Dünya Basını
Alman gazeteci Ulrich Heyden: Batı medyası Donbass’ta ölen 14 bin sivili hafızasından tamamen sildi

Alman gazeteci ve yazar Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı kanalına konuk olarak Almanya’nın kendisine yönelik başlattığı banka hesabı kapatma işlemlerini, Donbass bölgesinin tarihi arka planını ve Mariupol’deki güncel durumu aktardı.
Alman gazeteci, yazar ve uzun yıllar boyunca çeşitli Alman gazetelerinin Moskova muhabirliğini yürüten Ulrich Heyden, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı YouTube kanalına konuştu.
Söyleşide, Almanya’daki banka hesaplarının kapatılmasından Donbass ve Mariupol’deki saha gözlemlerine kadar pek çok kritik başlık ele alındı.
Heyden, Batı medyasının Ukrayna krizine dair sunduğu anlatının tek taraflı olduğunu ve bölgedeki sivil gerçekliği tamamen kararttığını vurguladı.
“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti”
Söyleşinin ilk bölümünde, son dönemde yaşadığı kişisel ve hukuki zorluklara değinen Ulrich Heyden, Almanya’daki bankasının hesaplarını kapatma kararı aldığını bildirdi.
Kararın kendisinde büyük şok yarattığını belirten Heyden, süreci şu sözlerle aktardı:
“Bu durum beni gerçekten şok etti. Geçtiğimiz hafta cuma günü, yani 13 Mart’ta gerçekleşti. Aslında böyle bir şeyin yaşanabileceğini bir süredir tahmin ediyordum, bu düşünce kafamda dönüp duruyordu. Aralık 2023’te banka zaten artık Rusya’ya çevrimiçi transfer yapamayacağını söylemişti. Bunun mümkün olmadığını iddia ettiler. Kendilerinin yerel bir banka olduğunu öne sürdüler ki bu dürüst olmak gerekirse oldukça gülünç. Çünkü Hamburg, çok sayıda yabancının yaşadığı ve yoğun ticari faaliyetlerin yürütüldüğü uluslararası bir ticaret merkezidir. Dolayısıyla yerel bir banka olduğunuzu ve bu yüzden Rusya’da yaşayan bir Alman vatandaşıyla ticari ilişki sürdüremeyeceğinizi söylemek son derece tutarsız.”
Banka hesaplarının kapatılması sürecinde kurumun kararı yazılı olarak sunmaktan kaçındığını belirten Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hesap meselesine gelince, bunu siyah beyaz bir şekilde net olarak yazıya dökmekten çok çekindiler. Fesih mektubunda genel bir açıklama yer alıyor. Mektupta, ‘Rusya’da yaşayan müşterilerle olan tüm ticari ilişkilerimizi gözden geçiriyor ve bunları sonlandırıyoruz’ deniliyor. Telefonla görüştüğüm bir banka çalışanı ise bunun Rusya’ya yönelik yaptırımlarla ilgili olduğunu söyledi. Ancak tüm bunlar oldukça belirsiz. Telefondaki görevli bana ‘Peki nerede kayıtlısınız?’ diye sordu. Ben de ‘Rusya’da’ dedim. Bunun üzerine ‘Eğer şimdi Almanya’da ikamet kaydı yaptırırsanız belki de hesabın kapatılmasını durdurabiliriz’ dedi. Ona bunun mümkün olmadığını, çünkü yılın yarısından fazlasını Rusya’da geçirdiğimi söyledim. Bu tür bir teklifle beni Rusya dışına çekmeye çalışıp çalışmadıklarını anlamak zordu, son derece tuhaftı.”
Banka çalışanlarının şahsen kendisine karşı bir düşmanlık beslemediğini düşündüğünü ifade eden Heyden, arka plandaki sistematik baskıya dair şu değerlendirmede bulundu:
“Banka çalışanı, federal mali denetim otoritesinin üzerlerinde baskı kurduğunu ima etti. Bu ilginç bir tespitti çünkü bankanın aslında tüm bu süreçten uzak durmak isteyebileceğini ancak yine de bunu uygulamak zorunda kaldığını gösteriyordu. Burada ya bankanın ‘Rusya ile olan tüm ticari ilişkileri kesmeliyiz, orada yaşayan Alman vatandaşlarına bile özel bankacılık hizmeti vermemeliyiz, aksi takdirde ileride başımız ağrır’ diyerek ön alıcı bir itaat sergilediği ya da resmi bir kaynaktan doğrudan ‘Bu faaliyetleri durdurmanızı istiyoruz’ şeklinde bir telefon aldığı ihtimali öne çıkıyor. Elbette böyle bir şey asla kamuoyuna açıklanmaz.”
Bankanın Rusya’yı vergi konusunda işbirliği yapmayan bir ülke olarak nitelendirdiğini belirten Heyden, bu durumun anlamsızlığına değindi:
“Telefondaki görevli ayrıca Rusya’nın bu kapsamda bir ülke olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse bunun ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yok. Belki bankanın mantığını anlamaya çalışırsanız, Rusya ile Almanya arasında artık resmi veya hukuki bir ilişki kalmadığı için kara para aklamayı önleme tedbirlerinin koordine edilemediğini düşünebilirsiniz. Fakat zaten benim Rusya’ya para transfer etmemi yasaklamış durumdalar. Transfer yapamadığım bir ortamda kara para aklama nasıl gerçekleşebilir ki? Dolayısıyla bu durum tamamen paranın Almanya’daki bir hesapta fiziksel olarak bulunmasıyla ilgili. Para Almanya’da kalıyor ve bu onların sorumluluk alanında. Tüm bunlar son derece tuhaf. Bu durum, şahıslara ve özellikle de gazetecilere yönelik devam eden bir taciz hareketinden başka bir şey değil.”
Ulrich Heyden, bu haksız uygulamaya karşı sessiz kalmadığını ve resmi makamlara başvurduğunu belirterek, “Bu durumu kendi sorumluluk alanımda kabul edemezdim. Buna karşı çıkmak için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum. Bu nedenle Federal Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’e durumumu kısaca özetleyen bir mektup yazdım. Kendisinin yanıt vermesini umuyorum. Bana yardım edip etmeyeceğini bilmiyorum, şansım yüksek değil ama en azından denemek istedim” ifadelerini kullandı.
“Lenin, proletaryayı güçlendirmek adına Donbass’ı Ukrayna’ya bağlamıştı”
Söyleşide Donbass bölgesinin tarihi kökenlerine ve güncel krizdeki rolüne geniş yer verildi. Bölgenin geçmişine değinen Heyden, konuyu şu tarihi verilerle açıkladı:
“Sert bir Rus bakış açısından bakarsanız, Donbass’ın tarihini bir Donbass Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1918 yılına kadar götürebilirsiniz. Bu dönem, Ukrayna iç savaşının yaşandığı yıllara denk geliyordu. Donbass, Rus İmparatorluğu için inşa edilmiş sanayi bölgesi olması nedeniyle her zaman büyük ölçüde Ruslar tarafından yerleşilen bir bölge oldu. Orada yoğun kömür kaynakları vardı ve daha sonra çelik fabrikaları kuruldu. Dolayısıyla o dönemde kurulan bir kızıl Donbass Cumhuriyeti mevcuttu. Ancak Lenin, ‘Hayır, biz Donbass’ı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlamak istiyoruz’ dedi. Sovyet liderliği, ağırlıklı olarak kırsal özellikler taşıyan Ukrayna’yı, Donbass bölgesinden daha proleter ve Bolşevik bir parçayı ekleyerek zenginleştirebileceklerini düşünmüştü.”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu tarihi karara yönelik eleştirilerini hatırlatan Heyden, Ukrayna içindeki demografik ve kültürel dengesizlikleri şu sözlerle dile getirdi:
“Vladimir Putin bu duruma çok öfkelenmiş ve Bolşeviklerin Rus çıkarlarına ihanet ettiğini söylemişti. Bu karar aynı zamanda Ukrayna dilinin Rusçaya tercih edildiği bir duruma yol açtı. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bu yapay kuruluşuyla Ruslar bir nevi ayrımcılığa uğradı. Yani Ukrayna kültürü ve dili lehine Ruslara karşı bir pozitif ayrımcılık uygulandı. En azından benim görebildiğim kadarıyla bunda doğruluk payı var. Ukrayna ile olan çatışmada, sadece Donbass’ın değil, Nikita Kruşçev’in 1954’te devrettiği Kırım’ın ve 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Batı Ukrayna’nın da Ukrayna’ya eklenmiş olması tarihi açıdan dikkat çekicidir. Şimdi tüm bu topraklar, Ukrayna milliyetçileri tarafından sanki tarihsel olarak her zaman Ukrayna toprağıymış gibi şiddetle savunuluyor ki durumun böyle olmadığı son derece açık.”
“Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı”
Söyleşide, 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen meydan olaylarının ve hükümet darbesinin Donbass’taki protestoları nasıl tetiklediği detaylandırıldı. Heyden, krizin başlangıç aşamasına dair şu tespitleri paylaştı:
“Mevcut çatışma aslında 2014 yılında Kiev’de gerçekleşen darbeyle başladı. Bu darbe, Ukrayna’nın güneydoğusunda derhal bir protesto hareketini tetikledi. Hareket, Harkov’dan başlayarak Donetsk ve Lugansk üzerinden Odessa’ya kadar yayıldı. Rus kökenli vatandaşlar gösteriler düzenliyor, Rus bayrakları sallıyor, Rusya ile dostluğun ve ekonomik bağların korunmasını talep ediyordu. Şubat ayının sonunda Harkov’da, Ukrayna’nın güneydoğusundan gelen milletvekillerini bir araya getiren bir kongre düzenlendi. Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, Kiev’den yasa dışı yollarla sürülmeden önce bu kongrede konuşma yapacaktı. Ancak bu kongre bir sonuç vermedi çünkü Kiev’deki darbe hükümeti bölgeye militan gruplar ve saldırı birlikleri gönderdi. Harkov’daki bölgesel yönetim binası için çatışmalar yaşandı; bina önce işgal edildi, ardından meydan yanlısı savaşçılar tarafından geri alındı.”
Benzer olayların Odessa’da da yaşandığını belirten Heyden, yaşanan sivil trajediyi şu sözlerle anlattı:
“Benzer bir durum Odessa’da da gerçekleşti. Göstericiler, çadır kamplarına yapılan saldırının ardından sendika binasına sığınmışlardı. Orada saldırıya uğradılar ve bina ateşe verildi. Bu, tüm protesto hareketini korkutmak ve sindirmek için yapılan bir güç gösterisiydi. Ukrayna’nın güneydoğusundaki bu uyanış, yani Rus baharı olarak adlandırılan süreçte insanlar ilk başlarda Rusya’ya katılmayı hedeflemiyordu. Öncelikli amaçları, belirli bir düzeyde özerklik kazanmak, Rus dilini ve kültürünü korumaktı. İnsanlar, yaklaşık 2005 yılından beri uygulanan zorunlu Ukraynalılaştırma politikalarına maruz kalmak istemiyordu. Örneğin, güneydoğu Ukrayna’daki üniversiteler ve okullar eğitim dilini Ukraynaca yapmak zorunda bırakılmıştı. Bu durum, ana dili Rusça olan insanları ciddi bir baskı altına soktu.”
Donbass bölgesindeki sivil itaatsizlik eylemlerinin Kiev’deki şiddet olaylarına bir tepki olarak geliştiğini belirten Heyden, süreci şöyle özetledi:
“Ardından Donetsk ve Lugansk’ta silahsız aktivistler tarafından sivil itaatsizlik eylemleri olarak valilik binaları işgal edildi. Lugansk’ta istihbarat servisi binası da dahil olmak üzere idari binalar kontrol altına alındı. Bu olaylar Mart ve Nisan 2014’te yaşandı. Bunun üzerine Kiev’de geçici cumhurbaşkanı olan Oleksandr Turçinov hükümeti, 13 Nisan’da bir terörle mücadele operasyonu başlattı. Güneydoğu Ukrayna’ya, Lugansk ve Donetsk’e askeri birlikler gönderildi. Hava saldırıları başladı. Havalimanları çevresinde çatışmalar yaşandı. O döneme ait görüntüler gerçekten çok çarpıcıdır. Üzerinde askerlerin bulunduğu Ukrayna zırhlı araçlarını, sivil halkın çıplak elleriyle durdurmaya çalıştığını görebilirsiniz. Yani Nisan 2014 itibarıyla bu, tek bir ulusun, Ukrayna devletinin kendi içindeki bir iç savaştı.”
Batı medyasının bu iç savaş gerçeğini tamamen unuttuğunu ifade eden Heyden, şu eleştirilerde bulundu:
“Alman ve Batı medyası bu gerçeği tamamen unuttu. Donbass’ta barikatlara çıkan, Rus bayraklarıyla büyük mitingler düzenleyen insanların bunu kendilerini dışlanmış hissettikleri için yaptıklarını artık kabul etmiyorlar. Karşılarına, tamamen farklı bir tarih anlayışına sahip, Batı Ukrayna kökenli milliyetçi bir hükümet çıkarılmıştı. Bu yeni yönetim için 9 Mayıs artık faşizme karşı kazanılan zaferin kutlandığı bir gün değildi. Hatta Rus Ortodoks Noelini bile kutlamak istemiyorlardı. Sovyet ve Rus dönemine ait tüm anıtlar yıkıldı, Rus dili sınırlandırıldı. Yani halkın tüm endişeleri gerçeğe dönüştü. Hükümet binalarını işgal etmek elbette radikal bir adımdır ancak bu tür eylemler ilk olarak 30 Kasım 2013’te Kiev’de başlamıştı. Kiev’de öğrencilerle polis arasında yaşanan çatışmanın ardından olaylar aniden radikalleşti. Meydan hareketi, içinde güçlü bir sağcı milliyetçi kanadın bulunduğu militan bir yapıya dönüştü ve Kiev’deki 13 hükümet binasını işgal ettiler. Dolayısıyla, şiddeti Donbass’taki Rusça konuşan nüfusun başlattığını söylemek tamamen yanlıştır. Şiddet, Kiev’deki hükümet binalarının işgal edilmesiyle başladı.”
“Kiev Maydan’ında en başından beri eksik olan şey, tek bir ulus olma bilinciydi”
Meydan olayları sırasında Kiev’deki protestocuların Donbass halkına yönelik dışlayıcı ve kibirli tavrına dikkat çeken Heyden, bu durumun Ukrayna’nın bütünlüğüne zarar verdiğini belirtti:
“Donbass halkı aslında son derece barışçıl insanlardır. Onlara 2014’te olayların nasıl başladığını sorduğunuzda, ‘Kiev’dekiler protesto ediyordu, biz ise çalışıyorduk’ derlerdi. Bunu herkesten duyabilirdiniz. Bunlar gerçekten çalışkan insanlar. Ancak o dönemde Ukrayna’da çok garip bir hava estirildi. Ekranlarda Donbass’taki mafya yapılanmalarına dair büyük videolar gösteriliyordu. Elbette Ukrayna’nın her yerinde mafya vardı ama buradaki amaç Donbass halkını aşağılamaktı. Milliyetçiler bu insanlara Rus yanlısı veya mafya diyerek hakaret ediyorlardı. Meydan gösterilerinde en başından beri eksik olan şey, ‘gerçekten tek bir ulus olalım, birbirimizle konuşalım’ düşüncesiydi. Bunun yerine agresif ve kibirli bir tavır sergilediler. ‘Biz Avrupa’ya gitmek isteyenleriz, diğerlerinden daha iyiyiz’ anlayışıyla hareket ettiler. Donbass’taki insanları geri kalmış olarak gördüler ve onlarla bağ kurmak istemediler.”
Batılı siyasetçilerin de bu dışlayıcı bakış açısını benimsediğini ve bölgedeki dengeleri tamamen göz ardı ettiğini vurgulayan Heyden, eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:
“Bu zihniyet Batı Alman politikacılar tarafından da benimsendi. 2013 ve 2014 yıllarındaki gelişmeleri çok yakından takip ettim. Tek bir Avrupalı politikacı bile Donbass’ı, Lugansk’ı veya Kırım’ı ziyaret etmedi. O dönemde bu insanların tamamı hala Ukrayna vatandaşı olmasına rağmen kimse onlarla görüşmedi. Kiev’deki meydanda çörek dağıtıp bununla övündüler. Daha sonra Victoria Nuland’ın gururla ifade ettiği gibi, Ukrayna’daki hükümet değişikliği için 5 milyar dolar sağladılar. Ancak tüm bunlar, Ukrayna’da yaşayan, büyük ölçüde Rusça konuşan ve kültürel olarak Rusya’ya bağlı olan halkın iradesi çiğnenerek yapıldı. Bu durumun Alman medyasında hiç yer almaması dürüst olmak gerekirse suç niteliğindedir. Onlar sadece ülkenin küçük bir bölümünü oluşturan Batı Ukrayna’ya odaklanan bir hikaye anlatıyorlar. Oysa Ukrayna’da Batı ile olan ilişkilerin derecesi bölgeden bölgeye değişir. Bu etki ülkenin batısında güçlü iken, orta ve güneydoğu kesimleri her zaman Rusya’ya daha yakın olmuştur.”
Avrupa’daki Ukrayna yanlısı anlatının çelişkilerine değinen Heyden, şu soruyu yöneltti:
“Avrupa’da, Almanya’da veya İsviçre’de insanların ‘Ukrayna halkını desteklemeliyiz’ dediğini duyuyorsunuz. Peki ama tam olarak hangi Ukraynalıları? Neden doğudakileri desteklemiyorsunuz? Onlar da aslında Rusya’nın bir parçası olmak istemiyorlardı ama şimdi çatışmaların ortasındalar. Ayrıca yaklaşık 3 milyondan fazla Ukraynalının neden Rusya’ya kaçtığını da açıklamak gerekiyor. Bunu dile getirdiğinizde Avrupa’daki insanlar öfkeleniyor çünkü onlarla aynı fikirde olmadığınızı anlıyorlar. Tüm Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsızlık istediği, Rusya’nın ise sadece birkaç suçluya para ödeyerek bölgeyi işgal ettiği yönündeki Batı anlatısı Donbass gerçeğiyle bağdaşmıyor. Batı’daki hikaye, orada sadece birkaç savaş ağasının bulunduğu, Rusya’nın onlara para ve asker göndererek her yeri demir yumrukla yönettiği şeklinde kurulmuş. Ancak bu tamamen ucuz bir propaganda.”
“Rusya’nın gerçek hedefi Donbass’ın Ukrayna içinde özerklik kazanmasıydı”
2014 yılından 2022 yılına kadar geçen süreçte Rusya’nın bölgedeki askeri varlığına dair iddiaları değerlendiren Heyden, sahada herhangi bir düzenli Rus askeri birliğine rastlanmadığını belirtti:
“2014 yılında Rusya’nın bölgeye asker gönderdiğine dair tek bir fotoğraf veya video kanıtı mevcut değil. Var olan tek şey, Putin ve sözcüsü Dmitriy Peskov’un, binlerce Rus vatandaşının yüreklerinin sesini dinleyerek Donbass’taki insanlara destek olmak için bölgeye gittiğini kabul eden açıklamalarıdır. Nasıl ki bazı Almanlar Ukrayna hükümeti safında savaşmaya gidiyorsa, bu da benzer bir durumdur. Rusya’nın o dönemde orada askeri olarak aktif olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Elbette Rus askeri danışmanlarının sahada olduğunu ve isyancılarla birlikte çalıştığını tahmin ediyorum. Özellikle halk cumhuriyetleri kurulduğunda düzeni sağlamak için orada bulunmuş olabilirler. Çünkü bu cumhuriyetlerde kendi bölgelerini kontrol eden çok sayıda bağımsız tabur vardı ve durum oldukça karmaşıktı. Lugansk ve Donetsk halk cumhuriyetlerinin neden en başından beri tek bir çatı altında birleşmediği hala belirsizdir. Bu bölünmüşlükte Rus danışmanların rol oynamış olması muhtemeldir.”
Donbass’taki savaşçıların askeri teçhizatı nasıl temin ettiğine dair gözlemlerini aktaran Heyden, Rusya’nın stratejik yaklaşımını şöyle açıkladı:
“Lugansk’ta karşılaştığım insanlar bana her zaman ellerindeki tüm silahları Ukraynalılardan ele geçirdiklerini söylediler. Rusya karşıtı çevreler, en azından 2022 yılından önce, Ukrayna’da Rus birliklerinin bulunduğuna dair tek bir kanıt sunamadılar. Çünkü Rusya’nın askeri bir gösteri yapmaya ihtiyacı yoktu. Rusya’nın gerçek hedefi, Donbass’ın Ukrayna sınırları içinde kalması, Rus dilini ve kültürünü koruyacak bir özerkliğe sahip olmasıydı. Rusya bu politikayı 2022 yılına kadar sürdürdü. Ben kendim oradaydım, siperlerdeki gönüllülerle konuştum. Bana sürekli ateş altında olduklarını ancak yukarıdan gelen emirler nedeniyle karşılık vermelerine izin verilmediğini söylediler. Bu durum askeri personelde büyük bir hayal kırıklığı yaratıyordu. Hatta bölgedeki birçok Rus, Rusya’nın askeri müdahalede bu kadar gecikmesinden dolayı öfkelidir. Bu tür detayları ancak sahada bizzat bulunduğunuzda öğrenebilirsiniz.”
Minsk anlaşmalarının amacının Ukrayna’yı kurumsal olarak tarafsız tutmak olduğunu belirten Heyden, federal çözümün önemine dikkat çekti:
“Donbass ve Lugansk halk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını 2014 yılında ilan etmişlerdi. Ancak Şubat 2022’ye kadar Rusya bu bağımsızlık kararlarını tanımadı. Rusya’nın tüm stratejisi, Donbass’ı Ukrayna içinde tutmaktı. Minsk anlaşmalarının temel çerçevesi de buydu. Rusya, siyasi baskı kullanarak Donbass’ın özerklik kazanmasını ve böylece Ukrayna’nın tarafsız bir devlet olarak kalmasını hedefliyordu. Eğer Donbass, Ukrayna parlamentosunda temsil edilmeye devam etseydi, daha sonra yaşanan aşırılıkların hiçbiri mümkün olmayacaktı. Özerk bir bölgeye bu şekilde davranılması uluslararası bir skandala yol açardı. Ancak şimdi bölge tamamen izole edilmiş durumda ve derin bir sessizliğe gömüldü. Artık batılı gazeteciler oraya gitmiyor, sadece Rus medyası gelişmeleri aktarıyor.”
“Almanya’da insani yardımları suç saymaya yönelik aktif bir çaba var”
Donbass bölgesinde yaşanan insani krizin Batı kamuoyundan gizlendiğini ve insani yardım faaliyetlerinin engellendiğini belirten Heyden, şu açıklamaları yaptı:
“Bölgede 2014 yılından bu yana süren iç savaşta çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bizim tarafımızda, yani gerçekleri görenler arasında bilinen bir gerçek var ki, 2014-2022 yılları arasında Donbass’ta Batı Ukrayna’nın bombardımanları sonucu 14 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in açıkladığı bu rakam tüm bölgeyi kapsamaktadır. 2014’te bölgenin yaklaşık üçte ikisi halk cumhuriyetlerinin kontrolüne geçmiş, üçte biri ise Ukrayna yönetiminde kalmıştı. Dolayısıyla can kayıpları her iki tarafta da yaşandı. Ancak asıl skandal, bu 14 bin ölümün 2022 yılından sonra Batı medyasından tamamen silinmiş olmasıdır. Çünkü bu ölümler, savaşın 2022’de durup dururken başlamadığını, zaten yıllardır sürmekte olduğunu kanıtlıyordu. Batı ise her gün Rusya’nın hiçbir kışkırtma olmadan savaşı başlattığı hikayesini tekrarlamak istiyor.”
Almanya’da insani yardım kuruluşlarına yönelik baskılara değinen Heyden, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Donbass’ta doğup büyüyen ve savaştan başka bir şey görmemiş olan çocuklar Batı dünyası için tamamen görünmez kılınmıştır. Ukrayna’daki çocuklardan bahsedildiğinde her zaman ülkenin batısındaki veya merkezindeki çocuklar öne çıkarılıyor, Donbass’takiler ise asla anılmıyor. Avrupa’nın savunduğunu iddia ettiği insani değerler burada tamamen çiğnenmektedir. Hatta daha da kötüsü, Almanya’da insani yardımları ayrımcılığa tabi tutmaya ve kriminalize etmeye yönelik aktif bir çaba var. Örneğin, PeaceBridge Donbass adlı insani yardım kuruluşunun üyeleri hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. Bu kişilerin bir kısmı güvenlik kaygıları nedeniyle Almanya’yı terk edip Moskova’ya yerleşmek zorunda kaldı. Alman medyasında bu kuruluşlara karşı sürekli karalama kampanyaları yürütülüyor. İnsani yardımların aslında askeri amaçlarla kullanılabilecek yedek parçaların gizli sevkiyatı olduğu yönünde asılsız iddialar ortaya atılıyor. Batılı büyük yardım kuruluşları ise bölgeye hiçbir temsilci veya yardım göndermiyor. Bu tamamen düşmana yapılacak her yardımı ihanet olarak gören tehlikeli bir savaş zihniyetidir.”
“Mariupol’e dönen insanlar ‘Biz buralıyız’ diyerek yerel kimliklerini koruyor”
Söyleşinin son bölümünde, yakın zamanda ziyaret ettiği Mariupol şehrindeki yeniden inşa çalışmalarını ve halkın nabzını aktaran Ulrich Heyden, gözlemlerini şu şekilde paylaştı:
“Ocak ayında Mariupol’deydim. Şehrin yaklaşık yüzde 90’ının, üniversitenin ve yıkılan tiyatronun yeniden inşa edildiğini gördüm. Üniversitedeki rektörlerle ve öğretim üyeleriyle görüştüm. Almanya’da tüm nitelikli Ukraynalıların şehri terk ettiği iddia ediliyordu. Ancak rektör bana, ‘Hayır, neden öyle olsun ki? Gerçek vatanseverler burada kaldı. Bizler bu üniversitede okumuş, şimdi de burada hukuk profesörü olarak çalışan akademisyenleriz’ dedi. Şehirde yeni binalar yükseldikçe halkın bunları yapan kurumlara yönelik takdirini gördüm. Üniversitede modern bir multimedya merkezi, dans ve tiyatro salonu kurulmuş durumdaydı. Öğrenciler eğitimlerine güvenle devam ediyorlardı.”
Şehirdeki gençlerin ulusal tartışmaların ötesinde bir kimlik benimsediklerini ifade eden Heyden, sözlerini şu cümlelerle tamamladı:
“Mariupol’deki kız öğrencilerle yaptığım bir söyleşide onlara kendilerini Rus mu yoksa Ukraynalı mı olarak tanımladıklarını sordum. Hepsi bir ağızdan, ‘Biz Mariupol’lüyüz’ yanıtını verdi. Bu harika bir yerel vatanseverlik örneğiydi. Kendilerini bu iki kimlik arasında seçim yapmaya zorlayan siyasi tartışmaların dışında tutmak istiyorlardı. Bu tavrı özellikle biz Almanların çok iyi anlaması gerekir. Geçmişte bir ABD başkanı Berlin’de durup ‘Ben bir Berlinliyim’ demişti. İnsanların kendi bölgelerine, şehirlerine kök salması ve kendilerini orayla tanımlaması son derece doğaldır. Tüm Ukraynalıları veya tüm Rusları tek bir kalıba sokmaya çalışmak gerçeklikle bağdaşmayan, sadece savaş anlatısını besleyen bir yaklaşımdır.”
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor












