’ni (GGI) ortaya koymuş ve yeni dönem için Çin’in küresel yönetişim vizyonunu kapsamlı biçimde açıklamıştır. Küresel Kalkınma Girişimi (GDI), Küresel Güvenlik Girişimi (GSI) ve Küresel Medeniyet Girişimi’nden (GCI) sonra sunulan bir diğer büyük küresel girişim olarak bu adım, Çin’in sorumlu bir büyük ülke sıfatıyla yalnızca küresel yönetişime katılmakla yetinmeyip, aynı zamanda onu ileriye taşıma konusunda liderlik rolü üstlendiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluk inşa edilmesini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.
Yeni dönemin başlamasından bu yana, Devlet Başkanı Xi Jinping bir dizi önemli kavram ve düşünce ortaya koymuştur. Bununla birlikte, Çinli akademisyenler açısından bu kavramların derinlemesine incelenmesi, sistematik biçimde özetlenmesi ve aralarındaki ilişkilerin netleştirilmesi ihtiyacı hâlâ mevcuttur. Bir benzetme yapılacak olursa: “Çin Rüyası” genel hedefi, “barışçıl kalkınma” izlenen yolu, üç büyük küresel girişim temel stratejik araçları, “yeni tip büyük ülke ilişkileri” Çin’in arzuladığı uluslararası ilişkiler vizyonunu ve “insanlık için ortak geleceğe sahip topluluk” ideal dünya tasarımını temsil ediyorsa; “Küresel Yönetişim Girişimi” yalnızca Çin diplomasisi için hayati bir stratejik araç olmakla kalmayıp, aynı zamanda egemen eşitliğine bağlılık, uluslararası hukukun üstünlüğüne riayet, çok taraflılığın uygulanması, insan merkezli bir yaklaşımın savunulması ve eylem odaklılığa vurgu gibi ilkeler temelinde şekillenen arzu edilen uluslararası düzen vizyonunu da somutlaştırmaktadır.
II. İki Büyük Ev Sahibi Diplomasi Etkinliğinin Düzenlenmesi – ŞİÖ Zirvesi ve 3 Eylül Askerî Geçit Töreni
İlk olarak, Tianjin’de Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nin düzenlenmesi. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) önemi, yalnızca Batı bloklarından farklı bir siyasi platform olmasından değil, aynı zamanda Avrasya’nın gelecekteki bütünleşmesi için önemli bir köşe taşı olmasından kaynaklanmaktadır.
Başlangıçta bölgesel bir güvenlik örgütü olarak kurulan ŞİÖ, günümüzde güvenlik, ekonomi, kültür ve diğer alanları kapsayan bölgesel ve küresel meseleleri koordine eden kilit bir bölgeler arası platforma dönüşmüştür.
Belarus’un önceki katılımı, ŞİÖ’nün Avrupa’ya doğru daha da genişlemesini sağlamış; Hindistan, İran ve Pakistan’ın daha önceki üyelikleri ise örgütün Güney Asya’daki güçlü konumunu pekiştirmiştir.
Ayrıca Türkiye, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve Maldivler dâhil olmak üzere birçok ülke ŞİÖ’ye katılma arzusunu dile getirmiştir; bu durum örgütün cazibesini ve umut vaat eden geleceğini açıkça ortaya koymaktadır.
En önemlisi, ŞİÖ, Çin’in (Rusya ile birlikte) yeterli söylem gücüne sahip olduğu az sayıdaki uluslararası örgütten biridir ve küresel düzenin inşasını ilerletmek açısından Çin (ve Rusya) için güvenilir ve kritik bir kaldıraç işlevi görmektedir.
İkinci olarak, 3 Eylül Askerî Geçit Töreni, 2025 yılında Çin’in en önemli ev sahibi diplomasi etkinliği olmuştur. Bu etkinliğin iki mükemmeliyet kriterini karşılaması gerekiyordu: birincisi, meydanda görkemli bir sergileme – bu hedef Çin’in kapasitesi dâhilindeydi; ikincisi ise kürsüden etkileyici bir sunum – bu görev Dışişleri Bakanlığı’nın sorumluluğundaydı. Bu iki alandaki başarının sağlanması, Çin için güçlü bir onay ve seferberlik çağrısı anlamına gelecekti. Bu iki şart yerine getirilmeden, Çin’in Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın küresel faşizme karşı mücadeledeki önemini tam anlamıyla göstermek mümkün olmazdı.
Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’dan gelen engellemelere rağmen, etkinliğe 26 ülkeden devlet başkanları, hükümet başkanları ve uluslararası örgüt liderleri katılmış; katılımcılar uluslararası toplumun geniş bir kesimini temsil etmiştir. Geçit töreninin sağladığı bu iki boyutlu mükemmeliyet, hem ülke içinde ulusal bütünlüğü güçlendirmiş, hem de Çin’in uluslararası etkisini artırırken aynı zamanda stratejik caydırıcılığını pekiştirmiştir. Bu tören aracılığıyla Çin, dostlarının ve düşmanlarının kimler olduğunu net biçimde görmüştür – Pekin’e gelenlerin tamamı dosttur.
III. Üç Büyük İkili İlişkinin Doğru Şekilde Yönetilmesi – Çin-ABD, Çin-Rusya ve Çin-AB İlişkileri
2025 yılı, Çin-ABD ilişkilerinin sert fırtınalar yaşadığı bir dönem olmuştur. Nisan ayında Trump yönetimi, “karşılıklılık” bahanesiyle Çin dâhil olmak üzere dünya genelinde 100’den fazla ülke ve bölgeye yüksek gümrük tarifeleri uygulamıştır. Eylül ayının sonunda ise Çin’e yönelik ihracat kontrollerini daha da sıkılaştırmıştır. Bu iki adım da Çin tarafından kararlı karşı tedbirlerle yanıtlanmıştır. Ancak her iki dalgalanma da yalnızca yaklaşık bir ay sürmüştür. Mayıs ayında Cenevre’de yapılan ekonomik ve ticari istişareler ile Ekim ayı sonunda Güney Kore’nin Busan kentinde iki ülke liderleri arasında gerçekleşen görüşme, geçici bir yumuşamayı beraberinde getirmiş ve ikili ilişkilerin istikrara dönüş hızı emsalsiz olmuştur. ABD’nin en son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yayımlanmasıyla birlikte, ABD Çin’i eşit bir rakip olarak görmeye başlamıştır. 2026 yılında Çin ve ABD devlet başkanlarının birçok kez bir araya gelmesi beklenmektedir; bu görüşmeler, iki ülkenin yeni dönemde sağlıklı bir birlikte yaşama yolunu keşfetmesi açısından temel yönlendirme ve güçlü bir itici güç sağlayacaktır.
2025 yılında Çin-Rusya ilişkileri her türlü zorluğa rağmen ilerlemiş ve yeni zirvelere ulaşmıştır. Çin Halkının Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın, Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın ve Dünya Anti-Faşist Savaşı’nın zaferlerinin 80. yıl dönümü vesilesiyle, Devlet Başkanı Xi Jinping ve Devlet Başkanı Vladimir Putin yıl içinde karşılıklı ziyaretlerde bulunmuş ve birbirlerinin ülkelerindeki 80. yıl anma etkinliklerine katılmıştır. İki ülke stratejik konularda eşgüdümü artırmış ve İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzeni birlikte korumuştur. Tayvan meselesinde Rusya, Çin’in tutumunu kararlılıkla desteklemiştir. Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Çin, Ukrayna krizinin siyasi çözümüne yönelik olumlu gelişmeleri memnuniyetle karşılamış; Rusya ile iletişimi sürdürmeye, iki lider arasında varılan önemli mutabakatları hayata geçirmeye ve bölgesel ile küresel barış ve istikrarı korumak için aralıksız çaba göstermeye hazır olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS iş birliği mekanizması, Çin ve Rusya’nın kapsamlı stratejik eşgüdüm yürütmesi, çok taraflılığı savunması, pratik iş birliğini güçlendirmesi ve Küresel Güney içindeki dayanışmayı artırması için önemli platformlar olarak hizmet etmektedir.
Çin, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa’dan oluşan dörtlü çerçeve içinde Avrupa’nın rolüne büyük önem atfetmektedir. 2025 yılı, Çin ile Avrupa Birliği arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 50. yıl dönümünü işaret etmektedir. Yılın başından bu yana Çin-AB etkileşimleri yoğunlaşmış; üst düzey temaslar, ekonomik ve ticari iş birliği ile halklar arası değişimler sürekli bir artış göstermiştir. AB’nin ikinci en büyük ticaret ortağı olan Çin için ve Çin’in de AB’nin önemli bir ticaret ortağı olması bakımından, ikili ticaretin karşılıklı önemi daha da belirginleşmiştir.
Günümüzde Avrupa Birliği çok sayıda zorluk ve ciddi meydan okumayla karşı karşıyadır. İçeride popülizm güç kazanmaya devam etmekte, korumacılık yeniden yükselmekte ve bu durum hükümetlerin yönetme kapasitesini giderek zorlaştırmaktadır. Dışarıda ise uzayan Rusya-Ukrayna ve Filistin-İsrail çatışmaları güvenlik ortamını kötüleştirmiş; Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel kuralları zedelemesi Avrupa ile ABD arasında sürekli ticari sürtüşmelere yol açmıştır. AB’nin şu gerçeği daha net kavraması gerekmektedir: Çin, AB’nin sorunlarının yaratıcısı değil; aksine söz konusu zorluk ve meydan okumalarla başa çıkabilmesi için AB’nin yararlanabileceği bir güçtür. Çin ile iş birliği, Avrupa’nın ekonomik kalkınması – özellikle yeşil dönüşümü – açısından vazgeçilmez olduğu gibi, Avrupa’nın stratejik özerkliğini gerçekleştirmesi, çok taraflılığı savunması ve küresel yönetişimi güçlendirmesi için de elzemdir.
IV. Devlet Başkanı Xi’nin Dört Yurt Dışı Ziyareti ve Devlet Başkanı Diplomasisinin Artan Rolü
8–9 Nisan 2025 tarihlerinde Pekin’de Komşu Ülkelerle İlgili Çalışmalar Merkez Konferansı düzenlenmiş ve komşu ülkelerin Çin diplomasisindeki kilit rolü vurgulanmıştır. Bunu takiben, 14–18 Nisan 2025 tarihlerinde Devlet Başkanı Xi Jinping, davet üzerine Vietnam, Malezya ve Kamboçya’ya devlet ziyaretlerinde bulunmuştur. Mayıs ayında Rusya’ya devlet ziyareti gerçekleştirmiş ve Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’ndaki zaferinin 80. yıl dönümü kutlamalarına katılmıştır. Haziran ayında Kazakistan’ın Astana kentine giderek İkinci Çin-Orta Asya Zirvesi’ne iştirak etmiştir. 30 Ekim–1 Kasım tarihleri arasında ise Kore Cumhuriyeti’ni ziyaret etmiş, 32. APEC Ekonomik Liderler Gayriresmî Toplantısı’na katılmış ve ülkeye devlet ziyareti gerçekleştirmiştir. Son dönemde Çin’in bazı komşu ülkelerinde ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık, Güney ve Güneydoğu Asya’daki Kuşak ve Yol Girişimi’nin sorunsuz ilerlemesini doğrudan engellemiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile komşu ülkeleri birbirinden ayırma girişimlerine karşı koymak ve bunları boşa çıkarmak için Çin’in, komşu ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları arabuluculuk yoluyla çözme çabalarını artırması ve bu ülkelerle ilişkilerini daha da derinleştirmesi gerekmektedir.
V. Mevcut Uluslararası Manzaranın Evrilen Eğilimi
Büyük güçler arasındaki üçlü ilişkilerde belirgin bir nesnel eğilim ortaya çıkmaktadır: yerleşik güçler arasındaki geleneksel güç dengesi anlayışından, Küresel Güney ülkelerine daha fazla dayanılan bir yapıya doğru bir kayma söz konusudur. Güncel uluslararası manzara üç temel blok tarafından şekillendirilmektedir: birincisi Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batı bloğu; ikincisi Rusya öncülüğündeki direnç bloğu; üçüncüsü ise Çin’in de dâhil olduğu, bağlantısızlık, tarafsızlık ve bağımsız barışçıl kalkınma stratejik duruşunu benimseyen Küresel Güney’dir. Bu üç taraf net bir üçlü güç dengesi oluşturmaktadır. Çin-ABD-Rusya, Çin-AB-Rusya ve Çin-ABD-AB gibi çeşitli çok taraflı yapılandırmalar ise söz konusu temel üçlü çerçevenin evrimini doğrudan veya dolaylı biçimde yönlendirmektedir.
Bu bağlamda, mevcut uluslararası manzarada üç belirgin eğilim tespit edilebilir: Amerika Birleşik Devletleri’nin “Rusya ile ittifak kurarak Çin’i çevreleme” politikası başarısızlığa doğru ilerlemekte; Rusya’nın “Doğu’ya yönelme” eğilimi giderek daha belirgin hale gelmektedir. Gelişmekte olan ve yükselen ülkeler, uluslararası manzaranın seyrini belirleyen kilit bir güç olarak öne çıkmıştır. Trump’ın yeniden iktidara gelmesine rağmen, ABD-Rusya ilişkilerinde iyileşme alanı sınırlı kalmaya devam etmekte ve Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki çelişkiler hâlâ keskindir.
VI. Çin Diplomasisinin Karşı Karşıya Olduğu Zorluklar
Çin her zaman bağımsız bir dış politika izlemiş; diplomatik çerçevesini “büyük güçler kilit önemdedir, komşu ülkeler önceliklidir, gelişmekte olan ülkeler temeldir ve çok taraflı platformlar önemli bir alandır” ilkesine dayandırmıştır. Ancak Çin’in özellikle Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Batılı ülkelerle ilişkileri şu anda stratejik rekabetle karakterize edilmektedir; bu durum, Çin diplomasisinin karşı karşıya olduğu en önemli zorluklardan biri haline gelmiştir.
Bu zorluğun üstesinden gelmenin anahtarı, Çin’in daha fazla uluslararası sorumluluk üstlenmesi ve dünya genelindeki ülkelerin Çin sisteminin rasyonelliğini kabul etmesini sağlamasıdır. Bu durum, halihazırda Çin’in küresel krizlere verdiği tepkilerde görülmekte olup, gelecekte de böyle olmaya devam etmelidir. Küresel ölçekte bakıldığında; Avrupa Rusya-Ukrayna çatışması nedeniyle yeniden ABD’nin yörüngesine bağlanmış; Rusya kendi meseleleriyle meşgul durumdadır; Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Filipinler Çin’i çevrelemek için ABD’ye yaslanmaktadır; Hindistan büyük güçler arasında iki tarafa da oynayan bir tutum sergilemektedir; Latin Amerika coğrafi olarak Çin’den uzaktır; Afrika büyük ölçüde Çin için savunma hattı niteliğindedir; Orta Doğu’daki durum ise karmaşık ve dalgalıdır. Bu arka plan altında Küresel Yönetişim Girişimi’nin ortaya konulması, yalnızca Çin’in kendi barış ve kalkınmasına değil, aynı zamanda dünya genelindeki tüm ülkeler için barış ve kalkınmayı teşvik etmeyi amaçlayan, daha geniş küresel perspektife sahip uzun vadeli bir uluslararası stratejik vizyon sunma kararlılığını ifade etmektedir.
VII. 2026 Yılında Çin-Orta Doğu İlişkilerine Yönelik Beklentiler
Gelecek yıl, Çin-Orta Doğu ilişkileri açısından dönüm noktası niteliğinde bir yıl olacaktır. Başlıca ev sahibi diplomasi etkinlikleri arasında İkinci Çin-Arap Devletleri Zirvesi, Çin-Suudi Arabistan Zirvesi, Çin ile Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 55. yıl dönümü, Çin-Mısır diplomatik ilişkilerinin 70. yıl dönümü, Çin ile Suudi Arabistan arasında kapsamlı stratejik ortaklığın tesis edilmesinin 10. yıl dönümü ve Çin-İran kapsamlı stratejik ortaklığının 10. yıl dönümü yer almaktadır.
Çin’in Orta Doğu bölgesel meselelerine daha aktif biçimde dâhil olması beklenmektedir. Orta Doğu’daki bölgesel sorunların ele alınmasına katılarak Çin, uluslararası çatışmaların yönetimi ve idaresi konusunda daha fazla deneyim biriktirebilecek ve aynı zamanda karmaşık jeopolitik manevralar ortamında büyük güç statüsünü kayda değer ölçüde yükseltecektir. Çin’in Orta Doğu politikasının başarısı, Çin’in büyük güç diplomasisinin dünya sahnesinin çevresinden merkezine doğru ilerlediğinin güçlü bir kanıtı olacaktır.
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Görüş
NATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu

Bilgisayar mühendisleri bilecektir, bir yazılımın 1.0, 2.0,3.0 gibi anılması yeni bir sürümü çıktığını ifade eder. Öncekine kıyasla doyurucu boyutta değişimler ve geliştirmeler içermelidir ki .0 takısını hak etsin. Eğer değişimler kullanıcı tarafından yeterli bulunmazsa genelde şu yorum yapılır; “Buna keşke 2.9 deseydiniz!”
İşte NATO’nun Ankara zirvesinde kurmaya çalıştığı NATO 3.0 düzeni de bu şekilde hissettirdi. Artık 2.0’dan aşina olduğumuz ABD merkezli dünya yok ancak bu yeni denklemin altı 3.0 diyecek kadar da dolu değil. NATO 3.0, ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Elbridge Colby tarafından ortaya atılan, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk aldığı bir NATO güvenlik mimarisi ön gören bir tanımlamaydı. Bu düzenin temelleri de Ankara’daki zirvede atılacaktı. Bu net tanımlama, ittifakın sadece ufak “yamalarla” yoluna devam etmeye çalışmadığı, tamamen yenilenerek üzerindeki “ölü toprağını” atmaya hazırlandığı anlamına geliyordu. Ancak bu yeni düzenin bir paradoksu vardı; Evin oğlu kendi geçimini sağlıyorsa baba sözü neden dinleyecekti? Avrupa ülkeleri savunma harcamaları arttırınca neden ABD’nin istediğiyle düşman olup istemediğiyle barış yapacaktı? İttifakı 77 yıl ayakta tutan Amerikan hegemonyası olmazsa bunun yerini ne alacaktı?
Dağılmakta olan bir aile
Zirveyi ben ve Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, yerinde takip ettik. İlk gün başta Genel Sekreter Mark Rutte olmak üzere “sevimli” ve “sıcak” mesajlar dinledik. Herkes aile olmaktan, bütün olmaktan bahsediyordu. İyi dilek ve temennilerin dışında NATO, ilk kez nitelik yerine niceliğe odaklanmıştı. Onlarca askeri endüstri anlaşması, artık sadece sofistike teknolojiler değil, sayısal olarak fark yaratacak üretim hatları oluşturmayı hedefliyordu. Ucuz ve yenilenebilir savaş araçları ilgi odağıydı.
Verilen mesajlar ve panellerdeki ortam NATO’nun geleceği açısından pozitif bir görüntü çiziyor denebilirdi, tabii sonra Trump gelmeseydi…
ABD Başkanı ayağının tozuyla önce Grönland arzusunu yineledi sonraysa İspanya’ya sataştı. Onları “anlaşması imkansız, konuşmaya değer olmayan bir ülke” olarak nitelendirdi ve İspanya ile ticareti askıya alabileceğini söyledi. Trump saldırgan bir şeyler söyledikçe hemen yanında oturan Rutte, dağılmakta olan bir ailenin “yeterince neşe saçarsam belki herkesi bir arada tutabilirim” diye düşünen çocuğu gibi hasar kontrolü yapmaya çalışıyordu. Basın toplantısında Rutte’ye sordum;
“İran’a operasyonlar konusunda Trump haklı buluyorsunuz, eğer çatışma ortamı tekrar başlar ve başkan Trump Avrupalılara destek için çağrı yaparsa bunu onaylayacak mısınız?”
Rutte, epey uzun ama tatmin etmeyecek bir cevap verdi. Enteresan noktası, Avrupa’nın hareketsizliği konusunda Trump’a kısmen hak veriyor oluşuydu. Bu, Rutte’ye özgü bir davranış değildi. Alman Şansölyesi Frederik Merz de benzer bir yol almıştı. “Trump’ın bize silah üretimini arttırmayı sert bir şekilde söylemesi gerekiyormuş, Trump bu konuda haklıydı” ifadesini kullandı. Trump’ı özellikle İran konusunda eleştiren çıkışları beklenen sonucu vermemiş olacak ki Merz çalıştığı ispatlı huyuna gitme stratejisine başvurmuş.
Yine de bu huyuna gitme işi yeterli olmadı. Zirvenin sonunda paylaşılan metin bir gerçeği ortaya koyuyordu; NATO eskisi gibi düşman belirleyemiyordu. Rusya konusundaki cümleler geçen yıllara nazaran daha hafifken İran için boyutu belirsiz bir “nükleer silah sahibi olamaz” tanımı kullanılmış, Çin’in adı bile geçmemişti. Metinde ne ABD Rusya’ya karşı bir taahhütte bulunuyor, ne de AB İran veya Çin konusunda Trump’a bir söz veriyordu. Ukrayna’ya destek meselesi, 70 milyar dolarlık bir yıllık destek ile belirtilmiş ancak ABD’nin bunda bir rol oynayıp oynamayacağı ortada bırakılmıştı.
Dürüst olalım, yakın zamanda ne Trump’ın Ukrayna’ya destek paketlerini kongreye getirme ne de Avrupa’nın İran konusunda ciddi bir askeri destek sağlama planı var. İki taraf da birbirine “hadi aslanım, sen halledersin” demeyi tercih ediyor. Peki neden? Avrupa daha önceden düşman olarak gördüğü İran’a neden saldırmıyor? Daha önce tehdit kabul ettiği Çin’e karşı neden tavır almıyor? ABD, neden yıllarca STK’larla ve askeri destekle dahil olduğu Ukrayna meselesine karışmak istemiyor?
NATO’nun çok kutuplu paradoksu
NATO doğası gereği büyük jeopolitik gerilimlerde tek yürek olmak zorunda olan bir yapı. Bu Soğuk Savaş ve sonrası dönemde nispeten kolaydı. Güç merkezi bir taneydi. Alternatifler imkansızdı. İdeolojik hesaplaşmalar sınırları keskin bir biçimde belirliyordu. Bugün ise ABD’nin ortak hedefler ve ortak düşmanlar belirlemesi mümkün değil. Ülkeler, ideolojik bağlardan yoksun bir şekilde birbiriyle iletişim kuruyor. Küreselleşmenin de yardımıyla endüstrilerini desentralize hale getiriyor, vazgeçmesi güç ticaret hatları oluşturuyor.
Trump’ın eleştirilerine karşı Afganistan ve Irak’ta ne kadar istekli bir şekilde çarpıştıklarını anlatan Avrupa ülkeleri, petrol piyasalarını derinden sarsma korkusuyla Hürmüz civarında savaşı uzatacak operasyonlardan kaçınıyor. (Avrupa ordularının ABD’nin yapamadığı neyi başaracağı da tartışılır tabii) Bunun yanında Trump’ın Grönland inadı Avrupalıların soluğu Pekin’de almasına yol açmıştı. Bugün nasıl olacaktı da Avrupalılar Çin’i bir tehdit olarak nitelendirecekti?
Benzer bir fikir ayrılığı ABD için de geçerli. Ukrayna’da Rusya’nın askeri kabiliyetlerinin yeterince hasar aldığını düşünen Amerikan devleti, hem nükleer savaş ihtimalini düşürmek hem de Çin’e değerli bir enerji kaynağı sunmamak adına Rusya’nın huyuna gitmeyi umuyor. Böyle bir durumda ABD, neden birkaç paragrafla zirvede Rusya’yı hedef alsın ki?
Bunun yanında Avrupa içinde bile tam bir fikirsel ortaklık yok. Son dönemde Polonya ile Ukrayna arasında patlak veren gerilimden Orban sonrası Rusya konusunda radikal bir değişim getirmeyen Magyar’a kadar Avrupa içinde de aykırı görüşler varlığını sürdürüyor. Bunlara yükselişi süren Almanya’nın AfD’sini, İngiltere’nin Reform Partisi’ni ve Fransa’da seçime girip girmeyeceği belirsiz Le Pen’i eklediğimizde bugünkü Avrupa’yı bile mumla arayabilirler.
Sonuç olarak, dünyayla ABD’den bağımsız bir şekilde (ABD’nin isteği böyle olsa bile) hareket etmeye başlayacak bir Avrupa, doğal olarak kendi çıkarlarını önceleyecek. Kaçınılmaz çıkar çatışmaları, NATO içinde bağımsız ittifaklara yol açacak. 100 yıldır gömülü baltalar parça parça yerinden çıkmaya başlayacak. Yani NATO’nun hayatta kalabilmesi için sorumluluk alan bir Avrupa’ya ihtiyacı var, ancak bu sorumluluk NATO’nun sonunu getirebilecek çıkar çatışmalarına yol açabilir. İşte NATO 3.0’ın içinden çıkamadığı paradoks budur. NATO gibi bir ittifakta “eş başkanlık” yürümez.
Neden 2.9?
İşte böylesi bir paradoksta Avrupa ülkeleri kendi yollarını belirgin bir biçimde çizmiş değiller. Daha fazla üretim yaptıkları, daha fazla sorumluluk aldıkları bir NATO öngörüyorlar ama bunun yanında kendilerine bir yol çizemiyorlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen de Ankara’ya gelmişti. Önceden “Türkiye, Rusya, Çin nüfuzundan kaçınmalı” diyen Von Der Leyen, Türkiye’yle yapılan savunma anlaşmalarıyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdi. Çünkü o da Avrupa’nın stratejik yolunu henüz tanımlayamıyor. Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde askeri talebe yetişemeyen Avrupa endüstrilerinin Türk şirketlerle iş yapmasını önleyemiyor. ABD’den fırça yedikçe Çin’le iletişime geçen ülkelere dur diyemiyor. Böylesi bir durumda hangi 3.0’dan söz edeceğiz? Yeni düzende Avrupa ABD’nin yanında mı olacak? Çin’e mi yakınlaşacak? Kendi başına mı duracak?
Ankara zirvesinde güçlü hissedilen tek bir kavram vardı; panik. Hızlıca bitmesi gereken İran savaşı uzadıkça Pasifik’e açılamayan ABD’nin paniği ve ABD’nin etkisinden çıkınca ortada kalmaktan korkan Avrupa’nın paniği…
Bu sırada Türkiye, bu kriz ortamında hem YPG meselesini çözdü hem de F-35 krizinde büyük ilerleme kaydetti. Yeni savunma sanayii anlaşmaları ve insiyatifler, bu kriz azalma eğilimi gösterdiğinde Türkiye’nin avantajlı bir konumda olmasını sağlayacak. Zira Avrupa, yolunu çizdiğinde tehdit algısı içine Türkiye’yi alıp almayacağını bilmiyoruz. Bugün alacağımız önlemler ve yapacağımız bağlayıcı anlaşmalar yarını daha net görmemizi sağlayacak. Bu sırada NATO, varlığını sürdürmek için ufak yamalar çıkarmaya devam edecek. 3.0 için henüz erken, daha yolda 2.9.1 ve 2.9.2 var.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?










