Dünya Basını
Gazeteci Cunningham: Batı medyası rejim değişikliği operasyonlarının en hayati aracıdır

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları programına konuk olan İrlandalı yazar ve editör Finian Cunningham, Batılı güçlerin rejim değişikliği operasyonlarındaki gizli yöntemlerini ve medyanın bu süreçlerdeki kurumsal rolünü değerlendirdi.
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sunduğu Tarafsızlık Çalışmaları programına katılan İrlandalı yazar ve editör Finian Cunningham, uluslararası ilişkilerde Batı hegemonyasının ve rejim değişikliği operasyonlarının perde arkasını ele aldı.
“Demokrasiyi Öldürmek: Batı Emperyalizminin Rejim Değişikliği ve Medya Manipülasyonu Mirası” kitabının yazarlarından biri olan Cunningham, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Batılı güçlerin egemen devletlerin iç işlerine müdahale etmek için geliştirdiği yöntemleri ve medyanın bu süreçteki suç ortaklığını ayrıntılarıyla paylaştı.
Kitabı Daniel Kovalik, Jeremy Kuzmarov, Ron Ridenour ve K.J. Noh gibi alanında saygın gazeteci ve yazarlarla birlikte kaleme aldıklarını belirten Cunningham, çalışmanın çıkış noktasını şu sözlerle aktardı:
“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler Şartı, üye ülkelerin egemenlik haklarının ihlal edilmesini ve iç işlerine müdahale edilmesini kesin bir dille yasaklamıştı. Bu anlaşmaya imza atan Batılı güçler, kağıt üzerinde çok asil ilkelere bağlılık taahhüt etmiş olsalar da emperyalist doğalarından vazgeçmediler. Birleşmiş Milletler Şartı’nı açıkça çiğneyemedikleri için, emperyalist hedeflerine ulaşmanın gizli ve örtülü yollarını icat etmek zorunda kaldılar. İşte bu zorunluluk, egemen ülkeleri kontrol altına almayı hedefleyen gizli rejim değişikliği operasyonları çağını başlattı. Bizim bu kitapta esas olarak ortaya koyduğumuz yeni ve hayati unsur, medyanın bu emperyalist girişimlere nasıl dahil edildiğidir. Rejim değişikliği operasyonlarının tarihi daha önce değerli yazarlar tarafından ele alındı ancak biz medyanın bu sistemdeki kurucu rolüne odaklanmak istedik. Çünkü medya olmadan bu operasyonların yürütülmesi ve sürdürülmesi imkansızdır.”
“CIA ilk iş olarak Amerikan ve Avrupa medyasını kontrol altına aldı”
Cunningham, rejim değişikliği operasyonlarının başarısında istihbarat servislerinin medyayı bir silah olarak kullanmasının temel bir yöntem olduğunu belirtti.
1947 yılında kurulan ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın öncelikli örtülü operasyonunun doğrudan medya üzerinde hakimiyet kurmak olduğunu ifade eden İrlandalı yazar, süreci şu şekilde detaylandırdı:
“Merkezi İstihbarat Teşkilatı kurulduktan hemen sonra, teşkilatın üst düzey yöneticilerinden Frank Wisner gibi isimler, sistematik bir medya kontrol mekanizması geliştirmek için kolları sıvadılar. Bu kişilerin büyük bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sırasında askeri istihbarat ve Stratejik Hizmetler Ofisi bünyesinde çalışmış, Nazi propaganda tekniklerini yakından incelemiş isimlerdi. Savaştan sonra bu deneyimlerini medya anlatısını ve kamuoyunu kontrol etmek için kullandılar. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük medya yöneticilerini kendi saflarına çekmek için bilinçli ve metodik bir politika izlediler. Üstelik bu yöneticilerin çoğu zaten savaş yıllarından arkadaşlarıydı. Columbia Yayın Sistemi’nin başındaki William Paley ya da Time-Life dergilerinin yöneticisi Charles Douglas Jackson gibi isimler, istihbarat liderleriyle aynı sosyal çevreleri paylaşıyor, Georgetown gibi seçkin semtlerdeki akşam yemeklerinde bir araya geliyorlardı. Dünyaya bakış açıları ideolojik olarak tamamen aynıydı.”
Medya patronlarının ve gazetecilerin istihbarat servisleriyle çalışmayı ahlaki bir ikilem olarak görmediklerini vurgulayan Cunningham, bu kurumsal iş birliğini “Alaycı Kuş Operasyonu” üzerinden örneklendirdi:
“Bu insanlar kendilerini hükümetin suistimallerini denetleyen bağımsız gazeteciler olarak görmüyorlardı. Aksine, devletlerinin kendilerinden talep ettiği şeyleri yapmayı vatansever bir görev olarak kabul ediyorlardı. Teşkilatın basın üzerinde kurduğu bu hakimiyete pek çok araştırmacı Alaycı Kuş Operasyonu adını vermiştir. Teşkilat sadece üst düzey yöneticileri değil, kilit konumdaki muhabirleri, dış yazarları, köşe yazarlarını ve televizyon habercilerini de bünyesine kattı. Bu gazetecilere medya kuruluşlarından aldıkları maaşların yanı sıra istihbarat servisinden de düzenli ödemeler yapılıyordu. New York Times’ın sahibi Arthur Sulzberger gibi isimler, istihbarat direktörleriyle son derece yakın dostluklar sürdürüyordu. Dolayısıyla devlet bir ülkenin liderini güvenilmez, deli ya da tehlikeli olarak göstermek istediğinde, medya bu siparişi büyük bir iştahla ve gönüllü olarak yerine getiriyordu. Bu da müdahalelerin önünü açan toplumsal rızanın imalatını sağlıyordu.”
“Musaddık’ın devrilmesinde kullanılan yalanlar bugün de tedavüldedir”
Cunningham, medyanın rıza üretimindeki rolünü tarihsel örnekler üzerinden açıklarken, 1953 yılında İran’da Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrildiği süreci günümüzdeki gelişmelerle kıyasladı.
İran’ın petrol endüstrisini millileştirme kararı almasının İngiltere ve ABD için kabul edilemez olduğunu belirten yazar, o dönemde medyanın nasıl bir gecede yön değiştirdiğini anlattı:
“1953 yılında İran’da demokratik olarak seçilmiş olan Muhammed Musaddık hükümetinin devrilmesi, modern istihbarat tarihinin ilk büyük rejim değişikliği operasyonuydu. Musaddık, ülkesinin petrol kaynaklarını millileştirerek İngiltere’nin sömürge döneminden kalma devasa karlarını ellerinden almıştı. Bu yüzden gitmesi gerekiyordu. Operasyonun arkasında CIA ve İngiliz dış istihbarat servisi MI6 vardı ancak bunu uzun yıllar boyunca kabul etmediler. O dönemde operasyonun zeminini hazırlayan en büyük güç medyaydı. CIA ve İngilizler, darbe öncesinde İran sokaklarını karıştırmak, toplumsal kaos yaratmak ve insanları kışkırtmak için ülkeye milyonlarca dolar akıttı. Medya ise Musaddık’ı kontrolü kaybetmiş bir deli, istikrarsız bir lider ve ülkeyi Sovyetler Birliği’nin kucağına iten bir tehdit olarak resmetti. İlginç olan şudur ki, darbe kararından önce Amerikan basını Musaddık’a karşı oldukça sempatik bir dil kullanıyor, onun meşru taleplerini destekliyordu. Ancak Dwight Eisenhower yönetimi iktidara gelip darbe kararı alındığı an, tüm Amerikan basını bir düğmeye basılmış gibi aniden yön değiştirdi ve Musaddık’ı karalama kampanyası başlattı. New York Times’tan Newsweek’e kadar tüm yayın organlarının bir gecede aynı düşmanca pozisyonu alması, medyadaki kurumsallaşmış kontrolün en açık kanıtıdır.”
İran’da yakın geçmişte yaşanan toplumsal hareketlilik ile 1953 darbesi arasındaki yöntem benzerliğine dikkat çeken Cunningham, batı medyasının güncel dezenformasyon süreçlerini de şu sözlerle eleştirdi:
“Bugün İran sokaklarında yaşanan olaylar ile 73 yıl önceki darbe sürecinin işleyiş biçimi tamamen aynıdır. Son protestolarda Batı medyası olayları tamamen barışçıl ve demokratik bir halk ayaklanması olarak sundu. Güvenlik güçlerinin 30 ila 40 bin insanı katlettiğini iddia ettiler. Oysa bağımsız araştırmacılar ve sahadaki veriler, gerçek can kaybının yaklaşık 3 bin civarında olduğunu ve bu kayıpların önemli bir kısmının silahlı saldırılarla şehit edilen polis memurlarından oluştuğunu gösteriyor. Göstericiler yüzlerce binayı ateşe verdi, kundaklama eylemleri yaptı. Ancak Batı medyası tüm bu şiddet eylemlerini temizleyerek olayı sadece zalim bir rejimin acımasız baskısı olarak servis etti. CIA ve Mossad’ın bu grupları silahlandırdığı, ülkeye Starlink panelleri sokarak ekonomiyi çökertmeye çalıştığı bizzat batılı yetkililer tarafından itiraf edilmesine rağmen, medya bu gerçeğin üzerini örttü. Tıpkı 1953’te Musaddık’a yaptıkları gibi, bugün de kendi çıkarlarına hizmet etmeyen hükümetleri istikrarsızlaştırmak için aynı propaganda formülünü uyguluyorlar.”
“Kiev rejiminin yolsuzlukları ve savaş suçları sistematik olarak aklanıyor”
Ukrayna’daki mevcut çatışmaları ve Batı medyasının Kiev yönetimine yönelik tutumunu değerlendiren Cunningham, medyanın ikili standartlarını çarpıcı örneklerle gözler önüne serdi.
Volodimir Zelenskiy liderliğindeki yönetimin antidemokratik uygulamalarının ve yolsuzluklarının Batı medyasında sansürlendiğini belirten yazar, şöyle konuştu:
“Bugün Kiev’deki yönetimi bir hükümet değil, tam anlamıyla bir rejim olarak adlandırmak gerekir. Zelenskiy iki yıl önce seçimleri iptal etti ve şu an anayasal meşruiyeti olmadan o koltukta oturuyor. Çevresi ve kendisi boğazına kadar yolsuzluğa batmış durumda. Genelkurmay Başkanı Andriy Yermak’ın adı yüz milyonlarca avroluk devasa yolsuzluk skandallarına karıştı. Ancak Batı medyası Zelenskiy’i demokrasinin ve Avrupa güvenliğinin kahraman koruyucusu olarak göstermeye devam ediyor. Onun bütün suçlarını ve yolsuzluklarını sistematik olarak aklıyorlar. Çünkü Batı kamuoyunun bu rejime milyarlarca dolar ve avro göndermeye devam etmesini sağlamak zorundalar. Öte yandan, Ukrayna güçlerinin Lugansk bölgesinde bir üniversite yurduna düzenlediği ve çoğu genç kızlardan oluşan 21 öğrencinin hayatını kaybettiği drone saldırısı Batı medyasında neredeyse hiç yer bulmadı. Haber yapan birkaç organ ise hemen Ukrayna tarafının iddialarını öne çıkararak buranın aslında askeri bir eğitim merkezi olduğunu savundu. Savaş hattının hemen gerisinde, Ukrayna’nın en kolay vurabileceği menzilde Rusların bir drone pilotu eğitim okulu kuracak kadar aptal olduğunu iddia etmek en hafif tabirle gülünçtür. Ancak Batı medyası bu aptallığı bile gerçek gibi satabiliyor. Kendi müttefiklerinin suçlarını gizlerken, düşman ilan ettikleri tarafların iddia edilen suçlarını büyüterek kamuoyuna sunuyorlar.”
Batılı propaganda aygıtlarının işleyişindeki mükemmelliğin, insanlarda özgür irade ve bağımsız medya illüzyonu yaratmasından kaynaklandığını söyleyen Cunningham, bu durumun Sovyetler Birliği dönemindeki propaganda yöntemlerinden çok daha tehlikeli olduğunu belirtti:
“Batı’nın kamuoyu algısını yönetme ve zihin yıkama sistemi son derece gelişmiş ve sinsidir. En büyük başarıları, insanlara ortada bir propaganda sistemi yokmuş gibi hissettirmeleridir. Sovyetler Birliği döneminde halkın yüzde 80’i veya 90’ı devlet medyasının anlattıklarının parti çizgisi olduğunu ve gerçeğin farklı olduğunu bilirdi. Ancak Batı’da sistem, insanlara özgürce seçim yapabildikleri ve bağımsız kaynaklardan bilgi aldıkları hissini veriyor. İnsanlar maruz kaldıkları yoğun propagandayı doğrudan gerçeklik olarak kabul ediyorlar ve bütünüyle yutuyorlar. Neyse ki son yıllarda bu tekel kırılmaya başladı. Alternatif medyanın yükselişi, geleneksel kurumsal medyanın rızasını ve otoritesini yerle bir ediyor. İnsanlar artık BBC’nin veya New York Times’ın her söylediğini tartışmasız doğru kabul etmiyor. Bu kurumlar ciddi bir izleyici ve okuyucu kaybı yaşıyor, meşruiyet krizine giriyorlar. Bu durum küresel anlatı kontrolü açısından tarihi bir kırılmadır ancak yine de tehlike geçmiş değil. Kurulu düzen, kontrolü kaybetmemek için alternatif kanalları sansürleme ve kapatma baskısını her geçen gün artırıyor.”
“Egemen sistem gerileyen gücünü korumak için açık şiddete başvuruyor”
Emperyalizmin ekonomik temellerine ve bugünkü dönüşümüne değinen Cunningham, Batı dünyasının çok kutuplu yeni gerçeklik karşısında yaşadığı panik ve saldırganlığı şu sözlerle analiz etti:
“Emperyalizm hiçbir zaman sona ermedi, sadece biçim değiştirdi. Chalmers Johnson’ın ifadesiyle örtülü emperyalizm olarak yürütülen süreç, bugün artık hiçbir maskeye ihtiyaç duyulmadan, doğrudan kaba kuvvetle sürdürülüyor. Donald Trump dönemiyle birlikte Batı, emperyalist niyetlerini gizleme gereği bile duymayan açık bir neo-emperyalizm aşamasına geçti. Uluslararası hukuka, kurallara ve anlaşmalara yönelik tam bir kibir ve umursamazlık hakim. Bunun temel sebebi, Batı kapitalist sisteminin Çin’in yükselişi ve çok kutuplu dünyanın kuruluşu karşısında derin bir başarısızlık ve gerileme içine girmiş olmasıdır. Kendi halklarına insani yaşam koşulları sunamayan, borç batağındaki bu sistemler, hegemonyalarını korumak için ellerinde kalan tek güce, yani askeri şiddete sarılıyorlar. Kendi ülkelerindeki işçilerin haklarını gasp edip, onların vergilerini Kiev’deki neo-Nazi rejimine veya İsrail’e aktarıyorlar. Bu durum ülkeler içinde de bir sınıf savaşını körüklüyor. Gelecekte yaşanacak büyük hesaplaşma sadece ifade özgürlüğü mücadelesi olmayacak; işçilerin kendi maddi varlıklarını korumak için bu kapitalist ve emperyalist düzene karşı doğrudan cephe alacağı bir sınıfsal çatışma olacaktır.”
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi












