Dünya Basını
ABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor

Dünyaca ünlü ABD’li iktisatçı Profesör Richard D. Wolff, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a verdiği mülakatta 1945 sonrası inşa edilen küresel düzenin çözülüşünü ve Washington’ın gerileyişini değerlendirdi. Wolff, ABD’nin askeri, ekonomik ve toplumsal olarak derin bir kriz içinde olduğunu belirterek Avrupa’nın Washington’a olan bağımlılığının trajik sonuçlarına dikkat çekti.
Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın sorularını yanıtlayan Amerikalı ünlü iktisatçı Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan küresel sistemin kökenlerini ve bugün içinden geçtiği tarihsel dönüşümü ele aldı.
1945 sonrası dünya düzeninin temel dinamiklerini analiz eden Wolff, bu yapının özünde bir imparatorluktan diğerine geçiş süreci olduğunu belirtti.
Sömürgeci güçler arasındaki uzun ve amansız rekabetin Birinci Dünya Savaşı ile zirveye ulaştığını ve İkinci Dünya Savaşı ile devam ettiğini ifade eden Wolff, bu yıkıcı savaşların küresel güç dengelerini tamamen değiştirdiğini kaydetti.
Savaşların sonucunda Britanya İmparatorluğu’nun kesin bir şekilde sona erdiğini dile getiren Wolff, “Bu iki büyük felaketin ardından Alman, Fransız, Belçika ve Hollanda imparatorluklarından geriye hiçbir şey kalmadı. İspanyol ve Portekiz sömürge imparatorlukları ise zaten daha önce çökmüştü. Bu büyük yıkımdan sadece ABD nispeten zarar görmeden çıkmayı başardı” dedi.
ABD’nin iki büyük okyanus tarafından korunmasının önemine değinen ünlü iktisatçı, o dönemde askeri teknolojinin henüz mesafeleri kolayca aşacak düzeyde olmadığını, füze ve insansız hava araçlarının bulunmamasının okyanusları koruyucu birer kalkana dönüştürdüğünü aktardı.
“Amerika her zaman vahşi bir düşmana ihtiyaç duyar”
Savaş döneminde ABD topraklarına Pearl Harbor dışında hiçbir bombanın düşmediğini, fabrikaların, demiryollarının ve şehirlerin yıkılmadığını hatırlatan Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nın Amerikan ekonomisini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu vurguladı.
Savaşın ABD ekonomisini zayıflatmak yerine daha da güçlendirdiğini belirten Wolff, “Bu durum insanların zihninde yer etmeliydi; çünkü bugün Ukrayna’daki savaşın Rusya için yıkıcı bir süreç olmak yerine benzer bir ekonomik canlanma yaratıp yaratmayacağı sorusunu sormalarını kolaylaştırabilirdi” şeklinde konuştu.
Kendisinin de bu yükseliş döneminin bir çocuğu olduğunu ifade eden iktisatçı, 1945 ile 2015 yılları arasındaki dönemi Amerikan imparatorluğunun yükselişi, zaferi ve zirve noktası olarak tanımladı.
Bu süreçte Sovyetler Birliği’nin hiçbir zaman gerçek bir ekonomik tehdit oluşturmadığını ancak ABD iç siyasetinde devasa bir tehdit gibi sunulduğunu belirten Wolff, Amerikan psikolojisinin arka planına dair şu çarpıcı tahlili yaptı:
“Amerikalıların yerli nüfusa karşı iki yüzyıl boyunca uyguladığı vahşi soykırım, bugün bile Amerikan halkının kolektif hafızasında son derece derin yaralar bırakmıştır. Biz, diğer uluslara kıyasla, kendisine karşı sürekli mücadele edeceği vahşi bir düşmana ihtiyaç duyan bir ülkeyiz. Bu durum, Avrupalıların buradaki yerli halka karşı uyguladığı vahşeti rasyonalize etme çabasıdır. Psikolojik olarak yaptıklarını meşrulaştırmak için bu vahşeti karşı tarafa yansıtmışlardır. Dolayısıyla, Amerikan imparatorluğunun bu özel dönemi, her zaman vahşi bir rakibe karşı verilen mücadele olarak kurgulanmıştır. Bu vahşi düşman önce Sovyetler Birliği, ardından da onunla müttefik olan komünist partiler olmuştur.”
Büyük Buhran’dan çıkış sürecinde sosyalist ve komünist partilerin ABD’de çok güçlü kurumlar haline geldiğini ancak savaştan sonra iş dünyası, dini yapılar ve muhafazakar çevrelerin komünizme karşı sistematik bir savaş başlattığını belirten Wolff, bu yapının topluma “arkaik bir diktatörlük dehşeti” olarak sunulduğunu aktardı.
Harvard, Yale ve Stanford gibi ülkenin en elit okullarında eğitim gördüğünü belirten profesör, buralarda kendilerine sosyalizm ya da komünizm hakkında hiçbir şey öğretilmediğini söyledi.
Wolff, “Yale’de doktora yapmama rağmen bana Karl Marx’ın yazılarından tek bir kelime bile okunması zorunlu tutulmadı. Düşünmeye değer bir eleştiri, bir gelenek ya da literatür yokmuş gibi davranıldı. Olağanüstü bir şeytanlaştırma ihtiyacı vardı. Bugün de aynısını görüyorsunuz; Saddam Hüseyin’i Hitler’e, Vladimir Putin’i ise Stalin’e benzeterek aynı şeytanlaştırma mekanizmasını çalıştırıyorlar” ifadelerini kullandı.
“İran küresel ekonomik düzeni yeniden şekillendiriyor”
Amerikan istisnacılığı fikrinin, ülkeyi çevreleyen “vahşeti” tamamen ortadan kaldırıp yerine kendi kopyalarını koyma inancına dayandığını söyleyen Wolff, ABD hegemonyasının artık geri dönülemez bir düşüş sürecine girdiğini vurguladı.
Bu düşüşün kümülatif olarak her gün, her hafta daha da kötüleştiğini ifade eden ünlü iktisatçı, Ortadoğu’daki güç savaşlarına ve özellikle İran’ın konumuna dikkat çekti.
İran’ın ABD karşısında net bir duruş sergilediğini ve bu duruşu koruyabildiğini belirten Wolff, “Vietnam, Afganistan ve hatta Irak da bir şekilde bunu yapmıştı ancak bu sefer durum farklı. Çünkü bu durum, küresel güneyin bir parçası olan, eski bir sömürge toprağının ayağa kalkarak küresel ekonomik kalkınmayı Avrupa merkezli yapısından çıkarıp yeni bir düzene doğru yeniden şekillendireceğini ilan etmesidir” değerlendirmesinde bulundu.
Washington’daki karar alıcıların en büyük kabusunun İran’ın nükleer kapasiteye ulaşması olduğunu belirten Wolff, bundan daha da önemlisinin İran’ın küresel petrol pazarı ve deniz ticaret yolları üzerindeki belirleyici rolü olduğunu kaydetti.
Hürmüz Boğazı’ndan kimin geçeceğine ve hangi ücreti ödeyeceğine karar verme gücünün dengeleri değiştirdiğini ifade eden Wolff, 1953 yılında yaşanan tarihsel süreci hatırlatarak şöyle devam etti:
“İran, topraklarının altında devasa petrol rezervleri olduğunu keşfettiğinde bunu kendi halkı için geliştirmek istedi. Dönemin Başbakanı Muhammed Musaddık petrolü ulusallaştırmayı önerdi. Ancak BP, Shell gibi dev petrol şirketleri buna şiddetle karşı çıktı. Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve İngiliz Dış İstihbarat Servisi (MI6) ortak bir operasyonla Musaddık’ı devirerek Şah’ı getirdi. Amaç, Avrupalıların petrolün olduğu yere gidip onu tüm dünya adına yönetebileceğini ve bundan kar elde edebileceğini göstermekti. Yerel halkın görevi ise sadece bizim belirlediğimiz fiyatı ödemekti. İşte küresel güney şimdi bunu değiştiriyor. ‘Hayır, bunu artık biz yöneteceğiz’ diyorlar. Bu anıtsal bir değişimdir.”
Washington’da son dönemde yaşanan siyasi karmaşanın akılalmaz boyutlara ulaştığına dikkat çeken Wolff, Doha’da İranlı delegelerle müzakerelerin olumlu seyrettiği ve tam bir sonuca ulaşılacağı sırada ABD’nin İran’ı, İsrail’in ise Lübnan’ı bombalamaya başlamasının rasyonel bir açıklaması olmadığını ifade etti.
Wolff, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Donald Trump ile yaptığı görüşmede Atina ile Sparta arasındaki hegemonya geçişini inceleyen antik Yunan düşünürü Thukididis’e atıfta bulunmasının, Çin’in de bu tarihsel dönüşümün farkında olduğunu gösterdiğini belirtti.
“Avrupa geleceğini kendisini tekmeleyen bir ata emanet etti”
Sömürge imparatorluklarının tasfiyesinden sonra hem ABD’nin hem de Sovyetler Birliği’nin dekolonizasyon sürecini insan özgürlüğü söylemiyle desteklediğini ancak arka planda kendi imparatorluklarını kurduklarını ifade eden Wolff, Sovyetlerin çöküşünün ardından bugün de ABD’nin mutlak bir gerileme içinde olduğunu kaydetti.
Rusya ve Çin’in Kuzey Kutbu koridorunu geliştirdiğini, Çin’in Kuşak ve Yol girişimiyle yeni ulaşım koridorları ve kalkınma bankaları inşa ettiğini, yerel para birimleriyle ticaret yaptığını belirten iktisatçı, BRICS topluluğunun önünde yeni bir Doğu imparatorluğu kurmak ile çok taraflı küresel bir topluluk inşa etmek arasında tarihsel bir seçim olduğunu vurguladı.
Avrupa’nın bu süreçte tamamen teslimiyetçi bir politika izlediğini belirten Wolff, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD ile yaptığı anlaşmayı sert bir dille eleştirdi:
“Trump, Avrupa’yı yüksek gümrük vergileriyle tehdit ettiğinde von der Leyen Washington’a giderek bir anlaşma imzaladı. Vergiler yüzde 10-15 seviyesinde tutuldu ancak karşılığında Avrupa’yı iki büyük taahhüt altına soktu. Önümüzdeki yıllarda yaklaşık 700 milyar dolar değerinde sıvılaştırılmış doğalgaz satın almayı ve ABD’ye yaklaşık 1 trilyon dolar yatırım yapmayı taahhüt etti. Bunun adı haraç sistemidir. Bu, Metuşelah kadar eski bir yöntemdir; egemen bir ülkenin diğerinin servetini sömürmesidir. Almanya’nın sanayisizleşme süreci yaşadığı bir dönemde, liderlerin Avrupa ekonomisinden devasa kaynakları çekip ABD’ye yatırmasının Avrupa siyasetindeki sonuçlarını hayal bile edemiyorum.”
Avrupa’nın Keir Starmer, Emmanuel Macron ve Friedrich Merz gibi liderler tarafından yönetildiğini belirten Wolff, bu isimlerin Amerikan imparatorluğunun zirve döneminin ürünleri olduğunu ve bu kalıbın dışına çıkıp düşünemediklerini söyledi.
Merz’in doğrudan Amerikan yatırım şirketi BlackRock kökenli bir figür olduğunu hatırlatan Wolff, bu liderlerin Avrupa’nın sorunlarını çözme yeteneğinden yoksun olduğunu kaydetti. ABD’nin askeri koruma şemsiyesini kaybetme korkusu yaşayan Avrupalı liderlerin çareyi çılgınca silahlanmakta bulduğunu belirten profesör, bunun askeri olarak hiçbir şansının olmadığını dile getirdi.
Wolff, “Avrupa son 70 yıldır ABD’nin vasalı konumundadır. Bu teknoloji, finansman ve üretim altyapısıyla ABD, Rusya ve Çin’i yakalamanız imkansızdır. Bu çılgın askeri stratejiyi içeride siyasi olarak kabul ettirebilmek için korkunç bir düşman imajına ihtiyacınız var. Bu yüzden 75 yıldır yaptıkları gibi Rusya’yı şeytanlaştırıyorlar. Ukrayna’daki savaşı son Ukraynalıya kadar uzatarak tehdidin her an kapıda olduğu algısını canlı tutmaya çalışıyorlar” dedi.
“ABD ordusu Latin Amerika sahilinde balıkçıları katlediyor”
Hegemonya kaybının yarattığı hayal kırıklığının ABD’yi uluslararası hukukun tamamen dışına ittiğini belirten Wolff, Latin Amerika’da yaşanan ve kamuoyundan gizlenen çok vahim bir askeri uygulamayı ifşa etti.
Son altı aydır ABD ordusunun Karayipler’de ve Pasifik kıyılarında Latin Amerikalı balıkçıları sistematik olarak hedef alıp infaz ettiğini belirten Wolff, süreci şu sözlerle anlattı:
“Ortalama 5 ila 10 kişinin çalıştığı bu küçük balıkçı teknelerine Amerikan askeri unsurları yaklaşıyor ve drone ya da füzelerle tekneleri batırarak içindeki herkesi öldürüyor. Başkan ise bu insanların uyuşturucu kaçakçısı veya narkoterörist olduğunu açıklıyor. ABD yasalarına göre uyuşturucu ticareti idamla cezalandırılan bir suç değildir. Ülke içinde yakalanan bir uyuşturucu satıcısının avukat tutma, mahkemeye çıkma, delilleri inceleme ve savunma yapma hakkı vardır. Ancak bu yabancı balıkçılar hiçbir yargılama, avukat, jüri, delil veya temyiz süreci olmadan doğrudan infaz ediliyor. Altı ay öncesine kadar şüpheli bir tekne durdurulur, aranır ve yasadışı bir yük varsa limana çekilerek hukuki işlem yapılırdı. Şimdi ise hiçbir uluslararası hukuka ve kendi yasalarına uymadan bu cinayetleri işliyorlar.”
Bu durumun tamamen kontrolü kaybetmenin verdiği çocukça bir öfkeden kaynaklandığını belirten Wolff, “Sovyetler Birliği çöktüğünde hayal ettikleri tek kutuplu dünya gücü olamadıklarını görüyorlar. İran’ı bile domine edemiyorlar, kaldı ki Rusya ve Çin gibi devleri kontrol etsinler. Bu yüzden hiçbir yasa, gelenek veya ahlak kuralı tanımadan vahşi bir orman kanunu uyguluyorlar” şeklinde konuştu.
“Yönetici elit artık Epstein sınıfı olarak anılıyor”
ABD’nin kendi içinde de derin bir sosyal ve ekonomik çürüme yaşadığını belirten Wolff, ülkedeki eşitsizliğin kontrol edilemez bir boyuta ulaştığını kaydetti.
Birkaç yüz milyarderin yanında nüfusun üçte ikisinin derin bir ekonomik sıkıntı içinde yaşadığını ifade eden profesör, ulaşımdan gıdaya kadar temel yaşam maliyetlerinin karşılanamaz hale geldiğini aktardı.
Toplumda hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat partiye karşı devasa bir yabancılaşma ve öfke olduğunu belirten Wolff, New York’ta yaşanan bir siyasi gelişmeyi örnek gösterdi:
“Geçtiğimiz kasım ayında New York’ta Müslüman ve sosyalist bir genç olan Zohran Mamdani eyalet meclisine seçildi. İki yıl önce bana bunun olacağını söyleseydiniz başka bir gezegende yaşadığınızı söylerdim. New York’taki Yahudi seçmenler de ona oy verdi. Mamdani, Netanyahu New York’u ziyaret ederse onu tutuklatacağını açıkça ilan eden bir isim. Yahudiler buna rağmen ona oy verdi çünkü sistemden duyulan tiksinti ve yabancılaşma had safhada. Bugün bu ülkeyi yöneten elitler için halk arasında en çok kullanılan ifade ‘Epstein sınıfı’dır. İnsanlar tepedekileri kirli, çirkin, şiddet yanlısı ve kadın düşmanı bir yapı olarak görüyor.”
Ülke içinde otoriterleşmenin hızla arttığını, özel bir kolluk gücü olan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nun (ICE) insanları Gestapo benzeri yöntemlerle sınır dışı ettiğini ve suiistimal ettiğini belirten Wolff, hükümetin Elon Musk ve Jeff Bezos gibi milyarderlere trilyon dolarlık imtiyazlar dağıtırken halkın bu isimlere karşı büyük bir nefret biriktirdiğini söyledi.
Wolff, bu nefretin henüz organize siyasi bir güce dönüşmediğini ancak çok yakında Amerikan siyasetini ve tüm dünyayı kökten sarsacak büyük değişimlere yol açacağını belirterek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












