Görüş
2025’ten 2026’ya İran: Güvenlik Öncelikli Devlet Aklı

2025 yılı, İran siyasetinde oyunun kurallarının değiştiği bir yıl olarak değerlendirilmelidir; öyle bir yıl ki, güvenlik siyaseti adeta yutmuş, askerî–bölgesel değişkenler ekonomi, iç politika ve diplomasinin tamamı üzerinde belirleyici bir gölge oluşturmuştur. Bu yılın sonuçları kısa vadeli değildir; 2026 sonrasındaki yıllara da sirayet edecek niteliktedir. 2025, son kırk yıl içerisinde İran siyasetinin seyrinin yeniden ayarlandığı belirleyici yıllardan biri olarak görülmelidir. Bu yıl, İsrail ile doğrudan ve dolaylı çatışmanın yoğunlaşması, Batı ile diplomasi kanallarının fiilen tıkanması ve ağırlaşan ekonomik–toplumsal baskılar neticesinde İran siyaseti, “gerilim yönetimi” politikasından “güvenlik temelli istikrar” politikasına geçiş olarak tanımlanabilecek yeni bir aşamaya girmiştir. 2025, İran halkı ve devleti için uzun bir yıl olmuştur ve görünen o ki bu durum önümüzdeki miladi yılda da devam edecektir.
Şüphesiz bu yıl, on iki günlük savaşla hafızalarda yer edecektir. Söz konusu savaş, 13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’ın askerî ve nükleer tesislerine, üst düzey askerî komutanlarına ve nükleer bilim insanlarına yönelik sürpriz saldırılarıyla başlamış; on ikinci günde ise Amerika’nın müdahalesi, bölge ülkelerinin yürüttüğü temaslar ve İran’ın son füze saldırılarıyla sona ermiştir.
Savaşın üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen, bu çatışmada taraflardan hangisinin sahadan galip çıktığı ve bu savaşın bölgenin güvenlik mimarisi üzerinde nasıl bir etki yaratacağı hâlâ temel tartışma ve soru başlıkları arasında yer almaktadır.
Bu savaş, İran’ın Amerika ile müzakereler yürüttüğü bir dönemde başlamıştır. Nitekim savaşın başladığı hafta sonunda, İranlı üst düzey diplomatların Umman’da Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ile yeniden bir araya gelmesi planlanmaktaydı. Müzakerelerin sürmesi nedeniyle İran’daki siyasi atmosfer, İsrail’in görüşmeler devam ederken askerî bir adım atmayacağı; muhtemel bir müzakere başarısızlığının ardından askerî bir çatışmanın gündeme gelebileceği yönünde şekillenmişti. Bu nedenle İran’daki güvenlik konuşlanması savaş dışı bir düzeydeydi. İsrail, bu durumdan yararlanarak İran’a ağır darbeler indirmiş ve özellikle ilk saatlerdeki bu saldırılar, Tel Aviv’deki yetkililerin savaşın geleceğine ilişkin maksimalist bir yaklaşım benimsemelerine yol açmıştır. Savaşın ilk günlerinde Binyamin Netanyahu, İran halkına doğrudan seslenerek kitleleri İran devletine karşı harekete geçirmeye çalışmış; ülkenin batı bölgelerindeki sınır polis karakollarına yönelik saldırılarla Irak Kürdistanı bölgesinden terörist unsurların sızması ve sabotaj faaliyetlerinin yürütülmesi için elverişli bir zemin oluşturulmuştu.
Ancak birkaç gün sonra İran’ın füze saldırılarının etkisinin artması, İran’ın füze kapasitesine ilişkin yeni boyutların ortaya çıkması ve İsrail’in Demir Kubbe hava savunma sistemindeki zaaf ve eksikliklerin açığa çıkmasıyla birlikte savaşın seyri değişmiştir. İsrail toplumunun düşük sosyal dayanıklılık düzeyi dikkate alındığında, İran Tel Aviv üzerinde ciddi bir askerî ve siyasi baskı kurmayı başarmıştır.
Bu savaş, Tahran açısından birkaç temel gerçeği açık biçimde ortaya koymuştur: Son yirmi yıldır güçlü biçimde sürdürülen füze kapasitesinin daha da güçlendirilmesi gereği; Mossad unsurlarının İran içinde operasyon yapabilmesine imkân tanıyan ve göz ardı edilemeyecek güvenlik zafiyetlerinin varlığı; askerî ve sivil kurumlar arasındaki koordinasyon düzeyinin artırılmasının zorunluluğu; ülke siyasetinde etkili ve kritik konumda bulunan kişilere yönelik güvenlik protokollerinin değiştirilmesi ihtiyacı; ve hepsinden önemlisi, Amerika ve Avrupa’nın taahhütlerine güvenilemeyeceği ile uluslararası örgütlere duyulan güvenin sorgulanması gereği.
Amerika’nın siyasi taahhütlerine mutlak biçimde güvenilemeyeceği ve uluslararası örgütlere yönelik güvensizlik tecrübesi, bu savaşın belki de en önemli ve en etkili dersi olarak değerlendirilebilir. 2025 öncesinde, siyasi ve idari elitlerin bir bölümü, hükümet değişikliği ya da diplomatik taktiklerin değiştirilmesi yoluyla dış ilişkilerde kademeli bir normalleşmenin mümkün olabileceği varsayımını hâlâ korumaktaydı. 2025’te yaşanan gelişmeler bu varsayımı fiilen geçersiz kılmıştır. İran ile İsrail arasındaki doğrudan çatışma, NATO’nun İsrail ile tam kapsamlı iş birliği, Amerika’nın İran’ı yanıltmaya yönelik faaliyetleri ve İran’a karşı yürütülen askerî operasyonlara verdiği destek ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İsrail’le iş birliği, iki taraf arasındaki çelişkilerin taktiksel değil yapısal olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Kriz, “yumuşak yönetim” ile kontrol altına alınabilecek bir nitelik taşımamakta; İran dış politikası, tepki vermemenin maliyetinin tepki vermenin maliyetinden daha yüksek olduğu bir düzeye girmiş bulunmaktadır.
Bu çerçevede, İran’ın dış politika paradigması gerek yılın ikinci yarısında gerekse önümüzdeki yıl ve yakın gelecekte belirgin değişimlere sahne olmuştur ve olmaya devam edecektir. Bu yeni paradigmada güvenlik, tüm siyasi hesapların üzerinde belirleyici bir değişken olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca dış politika ve askerî stratejiler üzerinde değil; bütçeleme süreçlerinde, iç politikada ve hatta İran’ın kültürel ve medya politikalarında da etkisini göstermiştir ve göstermeye devam edecektir. Bu dönüşümlerin bir sonucu olarak, devletin son birkaç on yılın en daraltıcı bütçesini İran Meclisi’ne sunmuş olması dikkat çekicidir.
On iki günlük savaşın yanı sıra, “tetik mekanizmasının” (Ekim 2025) devreye sokulması ve İran’ın tüm müzakerelerine ve bazı önemli siyasi geri adımlar atmaya hazır olduğunu açıkça ortaya koymasına rağmen ülkeye karşı en sert yaptırım koşullarının uygulanması, Tahran’daki hâkim siyasal zihniyeti diplomaside paradigma değişimine sevk eden en önemli gelişme olmuştur. Tetik mekanizmasının işletilmesiyle birlikte, İran’ın nükleer kapasitesini azaltma yönünde on yıl boyunca sergilediği iş birliğine rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tüm yaptırım kararları yeniden güncel bir gündem maddesi hâline gelmiş; bu durum, Mesud Pezeşkiyan hükümeti üzerinde ağır bir ekonomik ve siyasi baskı oluşturmuştur. Önceki cumhurbaşkanının şüpheli ölümü sonrasında iş başına gelen bu hükümet, daha görevinin ilk günlerinden itibaren Tahran’da İsmail Haniye’ye yönelik suikastla son derece zor bir sürecin içine girmiştir.
Bu koşulların sonucunda, iktidar yapısı içinde “sorun çözücü diplomasi”den “caydırıcı diplomasi”ye geçişi savunan bir söylemin güçlendiği görülmektedir. Bu söylemde anahtar kavram aktif caydırıcılıktır; buna göre gücün sergilenmemesinin maliyeti, gücün kontrollü biçimde gösterilmesinin maliyetinden daha yüksektir. Bu çerçevede İran’ın bölgesel varlığını tahkim etmesi ve askerî araçları doğrudan siyasal bir enstrümana dönüştürmesi gerektiği savunulmaktadır. On iki günlük savaş sırasında İran’ın maruz kaldığı güvenlik darbeleri dikkate alındığında, bu paradigma değişimi özellikle güvenlik ve istihbarat alanında kendini daha belirgin biçimde gösterecek; İran’ı, İsrail’e ve bölgedeki Amerikan güçlerine karşı istihbarat ağlarını güçlendirmeye yöneltecektir.
Bu paradigma değişimiyle eş zamanlı olarak, İran’ın Batı ile ilişkilerinde asgari düzeyde bir diplomasi benimsediği gözlemlenmektedir. Önceki müzakere süreçlerinin aksine, bundan sonra yapılması muhtemel görüşmeler kapsamlı bir çözümün başlangıcı olarak değil; konu odaklı, geçici ve uzun vadeli stratejik bir ufuktan yoksun temaslar şeklinde yürütülecektir. Başka bir ifadeyle İran, Avrupa üçlüsü ya da Amerika ile olan müzakerelerinde krizi çözmeye çalışmaktan ziyade, onu yönetmeye yönelmektedir. Batı ile bu sınırlı etkileşime paralel biçimde, Doğu ile ilişkilerin derinleştiği de görülmektedir ve bu eğilim İran diplomasisinde devam edecektir. Rusya ve Çin ile ilişkiler, “iş birliği” düzeyinden sınırlı bir stratejik hizalanma seviyesine yükselmektedir. Bu yükseliş, İran içindeki Batı yanlısı bürokratik yapının direncine rağmen gerçekleşmekte; iç politikada askerî kanadın güç kazanmasıyla birlikte bu iş birlikleri daha ciddi bir mahiyet kazanarak askerî ve güvenlik eksenli bir karaktere bürünmektedir.
Bu durum, kısa vadede İran dış politikasını stratejik bir belirsizlikten çıkarmış olsa da, iç politikada ekonomik ve toplumsal bir donma ve belirsizlik tablosunu beraberinde getirmiştir. Yeni ve daha ağır ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabilecek bir savaş ihtimali, İran ekonomisini bir tür edilgenliğe sürüklemiş; bunun doğal sonucu olarak ekonomik büyümede düşüş, enflasyonda artış ve arz–talep dengesizlikleri ortaya çıkmıştır.
Şimdiden söylenebilir ki 2026 yılı İran hükümeti için son derece zor bir yıl olacaktır. Zira bir yandan İsrail ile muhtemel bir karşılaşmanın doğuracağı güvenlik krizlerini yönetmeye hazırlanmak, diğer yandan ise yirmi yılı aşkın süredir devam eden ağır yaptırımların birikimli etkisiyle ortaya çıkan altyapısal ve yönetsel sorunları gidermek zorundadır. Nitekim birkaç gün önce Mesud Pezeşkiyan, ülkenin temel sorunlarının (enflasyon, işsizlik ve yaptırımlar gibi) çözülemez olduğunu ve bunları aşmaya yönelik bir fikrinin bulunmadığını kamuoyu önünde açıkça dile getirmiş; bu açıklamalar, eski destekçileri dâhil olmak üzere geniş çevrelerden ciddi eleştiriler almasına yol açmıştır.
Görüş
Zirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli

NATO liderleri 36. zirve için 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanırken, resmi anlatı bellidir: Sovyet işgali tehdidi altındaki Türkiye, Kore’de verdiği kahramanca sınavla ittifaka girmiş ve güvenliğini sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşivi’nin son yıllarda araştırmaya açılan binin üzerinde belgesi üzerinde yürüttüğüm çalışma, bu anlatının iki temel direğinin de belgesel zemine oturmadığını gösteriyor. Birincisi: bugün erişilebilir olan Sovyet arşivleri, Moskova’nın hiçbir zaman Türkiye’yi işgal etmek gibi bir operasyonel planının var olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi: Türkiye NATO’ya bir güvenlik şemsiyesi altına sığınarak değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uzak Doğu’daki savaşına kendi evlatlarının kanını sürerek girdi. Ve bu pazarlığın en ağır, en uzun ömürlü faturası, bugün Ankara’nın en çok ihtiyaç duyduğu ilişkilerden birine kesildi: Çin’e.

BM Busan Türk Şehitliği
İşgal planı yoktu; korku vardı, hata vardı, fırsatçılık vardı
Önce Sovyet meselesindeki kayıtları düzeltelim. Molotov’un Haziran 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e ilettiği talepler — Boğazlar’da üs, Kars ve Ardahan’ın devri — gerçekti ve Sovyet diplomasisinin tarihî bir hatasıydı; bunu savunmanın imkânı yok. Ama 1990 sonrasında açılan Sovyet arşivleri, Jamil Hasanli’nin Azerbaycan devlet arşivindeki rekonstrüksiyonuyla birlikte, kritik bir gerçeği belgeliyor: Moskova’nın Kars-Ardahan’ı almak için hazırlanmış hiçbir operasyonel planı yoktu; 1945 talepleri, Kremlin’in kendisinin dahi kabul edilme ihtimali görmediği maksimalist bir açılış pozisyonuydu. Ağustos 1946 Boğazlar krizinde Stalin’in geri adım atması da bir askeri niyetin değil, temkinli bir hesabın ürünüydü. Aynı arşivler Stalin’in Kore’de dahi ne kadar isteksiz olduğunu gösteriyor: Kim İl-sung’un saldırı taleplerini 1949 boyunca sistematik olarak reddetmiş, Ocak 1950’deki onayını bile “büyük risk alınmayacak” kaydıyla vermişti.
Ankara’nın korkusu samimiydi — 1939 Molotov-Ribbentrop pazarlıklarından beri biriken ve arşiv belgelerinde tutarlı biçimde izlenebilen bir korkuydu bu; uydurma bir tehdit anlatısıyla halkın aldatıldığını söylemek belgelere haksızlık olur. Ama korkunun samimi olması, ona verilen cevabın isabetli olduğu anlamına gelmez. Washington, Sovyet diplomasisinin bu ağır hatasının yarattığı korkuyu kendi blok mimarisinin harcına çevirdi: Türkiye’yi 1949’da NATO’nun dışında bıraktı, sonra kapıyı aralamanın fiyatını koydu. Fiyat, Kore’ydi.

Kanla ödenen giriş ücreti
Arşivler, Kore kararının bir BM idealizmi değil, açık bir takas olduğunu tereddüde yer bırakmayacak biçimde belgeliyor. Ankara, hiçbir antlaşma yükümlülüğü yokken, 22 Temmuz 1950’de bir günden kısa süren bir müzakereyle 4.500 kişilik tugayı ABD komutası altındaki cepheye gönderme kararı aldı. Altı gün sonra BM Daimi Temsilcisi Sarper, basın önünde Atlantik Paktı üyeliği talebini dile getirdi; Genel Sekreter Trygve Lie ile görüşmesinin tutanağında karşılıklılık beklentisi açıkça telaffuz ediliyor. Belgelerin gösterdiğine göre Türkiye’nin Atlantik sistemine alınacağına dair yapısal karar fiilen 1 Kasım 1950’de — yani Kunuri’den önce ama Türk kanının pazarlık masasına konmasından sonra — Ankara’ya iletildi. Mehmetçik, Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdidin kaynağı olmayan bir ülkenin askerleriyle, Türkiye’nin hiçbir çıkarının bulunmadığı bir yarımadada, bir süper gücün blok konsolidasyonu için savaştırıldı. Buna başarı hikâyesi demek, o kanı dökülenlere değil, döktürenlere yazılmış bir methiyedir.
Faturanın merkezi: Çin
Bu takasın en az konuşulan ve en kalıcı sonucu Çin’le yaşanan kopuştur — ve hikâyenin asıl trajedisi buradadır. Çünkü karşı karşıya getirilen iki halk, yirminci yüzyılın iki büyük anti-emperyalist mücadelesinin sahibiydi. Kendi araştırmalarımın gösterdiği gibi, 1920’ler ve 30’ların Çin basını — Şenbao başta olmak üzere — Mustafa Kemal’in Türkiyesi’ni emperyalizme karşı verilmiş ilk muzaffer kurtuluş savaşının ülkesi olarak izlemiş, Kemalist modernleşmeyi kendi ulusal uyanışı için ilham kaynağı saymıştı. Çeyrek yüzyıl sonra bu iki halkın evlatları, Kunuri’de ve Kumyangjang-ni’de birbirine kurşun sıkıyordu — ikisinin de tarihsel çıkarına hizmet etmeyen, Washington’ın çizdiği bir cephede.
Ankara’nın Çin karşıtı angajmanı muharebe alanıyla da sınırlı kalmadı. İngiltere Ocak 1950’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanırken Türkiye, Amerikan çizgisinde tanımama kampına demirledi. Şubat 1951’de Çin’i “saldırgan” ilan eden BM kararını en önde destekledi; İngiltere ve Dominyonların dahi yumuşatma formülleri aradığı bir ortamda Ankara, arşiv yazışmalarında açıkça okunabilen “çoğunluğun yanında görünme” refleksiyle en sert çizgiye yerleşti. Mayıs 1951’de Çin’e stratejik ambargo hazırlanırken ilgili komiteye Türkiye başkanlık ediyordu. Aralık 1950’nin son günü Dışişleri Bakanı Köprülü’nün Ankara’da kabul ettiği “Çin büyükelçisi” bile Pekin’in değil Taipei’nin temsilcisiydi. Sonuç: Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya ilk dostluk elini uzatanlar arasındaki Sovyet Rusya’yla köprüler atılırken, anti-emperyalist mücadelenin öteki büyük ülkesi Çin’le ilişki daha kurulmadan donduruldu; Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ancak 1971’de tanıdı. Çin’de yaşayan bir araştırmacı olarak şunu ekleyeyim: Kore Savaşı — Çin hafızasındaki adıyla “Amerika’ya Karşı Koy, Kore’ye Yardım Et” — Çin’de kuruluş destanının parçasıdır ve Türkiye’nin o savaştaki konumu, Çinli muhataplarımızın tarihsel hafızasında bizim sandığımızdan çok daha canlıdır.

Aynı hizalanmanın öteki mirası: Sincan dosyası
Blok tercihinin bir başka kalıcı sonucu da aynı yıllarda mayalandı. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Sincan’dan ayrılan siyasi kadrolar — eski eyalet hükümeti genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin ve eski eyalet yöneticilerinden Mehmet Emin Buğra başta olmak üzere — yönünü Türkiye’ye çevirdi; 1952’de Ankara hükümeti, Keşmir üzerinden gelen binlerce Sincan göçmenini kabul eden kararnameyi çıkardı ve İstanbul, izleyen on yıllarda bu muhaceretin dünya çapındaki merkezi hâline geldi. Türk kamuoyunun bu insanlara kucak açmasında samimi bir soydaşlık duygusu vardı ve bu duygunun kendisi eleştirilecek bir şey değildir. Eleştirilmesi gereken, bu insani dosyanın da Soğuk Savaş’ın blok mimarisine devşirilmesidir: muhaceret hareketi, dönemin Amerikan güdümündeki anti-komünist ağlarının ekosistemi içinde siyasallaştı ve Türkiye’nin Çin karşıtı hizalanmasının bir parçası olarak kurumsallaştı. Böylece soydaşlık gibi kendi başına meşru bir bağ, büyük güç rekabetinin aracı hâline getirildi — ve bugün Ankara ile Pekin arasındaki en hassas dosya doğdu: Pekin’in kendi toprak bütünlüğü meselesi olarak okuduğu, Türkiye’de ise soydaşlık ve insani boyutuyla algılanan, iki başkentin birbirini en zor anladığı başlık. Bu dosyanın kökleri, sanıldığı gibi 1990’lara değil, NATO üyeliğinin kanla satın alındığı o üç yıla uzanır. Türkiye bu meseleyi kendi vicdanıyla Çin’le ilişkisi arasında bir koz olarak değil, iki ülkenin doğrudan ve dürüst konuşması gereken bir tarih mirası olarak ele almayı öğrenmedikçe, üçüncü tarafların bu dosyayı yeniden araçsallaştırmasına açık kalacaktır.
1953: Gerekçe buharlaşıyor, bağımlılık kalıyor
Hikâyenin son perdesi, resmi anlatının en az sevdiği kısımdır. Stalin 5 Mart 1953’te öldü. 30 Mayıs 1953’te Sovyet hükümeti Türkiye’ye verdiği resmi notayla Kars-Ardahan üzerindeki taleplerden ve Boğazlar rejiminin revizyonu isteğinden açıkça vazgeçtiğini bildirdi; Sovyet güvenliğinin Türkiye’nin egemenliğiyle bağdaşan koşullarda sağlanabileceğini kabul etti. Moskova, sonraki yıllarda Kruşçev’in ağzından daha da ileri gidecek, Stalin dönemi taleplerinin bir hata olduğunu ve Türkiye’yi Amerikan ittifakına bizzat bu hatanın ittiğini kabul edecekti. Yani NATO üyeliğinin bütün gerekçesi, üyelikten on beş ay sonra bizzat kaynağı tarafından yazılı olarak geri çekildi. Ama üyelik geri çekilmedi; kan çoktan dökülmüş, bağımlılık mimarisi çoktan kurulmuş, Çin’le kapı çoktan kapanmıştı. Tehdit geçiciydi; taahhütler, üsler ve kapanan kapılar kalıcı oldu.
Zirveye asıl soru
Ankara’daki zirve salonunda sorulmayacak ama sorulması gereken soru şudur: bir ülke, var olmayan bir işgal planına karşı, kendi tarihsel davasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir cephede kan dökerek satın aldığı bir üyeliğin yetmiş beşinci yılını kutlarken, o üyeliğin Asya’da kapattığı kapıların envanterini ne zaman çıkaracaktır? Türkiye bugün Çin’le ticaretten Orta Koridor’a uzanan bir gündemi konuşuyorsa, aslında 1950-52’de bir süper gücün hesabına feda edilen bir ilişkiyi onarmaya çalışıyor demektir. Dünya yeniden blok siyasetine sürüklenirken tarihin dersi açıktır: büyük güçlerin savaşlarına kan taşıyarak elde edilen güvenlik, güvenlik değil, faturası nesiller boyu ödenen bir bağımlılıktır. Bu topraklarda anti-emperyalizmin kurucu bir tecrübe olduğunu hatırlayanlar için, zirvenin en anlamlı gündemi NATO’nun genişlemesi değil, Türkiye’nin kendi coğrafyasının bütün yönleriyle — Çin dahil — eşitlik temelinde ilişki kurma iradesi olmalıdır.
Görüş
Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.
Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.
Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.
Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.
Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….
Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.
Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?
Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.
Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.
Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?
İçerideki işbirlikçi kim?
Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!
Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.
Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.
Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.
Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!
Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”
Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!
68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.
Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!
Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.
Heidegger’in müritleri
Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.
Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.
Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.
Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.
Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.
Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.
Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.
Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.
Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.
Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!
Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.
Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.
Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”
Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.
Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Avrupa2 hafta önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Rusya1 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Söyleşi1 hafta önce“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”
Dünya Basını2 hafta önceVaroufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi
Dünya Basını2 hafta önceProf. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi
Dünya Basını2 hafta önceCSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması
Dünya Basını2 hafta önce‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’
Dünya Basını2 hafta önceFT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor










