Bizi Takip Edin

Görüş

İran için 2025 zor kararlar yılı olacak

Avatar photo

Yayınlanma

“Geçtiğimiz bir yıl içinde İran’da gördüğümüz olaylar, bir Avrupalının bütün hayatı boyunca yaşayacağı olaylardan daha fazlaydı.” Bu cümleyi birkaç ay önce bir İranlının X (eski Twitter) sayfasında okumuştum. İlginç şu ki son İran seyahatimde bir taksi şoförü de tam olarak aynı cümleyi söyledi ve haber okumaktan artık yorulduğundan bahsetti.

Gerçekten de İran, geçtiğimiz bir yıl içinde öyle olağanüstü günler yaşadı ki bu yıl, ülke için son birkaç on yılın en uzun yılı olarak nitelendirilebilir. İranlıların 2024 yılında yaşadığı her bir olay, herhangi bir ülke için başlı başına tarihi bir dönüm noktası sayılabilirdi. Ancak İran, 2024 yılında bu olayların hepsini bir arada yaşadı.

Belki de 2024 yılının en önemli özelliği, yaşanan problemlerin en ufak bir çözüm olmadan 2025 yılına devrediliyor olmasıdır. Bu durum, İranlıların gelecek yıl 2024’ten daha sakin bir yıl geçirip geçiremeyeceklerini belirsiz kılıyor.

Peki, İran’ın geçtiğimiz yıl yaşadığı en önemli olaylar hangileriydi:

İç Siyaset:

Meclis Seçimleri:

1 Mart 2024 tarihinde İran İslam Cumhuriyeti’nin 12. Meclis seçimleri yapıldı ve beklendiği üzere muhafazakarlar Meclis’te çoğunluğu elde etmeyi başardı. Bu seçim, oy kullanma hakkına sahip bireylerin sadece %40’ının katıldığı bir seçimle sonuçlandı ve İslam Cumhuriyeti siyasi tarihinde en düşük katılım oranını kaydetti. Bu olay, İnkılap sonrası İran siyasi tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Muhalifler bu durumu, İran’ın mevcut siyasi sisteminden halkın uzaklaştığının bir sembolü olarak değerlendirirken, iktidar yanlıları bunu İran halkının hükümete bir protesto mesajı olarak yorumladı.

Anayasa Koruma Konseyi’nin, reformistlerden ve hatta eleştirel muhafazakarlardan birçok Meclis adayını diskalifiye etmesi ve onların seçimlere katılmasını engellemesi, bu siyasi tepkilerin ana nedeni olarak görüldü. Bunun yanında, ekonomik durumun kötü olması da bir diğer neden olarak değerlendirildi.

Pek çok kişi, 12. Meclis’in, dönemin Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin hükümetiyle en uyumlu ve iş birliği yapacak şekilde tasarlandığını düşünüyordu. Büyük şehirlerde seçmen katılımının son derece düşük olması, buna karşılık küçük şehirlerde daha fazla katılım olması, İran toplumunun siyasi sosyolojisindeki değişimlerin göstergesi olarak yorumlandı.

Uzmanlar Meclisi Seçimi:

Meclis seçimleriyle eş zamanlı olarak, İran halkı, altıncı dönem Uzmanlar Meclisi (Meclis-i Hobregan) seçimleri kapsamında, Anayasa Koruma Konseyi tarafından adaylıkları onaylanmış 88 müctehidi seçti.

Uzmanlar Meclisi, İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 107. maddesine göre, liderin seçilmesi, görevden alınması ve liderin davranışlarının denetlenmesi sorumluluğunu üstlenen “nitelikli” fakihlerden oluşmaktadır. Her dönemi 8 yıl süren bu meclis, liderin davranışlarını denetleme ve mevcut liderin vefatı durumunda bir sonraki lideri seçme görevini üstlendiği için bu dönem, özel bir önem taşımaktadır.

Birçok kişi, Ayetullah Ali Hamaney’in yaşı göz önüne alındığında, İran İslam Cumhuriyeti’nin bir sonraki liderinin altıncı dönem Uzmanlar Meclisi üyeleri tarafından seçilme olasılığının yüksek olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, bu dönemin Uzmanlar Meclisi seçimleri önceki dönemlere göre daha büyük bir önem arz etmektedir.

Belki de bu önemden dolayı, Uzmanlar Meclisi temsilcilerinin adaylıklarını onaylama görevine sahip olan Anayasa Koruma Konseyi, bu dönemde oldukça sıkı bir eleme süreci yürütmüş ve İran’ın eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani gibi, daha önce Uzmanlar Meclisi’nde birkaç dönem temsilcilik yapmış kişilerin adaylıklarını reddetmiştir.

Bu sıkı denetimin, Uzmanlar Meclisi’nde daha uyumlu bir yapı oluşturarak, gelecekteki liderin seçimi sırasında en az tartışma ve anlaşmazlık yaşanmasını sağlama amacıyla gerçekleştirildiği düşünülmektedir.

Cumhurbaşkanının Ölümü:

19 Mayıs günü, tüm haber ajansları, İran ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının katılımıyla gerçekleşen Kız Kalesi ortak sınır barajının açılışının ardından iki komşu ülke arasındaki siyasi soğukluğun sona erdiği yönünde analizler yaparken, aniden “Cumhurbaşkanının helikopterinin acil inişi” haberi gündeme düştü.

Bir saat sonra, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve beraberindeki heyetin iletişim hattının koptuğu anlaşıldı. Helikopterde bulunan diğer isimler arasında Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Doğu Azerbaycan Valisi Malik Rahmati, Doğu Azerbaycan eyaleti Vali-Fakih temsilcisi Seyyid Muhammed Ali Al-i Hâşim, Cumhurbaşkanlığı Koruma Birliği Komutanı ve üç pilot bulunuyordu.

Kurtarma operasyonları, yoğun ormanlık alanlar ve kötü hava koşulları (yağmur ve yoğun sis) nedeniyle büyük zorluklarla karşılaştı. Farklı insansız hava araçlarının, arama kurtarma ekiplerinin ve eğitimli arama köpeklerinin kullanıldığı bu süreçte, Cumhurbaşkanı ve beraberindeki ekibin durumu hakkında kesin bilgi alınması 15 saat sürdü. Sonunda, ertesi sabah Cumhurbaşkanının ölüm haberi doğrulandı.

Cumhurbaşkanının ölümü, onun İran’ın gelecekteki lider adaylarından biri olarak görüldüğü ve birçok kişinin yeni Meclisin hükümetine tam destek verecek şekilde tasarlandığını düşündüğü bir dönemde gerçekleşti.

Ölüm olayı, bir yandan Gazze’de yaşanan olaylar nedeniyle İran ve İsrail arasındaki gerilimlerin giderek tırmandığı bir dönemde dış politikada belirsizliklere yol açarken, diğer yandan Cumhurbaşkanına yönelik bir suikast ihtimalini gündeme getirdi. Resmi devlet raporları, helikopter kazasının ana nedeninin yoğun sis ve kötü hava koşulları olduğunu açıklasa da, kamuoyu şu sorularla ilgili ikna olmadı: Neden üç helikopterden sadece Cumhurbaşkanını ve Dışişleri Bakanını taşıyan helikopter düştü ve düşen helikopterin yeri neden 15 saatte bulunamadı?

Erken Cumhurbaşkanlığı Seçimi:
İbrahim Reisi’nin vefatının ardından, İran Anayasası’nın 131. maddesi uyarınca, “Cumhurbaşkanının ölümü, istifası, hastalığı veya görevden alınması gibi durumlarda, geçici Cumhurbaşkanlığı Konseyi en geç elli gün içinde yeni Cumhurbaşkanının seçilmesini sağlamakla yükümlüdür ve bu süre içinde Cumhurbaşkanlığı yetkilerini referandum hariç üstlenir” hükmüne dayanarak, Cumhurbaşkanlığı seçimleri 6 adayla gerçekleştirildi.

Bu seçim de, Anayasa Koruma Konseyi’nin aday eleme sürecinin gölgesinde yapıldı. Bir reformist aday, 5 muhafazakar adayla yarıştı. Reformist veya ılımlı muhafazakar kanattan tanınmış birçok isim diskalifiye edilerek seçimlere katılma hakkı kazanamadı. Reformist kanattan yalnızca, eski Sağlık Bakanı ve reformist hareketin önde gelen ismi Muhammed Hatemi’nin kabinesinde görev almış Mesud Pezeşkiyan, seçimlere katılmayı başardı.

Pezeşkiyan, seçimlerde %53.6 oy alarak, ultra muhafazakar rakibi Said Celili’yi mağlup etti ve Cumhurbaşkanı seçildi. Kampanya sürecinde ahlak polisinin kaldırılması, ekonomik reformlar ve diplomatik açılım gibi vaatlerle dikkat çekti.

Reformist hareket, Meclisteki muhafazakar temsilcileri, halkın düşük katılımıyla seçilmiş bir azınlık temsilcisi olarak değerlendirirken, Pezeşkiyan’ın Cumhurbaşkanlığına desteğini sürdürüyor. Ancak seçim sonuçlarına göre Pezeşkiyan, halkın yalnızca %25’lik bir kesiminden doğrudan destek alabilmiştir. Pezeşkiyan hükümetinin başarı veya başarısızlık değerlendirmesini başka bir yazıda ele alacağız.

Süregelen Ekonomik Kriz:
2024 yılında İran, önceki yıllarda olduğu gibi ekonomik krizle mücadele etmeye devam etti. Ulusal para biriminin değeri bir yıl içinde %100 oranında düştü ve enflasyon oranı -Merkez Bankası verilerine göre- %40 civarında seyretmeye devam etti. Bu durum, İran ekonomisinde kronik bir hastalığa dönüşmüş durumda. 2020 yılından 2024 yılının sonuna kadar İran’ın ulusal para biriminin değeri 1 dolar karşısında 13 bin tümen iken 89 bin tümen seviyesine düştü. Başka bir deyişle, İranlılar son 5 yılda paralarının %600’den fazla değer kaybettiğini gördü ve bu kaybın önemli bir kısmı son bir yıl içinde gerçekleşti. En kaygı verici nokta ise, bu durumun iyileşeceğine dair kimsenin bir umut taşımamasıdır.

Ulusal para biriminin değer kaybı, buna bağlı olarak enflasyon ve kontrolsüz fiyat artışları, halkın memnuniyetsizliğini artırmış ve bu memnuniyetsizlik zamanla daha da derinleşmiştir.

Enerji Krizi:
Bu yılın yaz aylarından itibaren İran’da önemli bir konu haline gelen ve son haftalarda gündemin ilk sıralarında yer alan bir diğer mesele ise enerji kıtlığı ve ülkenin elektrik ve gaz altyapısının ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalmasıdır. İran, bu yaz sık sık elektrik ve su kesintileriyle, kış aylarında ise tekrar eden elektrik kesintileriyle karşı karşıya kaldı. Elektrik üretim santrallerinin standartlara uygun çalışmaması nedeniyle hava kirliliği de bu enerji krizinin bir sonucu olarak ortaya çıktı ve çevresel krizlere yol açtı ve açıyor.

Uzmanlar, ülkenin enerji sektörüne yönelik altyapı yatırımlarının eksikliğini, özellikle son yıllardaki ağır yaptırımlar ve hükümet yetkililerinin kötü yönetimini bu durumun başlıca nedeni olarak değerlendiriyor. Bu sorunun önümüzdeki yıl daha da karmaşık hale gelmesi ve önemli sosyal ve siyasi sonuçlar doğurması muhtemeldir.

Sivil Özgürlüklerde İyileşme:
Reformist bir cumhurbaşkanının iktidara gelmesiyle ve geçtiğimiz yıl İran’da başörtüsü meselesiyle ilgili önemli protestoların yaşanmış olması göz önüne alındığında, 2024 yılında kadınların giyim tarzıyla ilgili devlet baskılarının belirgin şekilde azaldığı gözlemlendi. Son haftalarda, geçen yıl engellenmiş bazı popüler mesajlaşma uygulamalarının erişime açılması da sivil özgürlüklerde bir iyileşme olduğuna işaret etmektedir.

Dış Politika:

2024 yılı boyunca İran’ın dış politikası büyük ölçüde Gazze Savaşı’nın etkisi altında kaldı. Yılın ilk aylarında İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarının şiddetlenmesi ve bu operasyonların eşi görülmemiş bir soykırıma dönüşmesi, çatışmaların uzun vadeli olacağını ve bu durumun İran için de sonuçlar doğuracağını gösterdi.

Savaşın uzamasıyla birlikte İran’daki analizler iki ana gruba ayrıldı: Birinci grup, İran’ın İsrail’in savaş tuzağına düşmemesi gerektiğini savunuyordu. Bu gruba göre, İsrail, İran’ı provoke ederek Gazze’deki savaşını savunmasız Gazze halkıyla bir yüzleşme olmaktan çıkarıp İran’la bir çatışmaya dönüştürmeye çalışıyordu. Böylece İsrail, Gazze’deki soykırım suçlarını göz ardı ettirebilir ve kendisini mağdur göstererek ABD ve Avrupa’dan bir uluslararası koalisyonun desteğini kazanabilirdi. Bu grup, İran’ın İsrail’le minimum düzeyde bir çatışmaya girmesi gerektiğini ve İsrail’in İran’ı daha geniş bir savaşa çekmesine izin verilmemesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşımı benimseyenler, İran’ın mevcut ekonomik zorluklarını, halkın hükümete olan memnuniyetsizliğini, Cumhurbaşkanının ölümü ve iç siyasi değişiklikleri, olası petrol altyapısına yönelik saldırıları ve İran’ın ana gelir kaynaklarının kesilmesini savaştan uzak durmanın ana nedenleri olarak gördüler.

İkinci grup ise, İsrail’in İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu yok etmeye karar verdiğini ve İran’ın İsrail’e ağır darbeler vurması gerektiğini savunuyordu. Bunlara göre, Eğer İran, İsrail’e karşı ciddi bir tepki vermezse, gelecekte bu savaşın bedelini çok daha ağır bir şekilde ödeyecekti. Bu grup, İsrail’e ağır darbeler indirildiği takdirde İran’ın stratejik olarak ölüm ve yaşam arasında bir tercih yaptığını, ancak İsrail’le çatışmadan kaçınmanın gelecekte kaçınılmaz bir çöküşe yol açacağını düşünüyordu. Bu grup, İran’ın İsrail’e karşı sert darbeler vurabileceğini, İran’ın balistik füze saldırılarındaki teknolojik kapasitesini gösterdiğini ve nükleer stratejisini değiştirerek atom bombası üretimi ve testine yönelmesiyle İsrail’e karşı önemli bir caydırıcılık sağlayabileceğini savundu.

Geçen yılki olaylara bakıldığında, İran’ın birinci grubun görüşünü seçtiği ancak İsrail’e karşı bazı saldırılardan da geri durmadığı görülmektedir.

İran’ın dış politikasındaki son bir yılın en önemli gelişmelerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

İsrail’e Karşı İlk Askeri Operasyon: İran ve İsrail arasındaki çatışma, son birkaç on yıldır güvenlik düzeyinde veya vekil gruplar aracılığıyla sürdürülmekteydi. Ancak, nihayet 14 Nisan 2024 tarihinde İran, İsrail’in Şam’daki İran Konsolosluğu’na düzenlediği saldırıya yanıt olarak doğrudan bir füze operasyonu gerçekleştirdi. Bu operasyon, “Va’de-i Sadık 1” olarak adlandırıldı. Söz konusu operasyon, İran ve İsrail arasında gerçekleşen ilk doğrudan yüzleşme, dünyanın en büyük İHA saldırısı ve İran’ın tarihindeki en büyük füze saldırısı olarak nitelendirildi.

Va’de-i Sadık Operasyonu’nda İran, 300’den fazla İHA ve füze fırlatarak Filistin’in İsrail işgali altındaki topraklarını hedef aldı. Bu füzelerden bazılarının, İsrail’in savunma sistemlerini aşarak, Noatim Hava Üssü gibi önemli askeri hedeflere isabet ettiği söylenildi.

Operasyon, İsrail’in 1 Nisan 2024’te Şam’daki İran Konsolosluğu’na düzenlediği saldırıya bir yanıt olarak gerçekleştirildi. İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı, bu operasyonun sebebinin, İsrail’in İran’ın kırmızı çizgilerini aşması ve Şam’daki İran Konsolosluğu’na saldırması olduğunu açıkça belirtti. İsrail’in bu saldırısında, İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü’ne bağlı üst düzey komutanlardan biri olan Muhammed Rıza Zahidi dahil olmak üzere yedi kişi hayatını kaybetti.

İran’ın Birleşmiş Milletler’deki temsilciliği, bu askeri operasyonun BM Şartı’nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkı çerçevesinde gerçekleştirildiğini belirtti.

Birçok uzman, bu operasyonun İsrail’e zarar vermekten ziyade, İran’ın İsrail’in füze savunma sistemlerini aşabilme kapasitesini ve İsrail’e doğrudan bir darbe vurma yeteneğini göstermek amacı taşıdığını ifade etti.

Tahran’da Heniye Suikastı:
Hamas’ın siyasi büro başkanı ve liderlerinden biri olan İsmail Heniye, 31 Temmuz 2024 tarihinde saat 01:37’de Tahran’da, kendisine eşlik eden korumasıyla birlikte İsrail tarafından suikasta uğradı. Heniye, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yemin törenine katıldıktan sonra, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’ne ait bir konaklama merkezine döndüğü sırada suikast düzenlendi.

Bu olay, İran güvenlik servisleri için büyük bir güvenlik felaketi olmasının yanı sıra, İsrail’in tüm olası kırmızı çizgileri aşması anlamına geliyordu. Bu suikast, İran için ciddi bir itibar kaybı olarak değerlendirildi.

Va’de-i Sadık 2 Operasyonu:
1 Ekim 2024’te İran, İsrail’e karşı ikinci bir füze saldırısı olan Va’de-i Sadık 2 Operasyonu’nu gerçekleştirdi. Bu saldırı, İsmail Heniye’nin Tahran’da suikasta uğramasının ardından iki ay sonra ve İsrail’in Hizbullah’ın komuta merkezine yönelik artan saldırılarının ardından düzenlendi. Özellikle Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, Hizbullah Güney Cephesi Komutanı Ali Kerki ve Devrim Muhafızları Operasyon Başkan Yardımcısı Abbas Nilfurşan’ın ölümüne yol açan bir hava saldırısından dört gün sonra gerçekleştirildi.

Operasyon kapsamında, Tahran, Kaşan, Tebriz, Şiraz ve Kirmanşah çevresindeki bölgelerden 200 balistik füze, hipersonik Feth ve Hayberşiken füzeleri fırlatıldı.

Bu operasyon, İran’ın İsrail’e karşı gerçek bir güç gösterisi olarak değerlendirildi ve İran toplumunda önemli bir ulusal birlik yarattı. İranlılar, siyasi ve ideolojik bağlılıklarından bağımsız olarak, bu operasyonu ulusal onurlarını savunma eylemi olarak gördüler.

İsrail’in İran’a Saldırısı:
26 Ekim 2024’te İsrail, “Tevbe Günleri Operasyonu” adıyla İran’a üç dalga halinde hava saldırısı düzenledi. Bu saldırılar gece boyunca ve şafak vaktine kadar İran’ın birkaç eyaletinde devam etti ve İran yetkililerine göre oldukça sınırlı hasarlara yol açtı. İsrail, bu saldırıların, İran ve vekil gruplarının “aylarca süren sürekli saldırılarına” ve İran’ın Ekim 2024’te İsrail’e düzenlediği füze saldırısına bir yanıt olduğunu belirtti. Bu operasyonda İran’ın hava savunma kuvvetlerinden 4 kişi hayatını kaybetti.

Bu saldırı, İran’da görünürde büyük bir yıkıma yol açmasa da, İsrail’in ilk kez İran topraklarına doğrudan askeri bir saldırı düzenlemesi nedeniyle, İran-İsrail çatışmasının tarihinde yeni bir sayfa olarak değerlendirildi.

Nükleer Çıkmazın Devamı:
İran ve İsrail arasındaki çatışmalar, İran’ın nükleer meselesine olan ilgiyi gölgede bıraksa da İran, tehlikeli bir gerçekle karşı karşıya: 2015 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararıyla kabul edilen ve 10 yıllık geçerliliği olan anlaşmaya göre, İran’ın nükleer anlaşmayı ihlal ettiği tespit edilirse, 5+1 Komisyonu tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne bildirilmesi durumunda, herhangi bir daimi üyenin talebi üzerine önceki BM yaptırımları 60 günlük bir süreçte otomatik olarak geri getirilebilecek.

Avrupa ülkeleri ve ABD, nükleer anlaşmanın 10 yıllık süresinin sona ermesine yaklaşırken, İran’ı nükleer taahhütlerini ihlal etmekle suçlamaya çalışmakta ve böylece İran’ı küresel güvenlik için bir tehdit olarak gösterip BM yaptırımlarını geri getirmek istemektedir. İran dışişleri bakanı Abbas Irakçi, birkaç hafta önce bu durumu İran için potansiyel bir kriz olarak tanımladı ve bunun İran için ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu. (Önümüzdeki aylarda “Trigger Mechanism” veya “Snapback” olarak bilinen otomatik yaptırım mekanizması hakkında çok daha fazla şey duyacağımızı şimdide söylemek zor bir tahmin değil.)

Bu durum, ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla daha karmaşık bir hal alacaktır.

Bölgesel Konumun Zayıflaması:
İsrail, Lübnan’da sahada kayda değer bir ilerleme sağlayamamış ve geri çekilmek zorunda kalmış olsa da, Hizbullah liderlik kadrosuna yönelik suikastlarla Lübnan direnişine ve dolayısıyla İran’a ağır bir stratejik darbe vurmayı başardı. Bunun ardından Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın siyasi sahneden çekilmesi ve İran karşıtı grupların Suriye’de iktidara gelmesi, İran’ın Hizbullah’a olan kara bağlantısını kesmesi ve Hamas, İslami Cihad ve diğer direniş gruplarına yönelik lojistik destek hattını zayıflatması anlamına geldi. Bu gelişmeler, İran’ın bölgesel konumunu zayıflatarak İran’ı bölgesel politikalarını ciddi şekilde gözden geçirmeye zorlamakta ve zorlamaya devam edecektir.

2024 yılı genelinde, İran iç politikada her ne kadar olaylarla dolu bir yıl geçirmiş olsa da büyük bir kriz yaşamadan yılı geride bırakmayı başardı. Ancak dış politikada, İran şiddetli krizlerle karşı karşıya kaldı; bu krizler, İran’ın bölgesel ve uluslararası politikalarının gelecekte dönüşmesine neden olacak. Bu politik değişim, İran ile bağlantılı bazı grupların eylemlerinde de değişiklik anlamına gelecek ve bu durum, bölgesel dinamiklerde yeni gelişmeleri beraberinde getirecektir.

2025 yılı, İran için şüphesiz ki zorlu ve dalgalı bir yıl olmakla beraber zor kararlar yılı olacak.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English