Görüş
İran için 2025 zor kararlar yılı olacak

“Geçtiğimiz bir yıl içinde İran’da gördüğümüz olaylar, bir Avrupalının bütün hayatı boyunca yaşayacağı olaylardan daha fazlaydı.” Bu cümleyi birkaç ay önce bir İranlının X (eski Twitter) sayfasında okumuştum. İlginç şu ki son İran seyahatimde bir taksi şoförü de tam olarak aynı cümleyi söyledi ve haber okumaktan artık yorulduğundan bahsetti.
Gerçekten de İran, geçtiğimiz bir yıl içinde öyle olağanüstü günler yaşadı ki bu yıl, ülke için son birkaç on yılın en uzun yılı olarak nitelendirilebilir. İranlıların 2024 yılında yaşadığı her bir olay, herhangi bir ülke için başlı başına tarihi bir dönüm noktası sayılabilirdi. Ancak İran, 2024 yılında bu olayların hepsini bir arada yaşadı.
Belki de 2024 yılının en önemli özelliği, yaşanan problemlerin en ufak bir çözüm olmadan 2025 yılına devrediliyor olmasıdır. Bu durum, İranlıların gelecek yıl 2024’ten daha sakin bir yıl geçirip geçiremeyeceklerini belirsiz kılıyor.
Peki, İran’ın geçtiğimiz yıl yaşadığı en önemli olaylar hangileriydi:
İç Siyaset:
Meclis Seçimleri:
1 Mart 2024 tarihinde İran İslam Cumhuriyeti’nin 12. Meclis seçimleri yapıldı ve beklendiği üzere muhafazakarlar Meclis’te çoğunluğu elde etmeyi başardı. Bu seçim, oy kullanma hakkına sahip bireylerin sadece %40’ının katıldığı bir seçimle sonuçlandı ve İslam Cumhuriyeti siyasi tarihinde en düşük katılım oranını kaydetti. Bu olay, İnkılap sonrası İran siyasi tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Muhalifler bu durumu, İran’ın mevcut siyasi sisteminden halkın uzaklaştığının bir sembolü olarak değerlendirirken, iktidar yanlıları bunu İran halkının hükümete bir protesto mesajı olarak yorumladı.
Anayasa Koruma Konseyi’nin, reformistlerden ve hatta eleştirel muhafazakarlardan birçok Meclis adayını diskalifiye etmesi ve onların seçimlere katılmasını engellemesi, bu siyasi tepkilerin ana nedeni olarak görüldü. Bunun yanında, ekonomik durumun kötü olması da bir diğer neden olarak değerlendirildi.
Pek çok kişi, 12. Meclis’in, dönemin Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin hükümetiyle en uyumlu ve iş birliği yapacak şekilde tasarlandığını düşünüyordu. Büyük şehirlerde seçmen katılımının son derece düşük olması, buna karşılık küçük şehirlerde daha fazla katılım olması, İran toplumunun siyasi sosyolojisindeki değişimlerin göstergesi olarak yorumlandı.
Uzmanlar Meclisi Seçimi:
Meclis seçimleriyle eş zamanlı olarak, İran halkı, altıncı dönem Uzmanlar Meclisi (Meclis-i Hobregan) seçimleri kapsamında, Anayasa Koruma Konseyi tarafından adaylıkları onaylanmış 88 müctehidi seçti.
Uzmanlar Meclisi, İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 107. maddesine göre, liderin seçilmesi, görevden alınması ve liderin davranışlarının denetlenmesi sorumluluğunu üstlenen “nitelikli” fakihlerden oluşmaktadır. Her dönemi 8 yıl süren bu meclis, liderin davranışlarını denetleme ve mevcut liderin vefatı durumunda bir sonraki lideri seçme görevini üstlendiği için bu dönem, özel bir önem taşımaktadır.
Birçok kişi, Ayetullah Ali Hamaney’in yaşı göz önüne alındığında, İran İslam Cumhuriyeti’nin bir sonraki liderinin altıncı dönem Uzmanlar Meclisi üyeleri tarafından seçilme olasılığının yüksek olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, bu dönemin Uzmanlar Meclisi seçimleri önceki dönemlere göre daha büyük bir önem arz etmektedir.
Belki de bu önemden dolayı, Uzmanlar Meclisi temsilcilerinin adaylıklarını onaylama görevine sahip olan Anayasa Koruma Konseyi, bu dönemde oldukça sıkı bir eleme süreci yürütmüş ve İran’ın eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani gibi, daha önce Uzmanlar Meclisi’nde birkaç dönem temsilcilik yapmış kişilerin adaylıklarını reddetmiştir.
Bu sıkı denetimin, Uzmanlar Meclisi’nde daha uyumlu bir yapı oluşturarak, gelecekteki liderin seçimi sırasında en az tartışma ve anlaşmazlık yaşanmasını sağlama amacıyla gerçekleştirildiği düşünülmektedir.
Cumhurbaşkanının Ölümü:
19 Mayıs günü, tüm haber ajansları, İran ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının katılımıyla gerçekleşen Kız Kalesi ortak sınır barajının açılışının ardından iki komşu ülke arasındaki siyasi soğukluğun sona erdiği yönünde analizler yaparken, aniden “Cumhurbaşkanının helikopterinin acil inişi” haberi gündeme düştü.
Bir saat sonra, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve beraberindeki heyetin iletişim hattının koptuğu anlaşıldı. Helikopterde bulunan diğer isimler arasında Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Doğu Azerbaycan Valisi Malik Rahmati, Doğu Azerbaycan eyaleti Vali-Fakih temsilcisi Seyyid Muhammed Ali Al-i Hâşim, Cumhurbaşkanlığı Koruma Birliği Komutanı ve üç pilot bulunuyordu.
Kurtarma operasyonları, yoğun ormanlık alanlar ve kötü hava koşulları (yağmur ve yoğun sis) nedeniyle büyük zorluklarla karşılaştı. Farklı insansız hava araçlarının, arama kurtarma ekiplerinin ve eğitimli arama köpeklerinin kullanıldığı bu süreçte, Cumhurbaşkanı ve beraberindeki ekibin durumu hakkında kesin bilgi alınması 15 saat sürdü. Sonunda, ertesi sabah Cumhurbaşkanının ölüm haberi doğrulandı.
Cumhurbaşkanının ölümü, onun İran’ın gelecekteki lider adaylarından biri olarak görüldüğü ve birçok kişinin yeni Meclisin hükümetine tam destek verecek şekilde tasarlandığını düşündüğü bir dönemde gerçekleşti.
Ölüm olayı, bir yandan Gazze’de yaşanan olaylar nedeniyle İran ve İsrail arasındaki gerilimlerin giderek tırmandığı bir dönemde dış politikada belirsizliklere yol açarken, diğer yandan Cumhurbaşkanına yönelik bir suikast ihtimalini gündeme getirdi. Resmi devlet raporları, helikopter kazasının ana nedeninin yoğun sis ve kötü hava koşulları olduğunu açıklasa da, kamuoyu şu sorularla ilgili ikna olmadı: Neden üç helikopterden sadece Cumhurbaşkanını ve Dışişleri Bakanını taşıyan helikopter düştü ve düşen helikopterin yeri neden 15 saatte bulunamadı?
Erken Cumhurbaşkanlığı Seçimi:
İbrahim Reisi’nin vefatının ardından, İran Anayasası’nın 131. maddesi uyarınca, “Cumhurbaşkanının ölümü, istifası, hastalığı veya görevden alınması gibi durumlarda, geçici Cumhurbaşkanlığı Konseyi en geç elli gün içinde yeni Cumhurbaşkanının seçilmesini sağlamakla yükümlüdür ve bu süre içinde Cumhurbaşkanlığı yetkilerini referandum hariç üstlenir” hükmüne dayanarak, Cumhurbaşkanlığı seçimleri 6 adayla gerçekleştirildi.
Bu seçim de, Anayasa Koruma Konseyi’nin aday eleme sürecinin gölgesinde yapıldı. Bir reformist aday, 5 muhafazakar adayla yarıştı. Reformist veya ılımlı muhafazakar kanattan tanınmış birçok isim diskalifiye edilerek seçimlere katılma hakkı kazanamadı. Reformist kanattan yalnızca, eski Sağlık Bakanı ve reformist hareketin önde gelen ismi Muhammed Hatemi’nin kabinesinde görev almış Mesud Pezeşkiyan, seçimlere katılmayı başardı.
Pezeşkiyan, seçimlerde %53.6 oy alarak, ultra muhafazakar rakibi Said Celili’yi mağlup etti ve Cumhurbaşkanı seçildi. Kampanya sürecinde ahlak polisinin kaldırılması, ekonomik reformlar ve diplomatik açılım gibi vaatlerle dikkat çekti.
Reformist hareket, Meclisteki muhafazakar temsilcileri, halkın düşük katılımıyla seçilmiş bir azınlık temsilcisi olarak değerlendirirken, Pezeşkiyan’ın Cumhurbaşkanlığına desteğini sürdürüyor. Ancak seçim sonuçlarına göre Pezeşkiyan, halkın yalnızca %25’lik bir kesiminden doğrudan destek alabilmiştir. Pezeşkiyan hükümetinin başarı veya başarısızlık değerlendirmesini başka bir yazıda ele alacağız.
Süregelen Ekonomik Kriz:
2024 yılında İran, önceki yıllarda olduğu gibi ekonomik krizle mücadele etmeye devam etti. Ulusal para biriminin değeri bir yıl içinde %100 oranında düştü ve enflasyon oranı -Merkez Bankası verilerine göre- %40 civarında seyretmeye devam etti. Bu durum, İran ekonomisinde kronik bir hastalığa dönüşmüş durumda. 2020 yılından 2024 yılının sonuna kadar İran’ın ulusal para biriminin değeri 1 dolar karşısında 13 bin tümen iken 89 bin tümen seviyesine düştü. Başka bir deyişle, İranlılar son 5 yılda paralarının %600’den fazla değer kaybettiğini gördü ve bu kaybın önemli bir kısmı son bir yıl içinde gerçekleşti. En kaygı verici nokta ise, bu durumun iyileşeceğine dair kimsenin bir umut taşımamasıdır.
Ulusal para biriminin değer kaybı, buna bağlı olarak enflasyon ve kontrolsüz fiyat artışları, halkın memnuniyetsizliğini artırmış ve bu memnuniyetsizlik zamanla daha da derinleşmiştir.
Enerji Krizi:
Bu yılın yaz aylarından itibaren İran’da önemli bir konu haline gelen ve son haftalarda gündemin ilk sıralarında yer alan bir diğer mesele ise enerji kıtlığı ve ülkenin elektrik ve gaz altyapısının ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalmasıdır. İran, bu yaz sık sık elektrik ve su kesintileriyle, kış aylarında ise tekrar eden elektrik kesintileriyle karşı karşıya kaldı. Elektrik üretim santrallerinin standartlara uygun çalışmaması nedeniyle hava kirliliği de bu enerji krizinin bir sonucu olarak ortaya çıktı ve çevresel krizlere yol açtı ve açıyor.
Uzmanlar, ülkenin enerji sektörüne yönelik altyapı yatırımlarının eksikliğini, özellikle son yıllardaki ağır yaptırımlar ve hükümet yetkililerinin kötü yönetimini bu durumun başlıca nedeni olarak değerlendiriyor. Bu sorunun önümüzdeki yıl daha da karmaşık hale gelmesi ve önemli sosyal ve siyasi sonuçlar doğurması muhtemeldir.
Sivil Özgürlüklerde İyileşme:
Reformist bir cumhurbaşkanının iktidara gelmesiyle ve geçtiğimiz yıl İran’da başörtüsü meselesiyle ilgili önemli protestoların yaşanmış olması göz önüne alındığında, 2024 yılında kadınların giyim tarzıyla ilgili devlet baskılarının belirgin şekilde azaldığı gözlemlendi. Son haftalarda, geçen yıl engellenmiş bazı popüler mesajlaşma uygulamalarının erişime açılması da sivil özgürlüklerde bir iyileşme olduğuna işaret etmektedir.
Dış Politika:
2024 yılı boyunca İran’ın dış politikası büyük ölçüde Gazze Savaşı’nın etkisi altında kaldı. Yılın ilk aylarında İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarının şiddetlenmesi ve bu operasyonların eşi görülmemiş bir soykırıma dönüşmesi, çatışmaların uzun vadeli olacağını ve bu durumun İran için de sonuçlar doğuracağını gösterdi.
Savaşın uzamasıyla birlikte İran’daki analizler iki ana gruba ayrıldı: Birinci grup, İran’ın İsrail’in savaş tuzağına düşmemesi gerektiğini savunuyordu. Bu gruba göre, İsrail, İran’ı provoke ederek Gazze’deki savaşını savunmasız Gazze halkıyla bir yüzleşme olmaktan çıkarıp İran’la bir çatışmaya dönüştürmeye çalışıyordu. Böylece İsrail, Gazze’deki soykırım suçlarını göz ardı ettirebilir ve kendisini mağdur göstererek ABD ve Avrupa’dan bir uluslararası koalisyonun desteğini kazanabilirdi. Bu grup, İran’ın İsrail’le minimum düzeyde bir çatışmaya girmesi gerektiğini ve İsrail’in İran’ı daha geniş bir savaşa çekmesine izin verilmemesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşımı benimseyenler, İran’ın mevcut ekonomik zorluklarını, halkın hükümete olan memnuniyetsizliğini, Cumhurbaşkanının ölümü ve iç siyasi değişiklikleri, olası petrol altyapısına yönelik saldırıları ve İran’ın ana gelir kaynaklarının kesilmesini savaştan uzak durmanın ana nedenleri olarak gördüler.
İkinci grup ise, İsrail’in İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu yok etmeye karar verdiğini ve İran’ın İsrail’e ağır darbeler vurması gerektiğini savunuyordu. Bunlara göre, Eğer İran, İsrail’e karşı ciddi bir tepki vermezse, gelecekte bu savaşın bedelini çok daha ağır bir şekilde ödeyecekti. Bu grup, İsrail’e ağır darbeler indirildiği takdirde İran’ın stratejik olarak ölüm ve yaşam arasında bir tercih yaptığını, ancak İsrail’le çatışmadan kaçınmanın gelecekte kaçınılmaz bir çöküşe yol açacağını düşünüyordu. Bu grup, İran’ın İsrail’e karşı sert darbeler vurabileceğini, İran’ın balistik füze saldırılarındaki teknolojik kapasitesini gösterdiğini ve nükleer stratejisini değiştirerek atom bombası üretimi ve testine yönelmesiyle İsrail’e karşı önemli bir caydırıcılık sağlayabileceğini savundu.
Geçen yılki olaylara bakıldığında, İran’ın birinci grubun görüşünü seçtiği ancak İsrail’e karşı bazı saldırılardan da geri durmadığı görülmektedir.
İran’ın dış politikasındaki son bir yılın en önemli gelişmelerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
İsrail’e Karşı İlk Askeri Operasyon: İran ve İsrail arasındaki çatışma, son birkaç on yıldır güvenlik düzeyinde veya vekil gruplar aracılığıyla sürdürülmekteydi. Ancak, nihayet 14 Nisan 2024 tarihinde İran, İsrail’in Şam’daki İran Konsolosluğu’na düzenlediği saldırıya yanıt olarak doğrudan bir füze operasyonu gerçekleştirdi. Bu operasyon, “Va’de-i Sadık 1” olarak adlandırıldı. Söz konusu operasyon, İran ve İsrail arasında gerçekleşen ilk doğrudan yüzleşme, dünyanın en büyük İHA saldırısı ve İran’ın tarihindeki en büyük füze saldırısı olarak nitelendirildi.
Va’de-i Sadık Operasyonu’nda İran, 300’den fazla İHA ve füze fırlatarak Filistin’in İsrail işgali altındaki topraklarını hedef aldı. Bu füzelerden bazılarının, İsrail’in savunma sistemlerini aşarak, Noatim Hava Üssü gibi önemli askeri hedeflere isabet ettiği söylenildi.
Operasyon, İsrail’in 1 Nisan 2024’te Şam’daki İran Konsolosluğu’na düzenlediği saldırıya bir yanıt olarak gerçekleştirildi. İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı, bu operasyonun sebebinin, İsrail’in İran’ın kırmızı çizgilerini aşması ve Şam’daki İran Konsolosluğu’na saldırması olduğunu açıkça belirtti. İsrail’in bu saldırısında, İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü’ne bağlı üst düzey komutanlardan biri olan Muhammed Rıza Zahidi dahil olmak üzere yedi kişi hayatını kaybetti.
İran’ın Birleşmiş Milletler’deki temsilciliği, bu askeri operasyonun BM Şartı’nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkı çerçevesinde gerçekleştirildiğini belirtti.
Birçok uzman, bu operasyonun İsrail’e zarar vermekten ziyade, İran’ın İsrail’in füze savunma sistemlerini aşabilme kapasitesini ve İsrail’e doğrudan bir darbe vurma yeteneğini göstermek amacı taşıdığını ifade etti.
Tahran’da Heniye Suikastı:
Hamas’ın siyasi büro başkanı ve liderlerinden biri olan İsmail Heniye, 31 Temmuz 2024 tarihinde saat 01:37’de Tahran’da, kendisine eşlik eden korumasıyla birlikte İsrail tarafından suikasta uğradı. Heniye, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yemin törenine katıldıktan sonra, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’ne ait bir konaklama merkezine döndüğü sırada suikast düzenlendi.
Bu olay, İran güvenlik servisleri için büyük bir güvenlik felaketi olmasının yanı sıra, İsrail’in tüm olası kırmızı çizgileri aşması anlamına geliyordu. Bu suikast, İran için ciddi bir itibar kaybı olarak değerlendirildi.
Va’de-i Sadık 2 Operasyonu:
1 Ekim 2024’te İran, İsrail’e karşı ikinci bir füze saldırısı olan Va’de-i Sadık 2 Operasyonu’nu gerçekleştirdi. Bu saldırı, İsmail Heniye’nin Tahran’da suikasta uğramasının ardından iki ay sonra ve İsrail’in Hizbullah’ın komuta merkezine yönelik artan saldırılarının ardından düzenlendi. Özellikle Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, Hizbullah Güney Cephesi Komutanı Ali Kerki ve Devrim Muhafızları Operasyon Başkan Yardımcısı Abbas Nilfurşan’ın ölümüne yol açan bir hava saldırısından dört gün sonra gerçekleştirildi.
Operasyon kapsamında, Tahran, Kaşan, Tebriz, Şiraz ve Kirmanşah çevresindeki bölgelerden 200 balistik füze, hipersonik Feth ve Hayberşiken füzeleri fırlatıldı.
Bu operasyon, İran’ın İsrail’e karşı gerçek bir güç gösterisi olarak değerlendirildi ve İran toplumunda önemli bir ulusal birlik yarattı. İranlılar, siyasi ve ideolojik bağlılıklarından bağımsız olarak, bu operasyonu ulusal onurlarını savunma eylemi olarak gördüler.
İsrail’in İran’a Saldırısı:
26 Ekim 2024’te İsrail, “Tevbe Günleri Operasyonu” adıyla İran’a üç dalga halinde hava saldırısı düzenledi. Bu saldırılar gece boyunca ve şafak vaktine kadar İran’ın birkaç eyaletinde devam etti ve İran yetkililerine göre oldukça sınırlı hasarlara yol açtı. İsrail, bu saldırıların, İran ve vekil gruplarının “aylarca süren sürekli saldırılarına” ve İran’ın Ekim 2024’te İsrail’e düzenlediği füze saldırısına bir yanıt olduğunu belirtti. Bu operasyonda İran’ın hava savunma kuvvetlerinden 4 kişi hayatını kaybetti.
Bu saldırı, İran’da görünürde büyük bir yıkıma yol açmasa da, İsrail’in ilk kez İran topraklarına doğrudan askeri bir saldırı düzenlemesi nedeniyle, İran-İsrail çatışmasının tarihinde yeni bir sayfa olarak değerlendirildi.
Nükleer Çıkmazın Devamı:
İran ve İsrail arasındaki çatışmalar, İran’ın nükleer meselesine olan ilgiyi gölgede bıraksa da İran, tehlikeli bir gerçekle karşı karşıya: 2015 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararıyla kabul edilen ve 10 yıllık geçerliliği olan anlaşmaya göre, İran’ın nükleer anlaşmayı ihlal ettiği tespit edilirse, 5+1 Komisyonu tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne bildirilmesi durumunda, herhangi bir daimi üyenin talebi üzerine önceki BM yaptırımları 60 günlük bir süreçte otomatik olarak geri getirilebilecek.
Avrupa ülkeleri ve ABD, nükleer anlaşmanın 10 yıllık süresinin sona ermesine yaklaşırken, İran’ı nükleer taahhütlerini ihlal etmekle suçlamaya çalışmakta ve böylece İran’ı küresel güvenlik için bir tehdit olarak gösterip BM yaptırımlarını geri getirmek istemektedir. İran dışişleri bakanı Abbas Irakçi, birkaç hafta önce bu durumu İran için potansiyel bir kriz olarak tanımladı ve bunun İran için ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu. (Önümüzdeki aylarda “Trigger Mechanism” veya “Snapback” olarak bilinen otomatik yaptırım mekanizması hakkında çok daha fazla şey duyacağımızı şimdide söylemek zor bir tahmin değil.)
Bu durum, ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla daha karmaşık bir hal alacaktır.
Bölgesel Konumun Zayıflaması:
İsrail, Lübnan’da sahada kayda değer bir ilerleme sağlayamamış ve geri çekilmek zorunda kalmış olsa da, Hizbullah liderlik kadrosuna yönelik suikastlarla Lübnan direnişine ve dolayısıyla İran’a ağır bir stratejik darbe vurmayı başardı. Bunun ardından Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın siyasi sahneden çekilmesi ve İran karşıtı grupların Suriye’de iktidara gelmesi, İran’ın Hizbullah’a olan kara bağlantısını kesmesi ve Hamas, İslami Cihad ve diğer direniş gruplarına yönelik lojistik destek hattını zayıflatması anlamına geldi. Bu gelişmeler, İran’ın bölgesel konumunu zayıflatarak İran’ı bölgesel politikalarını ciddi şekilde gözden geçirmeye zorlamakta ve zorlamaya devam edecektir.
…
2024 yılı genelinde, İran iç politikada her ne kadar olaylarla dolu bir yıl geçirmiş olsa da büyük bir kriz yaşamadan yılı geride bırakmayı başardı. Ancak dış politikada, İran şiddetli krizlerle karşı karşıya kaldı; bu krizler, İran’ın bölgesel ve uluslararası politikalarının gelecekte dönüşmesine neden olacak. Bu politik değişim, İran ile bağlantılı bazı grupların eylemlerinde de değişiklik anlamına gelecek ve bu durum, bölgesel dinamiklerde yeni gelişmeleri beraberinde getirecektir.
2025 yılı, İran için şüphesiz ki zorlu ve dalgalı bir yıl olmakla beraber zor kararlar yılı olacak.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş
Büyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya

Deniz Hakyemez
ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, İran’ı Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya zorladığında, ABD’nin İran’a saldırı senaryolarını uzun yıllardır çeşitli kademe ve mecralarda tartıştığını, bu senaryoların her birinde Hürmüz Boğazı’nın kapanacağını öngördüğünü ve buna rağmen saldırdığını yazdım. İsrail’in İran saldırısından umudu bellidir; asıl ipleri elinde tutan ABD’nin amacının ne olabileceğini ise Harici’de dört ayrı yazıda incelemeye çalıştım. Zaman ilerledikçe yazılar da evrildi, ancak temelinde ana hatlarıyla şu tezi ileri sürdüm: ABD Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla bir dolar ve enerji vanası oluşturmuş durumda – açıyor ve kapıyor ve tekrar açıyor ve tekrar kapıyor, bu yolla kontrollü bir enerji ve dolar likiditesi krizi (dolar talebi) yaratıyor. Bu vana yoluyla tetiklediği kontrollü krizlerle dolara aç duruma ittiği müttefiklerini hem askeri hem de ekonomik açıdan konsolide etmeyi ve orta vadede kendisine yeni tedarik ağları kurmak (friend-shoring) için kullanmayı hedefliyor. Rusya kaynaklı ve Rusya ile bağlantılı tedarik ağlarını güvencesizleştirmeye hizmet eden Ukrayna Savaşı’yla paralellikler görüyoruz.
Boğazın kapalı kalmasının ABD’ye de bir bedeli var, ancak ikinci yazımızda belirttiğimiz sınırlar içinde kalabildiği sürece ABD krizin kendisine yansıyan kısmını şimdilik mas edebiliyor; müttefikleri ise her geçen gün daha çok sıkışıyor. Savaşın başlamasının üzerinden beş buçuk aya yakın bir süre geçmişken, Trump’ın birbirini tutmayan açıklamalarının, kalıcı olmamaya yazgılı zafer ilanlarının, ateşkes ve saldırı başlıklarının ötesinde, bu zaman aralığında yukarıda (ve ilk dört yazıda) çizmeye çalıştığım çerçevede bazı gelişmelere bakmanın önemli olduğu kanısındayım.
İki “kapı” daha kapandı
Not edilmesi gereken gelişmelerden biri, ABD’nin başka enerji kapılarının daha kapanmasında etkili olmuş olması. Suudi Arabistan Temmuz ayında, ABD desteğini de arkasına alarak, Husiler’i hedef aldı. Böyle bir saldırı sonucunun Husiler’in Babil’ül Mendep Boğazı’nı da kapatması ve Yanbu Limanı’nı hedef alması olacağı bilinmekteydi ve buna rağmen yapıldı.
Suudi Arabistan en azından Yanbu’yu Amerikan Patriot sistemleriyle koruyabileceğini sanmış olabilir diye düşünebiliriz. Ama bunu, ABD’nin tam da böyle bir enerji krizi ortasında Rusya’dan enerji alan ülkelere yüzde 500 gümrük vergisi uygulanmasına yönelik yasa tasarısını kabul etmesiyle birlikte okumak gerekiyor. Yani ABD, üçüncü ülkelere bir kapıyı daha kapatıyor: Rusya’dan enerji alırsanız, bana mal satamazsınız, diyor. Bir süredir, Rus enerji tesislerini vuran Ukrayna drone’larını da ABD’den bağımsız düşünemeyeceğimiz ortada.
Ortadoğu ve Rusya yerine ABD
Küresel enerji krizinin ABD’yi de zorladığını söyledik, ama bu, ABD’nin krizi yükseltmesini engellemiyor. ABD’nin tetiklediği ya da doğrudan başladığı savaşların arkasında yatan en belirleyici neden Çin ile rekabeti olsa da, ABD bu krizle kısa vadede Çin’i de alt edebileceğini düşünmüyor; bu imkânsız. Ama krizi gene de kontrollü bir biçimde –vanaları bir açıp bir kapayarak, bir sert çıkış yapıp bir yumuşayarak, bir anlaşma ilan edip bir bozarak– yükseltiyor, çünkü enerji krizi başka ülkeleri –İran Savaşı’na doğrudan katılmayı reddetmiş, öncesinde de Çin ile çeşitli ekonomik ilişkiler geliştirmeye başlamış ABD müttefiklerini– ABD’den daha fazla zorluyor ve orta vadede ABD’ye daha yapısal bir bağlılığa mahkum ediyor. Bir örnek üzerinden açıklamaya çalışayım.
Ukrayna Savaşı küresel enerji haritasını kökten değiştirmişti. Rus enerjisinden kendisini koparan Avrupa, enerji tedariği için Katar’a yönelince, Tayland gibi ülkeleri fahiş enerji fiyatlarıyla karşı karşıya bırakmıştı. Bu nedenle ve ayrıca, ABD’nin Çin menşeili ürünlere ve Çin ile yakın bağımlılığı olan ülkelere uyguladığı ağır gümrük vergilerinden kaçmaya çalıştığından, Tayland Ekim 2025’te ABD ile yıllık 5,4 milyar dolarlık devasa bir enerji çerçeve anlaşması imzalamış; Cheniere Energy ile yaptığı 15 yıllık kontratla Amerikan gazını limanlarına indirmeye başlamıştı. Şubat ayında İran Savaşı’nın başlamasıyla Ortadoğu tedarik zinciri de çöküp, bu yeni savaşla daha da yükselen enerji fiyatları başka pek çok ülke gibi Tayland’ın da dolara sıkışmasına neden olunca Bangkok yönetimi bu Batı koridoruna sıkı sıkıya sarılmakla kalmadı, Haziran 2026’da bir de Venture Global ve Woodside gibi ABD merkezli LNG projelerine doğrudan hissedar olarak ortak olmak üzere yeni resmi hamleler başlattı.
ABD İran Savaşını Başlatmasaydı
Bu neden önemli? Çünkü ABD’nin pek sevdiği terim ile “eski tedarik ağları güvencesizleşmemiş” olsaydı, başka deyişle ABD Ukrayna ve İran savaşlarını başlatmamış olsaydı, Tayland enerjisini Ortadoğu’dan, olmazsa Rusya’dan alacaktı; yatırım yapacaksa buralara yapacaktı. Şimdi hem ABD’den alıyor hem de ABD’ye enerji yatırımı yapıyor.
Tayland ve Filipinler, savaştan önce Güney Çin Denizi’ndeki zengin doğalgaz yataklarını işletmek için Çin ile “ortak arama ve gelir paylaşımı” anlaşmaları müzakere ediyordu. Tayland Nükleer projelerini Rus Rosatom’a teslim etmek üzereydi ve yerel paralarla ticarete odaklanmıştı.
Hem Ukrayna hem de İran savaşlarıyla yaratılan (ABD’nin savaş başlatarak yarattığı) “riskler” (eski tedarik ağlarının güvencesizleştirilmesi) ve küresel piyasalardaki dolar kıtlığı, Tayland’ı ve başka pek çok Asya ülkesini yakın ekosistemlerden, Çin ve Rusya ortaklıklarından kopardı ve gittikçe daha çok koparıyor.
Gene, dolara sıkışan ve parası değer kaybeden Japonya ve Filipinler, kendilerini güvenceye almak için ABD ile swap anlaşmalarına ve ABD güdümlü finansman modellerine sığınarak doların küresel hegemonyasını pekiştiriyor. Güney Kore, arkasına ABD finansal desteğini alarak Filipinler’e “Çin tehdidine karşı” jet uçakları satıyor ve Filipinler’in bütçesi yetmediği için bu uçakların %70’ini kendi açtığı kredilerle (dolar bazlı finansmanla) fonluyor.
Körfez ve Avrupa
Bunlar yalnızca bazı öne çıkan Asya ülkelerindeki yakın tarihli gelişmeler. Avrupa’da, Körfez ülkelerinde de paralel gelişmeler var. BAE, ABD ekonomisine yapay zeka ve enerji şebekelerini birbirine bağlayan “Nexus” projeleri üzerinden 1,4 trilyon dolarlık devasa bir yatırım taahhüt etti. Suudi Arabistan ise ABD ile nükleer teknoloji transferini içeren önemli bir anlaşma imzaladı. Bu ülkeler, verdikleri bu paralar karşılığında ABD’den kriz anlarında acil dolar sağlayacak “swap hatları” ve F-35 güvenlik şemsiyesi talep ediyor.
Avrupa Birliği ise CADA Yasası kapsamında kendi yapay zeka ve veri merkezlerini kurmak için 200 milyar euro harcasa da, bu tesislerin çalışması için Amerikan devlerinin (Microsoft, Google, Nvidia) bulut yazılımlarına ve gelişmiş çiplerine göbekten bağımlı. Sonuç olarak Avrupa kendi bütçesiyle yatırım yaparken, dönen milyarlarca dolarlık lisans, donanım ve sigorta ödemeleri tamamen New York ve Londra merkezli finansal kanallar üzerinden akarak doğrudan ABD ekonomisini ve doların küresel rezerv para liderliğini fonluyor.
Enerji krizi olmasaydı mı? Enerji krizi öncesinde Avrupa Birliği, veri merkezlerini ve yapay zeka altyapılarını Rusya’dan gelen çok ucuz doğalgaz ve elektrikle, yani son derece düşük maliyetlerle finanse etmeyi planlıyordu. Eğer savaşlar enerji fiyatlarını fırlatıp Avrupa sanayisini bir “hayatta kalma darboğazına” sokmasaydı; AB, bütçe kaynaklarını acilen Amerikan bulut devlerine lisans ücreti olarak aktarmak yerine, kendi yerli Avrupa çip ve yazılım ekosistemini (Gaia-X gibi projeleri) zamana yayarak, bağımsız ve yerli olarak geliştirebilecek; enerji, yeşil dönüşüm ve telekomünikasyon altyapılarında (5G/6G) Çinli (Huawei) ve Rus tedarikçilerle çok daha ucuz ve esnek ortaklıklar yürütebilecekti.
Türkiye ABD Gazını Ödeyemeyince
Bu yazıyı daha fazla uzatmadan, Türkiye’ye dönmek gerekiyor. Benzer bir süreci ve mekanizmayı burada da görüyor ve yaşıyoruz. Türkiye, Ukrayna savaşının neden olduğu arz krizine karşı önlem almak amacıyla Eylül 2024’te ABD’li Mercuria şirketiyle, fiziki gaz teslimatları ve milyarlarca dolarlık nakit ödemeleri tam olarak 2026’da başlayacak şekilde 20 yıllık dev bir LNG anlaşması imzalamıştı. İran Savaşı doğudaki tüm ucuz boru hatlarını aniden kurutunca, bu zaman ayarlı anlaşma Ankara’yı acilen Amerikan gazına muhtaç bıraktı ve yarattığı dolar sıkışıklığı nedeniyle Türkiye’yi S-400 füzelerinden taviz vererek F-35 programına geri dönmeye mecbur etti. Eğer bu savaş ve krizler hiç yaşanmasaydı, Türkiye 2026’da süresi dolan kontratlarını Rusya ve İran ile çok daha ucuza yenileyecekti.
Güney Kore Paktından Mekke Antlaşması’na
İran Savaşı sonrasında imzalanan Filipinler-Güney Kore paktının, Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye arasındaki Mekke Antlaşması ile benzer bir mantığa dayandığına dikkat çekmek gerekiyor. Bu bölgesel ittifakların Çin ve İran’a karşı inşa edilmeye çalışıldığı son derece açık. Buna ek olarak, takas edilen tüm silahlar ve dönen milyarlarca dolarlık finansmanın gene en nihayetinde ABD finans mimarisine ve NATO standartlarına göbekten bağlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Üretilen silahlar iletişim yazılımlarından mühimmat çaplarına kadar Batı ekosistemi ile uyumlu; yani Türkiye veya Güney Kore kendi silahını satsa bile, bu sistemler ancak Amerikan patentli çipler, motorlar veya GPS ağları ile tam kapasite çalışabiliyor. Dahası, bölge ülkeleri kendi boru hatlarını inşa edip kendi aralarında silah veya sermaye takas etseler bile, bağımlı oldukları teknolojik lisanslar ve finansal otobanlar tamamen Batı kontrollü olduğu için, bu yerel paktlar dönüp dolaşıp doların küresel rezerv para statüsünü ve ABD merkezli finansal hegemonyayı tahkim etme işlevi görüyor.
Dijital kontrol ve ABD-Çin ticaret savaşları açısından bu paktlar yapay zeka, yarı iletken (çip) ve kritik veri şebekelerinin Çin ekosistemine kaptırılmamasını sağlayan küresel “teknolojik barikatlar” olarak işlev görüyor. Bu ülkeler enerji ve savunma şemaları üzerinden ABD altyapılarına ya da Filipin örneğinde Güney Kore çip tedarik zincirlerine bağlanarak, dijital egemenlik pencerelerini ve veri akış hatlarını tamamen ABD finans ve “big tech” mimarisinin kural ve denetim potasında mühürlemiş oluyor.
Eskiden Körfez ülkeleri petrol satıp kazandıkları dolarları doğrudan ABD Hazine tahvillerine yatırırdı. Bugün ise ABD’nin tetiklediği enerji krizleri, BAE’nin 1,4 trilyon dolarlık Nexus projesinde olduğu gibi, Körfez’in trilyon dolarlık devlet varlık fonları artık tahvil yerine doğrudan ABD’nin yapay zeka, bulut veri merkezleri ve yeşil enerji şebekelerinin (Tech-Equities) hisselerini satın alarak ABD sistemine kilitlenmeye itiyor.
Tüm bunlar İran savaşında bir ABD zaferi garantilemiyor. Çin ile ticaret savaşında ABD’ye mutlak bir zafer de sağlamıyor; ABD nadir elementler sorununu hâlâ çözebilmiş değil. Ancak ABD kendi oyunu serbest piyasada Çin’le rekabette zorlandıkça oyunu zor yoluyla bozmaya devam etmeye kararlı olduğunu ve bu yolda kendi adına uzun vadeli kazançlar için kısa vadeli kayıpları göze almaya, bedelini de dünyaya ödetmeye niyetli olduğunu göstermiş durumda.
Görüş
Türkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği

İsrail basınında son bir buçuk aydır Türkiye ile yayınlanmış birkaç editoryal ve köşe yazısını olabildiğince yorumsuz inceleyelim ve ardından iki ülke arasındaki ilişkilerin olası geleceğine dair tahminlere geçelim. Bild kıvamındaki bulvar gazetelerine ve onların türevi çok takipçili Telegram kanallarına bakmaya gerek yok; ama gene de, ilk iş olarak, aşağıda özetleyeceğim yorumların bu basında ve kanallarda hararetle kabartıldığını ve çatışma riski üzerinde giderek daha sıklıkla durulduğunu söylemeli.
Yazıyı hazırlarken Arap-Türk-Pakistan ittifakı tartışmaları vardı, ama imzalar henüz atılmamıştı. Dolayısıyla, bu meseleye ayrı bir yazıyla bakmak gerekecek. Bunun meşum Bağdat paktıyla tuhaf bir benzerlik gösterdiğine değinmekle geçelim.
- Haaretz, 29-30 Haziran
Haaretz’in baş editörü Esther Solomon’un yazısı, İsrail’deki faşist Netanyahu hükümetinin 1915 Ermeni soykırımını tanıma kararıyla ilgili. Bu tartışmalı meseleye dair tarihi anlatılar önemli değil; Solomon da bunlar üzerinde değil, İsrail hükümetinin kararının arka planı ve olası sonuçları üzerinde duruyor. Solomon, bu kararın Ermenistan’la ilişkileri iyileştirmeye yol açmayacağını, zaten amacının da bu olmadığını vurguluyor: “… soykırım tartışması aslında İsrail ile Türkiye arasında süren bir vekalet savaşıdır ve bu savaşta belirleyici oy Beyaz Saray’daki Trump’a aittir. … İşin özü tamamen F-35’lerle ilgilidir.” Solomon’a göre: “İsrail, Türkiye’nin bu gelişmiş hayalet uçakları edinmesinin bölgesel hava üstünlüğünü tehdit edeceğinden korkuyor.”
Ama bunun, İsrail’in Kafkaslardaki müttefiki saymak gereken Azerbaycan’la da bir ilişkisi var: “Azerbaycan’ın İsrail kabinesinin kararından ‘ciddi endişe’ duyması ve kararı yeniden gözden geçirmeye çağırması şaşırtıcı değildir.”
Aynı meseleye ertesi gün Zvi Bar’el de el atmış. Bar’el burada, “iki ülkenin de birbirlerine zarar verme kapasitelerini çoktan tükettiklerini” belirtiyor; ancak “hükümet düzeyinde olmasa bile özel şirketler arasında ticari bağlar”, “7 Ekim saldırısından önce olduğundan daha düşük seviyede olsa da istihbarat işbirliği” ve “Suriye konusunda hem doğrudan hem dolaylı güvenlik koordinasyonunun” devam ettiğini vurguluyor. Ve buna, İsrail’in petrol ihtiyacının yüzde 40-50’sinin Azerbaycan’dan ve Türkiye üzerinden geldiğini hatırlatarak bunun belki de “en endişe verici” nokta olduğunu belirtiyor.
Böylece, zurnanın zırt dediği ilk üç yer, F-35’ler ve Kaan motorları (veya en genelde askeri bağımlılık), Suriye meselesi ve Azerbaycan meselesidir.
- Haaretz, 7 Temmuz
Zvi Bar’el’in 7 Temmuz’da Haaretz’te yayınlanan yazısı Türkiye’de de epey gürültü kopardı ve genellikle Türkiye’nin NATO zirvesindeki “başarısının” kanıtı olarak sunuldu.[1] Oysa yazının muhtevası tamamen farklı ve bu açıdan çok daha önemli. Bar’el, Ali Mammadov’un bir süre önce West Point Modern Savaş Enstitüsü internet sitesinde yayınlanan ve şu ifadeleri kullandığı yazısına atıfta bulunuyor: “Tehdit algısı arttığında müttefikler Türkiye’nin stratejik değerini yeniden keşfeder; tehdit algısı azaldığında ise Türkiye’nin kimliği, güvenilirliği ve siyasi yönelimi hakkındaki endişeler yeniden güç kazanır.” Bar’el, Türkiye’nin bütün bölge ülkeleriyle yakın ilişkilerine dikkat çekiyor; “Suriye’yi hem siyasi hem de askeri açıdan bir uydu devlet haline getirdiğini” vurguluyor ve “kendisini… bölgesel çatışmaların çözümünde hayati öneme sahip bir ülke olarak da sunduğunu” ve hem Suriye, hem Gazze meselelerinde “şimdiden başkan Trump’tan bolca övgü aldığını” söylüyor.
“Avrupa ülkeleri Rusya tehdidine karşı bir askeri ittifak kurarken, (Türkiye de — bn.) yalnızca ABD’ye bağımlı kalmak yerine, bu ülkelerin hizmetinde olacak yeni bir güvenlik kolu olarak kendini konumlandırıyor. … Türkiye, askeri tehditlerle kendi başına başa çıkabilecek bir Arap-Türk-Pakistan siyasi-askeri ekseninin kurulması anlamına gelen ‘güvenlik sahipliği’ doktrininin somutlaştırılmasıyla Trump’ın İran siyasetinden hayal kırıklığına uğramış Körfez ülkelerine de bağımlılıktan ‘kurtuluş’ öneriyor. Oysa Erdoğan, NATO üyesi olmayan ülkelere sunabildiği şeyleri kendisi benimsememeye özen gösteriyor. Erdoğan, Türkiye’nin ittifakla sürdürdüğü ortaklığı, ülkenin kendine siyasi özerklik kazandırabilen bir stratejik kimliği tanımlayan denklemin hayati bir bileşeni olarak görmeye devam ediyor.”
Bar’el, bununla birlikte, “Türkiye’nin bu ‘bağımsızlık’ çerçevesi içinde bile ABD savunma sanayisine büyük ölçüde bağımlılılığının” sürdüğünü ekliyor; F-35 ve Kaan için gerekli motor tedariki meselesini örnek veriyor. Ama ona göre NATO ülkeleri, Türkiye’nin “askeri değerini” takdir ediyor olsalar da, “NATO’yu ittifak stratejisinin bir parçası olarak öngörülmeyen alanlara sürükleyebilecek yüksek riskli bir ülke” olarak da değerlendiriyorlar. Bir Avrupalı diplomata göre:
“Türkiye, bölgedeki ülkelerle gerçekten iyi bağlantılara sahip, ancak ülkenin çözmeyi başardığı ulusal ya da uluslararası bir çatışmaya işaret etmek zor…”
Yazıda belki en önemli noktalardan biri de şu ifadeler:
“Erdoğan’ın konuklarına (NATO zirvesi — bn.) pazarlamaya çalışacağı düğün Ortadoğu’dur — İran’a karşı savaşta müttefik ülkelerin işbirliği eksikliğinden bıkmış olan başkan Trump’ı da kendi safına çekebileceği bir arena.” Bu ifadelere daha büyük önem katan iddia ise, Bar’el’in görüştüğünü söylediği “Türkiye’de hükümet yanlısı bir gazetede yazan bir yorumcudan” aktardığı şu sözler: “NATO Ortadoğu’ya gelmek istemiyorsa, Erdoğan onlara Ortadoğu’nun kendilerine geleceğini açıkça gösterecektir.” Bu kişiye göre, Ortadoğu’da NATO’nun temsilcisi Türkiye’dir; dolayısıyla, “çatışmaları alevlendiren ve çözümlerinin önündeki en büyük engel haline gelen” İsrail’e karşı ittifakın tutumunu da Türkiye belirleyecek.
Bar’el son olarak, Türkiye’nin dışişlerinden bir yetkiliyle görüştüğünü ileri sürüyor; bu kişiye göre: “Artık Beyaz Saray’da ya da bölge ülkelerinde nüfuz için İsrail ile rekabet etmediğimiz sonucuna vardık. İsrail’in bir tehdit olarak algılanması çoktan içselleştirildi ve Türkiye için asıl soru, bu gerçeği somut siyasi kazanımlara nasıl dönüştüreceğimizdir.”
Zurnanın zırt dediği yerlerin başlıcaları, böylece, İran meselesi ve NATO’nun Ortadoğu’ya genişlemesidir.
- Yedioth Ahronoth, 9 Temmuz
Yedioth Ahronoth İsrail’in en saldırgan gazetelerinden biri. Fas merkezli Middle East Forum’dan Amine Ayoub’un, Mısır ve Türkiye’nin ortak “Golden Eagle” tatbikatıyla ilgili yazısı dikkat çekici. Yazar sık sık, Mısır ve Türkiye’nin “otokratik hayatta kalış ihtiyacına” gönderme yapıyor — öyle ya, İsrail demokrasinin kutsal kâsesi. Bu kendini bilmez zırvalar önemsiz. Ancak yazı, İsrail yönetiminde bölgesel bir endişeye işaret ettiği için önemli. Yazar, bu tatbikatın Türkiye ve Mısır arasında Kahire’de imzalanan savunma çerçeve anlaşmasının ardından geldiğini ve bunun bir rutin olmadığını ileri sürüyor. Mısır hava kuvvetlerinin, Golden Eagle ardından Azerbaycan ve NATO unsurlarıyla birlikte Anadolu Kartalı 2026 tatbikatına katıldıklarını da hatırlatıyor. Dolayısıyla, Ayoub’a göre bu “geçici bir diplomatik flört değil”:
“Bu, bölgenin en büyük iki ordusunun son derece koordineli, çok alanlı bir entegrasyonudur.”
Peki İsrail’in geleceği açısından askeri ve siyasi önemi nedir bütün bunların?
“Bu iç siyasi kayma, doğrudan Doğu Akdeniz’deki jeopolitik yeniden yapılanmalarla kesişiyor; bu alan, devasa doğal gaz keşifleri ve tartışmalı deniz sınırlarıyla karakterize edilen son derece rekabetçi bir arena. Kahire ve Ankara arasındaki derinleşen askeri bağ, hassas güç dengesini tamamen altüst ediyor. … İsrail umursamaz davranmaya devam ederse, yakında güney sınırında Ankara’daki öngörülemez bir islamcı ve Kahire’deki ekonomik açıdan çaresiz bir adam tarafından yönetilen, ağır silahlanmış ve son derece senkronize bir eksenle karşı karşıya kalacaktır.”
Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, öyle görünüyor ki, doğu Akdeniz meseleleridir.
- The Jerusalem Post, 27 Temmuz
Dean Shumuel Elmas’ın yazısı, İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri işbirliği meselesine odaklanmış. Açıkça şöyle diyor: “Yunanistan’ın (İsrail’den 3,5 milyar avroluk — bn.) en son tedarik girişimi Türkiye’ye karşı bölgesel bir ittifakın geliştiğini yansıtıyor.” Elmas anlaşmayı, “Yunanistan’ın caydırıcılık ihtiyacı” olarak tanımlamış; Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarmasının Türkiye tarafından casus belli olarak görüleceğini hatırlattıktan sonra “mavi vatan” kanunuyla Türkiye’nin kendi karasularını Yunanistan’ın münhasır ekonomik bölgelerini kapsayacak şekilde genişletme girişimlerinin “kronik gerilim” olduğunu yazıyor. Dediğine göre, kanunun çoktan geçmiş olması bekleniyordu ama Ankara bunu, Amerikan ara seçimlerinden sonraya bıraktı.
Çok kapsamlı bir anlaşma bu: Yunanistan’ın “Aşil Kalkanı” adını verdiği hava savunma sistemine İsrail’den alınacak şu sistemler kademeli olarak entegre edilecek: üst katmanda Davud’un Sapanı, orta katmanda Barak MX (ikisi de İsrail’in), alt katmanda Rafael’in Spyder sistemi. Dahası, genel olarak askeri anlaşmalarda, özel olarak da İsrail’in askeri anlaşmalarında hiç rastlanmadığı şekilde, elektronik kaynak kodları da verilecek.
The Jerusalem Post’a göre Türkiye’nin Yunanistan siyaseti İsrail’e de zarar veriyor; mesela, Yunanistan geçen yıl İsrail elektrik şebekesini Avrupa’ya bağlayacak kabloyu döşemek için Kasos ve Karpathos adalarının etrafını kapalı deniz alanı ilan etmiş, ancak Türkiye’nin kabloyu kesebileceği açıklaması ve askeri çatışma ihtimali yüzünden vazgeçmek zorunda kalmıştı.
Öyleyse zurnanın zırt dediği bir yer de Yunanistan ve İsrail ilişkileridir, ancak bu ikisine bir de G. Kıbrıs eklenmelidir. Hatırlayalım: geçen yıl 22 Aralık’ta bu üç ülkenin liderleri Kudüs’te toplandılar. Zirvenin amacı “Türkiye’yi caydırmaya yönelik yaklaşımlar” olarak açıklandı. Bu kapsamda İsrail ve Yunanistan’dan 1000’er, G. Kıbrıs’tan ise 500 kişinin katılımıyla “ortak acil müdahale gücü” oluşturulması ve bu üç ülke arasında “askeri koordinasyonun artırılması” da görüşüldü. Yukarıda söz ettiğim denizaltı elektrik kablo şebekesi de bu kapsamda planlanmıştı.
Demek ki, zurnanın zırt dediği bir başka yer, bu üç ülke arasında doğrudan doğruya Türkiye’yi hedef alan bir ittifak girişimidir.
- The Jerusalem Post, 5 Ağustos; Yedioth Ahronoth, 7 Ağustos
The Jerusalem Post’ta Jonah Davidov, Katar’ın Hamas faaliyetlerine getirdiği engellerin arkasından örgütün önemli birimlerini Türkiye’ye kaydırdığını ve böylece Türkiye’nin bir “operasyonel üs” haline geldiğini iddia ediyor
İsrail ordusu kriz yönetimi ve müzakere birlikleri eski komutanı Doron Hadar’ın Yedioth Ahronoth’taki yazısı, Gazze savaşının geleceğiyle ilgili. Hadar’a göre, ABD başkanının “Barış Konseyi” özel temsilcisi Nikolay Mladenov, 20 maddelik bir Hamas anlaşması için aylardır Katar, Türkiye ve Mısır’ın yardımıyla çalışıyordu; anlaşmanın çerçevesi sonunda netleşti: buna göre Hamas, Gazze’deki sivil kontrolü diğer Filistinli “aktörlere” devrediyor, ağır silahlarını teslim etmeyi ve hafif silahlarını da kontrolü sağlayacak bu “aktörlere” devretmeyi taahhüt ediyor. Ama Hadar, bunun Hamas açısından bir şeyi değiştirmeyeceğini, Hamas’ın mensuplarına ödeme yapmak için Katar’dan fon almaya devam edeceğini, yeniden inşa fonlarının Gazze’ye aktarılmasına ses çıkarmayacağını ama bunların önemli kısmının kendi hesaplarına aktarılacağını, bu sırada yeraltı tesislerindeki silah stoklarını tutacağını ve bu sürece yeniden güç toplamak için taktik geri çekilme olarak kullanacağını ileri sürüyor. Hadar’a göre:
“İsrail hükümeti, Hamas’ın en zayıf olduğu noktada yönetici bir alternatif yaratamadı ve şimdi gerçek bir ikilemle karşı karşıya.”
Dolayısıyla, açıkça söylemese bile, muhalefet şerhlerini düşerek anlaşmayı kabul etmek gerektiğini ve bu sırada “gerçek bir yönetim alternatifi” yaratılmasını savunuyor.
Gazze Barış Konseyi denen şey ve bu anlaşma gerçekte Singapur formülüdür. Üç yıl önce, Hamas’ın 9 Ekim saldırısının hemen ardından bu formülü şöyle formüle etmiştim (bak. https://harici.com.tr/filistinin-gelecegi-4/):
“Filistin’de, esas itibariyle de çatışmanın merkez üssü durumundaki Gazze şeridinde bir işbirlikçi sınıf yaratılması; bu sınıfın önüne İsrail sermayesiyle ortaklaşa zenginleşme imkânı serilmesi. Dönemin savunma bakanı faşist Liberman tarafından daha 2018’de Gazze için Singapur formülünün ileri sürülmesi boşuna değildir. Bu faşist o zaman şöyle demişti: “Biz kendi açımızdan gecekondu mülteci kamplarını Ortadoğu’nun Singapur’una dönüştürme işinde sizin için mükemmel ortaklar olabiliriz.”
Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, demek ki, Gazze meselesidir.
Zurnanın zırt dediği yerler
Şimdi, zurnanın zırt dediği bu yerlerden yola çıkarak şu sonuçlara varmak mümkün görünüyor:
- İsrail, eskiden Suriye olan ülkede askeri varlığını geliştirirken Türkiye’nin askeri ve siyasi varlığını da mümkün olduğunca çepere itmeye çalışıyor.
- İsrail, Ermeni soykırımının tanınmasıyla, kendisine Kafkaslarda bir artı getirmeyeceği gibi Azerbaycan ile adı konulmamış ittifak ilişkilerinin sarsılmasını dahi göze alarak, Türkiye ile diplomatik mücadelede el yükseltiyor.
- İsrail, Gazze meselesinde ABD’nin Singapur formülünü kendi maksimalist taleplerine uygun bir noktaya çekmeye çalışıyor. Benim açımdan İhvan ve Hamas çizgisinin siyasi açıdan savunulacak bir yanı yoktur; ama bugün bundan daha önemlisi şudur: İsrail’in soykırımı terörle mücadele diye pazarlamaya Filistin’in meşru müdafaa hakkını Hamas çuvalına doldurup yok saymaya hakkı yoktur.
- İsrail, F-35 ve Kaan motorları meselesinde, ABD’deki yahudi lobisi eliyle bugünkü Amerikan yönetimini, kendisinin bölgedeki askeri-teknolojik tekelini pekiştirmeye yöneltecek kararlar almaya itiyor.
- İsrail, en genelde doğu Akdeniz meselelerinde ve özel olarak da G. Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilerinde, planlı bir şekilde, Türkiye’ye karşı askeri-siyasi ittifak peşinde koşuyor.
- Türkiye, Bar’el’in deyişiyle, eğer gerçekten Ortadoğu’da NATO için bir “düğün” pazarlamaya çalışıyorsa, bunun hiçbir başarı şansı yoktur
Bugün İsrail dahil batı siyasetinde ne bir Churchill var, ne De Gaulle, ne Brandt, ne Nixon, ne de hatta Reagan. Bu tür isimler geçen yüzyılın dönemeçlerinde az çok uzun dönemli stratejik kararlar almayı başardılar — bu kararlar iyi hesaplanmış stratejilere dayanıyordu ve o stratejiler de genel olarak başarıya ulaştı. Bugünse, ABD’nin başında narsist bir hödük, Fransa’nın başında zibidi bir banker, Britanya’nın başında başsızlık, Almanya’nın başında Rheinmetall şansöliyesi var. Bunların hiçbiri uzun vadeli stratejiler geliştirebilecek çap, kapasite ve entelektüel derinliğe sahip değiller. Dolayısıyla, bugünün stratejileri eklektik, şekilsiz; tutmazsa ayaküstü yenisi yazılır.
Ama böyle dönemler en tehlikeli dönemlerdir, çünkü, birincisi, öngörülemezlikler derinleşir; ikincisi de keskin dönemeçlerin kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Dolayısıyla, öngörülemezlik çatışma riskini belirgin şekilde artırabilir. Ve bu da, kaçınılmaz olarak, tarafların, çatışmayı önleyebilecek tek güç durumundaki ABD’nin hegemonyasına daha çok sığınması sonucunu doğuracaktır.
Amerikan yönetiminin, İsrail’deki faşist Netanhayu hükümetinin Amerikan siyasetini de domine etmesinden rahatsız olduğu ve dahası, Ortadoğu meselelerinde Türkiye ile ilişkileri devam ettirme istek ve kararlılığı ortada. Bunun Türkiye’ye bedeli ne olur sorusu, bu yazının çerçevesi dışında kalıyor. İsrail-ABD ilişkileri açısından ise aynı soru biri yanlış biri doğru iki şekilde formüle edilebilir. Birincisi: İsrail, ABD siyasetindeki ayrıcalıklı konumunu kaybeder mi? Soru yanlış, çünkü cevabı çok açık: hayır, öngörülebilir bir gelecekte bu mümkün değil. İkincisi, doğru formüle edilmiş soru şudur: Amerikan yönetimindeki hizipler koalisyonu, Amerikan müesses nizamıyla bütünleşmesini tamamlarsa, İsrail ve Türkiye arasındaki gerilimi faşist Netanyahu hükümetini hizaya çekmek için kullanabilirler mi? Askeri bir çatışmaya izin vermeden, bu mümkün.[2]
[1] Geçerken eklemeli. Yazı, Türkçe çeviride şu başlıkla sunuldu: “Erdoğan’ın şekillendirmeyi hedeflediği NATO’da İsrail, ittifak ülkeleri için bir güvenlik tehdidi olarak tanımlanacak”. Oysa gerçek başlığı şöyleydi: “Erdoğan’ın NATO vizyonunda İsrail ittifaka tehdit olarak görülüyor”.
[2] Demokratik partiden Pensilvanya senatörü John Fetterman’ın Netanyahu ile görüşürken gayet iştahlı destek mesajları verirken bacağında şort, sırtında tişört, ayağında spor ayakkabılar olması, belki de buna işaret sayılabilir.
Dünya Basını2 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Ortadoğu6 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını5 gün önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi
Asya2 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını2 hafta önceYen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Rusya2 hafta önceRusya’nın buğday ihracatı temmuzda yüzde 17,7 geriledi
Rusya2 hafta önceRus milyarderler 2026 yılında 5 milyar dolar kaybetti







