Dünya Basını
Hukukçu Dimitri Lascaris: Batı’da savaş makinesi hükümetleri ele geçirdi

Lübnan ve İran’da saha muhabirliği yapan hukukçu ve gazeteci Dimitri Lascaris, İsrail’in Orta Doğu’daki askeri faaliyetlerini ve Batı ülkelerinin dış politika stratejilerini Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a değerlendirdi. Lascaris, İsrail ordusunun Lübnan Direniş Hareketi karşısında ağır kayıplar verdiğini ve tükenme aşamasına geldiğini belirtirken, İran’ın askeri angajman kurallarını orantısız misilleme düzeyine çıkardığını ifade etti.
Hukukçu kimliğinin ardından gazetecilik faaliyetlerine başlayan ve Gazze’deki çatışma sürecinde İran ile Lübnan’da sahada bulunan az sayıdaki Batılı gazeteciden biri olan Dimitri Lascaris, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olarak Orta Doğu’daki askeri, diplomatik ve jeopolitik gelişmelere ilişkin doğrudan gözlemlerini ve analizlerini aktardı.
Gazze’deki harekatın başlangıcından bu yana Lübnan’a altı kez, toplamda ise yedi kez giden Lascaris, Beyrut merkezli olmak üzere Bekaa Vadisi, Sur ve Sayda kentleri dahil olmak üzere ülkenin güney bölgelerinde gerçekleştirdiği saha incelemelerindeki bulgularını paylaştı.
Lübnan’daki insani ve askeri durumu aktaran Lascaris, Beyrut’un merkezinde fiziki olarak bulunduğu süre zarfında doğrudan bir saldırıya tanıklık etmediğini, ancak kentin güney banliyösü Dahiye’ye düzenlenen ve ana akım medyanın Hizbullah kalesi olarak nitelendirdiği hava saldırısında çok sayıda sivilin öldürüldüğünü belirtti.
Beyrut dışındaki bölgelerde tam bir yıkım ve terör politikasının uygulandığını ifade eden Lascaris, “Bekaa Vadisi’nin en güney ucundaki Smur köyüne düzenlenen hava saldırısından önce bir saat boyunca oradaydık. Köy tamamen tahliye edilmişti ve hiçbir askeri hareketlilik yoktu. Dolayısıyla bu saldırının hiçbir askeri gerekçesi bulunmuyordu” dedi.
Gazeteci, birkaç gün önce Sakia köyünde bir anne ile kızının öldürüldüğü, dört aile üyesinin yaralandığı ve aynı köydeki ayrı bir saldırıda üç Suriyeli işçinin hayatını kaybettiği olay yerinde incelemeler yaptığını, bu eylemlerin de hiçbir askeri meşruiyetinin olmadığını dile getirdi.
Sur kentindeki Cebel Amil Hastanesinin tam karşısındaki otoparkın hedef alınması sonucu en az dört sivilin öldüğünü ve yüzden fazla kişinin yaralandığını kaydeden Lascaris, “Lübnan’da tanıklık ettiğim şey, güneyde yürütülen net bir terör kampanyasıdır” ifadelerini kullandı.
“İsrail silahla donatılmışken direniş gruplarının silahsızlandırılmasını istemek bir absürtlüktür”
Hizbullah’ın Lübnan siyaseti ve toplumundaki konumuna değinen Lascaris, örgütün 1980’lerde İsrail işgaline ve saldırganlığına karşı bir tepki olarak doğduğunu ve temelde bir direniş hareketi olma özelliğini koruduğunu belirtti.
Hizbullah’ın uluslararası hukuka göre İsrail toprağı olarak tanınan hiçbir alanı işgal etmediğini vurgulayan Lascaris, örgütün neden olduğu sivil kayıpların, İsrail’in Lübnan’da yol açtığı sivil ölümlerinin çok küçük bir azınlığını oluşturduğunu kaydetti.
Hizbullah’ın askeri eylemlerinde oldukça temkinli davrandığını ve Lübnan nüfusu genelinde önemli bir desteğe sahip olduğunu ifade eden Lascaris, Şiilerin ezici çoğunluğunun yanı sıra Sünni ve Hristiyan topluluklarının da kayda değer bir kesiminin hareketi desteklediğini aktardı. Lübnan hükümetinin son 48 saat içindeki diplomatik hamlelerini eleştiren Lascaris, İsrail ile yapılan ve Lübnan’ı kapsayacağı belirtilen ateşkes anlaşmasının ülkenin egemenliğiyle alay etmek anlamına geldiğini söyledi.
Anlaşmanın İsrail askerlerinin Lübnan’dan çekilmesini ya da sivil altyapıyı yok etmeyi durdurmasını şart koşmadığını belirten Lascaris, buna karşılık Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep ettiğini ifade etti.
Lascaris, “İsrail’in silahsızlandırılması istenmezken Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının talep edilmesi en büyük ahlaksızlıktır. Bu bölgedeki herhangi bir direniş grubunun hafif silahlardan arındırılması gerektiğini söylerken, bu fecaatleri gerçekleştiren ve nükleer silahların yayılmasını önleme antlaşmasına üye olmayan tek devlet konumundaki İsrail’in tepeden tırnağa silahlı kalabileceğini hangi mantık savunabilir? Bu bir absürtlktür” şeklinde konuştu.
İsrail ordusunun askeri kapasitesi ve sahadaki dayanıklılığı hakkında değerlendirmelerde bulunan Lascaris, direniş gruplarının askeri operasyonlarını düzenli video raporları, yer, zaman ve yöntem bilgileriyle metodik olarak belgelediğini belirtti.
Bu raporların bir kısmının İsrail medyası tarafından da teyit edildiğini söyleyen Lascaris, Hizbullah’ın İsrail’e ait 25’ten fazla Demir Kubbe bataryasını imha ettiğini ve büyük kısmı Merkava tankı olmak üzere yüzlerce zırhlı aracı vurduğunu kaydetti.
İsrail ordusunun elit tugaylarındaki üst düzey komutanlar dahil ciddi kayıplar verdiğini ifade eden Lascaris, İsrail askeri liderliğinin orduda potansiyel bir çöküşten bahsettiğini, 80 ila 90 bin arasında yedek askerin göreve gelmeyi reddettiğini, orduda ciddi bir post-travmatik stres bozukluğu ve intihar krizi yaşandığını aktardı.
İsrail ordusunun uzun süreli yıpranma savaşları için değil, kısa vadeli ve yoğun çatışmalar için yapılandırıldığını vurgulayan Lascaris, ordunun şu an çok cepheli bir savaş yürüterek kendi sınırlarının ötesine geçtiğini ve ciddi bir çıkmazda olduğunu beyan etti. İsrail toplumunun ve askeri yapısının, bölgenin yerli halkları kadar kayıp ve acı çekme eşiğine sahip olmadığını dile getiren Lascaris, askeri kayıpların direniş gruplarına kıyasla daha az olmasına rağmen, İsrail’in kendi tolerans sınırlarına yaklaştığını ve bunun yansımalarının savaş alanında görüldüğünü ekledi.
“Batı’da savaş makinesi hükümetleri ele geçirdi”
Batı dünyasındaki siyasi ve toplumsal dinamikleri analiz eden Lascaris, Batı medyasının ve siyasi elitlerinin Lübnan’daki kitlesel yıkıma ve sivil nüfusa yönelik etnik temizlik faaliyetlerine yönelik ilgisizliği ile halkın genel eğilimi arasında büyük bir uçurum olduğunu belirtti.
Kamuoyu yoklamalarının Almanya, Fransa, Kanada ve ABD dahil olmak üzere birçok Batı ülkesinde halkın çoğunluğunun İsrail’e olumsuz baktığını ve bu tepkinin hızla büyüdüğünü gösterdiğini ifade eden Lascaris, ABD hükümeti ile İsrail arasındaki ilişki biçimine dair ana akım tezlere katılmadığını söyledi.
İsrail’in ABD’yi yönettiği fikrini reddeden Lascaris, “ABD hükümeti İsrail’i kontrol etmektedir ve İsrail tam olarak ABD’nin yapmasını istediği şeyleri yapmaktadır” dedi.
1961 yılında Dwight D. Eisenhower’ın askeri-endüstriyel kompleksin Amerikan demokrasisini altüst ettiğine yönelik uyarılarını hatırlatan Lascaris, Batı’da savaş makinesinin hükümetleri ele geçirdiğini ve bu elitlerin İsrail’in yürüttüğü savaşları desteklediğini savundu. Siyasi meşruiyet krizinin Batı’da tehlikeli bir boyuta ulaştığını, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi liderlerin popülaritesinin dibe vurduğunu, Starmer’ın onay oranının yüzde 15’e kadar gerilediğini belirten Lascaris, halkın artık sadece vitrin değişiklikleriyle politikaların değişmeyeceğini anladığını ve bu durumun Batı blokunda büyük bir siyasi istikrarsızlığa yol açabileceğini ifade etti.
ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu arasında yaşandığı iddia edilen gerilim haberlerine de değinen Lascaris, bu anlatının gerçeği yansıtmadığını ve ABD’nin Orta Doğu’daki stratejik çıkarlarını gizlemek için bir paravan olarak kullanıldığını dile getirdi.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan askeri planlamacılarının bu bölgeyi muazzam stratejik değeri ve petrol kaynakları nedeniyle insanlık tarihinin en büyük maddi ödülü olarak nitelendirdiğini belirten Lascaris, ABD’nin Çin ve Rusya gibi Batı dışı güçlerin yükselişine karşı bu bölgeyi domine etmek istediğini ve İsrail’i bir vekil güç olarak kullandığını kaydetti.
ABD’nin bir yandan İsrail’e silah, ekonomik yardım ve hukuki koruma sağlarken, diğer yandan işlenen suçlardan kendini soyutlamak amacıyla “İsrail egemen bir devlettir, ne yapacağını söyleyemeyiz” retoriğine sığındığını belirten Lascaris, Trump yönetiminin İsrail’e verilen desteği çekmeye yönelik hiçbir inandırıcı niyet göstermediğini vurguladı.
Lascaris, “Trump ve Netanyahu siyasi pozisyon gereği böyle bir tiyatro sergiliyorlar. Trump, Netanyahu’yu dizginlemeye çalışan lider rolünü oynarken, Netanyahu da Donald Trump’ı karşısına alma pahasına savaşı sürdüren lider imajı çiziyor. Günün sonunda eylemleri tamamen birbiriyle uyumludur ve bölgeyi domine etmek için her türlü suçu işlemeye hazırlardır” dedi.
Ukrayna savaşındaki askeri planlama ve hedef belirleme süreçlerinin de doğrudan Almanya’daki Amerikan karargahları ve istihbarat servisleri tarafından yürütüldüğünü hatırlatan Lascaris, her iki cephede de benzer bir diplomatik oyunun sahnelendiğini dile getirdi.
“Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’ın nükleer silahıdır”
İran’ın askeri stratejisindeki eksen değişimine dikkat çeken Lascaris, Tahran yönetiminin yakın zamana kadar uyguladığı “ölçülü misilleme” stratejisinin işe yaramadığını görerek “orantısız misilleme” aşamasına geçtiğini belirtti.
ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndaki Keşm Adası’na ve diğer askeri noktalara düzenlediği saldırıların ardından İran’ın Kuveyt ve Bahreyn’deki Amerikan üslerini sert bir şekilde vurduğunu, son 24 saat içinde ise İsrail’in kuzeyindeki işgal altındaki Filistin topraklarına yönelik çok sayıda füze ve insansız hava aracıyla dalgalar halinde operasyon gerçekleştirdiğini ifade etti.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın “Hizbullah saldırırsa Beyrut’u vururuz” yönündeki açıklamalarının sürdürülemez olduğunu belirten Lascaris, bu çerçevenin kabul edilmesi durumunda İsrail’in Lübnan’ın geri kalanını vurmakta ve işgal ettiği bölgelerdeki sivil altyapıyı yok etmekte özgür kalacağını, bu yüzden Hizbullah ve İran’ın bu dayatmayı kesinlikle kabul etmeyeceğini söyledi.
Görüşmenin son bölümünde İran’ın Hürmüz Boğazı’nda uygulamaya koyduğu geçiş ücreti ve denetim mekanizmasına değinen Lascaris, geçen yıl boğazda doğrudan gözlemlerde bulunduğunu aktardı.
İran’ın bu konudaki verileri son derece gizli tuttuğunu, çünkü ücret ödediği ortaya çıkan gemicilik şirketlerinin ve devletlerin ABD’nin misillemesine maruz kalacağını belirten Lascaris, en yakın müttefikleri hariç boğazdan geçen tüm ticari gemilerden çevre ücreti adı altında bir bedel tahsil edildiğini kaydetti.
ABD’nin yaptırımları ve dondurulan varlıkları nedeniyle uğradığı büyük ekonomik zararı tazmin etmek isteyen İran için bu mekanizmanın en büyük stratejik kaldıraç olduğunu vurgulayan Lascaris, “Bu sorunun hiçbir askeri çözümü yoktur. İran’ın boğazı kapatmak için devasa bir donanma duvarı örmesine gerek yok; ticari gemilerin askeri onay olmadan geçişi durumunda uğrayacakları katastrofik hasar riskini artırması yeterlidir. Bunu insansız hava araçları, gemisavar füzeleri, karadan denize füzeler, mayınlar ve hızlı hücum botlarıyla yapabilirler. Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’ın nükleer silahıdır ve bundan asla vazgeçmeyeceklerdir. Eninde sonunda ABD bu bedeli ödemek ve boğazın kontrolünü İran’a devretmek zorunda kalacaktır” dedi.
İran’ın nükleer programına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Lascaris, Tahran’daki Atom Enerjisi Kurumu yetkilileri ve nükleer uzmanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak, mevcut hükümet yapısı korunduğu sürece İran’ın nükleer programından vazgeçmesinin imkansız olduğunu belirtti.
Tam bir yaptırım muafiyeti ve varlıkların serbest bırakılması karşılığında İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumu Çin veya Rusya’ya teslim etmeyeceğini, ancak bunu yüzde 20 seviyesine seyreltmeye razı olabileceğini ifade etti.
Yaptırımların kalkması durumunda İran’ın sahip olduğu geniş coğrafya, nitelikli nüfus, teknolojik gelişmişlik ve askeri açıdan zorlu topografya sayesinde bölgenin en güçlü devleti olarak öne çıkacağını belirten Lascaris, ABD ve İsrail’in bu gerçeği kabul etmek istememesi nedeniyle savaşın küresel ekonomiyi sarsacak şekilde tırmanacağını, ancak nihayetinde Batı’nın İran’ın bölgesel statüsünü tanımak zorunda kalacağını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi










