Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Analist Weichert: İran’ın hedefi artık hayatta kalmak değil, bölgede hakimiyet kurmak

Yayınlanma

ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti Brandon Weichert, İran ile ABD arasında bir anlaşmaya varılacağına inanmadığını söyledi. İran’ın hedefinin rejimin varlığını korumaktan bölgesel düzeni değiştirmeye yöneldiğini belirten Weichert, karşılıklı saldırıların yanlış hesaplama nedeniyle denetimsiz bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısında bulundu.

ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti, yazar ve eski Kongre çalışanı Brandon J. Weichert, girişimci, yayıncı, siyasi yorumcu ve çevrim içi program sunucusu Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında yürütüldüğü belirtilen diplomatik temasların bir anlaşmayla sonuçlanacağına inanmadığını söyledi.

The Weichert Report adlı yayın platformunu yöneten ve ulusal güvenlik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Weichert, İran’ın artık yalnızca yönetimin varlığını sürdürmesini sağlamaya çalışmadığını, Ortadoğu’daki siyasi ve askeri düzeni kendi lehine değiştirmeyi hedeflediğini ifade etti.

X platformundaki geniş katılımlı yayınlarıyla tanınan Lübnan doğumlu Avustralyalı girişimci Nawfal ise mülakat boyunca sahadan ve çeşitli medya kuruluşlarından gelen haberleri aktararak Weichert’e İran’ın bir ABD Apache helikopterini düşürdüğüne ilişkin açıklamaları, ABD’nin İran’a düzenlediği saldırıları, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve olası misilleme senaryolarını sordu.

Mülakatta, İranlı yetkililerin Apache helikopterinin düşürülmesine ilişkin sözleri de ele alındı. Nawfal, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai’ye atfedilen açıklamada, deniz ablukasının bir savaş faaliyeti olarak tanımlandığını ve İran’ın buna karşılık verdiğinin söylendiğini aktardı.

Rızai’nin, helikopteri düşüren kişiyi övdüğünü ve olası saldırganın adını Nadir Mehdevi olarak verdiğini belirten Nawfal, bu sözlerin İran’ın olayın sorumluluğunu fiilen üstlendiği anlamına geldiğini ifade etti.

Weichert de aktarılan sözlerin İran’ın sorumluluğunu kabul etmeye yaklaştığını düşündürdüğünü söyledi. Ancak olayın bütün ayrıntılarının hiçbir zaman kesin biçimde öğrenilemeyebileceğini belirten Weichert, helikopterin gerçekten İran tarafından düşürülmüş olması halinde bunun Tahran yönetiminin bir anlaşmaya ulaşma konusunda ciddi olmadığına işaret edeceğini savundu.

“İranlılar artık sürücü koltuğunda”

Weichert, “İranlılar bu Apache helikopterini gerçekten düşürdüyse, ki bunu bilmiyoruz ve olayın arkasındaki gerçeği muhtemelen hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz, bir anlaşma konusunda onların da hiçbir zaman gerçekten ciddi olmadığını düşünürüm. Neden ciddi olsunlar? Şu anda sürücü koltuğunda olan taraf onlar. Bu süreci yöneten İranlılar. Amerikalılar kesinlikle yönetmiyor. İsrailliler hayatta kalmaya çalışır gibi çırpınıyor. Buna karşılık İranlılar, bütün süreç boyunca dikkate değer ölçüde denetim sahibi olduklarını gösterdiler” ifadelerini kullandı.

Nawfal, İran’ın Kuveyt ve Bahreyn’deki hava üslerine çok sayıda füze gönderdiğini ve bir helikopteri düşürmesinin artık ölçülü bir karşılık sayılamayacağını söyledi. İran’ın karşılıklarını bire birin üzerinde bir oranla vereceğini açıkladığını belirten Nawfal, bu tutumun anlaşma ihtimalini tehlikeye attığını ve Tahran’ın daha saldırgan bir çizgiye geçtiğini düşündüğünü ifade etti.

Weichert ise İran, İsrail ve ABD’nin hiçbirinin anlaşmaya ulaşmak konusunda yeterince ciddi olmadığı görüşünü dile getirdi. Trump yönetiminin diplomasi konusunda tutarlı davranmadığını savunan Weichert, ABD’nin büyük bir güç olarak istikrarlı ve öngörülebilir davranması gerektiğini, ancak Beyaz Saray’ın birbirini izleyen günlerde farklı mesajlar verdiğini söyledi.

Weichert, “İranlıların bir ölçüde ABD ile uğraşmaktan bıktığını düşünüyorum. Bazı yönlerden onları suçlayamıyorum çünkü bu yönetim diplomasiye yaklaşımında son derece dengesiz davrandı. Biz büyük gücüz; bu nedenle her zaman çılgınca hareket etmemize gerek yok. İstikrarlı, akılcı ve tutarlı bir ses olabiliriz. ABD’nin geleneksel olarak oynadığı rol de buydu. Fakat Trump yönetimi, bir günden diğerine tutarlı bir çizgiyi bile koruyamayan bir yönetim görüntüsü veriyor. Bu, öngörülemezlik üzerinden caydırıcılık kurma yaklaşımı değil; Beyaz Saray’ın sorumsuz liderliğidir” dedi.

Weichert’e göre İran yönetimi, diplomatik anlaşma elde edemeyeceği sonucuna varmış olabilir. İran’ın aynı zamanda çatışmanın gidişatında üstün konumda olduğunu düşündüğünü belirten analist, Tahran’ın daha yüksek bir çatışma düzeyinin kendisine yarar sağlayıp sağlamayacağını sınamaya yöneldiğini ifade etti.

“Anlaşma elde edemeyeceklerini düşünüyorlar”

Weichert, “İranlıların şu sonuca vardığını düşünüyorum: Birincisi, anlaşma elde edemeyecekler çünkü kendilerine hiçbir zaman anlaşma sunulmayacak. Tahran’da bunu fark ettiklerini düşünüyorum. İkincisi, zaten süreci yöneten taraf olduklarını görüyorlar. Bu nedenle, ‘Tırmanma basamaklarında yukarı çıkarsak ne olur, bundan yarar mı görürüz yoksa zarar mı görürüz?’ diye sınama yapıyor olabilirler. ABD’nin İran’da gerçekleştirdiği son saldırılar ilgi çekici olabilir, ancak bunların İran’ın direncini kıracak ölçekte olduğunu düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.

Mülakat sırasında Nawfal, İran’daki bir gazeteciye dayandırılan haberde, ABD saldırılarının Bamani bölgesindeki iki su deposunu vurduğu ve bölgenin içme suyu kaynağının kesildiğinin belirtildiğini söyledi. Bu bilgi bağımsız biçimde doğrulanmazken Weichert, doğru olması durumunda İran’ın yeni bir misillemeye yönelme ihtimalinin artacağını belirtti.

Weichert, İran yönetiminin altyapı tesislerinin hedef alınmasını daha önce kırmızı çizgi olarak tanımladığını hatırlattı. İsrail’in petrokimya tesislerinden birini vurduğuna ilişkin daha önceki görüşmelerini anımsatan Weichert, su altyapısına yönelik bir saldırının Tahran’da çatışmayı kendi iradesiyle daha yüksek bir düzeye çıkarma düşüncesini güçlendirebileceğini söyledi.

Weichert, “İran’ın tırmanma mantığı şöyle olabilir: Amerikalılar ve İsrailliler karşısında hiçbir ilerleme sağlayamıyoruz, şu anda bizi ciddiye almıyorlar. Çatışmayı kendi irademizle daha yüksek bir düzeye çıkarır, riskleri büyütür ve bu düzeyde büyük zarar verebildiğimizi gösterirsek belki oradan bir gerilimi azaltma sürecine ulaşabiliriz. Ancak bunun da işe yarayacağını düşünmüyorum” dedi.

Tarafların aynı gelişmeleri aynı biçimde değerlendirmediğini belirten Weichert, çatışmayı artırarak karşı tarafı gerilimi azaltmaya zorlamaya dayanan yaklaşımın son derece tehlikeli olduğunu söyledi. Böyle bir yöntemin işleyebilmesi için bütün tarafların birbirinin mantığını anlaması gerektiğini kaydeden Weichert, İran, İsrail ve ABD’nin aynı değerlendirme çerçevesine sahip olmadığını ifade etti.

“Yalnızca el yükselteceğiz, sonunda nereye varacağımız bilinmiyor”

Weichert, “Çatışmayı artırarak gerilimi azaltma mantığı çok tehlikelidir çünkü karşı tarafın hangi mantıkla hareket ettiğinizi belirli ölçüde anlamasını gerektirir. İran, İsrail ve ABD’nin aynı sayfada olduğunu düşünmüyorum. Kendilerine ulaşan bilgileri de aynı şekilde değerlendirmiyorlar. Bu nedenle böyle bir yöntemin mümkün olduğuna inanmıyorum. Yapacağımız tek şey çatışma düzeyini tekrar tekrar yükseltmek olur. Bunun sonunda nereye varacağımızı kimse bilmiyor. Daha önce konuştuğumuz en kötü senaryoya kadar ilerleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

Nawfal, Ukrayna’da insansız hava aracı ekiplerini yönettiğini, desteklediğini ve eğittiğini söylediği Malcolm Nance’in, hareket halindeki bir helikopterin belirli bir bölümünü hassas biçimde hedeflemenin kolay olmadığını anlattığını aktardı. Nance’in değerlendirmesine göre Apache helikopterine yönelik saldırı, pilotları öldürme ihtimalini göze alan bir saldırıydı.

Weichert, bu değerlendirmeye katıldığını ve saldırının gerilimi artırıcı nitelikte olduğunu söyledi. İranlı karar vericilerin artık bir anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıklarını düşündüğünü belirten analist, bu aşamadan sonra tarafların daha ağır sonuçlar doğurabilecek eylemlere yönelebileceğini kaydetti.

Weichert, Apache helikopterinin önceden belirlenmiş bir hedef olmayabileceğini, İran güçlerinin bölgede karşılarına çıkan bir fırsatı değerlendirmiş olabileceğini söyledi. Helikopterin İran’a ait bir insansız hava aracının yakınında bulunmuş olabileceğini belirten Weichert, saldırının Tahran’ın daha yüksek çatışma düzeylerinin sonuçlarını sınama girişiminin parçası olabileceğini ifade etti.

Weichert, “Bence Apache helikopterini önceden belirlenmiş bir hedef olarak seçmediler. Helikopteri kendi insansız hava araçlarının yakınında gördüler ve ‘Bunu düşürüp düşüremeyeceğimizi deneyelim’ diye düşündüler. Bunu yaptılar ve şans eseri pilotlar kurtuldu. Bana göre bu, karşılarına çıkan bir fırsat hedefiydi. İranlılar artık anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıkları için, daha yüksek bir çatışma düzeyinin nasıl sonuç vereceğini sınamaya başladılar” dedi.

“Hedef artık hayatta kalmak değil, bölgeye hakim olmak”

İran’ın siyasi ve askeri hedeflerinin değiştiğini savunan Weichert, çatışmanın ilk aşamalarında temel amacın yönetimin varlığını korumak olduğunu, ancak bunun başarıldığına inanan Tahran’ın şimdi bölgesel düzeni değiştirmeye çalıştığını söyledi.

Weichert, “İran’ın hedefi artık çok açık. Başlangıçta İran açısından zafer, yönetimin hayatta kalması demekti ve bunu zaten başardılar. Şimdi bölgedeki yolun kurallarını yeniden yazmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’daki düzeni, ABD sonrasına ait bir düzene çevirmek istiyorlar. En azından İran’ın da önemli güç merkezlerinden biri olduğu, birden fazla güç merkezine dayanan bir sistem kurmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla hedef artık yalnızca hayatta kalmak değil, hakimiyet. Bölgeye askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan hakim olmak istiyorlar” ifadelerini kullandı.

Nawfal, aynı gün görüştüğü başka bir uzmanın da İran’ın hayatta kalma aşamasından hakimiyet kurma aşamasına geçtiğini söylediğini aktarınca Weichert, bu değerlendirmeye bütünüyle katıldığını belirtti. Weichert ayrıca İran doğumlu ABD’li akademisyen Arta Moeini ile yaptığı görüşmede de benzer bir değerlendirme duyduğunu söyledi.

Moeini’nin İran’ın kendisini büyük güçlerden biri olarak göstermek ve ABD’yi bölgeden çıkarmak istediğini anlattığını aktaran Weichert, bunun şimdiden uygulanmaya başlanan bir hedef olduğunu ifade etti. İran’ın Apache helikopterine saldırmasının da ABD’nin askeri itibarını hedefleyen sembolik bir eylem olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu.

Helikopterin kuyruk pervanesinin zarar görmüş olabileceğini söyleyen Weichert, görüntülere göre düşüşün görece denetimli gerçekleştiğini ve helikopterin tamamen imha edilmesi halinde içindekilerin muhtemelen kurtulamayacağını belirtti.

“Anlaşma fikri gerçek değil”

Weichert, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Fox News’e yaptığı açıklamada İran’dan çok maddeli bir plan alındığını, Başkan Donald Trump’ın planın büyük bölümüne olumlu yaklaştığını ve yakında anlaşma sağlanabileceğini söylediğini hatırlattı. Ancak Vance’in açıklamasından yaklaşık bir buçuk saat sonra Apache olayının yaşandığını belirten Weichert, Trump’ın ardından yeniden askeri karşılık mesajı verdiğine dikkati çekti.

Trump’ın olası haleflerden rahatsız olduğunu ve Vance’in 2028’de başkanlığa aday olmasını istemeyebileceğini savunan Weichert, Başkan’ın yardımcısını siyasi bakımdan zor durumda bırakmış olabileceğini söyledi. Bununla birlikte Vance’in açıklamasının daha geniş bir yanıltma girişiminin parçası olma ihtimalini de dışlamadı.

Weichert, “Anlaşma fikri gerçek değil. Burada ortak bir tutum yok. İsrail’in bir anlaşma istediğini zaten düşünmüyorum. ABD ile İran’ın da uzlaşmaya ulaşabileceğine inanmıyorum. Başkan Yardımcısı Vance’in televizyonda anlaşmaya çok yaklaşıldığı izlenimi vermesi ve kısa süre sonra yeni saldırıların başlaması, bu sürecin ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor” dedi.

Nawfal, Beyaz Saray’ın anlaşmanın yakın olduğunu açıkladığını, Trump’ın da helikopter olayını başlangıçta küçümsediğini söyledi. ABD Başkanı’nın saldırıya “zorunlu olarak” karşılık verilmesi gerektiği yönündeki ifadesinin, geniş çaplı savaş istemediğinin işareti olabileceğini belirten Nawfal, petrol fiyatlarının da 90 doların altında kaldığını kaydetti.

Weichert ise piyasaların durumu doğru değerlendirdiğinden emin olmadığını söyledi. Büyük yatırımcıların da 2008 mali krizi öncesinde konut piyasası konusunda yanıldığını hatırlatan analist, piyasa uzmanlarının olağan durumun süreceği beklentisine ve aşırı iyimserliğe kapılabileceğini ifade etti.

Weichert, “Bu kişilerin yönettiği para miktarı, yanılmayacakları anlamına gelmez. Onlar da insandır. Aşırı iyimserliğe ve normal düzenin süreceği varsayımına kapılabilirler. İçinde bulunduğumuz dönem gerçek bir düzen değişikliği anıysa, uzmanların büyük bölümü bile bunu göremeyebilir. Çünkü yaşananların alışıldık biçimde sona ereceğini umuyorlar” dedi.

“Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum”

Hürmüz Boğazı’ndaki durumu değerlendiren Weichert, ABD’nin uyguladığı faaliyetin doğrudan bir abluka değil, İran’ın daha önce başlattığı ablukaya karşı kurulmuş bir karşı abluka olduğunu söyledi. ABD’nin bu faaliyete önceden hazırlanmadığını savunan Weichert, Washington’ın diğer askeri seçeneklerle sonuç alamayınca hızlı biçimde karşılık vermek zorunda kaldığını belirtti.

Weichert’e göre ABD istihbaratı ile üst düzey askerler, savaş başlamadan önce Beyaz Saray’a, İran yönetiminin varlığının tehdit altında olduğunu düşünmesi halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği uyarısında bulundu. Ancak Trump’ın bu uyarıyı dikkate almadığını savunan Weichert, ABD ordusunun daha sonra yeterli plan ve kuvvet bulunmadan karşı abluka kurmaya çalıştığını söyledi.

Weichert, ABD Donanması’nın gerekli denetimi sağlayacak sayıda gemiye sahip olmadığını, ülkenin ciddi bir tersane ve gemi üretim krizi yaşadığını belirtti. Amerikan deniz gücünün son 80 veya 90 yılın en düşük düzeylerinden birinde olduğunu söyleyen analist, aynı kuvvetlerin dünyanın çok sayıda bölgesindeki görevlere yetişmeye çalıştığını ifade etti.

“Bu karşı abluka sızıntılıdır. Yeterli gemimiz yoktu, hala da yok. Donanma, 20. yüzyılın iki büyük savaşı arasındaki dönemden bu yana en küçük düzeylerinden birinde. ABD tarihinin en ağır tersane krizlerinden birini yaşıyor. Bütün yapmak istediklerimizi yerine getirecek kadar gemimiz bulunmuyor. Gemilerin bir bölümünün geçebilmesinin nedeni, karşı ablukayı sürdürecek yeterli savaş gemisine fiziksel olarak sahip olmamamızdır” diyen Weichert, Çin gemilerinin de büyük olasılıkla durdurulmadığını söyledi.

Nawfal, bazı gemilerin konum bildiricilerini kapatarak geçtiğini, ABD Enerji Bakanı’nın boğazdaki trafiğin “anlamlı ölçüde” arttığını söylediğini ve Washington’ın enerji fiyatlarını yükseltmemek için geçişlere göz yumuyor olabileceğini belirtti.

Weichert, Trump’ın enerji fiyatlarının yükselmesini istememesinin geçişlere izin verilmesinde etkili olabileceğini kabul etti. Ancak temel nedenlerden birinin de ABD’nin uygulamak istediği karşı ablukaya askeri bakımdan hazırlıksız olması olduğunu söyledi.

Weichert, “Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum. Bu gidişle Noel’e kadar bile açılmayabilir. İran’ın boğazı yeniden açmak için acele etmesini gerektiren bir durum yok. Amerikalıların ekonomik baskıyı kendilerinden önce hissedeceğini düşünüyorlar ve bu konuda haklı olabilirler” ifadelerini kullandı.

“ABD’nin seferi savaş modeli çöküyor”

ABD’nin İran karşısındaki askeri seçeneklerinin önemli ölçüde tükendiğini savunan Weichert, Washington’ın kullandığı kuvvetin siyasi hedefleri değiştirmeye yetmediğini söyledi. İran yönetiminin ABD ordusundan eskisi kadar çekinmediğini belirten analist, Tahran’ın Washington’ın rejim değişikliği, nükleer silahsızlandırma ve füze kapasitesini ortadan kaldırma hedeflerine ulaşamadığını gördüğünü ifade etti.

Weichert, “İranlılar, getirdiğimiz bütün askeri donanıma rağmen hedeflerimize ulaşamadığımızı görüyor. Trump’ın çıkış yolu aradığını düşünüyorlar. Aynı zamanda ABD ordusunun kendilerine karşı kullanılabilecek geleneksel seçenekleri büyük ölçüde tükettiğine inanıyorlar. Bu nedenle artık bizden eskisi kadar korkmuyor ve bize eskisi kadar saygı duymuyorlar. Süreci kendilerinin yönettiğini düşünüyorlar” dedi.

ABD’nin siyasi hedefleri arasında İran’da yönetim değişikliği, nükleer kapasitenin ortadan kaldırılması, balistik füze ve insansız hava aracı tehdidinin sona erdirilmesi, İran Deniz ve Hava Kuvvetlerinin etkisizleştirilmesi bulunduğunu söyleyen Weichert, bu amaçların hiçbirine ulaşılamadığını savundu.

Weichert, savaşın siyasi hedeflere ulaşmanın aracı olduğunu belirterek, “Daha büyük bir silah kullanmak, siyasi sonucu değiştirmiyorsa sizi daha güçlü göstermez. Tam tersine, daha büyük kuvvet kullanıp yine sonuç alamadığınızda dünyanın geri kalanı askeri gücünüzün siyasi sonuç üretemediğini görür. Bu nedenle, sonucu kendi lehinize değiştireceğinize ilişkin güçlü bir ihtimal yoksa çatışmayı yükseltmemelisiniz” ifadelerini kullandı.

İran ve İsrail’in çatışmayı varoluşsal gördüğünü, ancak ABD açısından aynı durumun geçerli olmadığını belirten Weichert, “İran için bu ölüm kalım meselesi. İsrail de en azından kendi değerlendirmesine göre aynı biçimde görüyor. ABD içinse bu bir varoluş mücadelesi değil. ABD Ortadoğu’daki konumunun tamamını kaybetse bile Batı Yarımküre’de ve Hint-Pasifik bölgesinde gücünü sürdürür. Sonuçta daha fazla önem veren taraf kazanır” dedi.

Weichert, İran’daki hava savunma sistemleri ve radarların hedef alındığına ilişkin haberlerin, daha geniş bir hava harekatı öncesindeki hazırlık faaliyetlerine benzediğini de söyledi. Keşm Adası’nın savaşın ilk haftalarında deniz denetimi amacıyla asker çıkarılması düşünülen bölgelerden biri olduğunu belirten Weichert, böyle bir harekatın Çanakkale Savaşı’ndaki çıkarmalara benzer ağır sonuçlar doğurabileceği yönünde askeri değerlendirmeler duyduğunu aktardı.

“Bu, çok daha geniş bir hava harekatı öncesinde alanı hazırlamaya yönelik faaliyetlere benziyor. Kesin olarak kara veya denizden çıkarma yapılacağını söylemiyorum. Fakat Keşm Adası’nın yeniden hedef alınması, daha büyük bir harekat ihtimalini düşünmeyi gerektiriyor” diyen Weichert, Trump’ın süreci bütünüyle denetlemediğini ve çatışma basamaklarında yukarı doğru çekildiğini savundu.

Weichert, İran’daki savaşın Çin ile Tayvan konusunda yaşanabilecek olası bir çatışmanın küçük ölçekli bir örneği olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Burada gördüğünüz her şey, Çin ile Tayvan nedeniyle çıkabilecek bir savaşın nasıl görüneceğinin küçük ölçekli bir görüntüsüdür. ABD ordusunun seferi savaş modelinin çöküşünü izliyoruz. Askeri gücümüzle stratejik hedeflerimizi gerçekleştiremiyoruz. Zayıf görünmemizin nedeni, karşı karşıya olduğumuz yıpratma savaşını hedef ülkenin yakın çevresinde sürdürebilecek yapıya sahip olmamamızdır.”

“Yanlış anlama denetimsiz tırmanmaya yol açabilir”

Mülakatın ilerleyen bölümünde Nawfal, İran’ın batısındaki Nihavend ve Hemedan çevresinde, ayrıca Keşm Adası ile Bender Abbas yakınlarında yeni patlama haberleri geldiğini aktardı. Saldırıların ikinci dalgasının başladığını belirten Nawfal, İran’ın Körfez ülkelerine daha ağır bir karşılık verebileceğini söyledi.

Weichert, saldırıların kapsamının henüz bilinmediğini, ancak İran’ın daha geniş çaplı bir misilleme yapmasını beklediğini ifade etti. Arap ülkelerindeki askeri tesislerin veya İsrail’in hedef alınabileceğini belirten Weichert, yeni bir insansız hava aracı ve füze dalgası ihtimalini öne çıkardı.

Su tesislerinin vurulduğuna ilişkin haberin doğru olması halinde, İran’ın Körfez ülkeleri veya İsrail’deki deniz suyunu arıtma tesislerini hedef alabileceği uyarısında bulunan Weichert, böyle bir saldırının savaşın en yoğun döneminde bile büyük ölçüde kaçınılan bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini söyledi.

Weichert, “Şimdi çok daha büyük ve geniş kapsamlı bir saldırı dizisi bekliyorum. İran Arap ülkelerini hedef alabilir veya İsrail’i daha ağır vurmayı seçebilir. Her durumda karşılık vermek zorunda olduklarını düşünüyorlar. Her misillemede, taraflardan biri bunun önceden belirlenmiş ve ölçülü bir karşılık olduğunu düşünse bile hata ve yanlış yorumlama ihtimali büyür. Gerçek tehlike, yanlış anlamadan doğan denetimsiz askeri tırmanmadır” ifadelerini kullandı.

Saldırıların önceden kararlaştırılmış, tarafların birbirine sınırlı karşılıklar verip çatışmayı sonlandırdığı bir düzen içinde gerçekleşmediğini savunan Weichert, sürecin büyük ölçüde denetimden çıktığını söyledi.

“Bu süreci artık kimsenin denetlediğini düşünmüyorum”

Weichert, “Bunun, ‘Ben burayı vurayım, sen de şurayı vur, sonra günü kapatalım’ biçiminde önceden düzenlenmiş bir karşılık alışverişi olduğunu düşünmüyorum. Bana göre bütün süreç rayından çıktı. Belki İranlılar dışında artık kimsenin bunu denetlediğini düşünmüyorum. İranlılar ise çatışma düzeyini yükseltmek istiyor olabilir çünkü Amerikalılarla İsraillileri yenebileceklerine inanıyorlar” dedi.

Diplomatik görüşmeler sürerken askeri baskının artırılmasının savaşlarda olağan olduğunu kabul eden Weichert, Trump yönetiminin görüşmeleri yalnızca baskı kurma aracı olarak değil, daha geniş askeri saldırıları gizleyen bir yanıltma yöntemi olarak kullandığını savundu. Şubat ayında İran ile müzakere edildiği söylenirken yönetimin üst kademesini hedef alan saldırılar düzenlendiğini belirten Weichert, bunun başka ülkelerin de ABD’nin diplomatik tekliflerine güvenmesini zorlaştıracağını söyledi.

Weichert, “Geçen yıl boyunca Trump yönetimi, diplomatik görüşmeleri daha geniş askeri faaliyetler için yanıltma aracı olarak kullanma eğilimi gösterdi. Şubat ayında Tahran yönetimiyle görüşmemiz gerekiyordu; ardından bombalar düştü ve yönetimin başını hedef alan bir saldırı yapıldı. Böyle davranabilirsiniz, savaşta kirli yöntemler kullanılır. Fakat bunun dünya çapında diplomasi üzerinde caydırıcı bir etkisi olur. Diğer ülkeler, ‘Amerikalılar gerçekten görüşmek mi istiyor, yoksa bizi daha kolay öldürebilecekleri bir konuma mı getirmeye çalışıyor?’ diye düşünür” ifadelerini kullandı.

Rusya’nın da bu gelişmeleri izleyerek Trump yönetiminden gelecek gelecekteki müzakere çağrılarına daha az güvenebileceğini savunan Weichert, büyük bir gücün sürekli bu yöntemle hareket etmesine gerek olmadığını söyledi.

Mülakatın sonunda Nawfal, İran’ın ikinci saldırı dalgasına nasıl karşılık vereceğini yeniden sordu. Weichert, önündeki 24 ila 48 saatin belirleyici olacağını, hedeflerin ve saldırıların gerçek boyutunun bu sürede daha iyi anlaşılabileceğini ifade etti.

Weichert, “İran’ın çok büyük bir karşılık vereceğini düşünüyorum. Yeni bir füze ve insansız hava aracı dalgası görebiliriz. Arap ülkelerindeki hedefleri veya İsrail’i vurabilirler. Su tesislerinin gerçekten hedef alındığı ortaya çıkarsa, deniz suyunu arıtma tesisleri için ciddi biçimde kaygılanırım. En büyük risk, taraflardan birinin verdiği mesajın diğer tarafça farklı anlaşılması ve hiç kimsenin durduramayacağı bir tırmanma sürecinin başlamasıdır” dedi.

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.

Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.

“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”

Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.

Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.

Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.

“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”

Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.

Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.

“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”

Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.

Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.

Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”

Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.

Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.

Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”

Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.

“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”

Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.

Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.

Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.

Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.

Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Yayınlanma

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.

Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.

Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.

“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”

Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.

Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”

Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:

“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”

“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”

Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:

“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”

Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”

“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”

Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:

“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”

Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.

Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”

“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”

Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.

Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:

“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”

“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”

Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:

“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”

Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:

“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”

“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”

Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:

“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”

Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”

Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English