Dünya Basını
Analist Weichert: İran’ın hedefi artık hayatta kalmak değil, bölgede hakimiyet kurmak

ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti Brandon Weichert, İran ile ABD arasında bir anlaşmaya varılacağına inanmadığını söyledi. İran’ın hedefinin rejimin varlığını korumaktan bölgesel düzeni değiştirmeye yöneldiğini belirten Weichert, karşılıklı saldırıların yanlış hesaplama nedeniyle denetimsiz bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısında bulundu.
ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti, yazar ve eski Kongre çalışanı Brandon J. Weichert, girişimci, yayıncı, siyasi yorumcu ve çevrim içi program sunucusu Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında yürütüldüğü belirtilen diplomatik temasların bir anlaşmayla sonuçlanacağına inanmadığını söyledi.
The Weichert Report adlı yayın platformunu yöneten ve ulusal güvenlik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Weichert, İran’ın artık yalnızca yönetimin varlığını sürdürmesini sağlamaya çalışmadığını, Ortadoğu’daki siyasi ve askeri düzeni kendi lehine değiştirmeyi hedeflediğini ifade etti.
X platformundaki geniş katılımlı yayınlarıyla tanınan Lübnan doğumlu Avustralyalı girişimci Nawfal ise mülakat boyunca sahadan ve çeşitli medya kuruluşlarından gelen haberleri aktararak Weichert’e İran’ın bir ABD Apache helikopterini düşürdüğüne ilişkin açıklamaları, ABD’nin İran’a düzenlediği saldırıları, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve olası misilleme senaryolarını sordu.
Mülakatta, İranlı yetkililerin Apache helikopterinin düşürülmesine ilişkin sözleri de ele alındı. Nawfal, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai’ye atfedilen açıklamada, deniz ablukasının bir savaş faaliyeti olarak tanımlandığını ve İran’ın buna karşılık verdiğinin söylendiğini aktardı.
Rızai’nin, helikopteri düşüren kişiyi övdüğünü ve olası saldırganın adını Nadir Mehdevi olarak verdiğini belirten Nawfal, bu sözlerin İran’ın olayın sorumluluğunu fiilen üstlendiği anlamına geldiğini ifade etti.
Weichert de aktarılan sözlerin İran’ın sorumluluğunu kabul etmeye yaklaştığını düşündürdüğünü söyledi. Ancak olayın bütün ayrıntılarının hiçbir zaman kesin biçimde öğrenilemeyebileceğini belirten Weichert, helikopterin gerçekten İran tarafından düşürülmüş olması halinde bunun Tahran yönetiminin bir anlaşmaya ulaşma konusunda ciddi olmadığına işaret edeceğini savundu.
“İranlılar artık sürücü koltuğunda”
Weichert, “İranlılar bu Apache helikopterini gerçekten düşürdüyse, ki bunu bilmiyoruz ve olayın arkasındaki gerçeği muhtemelen hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz, bir anlaşma konusunda onların da hiçbir zaman gerçekten ciddi olmadığını düşünürüm. Neden ciddi olsunlar? Şu anda sürücü koltuğunda olan taraf onlar. Bu süreci yöneten İranlılar. Amerikalılar kesinlikle yönetmiyor. İsrailliler hayatta kalmaya çalışır gibi çırpınıyor. Buna karşılık İranlılar, bütün süreç boyunca dikkate değer ölçüde denetim sahibi olduklarını gösterdiler” ifadelerini kullandı.
Nawfal, İran’ın Kuveyt ve Bahreyn’deki hava üslerine çok sayıda füze gönderdiğini ve bir helikopteri düşürmesinin artık ölçülü bir karşılık sayılamayacağını söyledi. İran’ın karşılıklarını bire birin üzerinde bir oranla vereceğini açıkladığını belirten Nawfal, bu tutumun anlaşma ihtimalini tehlikeye attığını ve Tahran’ın daha saldırgan bir çizgiye geçtiğini düşündüğünü ifade etti.
Weichert ise İran, İsrail ve ABD’nin hiçbirinin anlaşmaya ulaşmak konusunda yeterince ciddi olmadığı görüşünü dile getirdi. Trump yönetiminin diplomasi konusunda tutarlı davranmadığını savunan Weichert, ABD’nin büyük bir güç olarak istikrarlı ve öngörülebilir davranması gerektiğini, ancak Beyaz Saray’ın birbirini izleyen günlerde farklı mesajlar verdiğini söyledi.
Weichert, “İranlıların bir ölçüde ABD ile uğraşmaktan bıktığını düşünüyorum. Bazı yönlerden onları suçlayamıyorum çünkü bu yönetim diplomasiye yaklaşımında son derece dengesiz davrandı. Biz büyük gücüz; bu nedenle her zaman çılgınca hareket etmemize gerek yok. İstikrarlı, akılcı ve tutarlı bir ses olabiliriz. ABD’nin geleneksel olarak oynadığı rol de buydu. Fakat Trump yönetimi, bir günden diğerine tutarlı bir çizgiyi bile koruyamayan bir yönetim görüntüsü veriyor. Bu, öngörülemezlik üzerinden caydırıcılık kurma yaklaşımı değil; Beyaz Saray’ın sorumsuz liderliğidir” dedi.
Weichert’e göre İran yönetimi, diplomatik anlaşma elde edemeyeceği sonucuna varmış olabilir. İran’ın aynı zamanda çatışmanın gidişatında üstün konumda olduğunu düşündüğünü belirten analist, Tahran’ın daha yüksek bir çatışma düzeyinin kendisine yarar sağlayıp sağlamayacağını sınamaya yöneldiğini ifade etti.
“Anlaşma elde edemeyeceklerini düşünüyorlar”
Weichert, “İranlıların şu sonuca vardığını düşünüyorum: Birincisi, anlaşma elde edemeyecekler çünkü kendilerine hiçbir zaman anlaşma sunulmayacak. Tahran’da bunu fark ettiklerini düşünüyorum. İkincisi, zaten süreci yöneten taraf olduklarını görüyorlar. Bu nedenle, ‘Tırmanma basamaklarında yukarı çıkarsak ne olur, bundan yarar mı görürüz yoksa zarar mı görürüz?’ diye sınama yapıyor olabilirler. ABD’nin İran’da gerçekleştirdiği son saldırılar ilgi çekici olabilir, ancak bunların İran’ın direncini kıracak ölçekte olduğunu düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.
Mülakat sırasında Nawfal, İran’daki bir gazeteciye dayandırılan haberde, ABD saldırılarının Bamani bölgesindeki iki su deposunu vurduğu ve bölgenin içme suyu kaynağının kesildiğinin belirtildiğini söyledi. Bu bilgi bağımsız biçimde doğrulanmazken Weichert, doğru olması durumunda İran’ın yeni bir misillemeye yönelme ihtimalinin artacağını belirtti.
Weichert, İran yönetiminin altyapı tesislerinin hedef alınmasını daha önce kırmızı çizgi olarak tanımladığını hatırlattı. İsrail’in petrokimya tesislerinden birini vurduğuna ilişkin daha önceki görüşmelerini anımsatan Weichert, su altyapısına yönelik bir saldırının Tahran’da çatışmayı kendi iradesiyle daha yüksek bir düzeye çıkarma düşüncesini güçlendirebileceğini söyledi.
Weichert, “İran’ın tırmanma mantığı şöyle olabilir: Amerikalılar ve İsrailliler karşısında hiçbir ilerleme sağlayamıyoruz, şu anda bizi ciddiye almıyorlar. Çatışmayı kendi irademizle daha yüksek bir düzeye çıkarır, riskleri büyütür ve bu düzeyde büyük zarar verebildiğimizi gösterirsek belki oradan bir gerilimi azaltma sürecine ulaşabiliriz. Ancak bunun da işe yarayacağını düşünmüyorum” dedi.
Tarafların aynı gelişmeleri aynı biçimde değerlendirmediğini belirten Weichert, çatışmayı artırarak karşı tarafı gerilimi azaltmaya zorlamaya dayanan yaklaşımın son derece tehlikeli olduğunu söyledi. Böyle bir yöntemin işleyebilmesi için bütün tarafların birbirinin mantığını anlaması gerektiğini kaydeden Weichert, İran, İsrail ve ABD’nin aynı değerlendirme çerçevesine sahip olmadığını ifade etti.
“Yalnızca el yükselteceğiz, sonunda nereye varacağımız bilinmiyor”
Weichert, “Çatışmayı artırarak gerilimi azaltma mantığı çok tehlikelidir çünkü karşı tarafın hangi mantıkla hareket ettiğinizi belirli ölçüde anlamasını gerektirir. İran, İsrail ve ABD’nin aynı sayfada olduğunu düşünmüyorum. Kendilerine ulaşan bilgileri de aynı şekilde değerlendirmiyorlar. Bu nedenle böyle bir yöntemin mümkün olduğuna inanmıyorum. Yapacağımız tek şey çatışma düzeyini tekrar tekrar yükseltmek olur. Bunun sonunda nereye varacağımızı kimse bilmiyor. Daha önce konuştuğumuz en kötü senaryoya kadar ilerleyebiliriz” ifadelerini kullandı.
Nawfal, Ukrayna’da insansız hava aracı ekiplerini yönettiğini, desteklediğini ve eğittiğini söylediği Malcolm Nance’in, hareket halindeki bir helikopterin belirli bir bölümünü hassas biçimde hedeflemenin kolay olmadığını anlattığını aktardı. Nance’in değerlendirmesine göre Apache helikopterine yönelik saldırı, pilotları öldürme ihtimalini göze alan bir saldırıydı.
Weichert, bu değerlendirmeye katıldığını ve saldırının gerilimi artırıcı nitelikte olduğunu söyledi. İranlı karar vericilerin artık bir anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıklarını düşündüğünü belirten analist, bu aşamadan sonra tarafların daha ağır sonuçlar doğurabilecek eylemlere yönelebileceğini kaydetti.
Weichert, Apache helikopterinin önceden belirlenmiş bir hedef olmayabileceğini, İran güçlerinin bölgede karşılarına çıkan bir fırsatı değerlendirmiş olabileceğini söyledi. Helikopterin İran’a ait bir insansız hava aracının yakınında bulunmuş olabileceğini belirten Weichert, saldırının Tahran’ın daha yüksek çatışma düzeylerinin sonuçlarını sınama girişiminin parçası olabileceğini ifade etti.
Weichert, “Bence Apache helikopterini önceden belirlenmiş bir hedef olarak seçmediler. Helikopteri kendi insansız hava araçlarının yakınında gördüler ve ‘Bunu düşürüp düşüremeyeceğimizi deneyelim’ diye düşündüler. Bunu yaptılar ve şans eseri pilotlar kurtuldu. Bana göre bu, karşılarına çıkan bir fırsat hedefiydi. İranlılar artık anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıkları için, daha yüksek bir çatışma düzeyinin nasıl sonuç vereceğini sınamaya başladılar” dedi.
“Hedef artık hayatta kalmak değil, bölgeye hakim olmak”
İran’ın siyasi ve askeri hedeflerinin değiştiğini savunan Weichert, çatışmanın ilk aşamalarında temel amacın yönetimin varlığını korumak olduğunu, ancak bunun başarıldığına inanan Tahran’ın şimdi bölgesel düzeni değiştirmeye çalıştığını söyledi.
Weichert, “İran’ın hedefi artık çok açık. Başlangıçta İran açısından zafer, yönetimin hayatta kalması demekti ve bunu zaten başardılar. Şimdi bölgedeki yolun kurallarını yeniden yazmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’daki düzeni, ABD sonrasına ait bir düzene çevirmek istiyorlar. En azından İran’ın da önemli güç merkezlerinden biri olduğu, birden fazla güç merkezine dayanan bir sistem kurmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla hedef artık yalnızca hayatta kalmak değil, hakimiyet. Bölgeye askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan hakim olmak istiyorlar” ifadelerini kullandı.
Nawfal, aynı gün görüştüğü başka bir uzmanın da İran’ın hayatta kalma aşamasından hakimiyet kurma aşamasına geçtiğini söylediğini aktarınca Weichert, bu değerlendirmeye bütünüyle katıldığını belirtti. Weichert ayrıca İran doğumlu ABD’li akademisyen Arta Moeini ile yaptığı görüşmede de benzer bir değerlendirme duyduğunu söyledi.
Moeini’nin İran’ın kendisini büyük güçlerden biri olarak göstermek ve ABD’yi bölgeden çıkarmak istediğini anlattığını aktaran Weichert, bunun şimdiden uygulanmaya başlanan bir hedef olduğunu ifade etti. İran’ın Apache helikopterine saldırmasının da ABD’nin askeri itibarını hedefleyen sembolik bir eylem olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu.
Helikopterin kuyruk pervanesinin zarar görmüş olabileceğini söyleyen Weichert, görüntülere göre düşüşün görece denetimli gerçekleştiğini ve helikopterin tamamen imha edilmesi halinde içindekilerin muhtemelen kurtulamayacağını belirtti.
“Anlaşma fikri gerçek değil”
Weichert, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Fox News’e yaptığı açıklamada İran’dan çok maddeli bir plan alındığını, Başkan Donald Trump’ın planın büyük bölümüne olumlu yaklaştığını ve yakında anlaşma sağlanabileceğini söylediğini hatırlattı. Ancak Vance’in açıklamasından yaklaşık bir buçuk saat sonra Apache olayının yaşandığını belirten Weichert, Trump’ın ardından yeniden askeri karşılık mesajı verdiğine dikkati çekti.
Trump’ın olası haleflerden rahatsız olduğunu ve Vance’in 2028’de başkanlığa aday olmasını istemeyebileceğini savunan Weichert, Başkan’ın yardımcısını siyasi bakımdan zor durumda bırakmış olabileceğini söyledi. Bununla birlikte Vance’in açıklamasının daha geniş bir yanıltma girişiminin parçası olma ihtimalini de dışlamadı.
Weichert, “Anlaşma fikri gerçek değil. Burada ortak bir tutum yok. İsrail’in bir anlaşma istediğini zaten düşünmüyorum. ABD ile İran’ın da uzlaşmaya ulaşabileceğine inanmıyorum. Başkan Yardımcısı Vance’in televizyonda anlaşmaya çok yaklaşıldığı izlenimi vermesi ve kısa süre sonra yeni saldırıların başlaması, bu sürecin ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor” dedi.
Nawfal, Beyaz Saray’ın anlaşmanın yakın olduğunu açıkladığını, Trump’ın da helikopter olayını başlangıçta küçümsediğini söyledi. ABD Başkanı’nın saldırıya “zorunlu olarak” karşılık verilmesi gerektiği yönündeki ifadesinin, geniş çaplı savaş istemediğinin işareti olabileceğini belirten Nawfal, petrol fiyatlarının da 90 doların altında kaldığını kaydetti.
Weichert ise piyasaların durumu doğru değerlendirdiğinden emin olmadığını söyledi. Büyük yatırımcıların da 2008 mali krizi öncesinde konut piyasası konusunda yanıldığını hatırlatan analist, piyasa uzmanlarının olağan durumun süreceği beklentisine ve aşırı iyimserliğe kapılabileceğini ifade etti.
Weichert, “Bu kişilerin yönettiği para miktarı, yanılmayacakları anlamına gelmez. Onlar da insandır. Aşırı iyimserliğe ve normal düzenin süreceği varsayımına kapılabilirler. İçinde bulunduğumuz dönem gerçek bir düzen değişikliği anıysa, uzmanların büyük bölümü bile bunu göremeyebilir. Çünkü yaşananların alışıldık biçimde sona ereceğini umuyorlar” dedi.
“Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum”
Hürmüz Boğazı’ndaki durumu değerlendiren Weichert, ABD’nin uyguladığı faaliyetin doğrudan bir abluka değil, İran’ın daha önce başlattığı ablukaya karşı kurulmuş bir karşı abluka olduğunu söyledi. ABD’nin bu faaliyete önceden hazırlanmadığını savunan Weichert, Washington’ın diğer askeri seçeneklerle sonuç alamayınca hızlı biçimde karşılık vermek zorunda kaldığını belirtti.
Weichert’e göre ABD istihbaratı ile üst düzey askerler, savaş başlamadan önce Beyaz Saray’a, İran yönetiminin varlığının tehdit altında olduğunu düşünmesi halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği uyarısında bulundu. Ancak Trump’ın bu uyarıyı dikkate almadığını savunan Weichert, ABD ordusunun daha sonra yeterli plan ve kuvvet bulunmadan karşı abluka kurmaya çalıştığını söyledi.
Weichert, ABD Donanması’nın gerekli denetimi sağlayacak sayıda gemiye sahip olmadığını, ülkenin ciddi bir tersane ve gemi üretim krizi yaşadığını belirtti. Amerikan deniz gücünün son 80 veya 90 yılın en düşük düzeylerinden birinde olduğunu söyleyen analist, aynı kuvvetlerin dünyanın çok sayıda bölgesindeki görevlere yetişmeye çalıştığını ifade etti.
“Bu karşı abluka sızıntılıdır. Yeterli gemimiz yoktu, hala da yok. Donanma, 20. yüzyılın iki büyük savaşı arasındaki dönemden bu yana en küçük düzeylerinden birinde. ABD tarihinin en ağır tersane krizlerinden birini yaşıyor. Bütün yapmak istediklerimizi yerine getirecek kadar gemimiz bulunmuyor. Gemilerin bir bölümünün geçebilmesinin nedeni, karşı ablukayı sürdürecek yeterli savaş gemisine fiziksel olarak sahip olmamamızdır” diyen Weichert, Çin gemilerinin de büyük olasılıkla durdurulmadığını söyledi.
Nawfal, bazı gemilerin konum bildiricilerini kapatarak geçtiğini, ABD Enerji Bakanı’nın boğazdaki trafiğin “anlamlı ölçüde” arttığını söylediğini ve Washington’ın enerji fiyatlarını yükseltmemek için geçişlere göz yumuyor olabileceğini belirtti.
Weichert, Trump’ın enerji fiyatlarının yükselmesini istememesinin geçişlere izin verilmesinde etkili olabileceğini kabul etti. Ancak temel nedenlerden birinin de ABD’nin uygulamak istediği karşı ablukaya askeri bakımdan hazırlıksız olması olduğunu söyledi.
Weichert, “Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum. Bu gidişle Noel’e kadar bile açılmayabilir. İran’ın boğazı yeniden açmak için acele etmesini gerektiren bir durum yok. Amerikalıların ekonomik baskıyı kendilerinden önce hissedeceğini düşünüyorlar ve bu konuda haklı olabilirler” ifadelerini kullandı.
“ABD’nin seferi savaş modeli çöküyor”
ABD’nin İran karşısındaki askeri seçeneklerinin önemli ölçüde tükendiğini savunan Weichert, Washington’ın kullandığı kuvvetin siyasi hedefleri değiştirmeye yetmediğini söyledi. İran yönetiminin ABD ordusundan eskisi kadar çekinmediğini belirten analist, Tahran’ın Washington’ın rejim değişikliği, nükleer silahsızlandırma ve füze kapasitesini ortadan kaldırma hedeflerine ulaşamadığını gördüğünü ifade etti.
Weichert, “İranlılar, getirdiğimiz bütün askeri donanıma rağmen hedeflerimize ulaşamadığımızı görüyor. Trump’ın çıkış yolu aradığını düşünüyorlar. Aynı zamanda ABD ordusunun kendilerine karşı kullanılabilecek geleneksel seçenekleri büyük ölçüde tükettiğine inanıyorlar. Bu nedenle artık bizden eskisi kadar korkmuyor ve bize eskisi kadar saygı duymuyorlar. Süreci kendilerinin yönettiğini düşünüyorlar” dedi.
ABD’nin siyasi hedefleri arasında İran’da yönetim değişikliği, nükleer kapasitenin ortadan kaldırılması, balistik füze ve insansız hava aracı tehdidinin sona erdirilmesi, İran Deniz ve Hava Kuvvetlerinin etkisizleştirilmesi bulunduğunu söyleyen Weichert, bu amaçların hiçbirine ulaşılamadığını savundu.
Weichert, savaşın siyasi hedeflere ulaşmanın aracı olduğunu belirterek, “Daha büyük bir silah kullanmak, siyasi sonucu değiştirmiyorsa sizi daha güçlü göstermez. Tam tersine, daha büyük kuvvet kullanıp yine sonuç alamadığınızda dünyanın geri kalanı askeri gücünüzün siyasi sonuç üretemediğini görür. Bu nedenle, sonucu kendi lehinize değiştireceğinize ilişkin güçlü bir ihtimal yoksa çatışmayı yükseltmemelisiniz” ifadelerini kullandı.
İran ve İsrail’in çatışmayı varoluşsal gördüğünü, ancak ABD açısından aynı durumun geçerli olmadığını belirten Weichert, “İran için bu ölüm kalım meselesi. İsrail de en azından kendi değerlendirmesine göre aynı biçimde görüyor. ABD içinse bu bir varoluş mücadelesi değil. ABD Ortadoğu’daki konumunun tamamını kaybetse bile Batı Yarımküre’de ve Hint-Pasifik bölgesinde gücünü sürdürür. Sonuçta daha fazla önem veren taraf kazanır” dedi.
Weichert, İran’daki hava savunma sistemleri ve radarların hedef alındığına ilişkin haberlerin, daha geniş bir hava harekatı öncesindeki hazırlık faaliyetlerine benzediğini de söyledi. Keşm Adası’nın savaşın ilk haftalarında deniz denetimi amacıyla asker çıkarılması düşünülen bölgelerden biri olduğunu belirten Weichert, böyle bir harekatın Çanakkale Savaşı’ndaki çıkarmalara benzer ağır sonuçlar doğurabileceği yönünde askeri değerlendirmeler duyduğunu aktardı.
“Bu, çok daha geniş bir hava harekatı öncesinde alanı hazırlamaya yönelik faaliyetlere benziyor. Kesin olarak kara veya denizden çıkarma yapılacağını söylemiyorum. Fakat Keşm Adası’nın yeniden hedef alınması, daha büyük bir harekat ihtimalini düşünmeyi gerektiriyor” diyen Weichert, Trump’ın süreci bütünüyle denetlemediğini ve çatışma basamaklarında yukarı doğru çekildiğini savundu.
Weichert, İran’daki savaşın Çin ile Tayvan konusunda yaşanabilecek olası bir çatışmanın küçük ölçekli bir örneği olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Burada gördüğünüz her şey, Çin ile Tayvan nedeniyle çıkabilecek bir savaşın nasıl görüneceğinin küçük ölçekli bir görüntüsüdür. ABD ordusunun seferi savaş modelinin çöküşünü izliyoruz. Askeri gücümüzle stratejik hedeflerimizi gerçekleştiremiyoruz. Zayıf görünmemizin nedeni, karşı karşıya olduğumuz yıpratma savaşını hedef ülkenin yakın çevresinde sürdürebilecek yapıya sahip olmamamızdır.”
“Yanlış anlama denetimsiz tırmanmaya yol açabilir”
Mülakatın ilerleyen bölümünde Nawfal, İran’ın batısındaki Nihavend ve Hemedan çevresinde, ayrıca Keşm Adası ile Bender Abbas yakınlarında yeni patlama haberleri geldiğini aktardı. Saldırıların ikinci dalgasının başladığını belirten Nawfal, İran’ın Körfez ülkelerine daha ağır bir karşılık verebileceğini söyledi.
Weichert, saldırıların kapsamının henüz bilinmediğini, ancak İran’ın daha geniş çaplı bir misilleme yapmasını beklediğini ifade etti. Arap ülkelerindeki askeri tesislerin veya İsrail’in hedef alınabileceğini belirten Weichert, yeni bir insansız hava aracı ve füze dalgası ihtimalini öne çıkardı.
Su tesislerinin vurulduğuna ilişkin haberin doğru olması halinde, İran’ın Körfez ülkeleri veya İsrail’deki deniz suyunu arıtma tesislerini hedef alabileceği uyarısında bulunan Weichert, böyle bir saldırının savaşın en yoğun döneminde bile büyük ölçüde kaçınılan bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini söyledi.
Weichert, “Şimdi çok daha büyük ve geniş kapsamlı bir saldırı dizisi bekliyorum. İran Arap ülkelerini hedef alabilir veya İsrail’i daha ağır vurmayı seçebilir. Her durumda karşılık vermek zorunda olduklarını düşünüyorlar. Her misillemede, taraflardan biri bunun önceden belirlenmiş ve ölçülü bir karşılık olduğunu düşünse bile hata ve yanlış yorumlama ihtimali büyür. Gerçek tehlike, yanlış anlamadan doğan denetimsiz askeri tırmanmadır” ifadelerini kullandı.
Saldırıların önceden kararlaştırılmış, tarafların birbirine sınırlı karşılıklar verip çatışmayı sonlandırdığı bir düzen içinde gerçekleşmediğini savunan Weichert, sürecin büyük ölçüde denetimden çıktığını söyledi.
“Bu süreci artık kimsenin denetlediğini düşünmüyorum”
Weichert, “Bunun, ‘Ben burayı vurayım, sen de şurayı vur, sonra günü kapatalım’ biçiminde önceden düzenlenmiş bir karşılık alışverişi olduğunu düşünmüyorum. Bana göre bütün süreç rayından çıktı. Belki İranlılar dışında artık kimsenin bunu denetlediğini düşünmüyorum. İranlılar ise çatışma düzeyini yükseltmek istiyor olabilir çünkü Amerikalılarla İsraillileri yenebileceklerine inanıyorlar” dedi.
Diplomatik görüşmeler sürerken askeri baskının artırılmasının savaşlarda olağan olduğunu kabul eden Weichert, Trump yönetiminin görüşmeleri yalnızca baskı kurma aracı olarak değil, daha geniş askeri saldırıları gizleyen bir yanıltma yöntemi olarak kullandığını savundu. Şubat ayında İran ile müzakere edildiği söylenirken yönetimin üst kademesini hedef alan saldırılar düzenlendiğini belirten Weichert, bunun başka ülkelerin de ABD’nin diplomatik tekliflerine güvenmesini zorlaştıracağını söyledi.
Weichert, “Geçen yıl boyunca Trump yönetimi, diplomatik görüşmeleri daha geniş askeri faaliyetler için yanıltma aracı olarak kullanma eğilimi gösterdi. Şubat ayında Tahran yönetimiyle görüşmemiz gerekiyordu; ardından bombalar düştü ve yönetimin başını hedef alan bir saldırı yapıldı. Böyle davranabilirsiniz, savaşta kirli yöntemler kullanılır. Fakat bunun dünya çapında diplomasi üzerinde caydırıcı bir etkisi olur. Diğer ülkeler, ‘Amerikalılar gerçekten görüşmek mi istiyor, yoksa bizi daha kolay öldürebilecekleri bir konuma mı getirmeye çalışıyor?’ diye düşünür” ifadelerini kullandı.
Rusya’nın da bu gelişmeleri izleyerek Trump yönetiminden gelecek gelecekteki müzakere çağrılarına daha az güvenebileceğini savunan Weichert, büyük bir gücün sürekli bu yöntemle hareket etmesine gerek olmadığını söyledi.
Mülakatın sonunda Nawfal, İran’ın ikinci saldırı dalgasına nasıl karşılık vereceğini yeniden sordu. Weichert, önündeki 24 ila 48 saatin belirleyici olacağını, hedeflerin ve saldırıların gerçek boyutunun bu sürede daha iyi anlaşılabileceğini ifade etti.
Weichert, “İran’ın çok büyük bir karşılık vereceğini düşünüyorum. Yeni bir füze ve insansız hava aracı dalgası görebiliriz. Arap ülkelerindeki hedefleri veya İsrail’i vurabilirler. Su tesislerinin gerçekten hedef alındığı ortaya çıkarsa, deniz suyunu arıtma tesisleri için ciddi biçimde kaygılanırım. En büyük risk, taraflardan birinin verdiği mesajın diğer tarafça farklı anlaşılması ve hiç kimsenin durduramayacağı bir tırmanma sürecinin başlamasıdır” dedi.
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi









