Görüş
İran için 2025 zor kararlar yılı olacak

“Geçtiğimiz bir yıl içinde İran’da gördüğümüz olaylar, bir Avrupalının bütün hayatı boyunca yaşayacağı olaylardan daha fazlaydı.” Bu cümleyi birkaç ay önce bir İranlının X (eski Twitter) sayfasında okumuştum. İlginç şu ki son İran seyahatimde bir taksi şoförü de tam olarak aynı cümleyi söyledi ve haber okumaktan artık yorulduğundan bahsetti.
Gerçekten de İran, geçtiğimiz bir yıl içinde öyle olağanüstü günler yaşadı ki bu yıl, ülke için son birkaç on yılın en uzun yılı olarak nitelendirilebilir. İranlıların 2024 yılında yaşadığı her bir olay, herhangi bir ülke için başlı başına tarihi bir dönüm noktası sayılabilirdi. Ancak İran, 2024 yılında bu olayların hepsini bir arada yaşadı.
Belki de 2024 yılının en önemli özelliği, yaşanan problemlerin en ufak bir çözüm olmadan 2025 yılına devrediliyor olmasıdır. Bu durum, İranlıların gelecek yıl 2024’ten daha sakin bir yıl geçirip geçiremeyeceklerini belirsiz kılıyor.
Peki, İran’ın geçtiğimiz yıl yaşadığı en önemli olaylar hangileriydi:
İç Siyaset:
Meclis Seçimleri:
1 Mart 2024 tarihinde İran İslam Cumhuriyeti’nin 12. Meclis seçimleri yapıldı ve beklendiği üzere muhafazakarlar Meclis’te çoğunluğu elde etmeyi başardı. Bu seçim, oy kullanma hakkına sahip bireylerin sadece %40’ının katıldığı bir seçimle sonuçlandı ve İslam Cumhuriyeti siyasi tarihinde en düşük katılım oranını kaydetti. Bu olay, İnkılap sonrası İran siyasi tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Muhalifler bu durumu, İran’ın mevcut siyasi sisteminden halkın uzaklaştığının bir sembolü olarak değerlendirirken, iktidar yanlıları bunu İran halkının hükümete bir protesto mesajı olarak yorumladı.
Anayasa Koruma Konseyi’nin, reformistlerden ve hatta eleştirel muhafazakarlardan birçok Meclis adayını diskalifiye etmesi ve onların seçimlere katılmasını engellemesi, bu siyasi tepkilerin ana nedeni olarak görüldü. Bunun yanında, ekonomik durumun kötü olması da bir diğer neden olarak değerlendirildi.
Pek çok kişi, 12. Meclis’in, dönemin Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin hükümetiyle en uyumlu ve iş birliği yapacak şekilde tasarlandığını düşünüyordu. Büyük şehirlerde seçmen katılımının son derece düşük olması, buna karşılık küçük şehirlerde daha fazla katılım olması, İran toplumunun siyasi sosyolojisindeki değişimlerin göstergesi olarak yorumlandı.
Uzmanlar Meclisi Seçimi:
Meclis seçimleriyle eş zamanlı olarak, İran halkı, altıncı dönem Uzmanlar Meclisi (Meclis-i Hobregan) seçimleri kapsamında, Anayasa Koruma Konseyi tarafından adaylıkları onaylanmış 88 müctehidi seçti.
Uzmanlar Meclisi, İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 107. maddesine göre, liderin seçilmesi, görevden alınması ve liderin davranışlarının denetlenmesi sorumluluğunu üstlenen “nitelikli” fakihlerden oluşmaktadır. Her dönemi 8 yıl süren bu meclis, liderin davranışlarını denetleme ve mevcut liderin vefatı durumunda bir sonraki lideri seçme görevini üstlendiği için bu dönem, özel bir önem taşımaktadır.
Birçok kişi, Ayetullah Ali Hamaney’in yaşı göz önüne alındığında, İran İslam Cumhuriyeti’nin bir sonraki liderinin altıncı dönem Uzmanlar Meclisi üyeleri tarafından seçilme olasılığının yüksek olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, bu dönemin Uzmanlar Meclisi seçimleri önceki dönemlere göre daha büyük bir önem arz etmektedir.
Belki de bu önemden dolayı, Uzmanlar Meclisi temsilcilerinin adaylıklarını onaylama görevine sahip olan Anayasa Koruma Konseyi, bu dönemde oldukça sıkı bir eleme süreci yürütmüş ve İran’ın eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani gibi, daha önce Uzmanlar Meclisi’nde birkaç dönem temsilcilik yapmış kişilerin adaylıklarını reddetmiştir.
Bu sıkı denetimin, Uzmanlar Meclisi’nde daha uyumlu bir yapı oluşturarak, gelecekteki liderin seçimi sırasında en az tartışma ve anlaşmazlık yaşanmasını sağlama amacıyla gerçekleştirildiği düşünülmektedir.
Cumhurbaşkanının Ölümü:
19 Mayıs günü, tüm haber ajansları, İran ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının katılımıyla gerçekleşen Kız Kalesi ortak sınır barajının açılışının ardından iki komşu ülke arasındaki siyasi soğukluğun sona erdiği yönünde analizler yaparken, aniden “Cumhurbaşkanının helikopterinin acil inişi” haberi gündeme düştü.
Bir saat sonra, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve beraberindeki heyetin iletişim hattının koptuğu anlaşıldı. Helikopterde bulunan diğer isimler arasında Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Doğu Azerbaycan Valisi Malik Rahmati, Doğu Azerbaycan eyaleti Vali-Fakih temsilcisi Seyyid Muhammed Ali Al-i Hâşim, Cumhurbaşkanlığı Koruma Birliği Komutanı ve üç pilot bulunuyordu.
Kurtarma operasyonları, yoğun ormanlık alanlar ve kötü hava koşulları (yağmur ve yoğun sis) nedeniyle büyük zorluklarla karşılaştı. Farklı insansız hava araçlarının, arama kurtarma ekiplerinin ve eğitimli arama köpeklerinin kullanıldığı bu süreçte, Cumhurbaşkanı ve beraberindeki ekibin durumu hakkında kesin bilgi alınması 15 saat sürdü. Sonunda, ertesi sabah Cumhurbaşkanının ölüm haberi doğrulandı.
Cumhurbaşkanının ölümü, onun İran’ın gelecekteki lider adaylarından biri olarak görüldüğü ve birçok kişinin yeni Meclisin hükümetine tam destek verecek şekilde tasarlandığını düşündüğü bir dönemde gerçekleşti.
Ölüm olayı, bir yandan Gazze’de yaşanan olaylar nedeniyle İran ve İsrail arasındaki gerilimlerin giderek tırmandığı bir dönemde dış politikada belirsizliklere yol açarken, diğer yandan Cumhurbaşkanına yönelik bir suikast ihtimalini gündeme getirdi. Resmi devlet raporları, helikopter kazasının ana nedeninin yoğun sis ve kötü hava koşulları olduğunu açıklasa da, kamuoyu şu sorularla ilgili ikna olmadı: Neden üç helikopterden sadece Cumhurbaşkanını ve Dışişleri Bakanını taşıyan helikopter düştü ve düşen helikopterin yeri neden 15 saatte bulunamadı?
Erken Cumhurbaşkanlığı Seçimi:
İbrahim Reisi’nin vefatının ardından, İran Anayasası’nın 131. maddesi uyarınca, “Cumhurbaşkanının ölümü, istifası, hastalığı veya görevden alınması gibi durumlarda, geçici Cumhurbaşkanlığı Konseyi en geç elli gün içinde yeni Cumhurbaşkanının seçilmesini sağlamakla yükümlüdür ve bu süre içinde Cumhurbaşkanlığı yetkilerini referandum hariç üstlenir” hükmüne dayanarak, Cumhurbaşkanlığı seçimleri 6 adayla gerçekleştirildi.
Bu seçim de, Anayasa Koruma Konseyi’nin aday eleme sürecinin gölgesinde yapıldı. Bir reformist aday, 5 muhafazakar adayla yarıştı. Reformist veya ılımlı muhafazakar kanattan tanınmış birçok isim diskalifiye edilerek seçimlere katılma hakkı kazanamadı. Reformist kanattan yalnızca, eski Sağlık Bakanı ve reformist hareketin önde gelen ismi Muhammed Hatemi’nin kabinesinde görev almış Mesud Pezeşkiyan, seçimlere katılmayı başardı.
Pezeşkiyan, seçimlerde %53.6 oy alarak, ultra muhafazakar rakibi Said Celili’yi mağlup etti ve Cumhurbaşkanı seçildi. Kampanya sürecinde ahlak polisinin kaldırılması, ekonomik reformlar ve diplomatik açılım gibi vaatlerle dikkat çekti.
Reformist hareket, Meclisteki muhafazakar temsilcileri, halkın düşük katılımıyla seçilmiş bir azınlık temsilcisi olarak değerlendirirken, Pezeşkiyan’ın Cumhurbaşkanlığına desteğini sürdürüyor. Ancak seçim sonuçlarına göre Pezeşkiyan, halkın yalnızca %25’lik bir kesiminden doğrudan destek alabilmiştir. Pezeşkiyan hükümetinin başarı veya başarısızlık değerlendirmesini başka bir yazıda ele alacağız.
Süregelen Ekonomik Kriz:
2024 yılında İran, önceki yıllarda olduğu gibi ekonomik krizle mücadele etmeye devam etti. Ulusal para biriminin değeri bir yıl içinde %100 oranında düştü ve enflasyon oranı -Merkez Bankası verilerine göre- %40 civarında seyretmeye devam etti. Bu durum, İran ekonomisinde kronik bir hastalığa dönüşmüş durumda. 2020 yılından 2024 yılının sonuna kadar İran’ın ulusal para biriminin değeri 1 dolar karşısında 13 bin tümen iken 89 bin tümen seviyesine düştü. Başka bir deyişle, İranlılar son 5 yılda paralarının %600’den fazla değer kaybettiğini gördü ve bu kaybın önemli bir kısmı son bir yıl içinde gerçekleşti. En kaygı verici nokta ise, bu durumun iyileşeceğine dair kimsenin bir umut taşımamasıdır.
Ulusal para biriminin değer kaybı, buna bağlı olarak enflasyon ve kontrolsüz fiyat artışları, halkın memnuniyetsizliğini artırmış ve bu memnuniyetsizlik zamanla daha da derinleşmiştir.
Enerji Krizi:
Bu yılın yaz aylarından itibaren İran’da önemli bir konu haline gelen ve son haftalarda gündemin ilk sıralarında yer alan bir diğer mesele ise enerji kıtlığı ve ülkenin elektrik ve gaz altyapısının ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalmasıdır. İran, bu yaz sık sık elektrik ve su kesintileriyle, kış aylarında ise tekrar eden elektrik kesintileriyle karşı karşıya kaldı. Elektrik üretim santrallerinin standartlara uygun çalışmaması nedeniyle hava kirliliği de bu enerji krizinin bir sonucu olarak ortaya çıktı ve çevresel krizlere yol açtı ve açıyor.
Uzmanlar, ülkenin enerji sektörüne yönelik altyapı yatırımlarının eksikliğini, özellikle son yıllardaki ağır yaptırımlar ve hükümet yetkililerinin kötü yönetimini bu durumun başlıca nedeni olarak değerlendiriyor. Bu sorunun önümüzdeki yıl daha da karmaşık hale gelmesi ve önemli sosyal ve siyasi sonuçlar doğurması muhtemeldir.
Sivil Özgürlüklerde İyileşme:
Reformist bir cumhurbaşkanının iktidara gelmesiyle ve geçtiğimiz yıl İran’da başörtüsü meselesiyle ilgili önemli protestoların yaşanmış olması göz önüne alındığında, 2024 yılında kadınların giyim tarzıyla ilgili devlet baskılarının belirgin şekilde azaldığı gözlemlendi. Son haftalarda, geçen yıl engellenmiş bazı popüler mesajlaşma uygulamalarının erişime açılması da sivil özgürlüklerde bir iyileşme olduğuna işaret etmektedir.
Dış Politika:
2024 yılı boyunca İran’ın dış politikası büyük ölçüde Gazze Savaşı’nın etkisi altında kaldı. Yılın ilk aylarında İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarının şiddetlenmesi ve bu operasyonların eşi görülmemiş bir soykırıma dönüşmesi, çatışmaların uzun vadeli olacağını ve bu durumun İran için de sonuçlar doğuracağını gösterdi.
Savaşın uzamasıyla birlikte İran’daki analizler iki ana gruba ayrıldı: Birinci grup, İran’ın İsrail’in savaş tuzağına düşmemesi gerektiğini savunuyordu. Bu gruba göre, İsrail, İran’ı provoke ederek Gazze’deki savaşını savunmasız Gazze halkıyla bir yüzleşme olmaktan çıkarıp İran’la bir çatışmaya dönüştürmeye çalışıyordu. Böylece İsrail, Gazze’deki soykırım suçlarını göz ardı ettirebilir ve kendisini mağdur göstererek ABD ve Avrupa’dan bir uluslararası koalisyonun desteğini kazanabilirdi. Bu grup, İran’ın İsrail’le minimum düzeyde bir çatışmaya girmesi gerektiğini ve İsrail’in İran’ı daha geniş bir savaşa çekmesine izin verilmemesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşımı benimseyenler, İran’ın mevcut ekonomik zorluklarını, halkın hükümete olan memnuniyetsizliğini, Cumhurbaşkanının ölümü ve iç siyasi değişiklikleri, olası petrol altyapısına yönelik saldırıları ve İran’ın ana gelir kaynaklarının kesilmesini savaştan uzak durmanın ana nedenleri olarak gördüler.
İkinci grup ise, İsrail’in İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu yok etmeye karar verdiğini ve İran’ın İsrail’e ağır darbeler vurması gerektiğini savunuyordu. Bunlara göre, Eğer İran, İsrail’e karşı ciddi bir tepki vermezse, gelecekte bu savaşın bedelini çok daha ağır bir şekilde ödeyecekti. Bu grup, İsrail’e ağır darbeler indirildiği takdirde İran’ın stratejik olarak ölüm ve yaşam arasında bir tercih yaptığını, ancak İsrail’le çatışmadan kaçınmanın gelecekte kaçınılmaz bir çöküşe yol açacağını düşünüyordu. Bu grup, İran’ın İsrail’e karşı sert darbeler vurabileceğini, İran’ın balistik füze saldırılarındaki teknolojik kapasitesini gösterdiğini ve nükleer stratejisini değiştirerek atom bombası üretimi ve testine yönelmesiyle İsrail’e karşı önemli bir caydırıcılık sağlayabileceğini savundu.
Geçen yılki olaylara bakıldığında, İran’ın birinci grubun görüşünü seçtiği ancak İsrail’e karşı bazı saldırılardan da geri durmadığı görülmektedir.
İran’ın dış politikasındaki son bir yılın en önemli gelişmelerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
İsrail’e Karşı İlk Askeri Operasyon: İran ve İsrail arasındaki çatışma, son birkaç on yıldır güvenlik düzeyinde veya vekil gruplar aracılığıyla sürdürülmekteydi. Ancak, nihayet 14 Nisan 2024 tarihinde İran, İsrail’in Şam’daki İran Konsolosluğu’na düzenlediği saldırıya yanıt olarak doğrudan bir füze operasyonu gerçekleştirdi. Bu operasyon, “Va’de-i Sadık 1” olarak adlandırıldı. Söz konusu operasyon, İran ve İsrail arasında gerçekleşen ilk doğrudan yüzleşme, dünyanın en büyük İHA saldırısı ve İran’ın tarihindeki en büyük füze saldırısı olarak nitelendirildi.
Va’de-i Sadık Operasyonu’nda İran, 300’den fazla İHA ve füze fırlatarak Filistin’in İsrail işgali altındaki topraklarını hedef aldı. Bu füzelerden bazılarının, İsrail’in savunma sistemlerini aşarak, Noatim Hava Üssü gibi önemli askeri hedeflere isabet ettiği söylenildi.
Operasyon, İsrail’in 1 Nisan 2024’te Şam’daki İran Konsolosluğu’na düzenlediği saldırıya bir yanıt olarak gerçekleştirildi. İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı, bu operasyonun sebebinin, İsrail’in İran’ın kırmızı çizgilerini aşması ve Şam’daki İran Konsolosluğu’na saldırması olduğunu açıkça belirtti. İsrail’in bu saldırısında, İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü’ne bağlı üst düzey komutanlardan biri olan Muhammed Rıza Zahidi dahil olmak üzere yedi kişi hayatını kaybetti.
İran’ın Birleşmiş Milletler’deki temsilciliği, bu askeri operasyonun BM Şartı’nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkı çerçevesinde gerçekleştirildiğini belirtti.
Birçok uzman, bu operasyonun İsrail’e zarar vermekten ziyade, İran’ın İsrail’in füze savunma sistemlerini aşabilme kapasitesini ve İsrail’e doğrudan bir darbe vurma yeteneğini göstermek amacı taşıdığını ifade etti.
Tahran’da Heniye Suikastı:
Hamas’ın siyasi büro başkanı ve liderlerinden biri olan İsmail Heniye, 31 Temmuz 2024 tarihinde saat 01:37’de Tahran’da, kendisine eşlik eden korumasıyla birlikte İsrail tarafından suikasta uğradı. Heniye, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yemin törenine katıldıktan sonra, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’ne ait bir konaklama merkezine döndüğü sırada suikast düzenlendi.
Bu olay, İran güvenlik servisleri için büyük bir güvenlik felaketi olmasının yanı sıra, İsrail’in tüm olası kırmızı çizgileri aşması anlamına geliyordu. Bu suikast, İran için ciddi bir itibar kaybı olarak değerlendirildi.
Va’de-i Sadık 2 Operasyonu:
1 Ekim 2024’te İran, İsrail’e karşı ikinci bir füze saldırısı olan Va’de-i Sadık 2 Operasyonu’nu gerçekleştirdi. Bu saldırı, İsmail Heniye’nin Tahran’da suikasta uğramasının ardından iki ay sonra ve İsrail’in Hizbullah’ın komuta merkezine yönelik artan saldırılarının ardından düzenlendi. Özellikle Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, Hizbullah Güney Cephesi Komutanı Ali Kerki ve Devrim Muhafızları Operasyon Başkan Yardımcısı Abbas Nilfurşan’ın ölümüne yol açan bir hava saldırısından dört gün sonra gerçekleştirildi.
Operasyon kapsamında, Tahran, Kaşan, Tebriz, Şiraz ve Kirmanşah çevresindeki bölgelerden 200 balistik füze, hipersonik Feth ve Hayberşiken füzeleri fırlatıldı.
Bu operasyon, İran’ın İsrail’e karşı gerçek bir güç gösterisi olarak değerlendirildi ve İran toplumunda önemli bir ulusal birlik yarattı. İranlılar, siyasi ve ideolojik bağlılıklarından bağımsız olarak, bu operasyonu ulusal onurlarını savunma eylemi olarak gördüler.
İsrail’in İran’a Saldırısı:
26 Ekim 2024’te İsrail, “Tevbe Günleri Operasyonu” adıyla İran’a üç dalga halinde hava saldırısı düzenledi. Bu saldırılar gece boyunca ve şafak vaktine kadar İran’ın birkaç eyaletinde devam etti ve İran yetkililerine göre oldukça sınırlı hasarlara yol açtı. İsrail, bu saldırıların, İran ve vekil gruplarının “aylarca süren sürekli saldırılarına” ve İran’ın Ekim 2024’te İsrail’e düzenlediği füze saldırısına bir yanıt olduğunu belirtti. Bu operasyonda İran’ın hava savunma kuvvetlerinden 4 kişi hayatını kaybetti.
Bu saldırı, İran’da görünürde büyük bir yıkıma yol açmasa da, İsrail’in ilk kez İran topraklarına doğrudan askeri bir saldırı düzenlemesi nedeniyle, İran-İsrail çatışmasının tarihinde yeni bir sayfa olarak değerlendirildi.
Nükleer Çıkmazın Devamı:
İran ve İsrail arasındaki çatışmalar, İran’ın nükleer meselesine olan ilgiyi gölgede bıraksa da İran, tehlikeli bir gerçekle karşı karşıya: 2015 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararıyla kabul edilen ve 10 yıllık geçerliliği olan anlaşmaya göre, İran’ın nükleer anlaşmayı ihlal ettiği tespit edilirse, 5+1 Komisyonu tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne bildirilmesi durumunda, herhangi bir daimi üyenin talebi üzerine önceki BM yaptırımları 60 günlük bir süreçte otomatik olarak geri getirilebilecek.
Avrupa ülkeleri ve ABD, nükleer anlaşmanın 10 yıllık süresinin sona ermesine yaklaşırken, İran’ı nükleer taahhütlerini ihlal etmekle suçlamaya çalışmakta ve böylece İran’ı küresel güvenlik için bir tehdit olarak gösterip BM yaptırımlarını geri getirmek istemektedir. İran dışişleri bakanı Abbas Irakçi, birkaç hafta önce bu durumu İran için potansiyel bir kriz olarak tanımladı ve bunun İran için ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu. (Önümüzdeki aylarda “Trigger Mechanism” veya “Snapback” olarak bilinen otomatik yaptırım mekanizması hakkında çok daha fazla şey duyacağımızı şimdide söylemek zor bir tahmin değil.)
Bu durum, ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla daha karmaşık bir hal alacaktır.
Bölgesel Konumun Zayıflaması:
İsrail, Lübnan’da sahada kayda değer bir ilerleme sağlayamamış ve geri çekilmek zorunda kalmış olsa da, Hizbullah liderlik kadrosuna yönelik suikastlarla Lübnan direnişine ve dolayısıyla İran’a ağır bir stratejik darbe vurmayı başardı. Bunun ardından Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın siyasi sahneden çekilmesi ve İran karşıtı grupların Suriye’de iktidara gelmesi, İran’ın Hizbullah’a olan kara bağlantısını kesmesi ve Hamas, İslami Cihad ve diğer direniş gruplarına yönelik lojistik destek hattını zayıflatması anlamına geldi. Bu gelişmeler, İran’ın bölgesel konumunu zayıflatarak İran’ı bölgesel politikalarını ciddi şekilde gözden geçirmeye zorlamakta ve zorlamaya devam edecektir.
…
2024 yılı genelinde, İran iç politikada her ne kadar olaylarla dolu bir yıl geçirmiş olsa da büyük bir kriz yaşamadan yılı geride bırakmayı başardı. Ancak dış politikada, İran şiddetli krizlerle karşı karşıya kaldı; bu krizler, İran’ın bölgesel ve uluslararası politikalarının gelecekte dönüşmesine neden olacak. Bu politik değişim, İran ile bağlantılı bazı grupların eylemlerinde de değişiklik anlamına gelecek ve bu durum, bölgesel dinamiklerde yeni gelişmeleri beraberinde getirecektir.
2025 yılı, İran için şüphesiz ki zorlu ve dalgalı bir yıl olmakla beraber zor kararlar yılı olacak.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek











