Dünya Basını
Alman gazeteci Ulrich Heyden: Batı medyası Donbass’ta ölen 14 bin sivili hafızasından tamamen sildi

Alman gazeteci ve yazar Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı kanalına konuk olarak Almanya’nın kendisine yönelik başlattığı banka hesabı kapatma işlemlerini, Donbass bölgesinin tarihi arka planını ve Mariupol’deki güncel durumu aktardı.
Alman gazeteci, yazar ve uzun yıllar boyunca çeşitli Alman gazetelerinin Moskova muhabirliğini yürüten Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı YouTube kanalına konuştu.
Söyleşide, Almanya’daki banka hesaplarının kapatılmasından Donbass ve Mariupol’deki saha gözlemlerine kadar pek çok kritik başlık ele alındı.
Heyden, Batı medyasının Ukrayna krizine dair sunduğu anlatının tek taraflı olduğunu ve bölgedeki sivil gerçekliği tamamen kararttığını vurguladı.
“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti”
Söyleşinin ilk bölümünde, son dönemde yaşadığı kişisel ve hukuki zorluklara değinen Ulrich Heyden, Almanya’daki bankasının hesaplarını kapatma kararı aldığını bildirdi.
Kararın kendisinde büyük şok yarattığını belirten Heyden, süreci şu sözlerle aktardı:
“Bu durum beni gerçekten şok etti. Geçtiğimiz hafta cuma günü, yani 13 Mart’ta gerçekleşti. Aslında böyle bir şeyin yaşanabileceğini bir süredir tahmin ediyordum, bu düşünce kafamda dönüp duruyordu. Aralık 2023’te banka zaten artık Rusya’ya çevrimiçi transfer yapamayacağını söylemişti. Bunun mümkün olmadığını iddia ettiler. Kendilerinin yerel bir banka olduğunu öne sürdüler ki bu dürüst olmak gerekirse oldukça gülünç. Çünkü Hamburg, çok sayıda yabancının yaşadığı ve yoğun ticari faaliyetlerin yürütüldüğü uluslararası bir ticaret merkezidir. Dolayısıyla yerel bir banka olduğunuzu ve bu yüzden Rusya’da yaşayan bir Alman vatandaşıyla ticari ilişki sürdüremeyeceğinizi söylemek son derece tutarsız.”
Banka hesaplarının kapatılması sürecinde kurumun kararı yazılı olarak sunmaktan kaçındığını belirten Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hesap meselesine gelince, bunu siyah beyaz bir şekilde net olarak yazıya dökmekten çok çekindiler. Fesih mektubunda genel bir açıklama yer alıyor. Mektupta, ‘Rusya’da yaşayan müşterilerle olan tüm ticari ilişkilerimizi gözden geçiriyor ve bunları sonlandırıyoruz’ deniliyor. Telefonla görüştüğüm bir banka çalışanı ise bunun Rusya’ya yönelik yaptırımlarla ilgili olduğunu söyledi. Ancak tüm bunlar oldukça belirsiz. Telefondaki görevli bana ‘Peki nerede kayıtlısınız?’ diye sordu. Ben de ‘Rusya’da’ dedim. Bunun üzerine ‘Eğer şimdi Almanya’da ikamet kaydı yaptırırsanız belki de hesabın kapatılmasını durdurabiliriz’ dedi. Ona bunun mümkün olmadığını, çünkü yılın yarısından fazlasını Rusya’da geçirdiğimi söyledim. Bu tür bir teklifle beni Rusya dışına çekmeye çalışıp çalışmadıklarını anlamak zordu, son derece tuhaftı.”
Banka çalışanlarının şahsen kendisine karşı bir düşmanlık beslemediğini düşündüğünü ifade eden Heyden, arka plandaki sistematik baskıya dair şu değerlendirmede bulundu:
“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti. Bu ilginç bir tespitti çünkü bankanın aslında tüm bu süreçten uzak durmak isteyebileceğini ancak yine de bunu uygulamak zorunda kaldığını gösteriyordu. Burada ya bankanın ‘Rusya ile olan tüm ticari ilişkileri kesmeliyiz, orada yaşayan Alman vatandaşlarına bile özel bankacılık hizmeti vermemeliyiz, aksi takdirde ileride başımız ağrır’ diyerek ön alıcı bir itaat sergilediği ya da resmi bir kaynaktan doğrudan ‘Bu faaliyetleri durdurmanızı istiyoruz’ şeklinde bir telefon aldığı ihtimali öne çıkıyor. Elbette böyle bir şey asla kamuoyuna açıklanmaz.”
Bankanın Rusya’yı vergi konusunda işbirliği yapmayan bir ülke olarak nitelendirdiğini belirten Heyden, bu durumun anlamsızlığına değindi:
“Telefondaki görevli ayrıca Rusya’nın bu kapsamda bir ülke olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse bunun ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yok. Belki bankanın mantığını anlamaya çalışırsanız, Rusya ile Almanya arasında artık resmi veya hukuki bir ilişki kalmadığı için kara para aklamayı önleme tedbirlerinin koordine edilemediğini düşünebilirsiniz. Fakat zaten benim Rusya’ya para transfer etmemi yasaklamış durumdalar. Transfer yapamadığım bir ortamda kara para aklama nasıl gerçekleşebilir ki? Dolayısıyla bu durum tamamen paranın Almanya’daki bir hesapta fiziksel olarak bulunmasıyla ilgili. Para Almanya’da kalıyor ve bu onların sorumluluk alanında. Tüm bunlar son derece tuhaf. Bu durum, şahıslara ve özellikle de gazetecilere yönelik devam eden bir taciz hareketinden başka bir şey değil.”
Ulrich Heyden, bu haksız uygulamaya karşı sessiz kalmadığını ve resmi makamlara başvurduğunu belirterek, “Bu durumu kendi sorumluluk alanımda kabul edemezdim. Buna karşı çıkmak için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum. Bu nedenle Federal Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’e durumumu kısaca özetleyen bir mektup yazdım. Kendisinin yanıt vermesini umuyorum. Bana yardım edip etmeyeceğini bilmiyorum, şansım yüksek değil ama en azından denemek istedim” ifadelerini kullandı.
“Lenin, proletaryayı güçlendirmek adına Donbass’ı Ukrayna’ya bağlamıştı”
Söyleşide Donbass bölgesinin tarihi kökenlerine ve güncel krizdeki rolüne geniş yer verildi. Bölgenin geçmişine değinen Heyden, konuyu şu tarihi verilerle açıkladı:
“Sert bir Rus bakış açısından bakarsanız, Donbass’ın tarihini bir Donbass Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1918 yılına kadar götürebilirsiniz. Bu dönem, Ukrayna iç savaşının yaşandığı yıllara denk geliyordu. Donbass, Rus İmparatorluğu için inşa edilmiş sanayi bölgesi olması nedeniyle her zaman büyük ölçüde Ruslar tarafından yerleşilen bir bölge oldu. Orada yoğun kömür kaynakları vardı ve daha sonra çelik fabrikaları kuruldu. Dolayısıyla o dönemde kurulan bir kızıl Donbass Cumhuriyeti mevcuttu. Ancak Lenin, ‘Hayır, biz Donbass’ı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlamak istiyoruz’ dedi. Sovyet liderliği, ağırlıklı olarak kırsal özellikler taşıyan Ukrayna’yı, Donbass bölgesinden daha proleter ve Bolşevik bir parçayı ekleyerek zenginleştirebileceklerini düşünmüştü.”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu tarihi karara yönelik eleştirilerini hatırlatan Heyden, Ukrayna içindeki demografik ve kültürel dengesizlikleri şu sözlerle dile getirdi:
“Vladimir Putin bu duruma çok öfkelenmiş ve Bolşeviklerin Rus çıkarlarına ihanet ettiğini söylemişti. Bu karar aynı zamanda Ukrayna dilinin Rusçaya tercih edildiği bir duruma yol açtı. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bu yapay kuruluşuyla Ruslar bir nevi ayrımcılığa uğradı. Yani Ukrayna kültürü ve dili lehine Ruslara karşı bir pozitif ayrımcılık uygulandı. En azından benim görebildiğim kadarıyla bunda doğruluk payı var. Ukrayna ile olan çatışmada, sadece Donbass’ın değil, Nikita Kruşçev’in 1954’te devrettiği Kırım’ın ve 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Batı Ukrayna’nın da Ukrayna’ya eklenmiş olması tarihi açıdan dikkat çekicidir. Şimdi tüm bu topraklar, Ukrayna milliyetçileri tarafından sanki tarihsel olarak her zaman Ukrayna toprağıymış gibi şiddetle savunuluyor ki durumun böyle olmadığı son derece açık.”
“Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı”
Söyleşide, 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen meydan olaylarının ve hükümet darbesinin Donbass’taki protestoları nasıl tetiklediği detaylandırıldı. Heyden, krizin başlangıç aşamasına dair şu tespitleri paylaştı:
“Mevcut çatışma aslında 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen darbeyle başladı. Bu darbe, Ukrayna’nın güneydoğusunda derhal bir protesto hareketini tetikledi. Hareket, Harkov’dan başlayarak Donetsk ve Lugansk üzerinden Odessa’ya kadar yayıldı. Rus kökenli vatandaşlar gösteriler düzenliyor, Rus bayrakları sallıyor, Rusya ile dostluğun ve ekonomik bağların korunmasını talep ediyordu. Şubat ayının sonunda Harkov’da, Ukrayna’nın güneydoğusundan gelen milletvekillerini bir araya getiren bir kongre düzenlendi. Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, Kiev’den yasa dışı yollarla sürülmeden önce bu kongrede konuşma yapacaktı. Ancak bu kongre bir sonuç vermedi çünkü Kiev’deki darbe hükümeti bölgeye militan gruplar ve saldırı birlikleri gönderdi. Harkov’daki bölgesel yönetim binası için çatışmalar yaşandı; bina önce işgal edildi, ardından meydan yanlısı savaşçılar tarafından geri alındı.”
Benzer olayların Odessa’da da yaşandığını belirten Heyden, yaşanan sivil trajediyi şu sözlerle anlattı:
“Benzer bir durum Odessa’da da gerçekleşti. Göstericiler, çadır kamplarına yapılan saldırının ardından sendika binasına sığınmışlardı. Orada saldırıya uğradılar ve bina ateşe verildi. Bu, tüm protesto hareketini korkutmak ve sindirmek için yapılan bir güç gösterisiydi. Ukrayna’nın güneydoğusundaki bu uyanış, yani Rus baharı olarak adlandırılan süreçte insanlar ilk başlarda Rusya’ya katılmayı hedeflemiyordu. Öncelikli amaçları, belirli bir düzeyde özerklik kazanmak, Rus dilini ve kültürünü korumaktı. İnsanlar, yaklaşık 2005 yılından beri uygulanan zorunlu Ukraynalılaştırma politikalarına maruz kalmak istemiyordu. Örneğin, güneydoğu Ukrayna’daki üniversiteler ve okullar eğitim dilini Ukraynaca yapmak zorunda bırakılmıştı. Bu durum, ana dili Rusça olan insanları ciddi bir baskı altına soktu.”
Donbass bölgesindeki sivil itaatsizlik eylemlerinin Kiev’deki şiddet olaylarına bir tepki olarak geliştiğini belirten Heyden, süreci şöyle özetledi:
“Ardından Donetsk ve Lugansk’ta silahsız aktivistler tarafından sivil itaatsizlik eylemleri olarak valilik binaları işgal edildi. Lugansk’ta istihbarat servisi binası da dahil olmak üzere idari binalar kontrol altına alındı. Bu olaylar Mart ve Nisan 2014’te yaşandı. Bunun üzerine Kiev’de geçici cumhurbaşkanı olan Oleksandr Turçinov hükümeti, 13 Nisan’da bir terörle mücadele operasyonu başlattı. Güneydoğu Ukrayna’ya, Lugansk ve Donetsk’e askeri birlikler gönderildi. Hava saldırıları başladı. Havalimanları çevresinde çatışmalar yaşandı. O döneme ait görüntüler gerçekten çok çarpıcıdır. Üzerinde askerlerin bulunduğu Ukrayna zırhlı araçlarını, sivil halkın çıplak elleriyle durdurmaya çalıştığını görebilirsiniz. Yani Nisan 2014 itibarıyla bu, tek bir ulusun, Ukrayna devletinin kendi içindeki bir iç savaştı.”
Batı medyasının bu iç savaş gerçeğini tamamen unuttuğunu ifade eden Heyden, şu eleştirilerde bulundu:
“Alman ve Batı medyası bu gerçeği tamamen unuttu. Donbass’ta barikatlara çıkan, Rus bayraklarıyla büyük mitingler düzenleyen insanların bunu kendilerini dışlanmış hissettikleri için yaptıklarını artık kabul etmiyorlar. Karşılarına, tamamen farklı bir tarih anlayışına sahip, Batı Ukrayna kökenli milliyetçi bir hükümet çıkarılmıştı. Bu yeni yönetim için 9 Mayıs artık faşizme karşı kazanılan zaferin kutlandığı bir gün değildi. Hatta Rus Ortodoks Noelini bile kutlamak istemiyorlardı. Sovyet ve Rus dönemine ait tüm anıtlar yıkıldı, Rus dili sınırlandırıldı. Yani halkın tüm endişeleri gerçeğe dönüştü. Hükümet binalarını işgal etmek elbette radikal bir adımdır ancak bu tür eylemler ilk olarak 30 Kasım 2013’te Kiev’de başlamıştı. Kiev’de öğrencilerle polis arasında yaşanan çatışmanın ardından olaylar aniden radikalleşti. Meydan hareketi, içinde güçlü bir sağcı milliyetçi kanadın bulunduğu militan bir yapıya dönüştü ve Kiev’deki 13 hükümet binasını işgal ettiler. Dolayısıyla, şiddeti Donbass’taki Rusça konuşan nüfusun başlattığını söylemek tamamen yanlıştır. Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı.”
“Kiev Maydan’ında en başından beri eksik olan şey, tek bir ulus olma bilinciydi”
Meydan olayları sırasında Kiev’deki protestocuların Donbass halkına yönelik dışlayıcı ve kibirli tavrına dikkat çeken Heyden, bu durumun Ukrayna’nın bütünlüğüne zarar verdiğini belirtti:
“Donbass halkı aslında son derece barışçıl insanlardır. Onlara 2014’te olayların nasıl başladığını sorduğunuzda, ‘Kiev’dekiler protesto ediyordu, biz ise çalışıyorduk’ derlerdi. Bunu herkesten duyabilirdiniz. Bunlar gerçekten çalışkan insanlar. Ancak o dönemde Ukrayna’da çok garip bir hava estirildi. Ekranlarda Donbass’taki mafya yapılanmalarına dair büyük videolar gösteriliyordu. Elbette Ukrayna’nın her yerinde mafya vardı ama buradaki amaç Donbass halkını aşağılamaktı. Milliyetçiler bu insanlara Rus yanlısı veya mafya diyerek hakaret ediyorlardı. Meydan gösterilerinde en başından beri eksik olan şey, ‘gerçekten tek bir ulus olalım, birbirimizle konuşalım’ düşüncesiydi. Bunun yerine agresif ve kibirli bir tavır sergilediler. ‘Biz Avrupa’ya gitmek isteyenleriz, diğerlerinden daha iyiyiz’ anlayışıyla hareket ettiler. Donbass’taki insanları geri kalmış olarak gördüler ve onlarla bağ kurmak istemediler.”
Batılı siyasetçilerin de bu dışlayıcı bakış açısını benimsediğini ve bölgedeki dengeleri tamamen göz ardı ettiğini vurgulayan Heyden, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:
“Bu zihniyet Batı Alman politikacılar tarafından da benimsendi. 2013 ve 2014 yıllarındaki gelişmeleri çok yakından takip ettim. Tek bir Avrupalı politikacı bile Donbass’ı, Lugansk’ı veya Kırım’ı ziyaret etmedi. O dönemde bu insanların tamamı hala Ukrayna vatandaşı olmasına rağmen kimse onlarla görüşmedi. Kiev’deki meydanda çörek dağıtıp bununla övündüler. Daha sonra Victoria Nuland’ın gururla ifade ettiği gibi, Ukrayna’daki hükümet değişikliği için 5 milyar dolar sağladılar. Ancak tüm bunlar, Ukrayna’da yaşayan, büyük ölçüde Rusça konuşan ve kültürel olarak Rusya’ya bağlı olan halkın iradesi çiğnenerek yapıldı. Bu durumun Alman medyasında hiç yer almaması dürüst olmak gerekirse suç niteliğindedir. Onlar sadece ülkenin küçük bir bölümünü oluşturan Batı Ukrayna’ya odaklanan bir hikaye anlatıyorlar. Oysa Ukrayna’da Batı ile olan ilişkilerin derecesi bölgeden bölgeye değişir. Bu etki ülkenin batısında güçlü iken, orta ve güneydoğu kesimleri her zaman Rusya’ya daha yakın olmuştur.”
Avrupa’daki Ukrayna yanlısı anlatının çelişkilerine değinen Heyden, şu soruyu yöneltti:
“Avrupa’da, Almanya’da veya İsviçre’de insanların ‘Ukrayna halkını desteklemeliyiz’ dediğini duyuyorsunuz. Peki ama tam olarak hangi Ukraynalıları? Neden doğudakileri desteklemiyorsunuz? Onlar da aslında Rusya’nın bir parçası olmak istemiyorlardı ama şimdi çatışmaların ortasındalar. Ayrıca yaklaşık 3 milyondan fazla Ukraynalının neden Rusya’ya kaçtığını da açıklamak gerekiyor. Bunu dile getirdiğinizde Avrupa’daki insanlar öfkeleniyor çünkü onlarla aynı fikirde olmadığınızı anlıyorlar. Tüm Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsızlık istediği, Rusya’nın ise sadece birkaç suçluya para ödeyerek bölgeyi işgal ettiği yönündeki Batı anlatısı Donbass gerçeğiyle bağdaşmıyor. Batı’daki hikaye, orada sadece birkaç savaş ağasının bulunduğu, Rusya’nın onlara para ve asker göndererek her yeri demir yumrukla yönettiği şeklinde kurulmuş. Ancak bu tamamen ucuz bir propaganda.”
“Rusya’nın gerçek hedefi Donbass’ın Ukrayna içinde özerklik kazanmasıydı”
2014 yılından 2022 yılına kadar geçen süreçte Rusya’nın bölgedeki askeri varlığına dair iddiaları değerlendiren Heyden, sahada herhangi bir düzenli Rus askeri birliğine rastlanmadığını belirtti:
“2014 yılında Rusya’nın bölgeye asker gönderdiğine dair tek bir fotoğraf veya video kanıtı mevcut değil. Var olan tek şey, Putin ve sözcüsü Dmitriy Peskov’un, binlerce Rus vatandaşının yüreklerinin sesini dinleyerek Donbass’taki insanlara destek olmak için bölgeye gittiğini kabul eden açıklamalarıdır. Nasıl ki bazı Almanlar Ukrayna hükümeti safında savaşmaya gidiyorsa, bu da benzer bir durumdur. Rusya’nın o dönemde orada askeri olarak aktif olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Elbette Rus askeri danışmanlarının sahada olduğunu ve isyancılarla birlikte çalıştığını tahmin ediyorum. Özellikle halk cumhuriyetleri kurulduğunda düzeni sağlamak için orada bulunmuş olabilirler. Çünkü bu cumhuriyetlerde kendi bölgelerini kontrol eden çok sayıda bağımsız tabur vardı ve durum oldukça karmaşıktı. Lugansk ve Donetsk halk cumhuriyetlerinin neden en başından beri tek bir çatı altında birleşmediği hala belirsizdir. Bu bölünmüşlükte Rus danışmanların rol oynamış olması muhtemeldir.”
Donbass’taki savaşçıların askeri teçhizatı nasıl temin ettiğine dair gözlemlerini aktaran Heyden, Rusya’nın stratejik yaklaşımını şöyle açıkladı:
“Lugansk’ta karşılaştığım insanlar bana her zaman ellerindeki tüm silahları Ukraynalılardan ele geçirdiklerini söylediler. Rusya karşıtı çevreler, en azından 2022 yılından önce, Ukrayna’da Rus birliklerinin bulunduğuna dair tek bir kanıt sunamadılar. Çünkü Rusya’nın askeri bir gösteri yapmaya ihtiyacı yoktu. Rusya’nın gerçek hedefi, Donbass’ın Ukrayna sınırları içinde kalması, Rus dilini ve kültürünü koruyacak bir özerkliğe sahip olmasıydı. Rusya bu politikayı 2022 yılına kadar sürdürdü. Ben kendim oradaydım, siperlerdeki gönüllülerle konuştum. Bana sürekli ateş altında olduklarını ancak yukarıdan gelen emirler nedeniyle karşılık vermelerine izin verilmediğini söylediler. Bu durum askeri personelde büyük bir hayal kırıklığı yaratıyordu. Hatta bölgedeki birçok Rus, Rusya’nın askeri müdahalede bu kadar gecikmesinden dolayı öfkelidir. Bu tür detayları ancak sahada bizzat bulunduğunuzda öğrenebilirsiniz.”
Minsk anlaşmalarının amacının Ukrayna’yı kurumsal olarak tarafsız tutmak olduğunu belirten Heyden, federal çözümün önemine dikkat çekti:
“Donbass ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını 2014 yılında ilan etmişlerdi. Ancak Şubat 2022’ye kadar Rusya bu bağımsızlık kararlarını tanımadı. Rusya’nın tüm stratejisi, Donbass’ı Ukrayna içinde tutmaktı. Minsk anlaşmalarının temel çerçevesi de buydu. Rusya, siyasi baskı kullanarak Donbass’ın özerklik kazanmasını ve böylece Ukrayna’nın tarafsız bir devlet olarak kalmasını hedefliyordu. Eğer Donbass, Ukrayna parlamentosunda temsil edilmeye devam etseydi, daha sonra yaşanan aşırılıkların hiçbiri mümkün olmayacaktı. Özerk bir bölgeye bu şekilde davranılması uluslararası bir skandala yol açardı. Ancak şimdi bölge tamamen izole edilmiş durumda ve derin bir sessizliğe gömüldü. Artık batılı gazeteciler oraya gitmiyor, sadece Rus medyası gelişmeleri aktarıyor.”
“Almanya’da insani yardımları suç saymaya yönelik aktif bir çaba var”
Donbass bölgesinde yaşanan insani krizin Batı kamuoyundan gizlendiğini ve insani yardım faaliyetlerinin engellendiğini belirten Heyden, şu açıklamaları yaptı:
“Bölgede 2014 yılından bu yana süren iç savaşta çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bizim tarafımızda, yani gerçekleri görenler arasında bilinen bir gerçek var ki, 2014-2022 yılları arasında Donbass’ta Batı Ukrayna’nın bombardımanları sonucu 14 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in açıkladığı bu rakam tüm bölgeyi kapsamaktadır. 2014’te bölgenin yaklaşık üçte ikisi halk cumhuriyetlerinin kontrolüne geçmiş, üçte biri ise Ukrayna yönetiminde kalmıştı. Dolayısıyla can kayıpları her iki tarafta da yaşandı. Ancak asıl skandal, bu 14 bin ölümün 2022 yılından sonra Batı medyasından tamamen silinmiş olmasıdır. Çünkü bu ölümler, savaşın 2022’de durup dururken başlamadığını, zaten yıllardır sürmekte olduğunu kanıtlıyordu. Batı ise her gün Rusya’nın hiçbir kışkırtma olmadan savaşı başlattığı hikayesini tekrarlamak istiyor.”
Almanya’da insani yardım kuruluşlarına yönelik baskılara değinen Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Donbass’ta doğup büyüyen ve savaştan başka bir şey görmemiş olan çocuklar Batı dünyası için tamamen görünmez kılınmıştır. Ukrayna’daki çocuklardan bahsedildiğinde her zaman ülkenin batısındaki veya merkezindeki çocuklar öne çıkarılıyor, Donbass’takiler ise asla anılmıyor. Avrupa’nın savunduğunu iddia ettiği insani değerler burada tamamen çiğnenmektedir. Hatta daha da kötüsü, Almanya’da insani yardımları ayrımcılığa tabi tutmaya ve kriminalize etmeye yönelik aktif bir çaba var. Örneğin, PeaceBridge Donbass adlı insani yardım kuruluşunun üyeleri hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. Bu kişilerin bir kısmı güvenlik kaygıları nedeniyle Almanya’yı terk edip Moskova’ya yerleşmek zorunda kaldı. Alman medyasında bu kuruluşlara karşı sürekli karalama kampanyaları yürütülüyor. İnsani yardımların aslında askeri amaçlarla kullanılabilecek yedek parçaların gizli sevkiyatı olduğu yönünde asılsız iddialar ortaya atılıyor. Batılı büyük yardım kuruluşları ise bölgeye hiçbir temsilci veya yardım göndermiyor. Bu tamamen düşmana yapılacak her yardımı ihanet olarak gören tehlikeli bir savaş zihniyetidir.”
“Mariupol’e dönen insanlar ‘Biz buralıyız’ diyerek yerel kimliklerini koruyor”
Söyleşinin son bölümünde, yakın zamanda ziyaret ettiği Mariupol şehrindeki yeniden inşa çalışmalarını ve halkın nabzını aktaran Ulrich Heyden, gözlemlerini şu şekilde paylaştı:
“Ocak ayında Mariupol’deydim. Şehrin yaklaşık yüzde 90’ının, üniversitenin ve yıkılan tiyatronun yeniden inşa edildiğini gördüm. Üniversitedeki rektörlerle ve öğretim üyeleriyle görüştüm. Almanya’da tüm nitelikli Ukraynalıların şehri terk ettiği iddia ediliyordu. Ancak rektör bana, ‘Hayır, neden öyle olsun ki? Gerçek vatanseverler burada kaldı. Bizler bu üniversitede okumuş, şimdi de burada hukuk profesörü olarak çalışan akademisyenleriz’ dedi. Şehirde yeni binalar yükseldikçe halkın bunları yapan kurumlara yönelik takdirini gördüm. Üniversitede modern bir multimedya merkezi, dans ve tiyatro salonu kurulmuş durumdaydı. Öğrenciler eğitimlerine güvenle devam ediyorlardı.”
Şehirdeki gençlerin ulusal tartışmaların ötesinde bir kimlik benimsediklerini ifade eden Heyden, sözlerini şu cümlelerle tamamladı:
“Mariupol’deki kız öğrencilerle yaptığım bir söyleşide onlara kendilerini Rus mu yoksa Ukraynalı mı olarak tanımladıklarını sordum. Hepsi bir ağızdan, ‘Biz Mariupol’lüyüz’ yanıtını verdi. Bu harika bir yerel vatanseverlik örneğiydi. Kendilerini bu iki kimlik arasında seçim yapmaya zorlayan siyasi tartışmaların dışında tutmak istiyorlardı. Bu tavrı özellikle biz Almanların çok iyi anlaması gerekir. Geçmişte bir ABD başkanı Berlin’de durup ‘Ben bir Berlinliyim’ demişti. İnsanların kendi bölgelerine, şehirlerine kök salması ve kendilerini orayla tanımlaması son derece doğaldır. Tüm Ukraynalıları veya tüm Rusları tek bir kalıba sokmaya çalışmak gerçeklikle bağdaşmayan, sadece savaş anlatısını besleyen bir yaklaşımdır.”
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek









