Asya
Hindistan 2025 panoraması ve 2026 öngörüleri

2025 yılı Hindistan için en zor dış politika yılı oldu. Vazgeçilebilir olabileceğini ya da vazgeçilmez olmadığını öğrendi.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeceğim: “Günün sonunda Başbakan Narendra Modi, Hindistan’ın küresel sahnedeki ağırlığını yanlış yorumladı; Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump ve aynı zamanda Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ona bunu hatırlattı.”
Artık 2023’ten itibaren her yıl sonunda Harici’nin neredeyse bir geleneği haline gelen yıl sonu değerlendirmesi ile gelecek yıl öngörülerini içeren ülke panoraması konulu yazı çalışmaları kapsamında çok değil, 2 yıl öncesinde, “2023, Hindistan için dünya politikasında bir parlama yılıydı” demiştim. Öyleydi de. Hem G20 hem de ŞİÖ dönem başkanlığını yaptığı ve “Küresel Güney’in Sesi olarak” G20’yi G21’e dönüştürdüğü bir yıldı. Ay’ın güney kutbuna ulaşan ilk ülke, en hızlı büyüyen büyük ekonomi, gezegendeki en kalabalık ülke ve savunma üretimleri ile savunma ihracatını tüm zamanların en yüksek düzeyine çıkaran bir aktör ve aynı zamanda büyük büyük açılışlar yapan bir ülke olduğu bir yıldı, merak edenler yazıya dönüp okuyabilirler. Ve aynı zamanda karşı karşıya kaldığı zorlukları bir şekilde idare ettiği bir yıldı ki yanında bir biçimde “ABD desteğini” hissediyordu.
Yine merak edenlerin yazıya dönüp okuyabileceği üzere Hindistan diplomasisinde 2024’ün en önemli gelişmelerinden biri Modi’nin iki Rusya ziyareti ile bir Ukrayna ziyaretiydi. Rusya’ya ziyaretleri, 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan bu yana bir ilk ve Ukrayna ziyareti, Ukrayna’nın 1991’deki bağımsızlığından bu yana bir ilk. Tıpkı Modi’nin geçen yıl böylesine hassas ve zorlu bir atmosferde hem Rusya’da hem de Ukrayna’da bulunup, dünya politikasındaki dengeli duruşunu ve kendi manevra iradesini ortaya koymuş olduğu gibi 2025 ve gelecek 2026 için de aynı incelikli dengeyi gözetmeye devam edeceğini görüyoruz. 2025’i sonlandırmak üzere iken aralık ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırlayan Modi, 2026’ya merhaba demek üzere iken de ocak ayında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskyy’i ağırlama hazırlığında.
Putin’in 2025 Hindistan ziyaretine ve Modi’nin Putin ile görüşmesine döneceğiz, ancak 2025 Hindistan için zor bir yıldı demiştik, “vazgeçilmez olmadığını öğrendiği” bir yıldı demiştik, önce buraya bir dönelim.
“Savaş Bollywood Filmlerine Benzemez” Ancak PAKİSTAN ile Çatışma Her Daim KAPIDA
2025’e merhaba dedikten hemen 3-4 ay sonrasında, nisan-mayıs aylarında Hindistan’ın zorlu dış politika yılı Pakistan ile başladı. Hindistan önce nisan ayında kontrolündeki Keşmir topraklarında yaşadığı Pahalgam terör saldırısı ile sarsıldı. Sarsıldı çünkü saldırı hem sivillere, turistlere yönelikti hem 20’den fazla can aldı ki hem de bu terör saldırısı hem Hindistan’ın kırmızı çizgisi Keşmir konusunu yeniden alevlendirdi hem de aslında Amerika Birleşik Devletleri ile yaşayacağı “sarsıcı” sallantının da bir anlamda fitilini ateşledi.
70 yıldır Hindistan Birliği’ndeki özel-özerk devlet statüsünün iptal edilip doğrudan Birlik hükümeti tarafından yönetilen bir Birlik toprağı statüsü verilerek ve aynı zamanda Pakistan’ın diplomatik erişiminin ötesine taşıyıp üzerindeki kontrolünün normalleştirilmesi zemininde tamamen kendi iç meselesi haline getirilerek artık tamamen Hindistan anakarasına bağlandığı Hindistan’ın bir parçası olduğu ve 2014’ten bu yana yapılmayan Meclis seçimlerinin de tam 10 yıl sonra 2024’te yapıldığı kontrolündeki Keşmir’de “sükunet ve refah anlatısı” tam rayına oturmuş diye düşünülmeye başlanmışken gerçekleşen bu terör saldırısı bu anlatıya büyük darbe indirdi. Hindistan bu konuda yıllarca epey mesai harcadı. Nisandan itibaren yine epey bir mesai harcadı. Terör saldırısının sorumluluğunu Pakistan’a yıktı ve bir süre karşılıklı diplomatik mücadelenin ardından dört günlük şiddetli bir çatışma yaşadı. Hindistan ve Pakistan arasında mayısta yaşanan dört günlük bu çatışma, iki ülke arasındaki uzun zamandır görülen en kötü düşmanlık dönemiydi. Hindistan’ın buradaki Pakistan’a başlattığı “Sindoor Operasyonu” çatışma sahasında şimdilik dört günlük bir süreç olarak somut bir şekilde yaşanmış olsa da bu aslında “Soğuk Başlangıç” ismini verdiği ve çok da dillendirilmediği, daha doğrusu dolaylı ve örtülü olarak ve farklı kapsamlarda dile getirilmeye çalışıldığı “henüz hala deneme aşamasındaki Yenilenen Askeri Doktrininin”, başka anlatımla “Pakistan’a özel olarak kurgulanan bir askeri saldırı VEYA ASKERİ MİSİLLEME stratejisinin” sahadaki bir uygulamasıydı veya “2016 Uri ve 2019 Pulwama” ile beraber son üç demosunun en geliştirilmiş versiyonuydu ya da “gerçek anlamda sahadaki ilk pratiğiydi”. Bu açıdan, 2025 Hindistan için zor bir yıl olsa da somut bir kazanım yılı da oldu. Ki deneyim kazanmış ve eksikliklerini görmüş olması da bir kazanımdır.
“Hindistan Vazgeçilmez Olmadığını Öğrendi” Ancak AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ ile Köprüler Elbette ATIL(A)MAZ
Eksiklik demişken, Hindistan’ın aynı zamanda ağustos ayından itibaren “büyük ve kendisi için tehlikeli bir Yanlış Algıdan Uyanmış olması” da bir kazanımdır. Ki Hindistan’ın Pakistan ile yaşadığı çatışma aynı zamanda bir biçimde Trump’ın gazabını da Hindistan’a yöneltti. Bir anda alevlenen dört günlük şiddetli çatışmanın bir anda sönmesi üzerinden kendine kredi bekleyen Trump, felaketi doğurması an meselesi olan çatışmayı ben durdurdum, iki ülkenin ateşkesini ben sağladım, diye defalarca, elliden fazla kez, belirtirken ve Pakistan, Trump’ın bunun için Nobel ödülü alması gerek, diye Trump’a aradığı krediyi verirken, Hindistan her seferinde inatla ve kesin bir biçimde Trump’ın hiçbir rolünün olmadığı söylemini sürdürdü. Hindistan’ın Trump’a kredi vermeyen bu duruşu, Amerika Birleşik Devletleri’nin istediği şekilde Hindistan’ın Rus petrol alımlarını da durdurmaması ile harmanlanarak, zaten kritik ve krize meyilli ticaret görüşmelerinde olan Amerika Birleşik Devletleri ve Hindistan ilişkisini türbülansa sürükleyen fitili de ateşlemiş oldu bir anlamda. Krize meyilli dedim çünkü Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan’ın can alıcı noktası olan “Tarım ve Süt Ürünleri” alanlarının kendi pazarlarına açılmasını isterken zaten henüz tam anlamıyla hala “sanayileşememiş” olan ve “Make in India yani Hindistan’da Üret” programı gerçekte elinde patlayıp “küresel üretim fabrikası olmak hayali” de şimdilik suya düşmüş olan Hindistan, bu alanları başka pazarlara açmak bir anlamda kendi ölüm fermanını imzalamak gibi bir şey olacağından, canla başla inatla ayak diriyor.
Ticaret konusu, Rusya ile yakın ilişki, Pakistan ile çatışma, “hem kesin üstünlük sağlayamaması” ve hem de sonlanmasında ısrarla Trump’a kredi vermemesi, … Ha bir de -ve belki de en önemlisi- “Hindistan’ın Çin’i dengeleme konusunda ağırdan almasından dolayı hayal kırıklığına uğramış bir Amerika Birleşik Devletleri var” ama bu konuya da geleceğim ve bence bu konu çok önemli …
Tüm bunların bedeli ağır oldu. Yüzde 50 gümrük vergisi cabası ancak aslında daha da ağırı, “Amerika Birleşik Devletleri tarafından görmezden gelinirliği”. Artık Obama döneminden bu yana hissedilir biçimde belirginleşen bir “övgü dolu Hindistan söylemi” yer almıyor Amerika Birleşik Devletleri’nin veya Trump’ın retoriğinde. Bunu en hissedilir biçimde Trump yönetiminin yeni yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi raporu da kanıtlıyor. Bu belgede özetle “Hindistan artık ABD önceliklerinin en başında yer almıyor, göz ardı ediliyor ve artık liderlik rolü küçümseniyor yani enteresan biçimde Hindistan umursanmıyor; kısacası, daha “işlemsel” bir yaklaşım söz konusu.”
Hindistan için Önemini Koruyor Ancak RUSYA Eski Rusya Değil Ama Yine de Olsun, ÖNEMLİ
Ukrayna’daki askeri harekatı nedeni ile Rusya’ya yönelik artan küresel incelemelerin ortasında Putin’i ağırlayan Hindistan, ikili askeri ilişkilerin devam etmesi ile bağlantılı olası cezalar ve ikincil yaptırımların farkında. Dolayısıyla Putin’in 4-5 Aralık ziyaretinde, bir zamanlar oldukça dikkat çekici olan savunma ilişkisi, büyük kamuoyu sinyallerinden uzaklaştı. Sembolizm veya görüntü zengin, öz veya içerik fakir gösterildi. Daha önce yıllık olarak gerçekleştirilen bu ziyaretin dört yıllık bir aradan sonra yapılması, kamuoyuna açıklanan herhangi bir savunma sonucu üretmediğinden, yeni askeri anlaşmalar veya ortak girişimler bağlamında yaygın olarak beklenen sonuçların altında kaldığı gözlemleniyor. Ancak bununla beraber, bu ziyaret, ikili ilişkilerin sürekliliğini vurgulamayı ve Rusya’nın diplomatik önemini göstermeyi amaçlamış olamaz mıydı? İkili savunma alanında önemli ilerlemeler kapalı kapılar ardında sessizce kaydediliyor olamaz mıydı?
Aslında Putin’in 4 Aralık’ta Delhi’ye varmasından yalnızca iki gün önce pek dikkat çekmeyen ancak stratejik açıdan önemli bir adım atılmıştı. Ancak bu, büyük olasılıkla Batı yaptırımlarını -eğer uygulanırsa- önceden atlatmak ve Hindistan-Rusya savunma işbirliğinin sürekliliğini korumak için hesaplanmış olabileceğinden, kasıtlı olarak düşük profilli ve kamuoyuna rutin bir “ön işlem” olarak sunulmuştu. Evet, Rus parlamentosu, her iki orduya da üslere ve destek tesislerine karşılıklı erişim sağlayan ama kamuoyunda pek bilinmeyen RELOS (Karşılıklı Lojistik Destek Değişimi) anlaşmasını onaylamıştı. Bu anlaşmanın hesaplı zamanlaması, Hindistan’ın askeri envanterinin neredeyse yüzde 60-70’ini oluşturan Rus(Sovyet) menşeli sistemler genelinde operasyonel hazırlığını güvence altına alma ve daha önce geçici düzenlemelere dayanan mekanizmaları kurumsallaştırma yönündeki bilinçli bir niyeti işaret ediyor. Resmi kaynaklara göre RELOS bu şekilde gemi ve uçak erişimi ile sınırlı geleneksel bir lojistik anlaşmasının çok ötesine geçiyor ve yedek parça, bakım, onarım, teknik destek ve ilgili tedarik hatlarını güvence altına alarak Hindistan’ın avantajına olacak şekilde konumlanıyor. Ukrayna nedeni ile Rusya’ya uygulanan geniş kapsamlı ABD ve AB yaptırımları, Hindistan’ın ekipman tedarik etme, bekleyen teslimatları alma ve hizmetteki Rus teçhizatı için kritik yedek parçalara ve teknik desteğe erişme yeteneğini sekteye uğratmış ve yaptırımları aşmak için tasarlanan ancak düzensiz işleyen rupi-ruble ödeme mekanizması da giderek daha güvenilmez hale gelerek daha yapılandırılmış bir çerçeveye duyulan ihtiyacı vurgulamış ve de Hindistan’ın stratejik özerkliğini ve özellikle de kendi seçtiği ortaklarla askeri ticaret yapma özgürlüğünü koruma konusundaki ısrarından kaynaklanan Hindistan-ABD ilişkilerindeki son çalkantılar, Hindistan’ın Rusya tarafından tedarik edilen geniş cephaneliğinin hazır durumda kalmasını sağlamak için kurumsallaşmış lojistik düzenlemeler geliştirme ihtiyacını daha da acil hale getirmişti. Bu bağlamda, RELOS’un Rus parlamentosu tarafından onaylanmasının zamanlaması yalnızca ek bir önem kazanmakla kalmıyor, aynı zamanda Hindistan ve Rusya arasında 60 yılı aşkın süredir devam eden savunma işbirliğinden sonra böyle bir lojistik anlaşmasının neden ancak şimdi imzalandığı sorusuna da açıklık getiriyor. Ayrıca RELOS gelişmesini tamamlayıcı nitelikte Modi-Putin zirvesinden yalnızca bir gün önce de iki ülkenin savunma bakanları arasında gizli görüşmeler gerçekleşti Kİ Toplantının, Hindistan’ın ek S-400’ler ve potansiyel Sukhoi Su-57 Felon beşinci nesil savaş uçakları edinmesinden yedek parça ve ekipman yükseltmeleri için yerli bir ekosistem geliştirmeye kadar geniş bir gündemi kapsadığı düşünülüyor.
Kısacası Hindistan, —Beklenildiği gibi— Rusya’yı bırakmıyor; aslında bağı derinleştiriyor, ancak bunu “kurallara dayalı” ve “açıkça yaptırımları delmeyen” bir şekilde yapmaya çalışıyor. Rusya ile geleneksel bağlarını sürdürme ve ABD ile diğer Batılı yaptırım uygulayan güçler ile stratejik ilişkilerini yönetme arasında dikkatli bir denge kurma ve bu arada da dolayısıyla -test edilmiş ve güvenilir- kadim Rusya ilişkisini bir kaldıraç olarak kullanmaya devam ederken, kendi manevra alanını veya kabiliyetini veya “stratejik özerkliğini” koruma ve ABD-Batı’ya ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne “aşırı” bel bağlamaktan kaçınma zorlu stratejisine devam ediyor. ANCAK Hindistan-Rusya ilişkisi artık Sovyet döneminin eski kör dostluğu değil; Hindistan’ın Batı ile bağlarını koparmadan daha zayıf ve Çin’e bağımlı bir Rusya’dan maksimum fayda sağlaması gereken zorlu ve riskli bir ilişki. Hindistan-Rusya ilişkisinin güçlü kalması için, Rusya Hindistan’a Çin konusunda güvence vermesi yani rahatlatması yani Hindistan’ın Çin konusunda kuşku ve kaygılarını gidermesi gerek. Elbette Hindistan da Rusya’ya ABD ve Batı bağları konusunda bazı güvenceler sunması gerek. Ancak Hindistan’ın -Ukrayna savaşındaki duruşunda da kanıtladığı üzere- ABD ve Batı ile bağları Rusya’yı “en azından fazla” etkilemiyor, ancak Rusya’nın Çin ile büyüyen stratejik ortaklığının Hindistan için doğrudan sonuçları olur.
İllüzyon(umsu) Bir Yakınlaşma Çabası Ancak ÇİN ile Bu olmak ZORUNDA
O zaman gelelim, 2025 Hindistan-Çin ilişkisi ne durumda?
2020’deki Galwan sınır çatışmasının ardından Çin ve Hindistan, ikili ilişkileri istikrara kavuşturmak için adımlar attı. Kİ Bu Çatışma, 1962 savaşından bu yana iki ülke arasında yaşanan en kötü çatışmaydı. Önce Ekim 2024’te çatışmanın yaşandığı bölgede sınır devriyelerinin yeniden başlatılmasını öngören bir anlaşma imzaladı. Anlaşma esasında bir dizi uzlaşmacı adımı harekete geçiren bir güven artırıcı önlemdi.
2025’in ağustos ayında Modi, bölgesel bir zirveye katılmak ve Xi ile görüşmek üzere 7 yıl sonra ilk kez Çin’e gitti Kİ daha önceki sınır anlaşması, Modi’ye bu ziyareti gerçekleştirmek için diplomatik ve siyasi alanı sağlamış olmalı. Ancak kısmen Trump yönetiminin yine ağustos ayında Hindistan’a uyguladığı yüzde 50’lik gümrük vergileri ile tetiklenen Hindistan-ABD arasındaki artan gerilimler, Modi’ye bu geziyi yapma konusunda daha da güçlü bir teşvik sağladı. Son dönemdeki ABD politikaları da Hindistan’a Çin ile zaten güçlü olan ticari ortaklığını genişletme arayışında güçlü bir motivasyon sağladı. Ve ekim ayında da 5 yıllık bir aradan sonra Hindistan ve Çin arasındaki direkt uçuşlar yeniden başladı.
ANCAK Hindistan’ın Çin’e karşı temkinli davranmasını, Çin ile uzlaşma olarak algılamayın. İki ülke ilişkisi ne yazık ki kalıcı gerilim kaynakları ve yapısal anlaşmazlıklar yönünden “zengin”. Ve dolayısıyla Hindistan ve Çin arasında bir sonraki gerginlik her daim kapıda hazır bekliyor. Bir yıldan fazla süredir nispeten samimi ilişkiler sürdürülmesine karşın iki ülkenin doğal rakipler olduğunu ve tam ölçekli bir uzlaşmaya ne yetenekli olduklarını ne de bunu arzu ettiklerini unutmayın. Kasım ayında Hindistan, Kanada ve Avustralya ile birlikte üçlü bir teknoloji ve inovasyon anlaşması imzaladı ki bu anlaşma, Çin’in teknoloji tedarik zincirleri ve inovasyon üzerindeki derin küresel etkisine karşı koymayı amaçlıyor. Ve Hindistan —Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan gerilimler ilerlemeyi sekteye uğratmış olsa dahi— Çin’e karşı koymayı amaçlayan Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Avustralya’dan oluşan Dörtlü Güvenlik Diyaloğu Quad ortaklığına desteği hala güçlü. Hindistan ayrıca, Güney Çin Denizi’ndeki Çin saldırganlığına karşı koymak için Endonezya, Filipinler ve Vietnam’a süpersonik füzeler tedarik etme anlaşmalarını görüşmeye devam ediyor. Ki Filipinler ilk sevkiyatları zaten aldı ve Endonezya ve Vietnam ile anlaşmaların yakında sonuçlandırılması bekleniyor. Ve de 4-5 Aralık tarihlerinde Putin’i ağırlayan Hindistan’ın Ukrayna Savaşı’na karşı çıkmasının en büyük nedenlerinden biri ise “savaşın Rusya’yı Çin’e daha da yaklaştırmış olmasıdır.”
Çin’in 21 Kasım’da ihtilaflı bir bölgede doğmuş bir Hint vatandaşını gözaltına alması ve ardından gelen diplomatik gerilimler, iki ülkenin hala rakip olduğunu hatırlatıyor. Japonya’ya transit geçiş yaparken Şanghay Pudong havaalanında 18 saat gözaltında tutulan İngiltere’de yaşayan Hint vatandaşının gözaltı nedeni, pasaportunda doğum yeri olarak Arunachal Pradesh yazması Çinli göçmenlik yetkilisi ona pasaportunun geçersiz olduğunu ve Hint değil Çinli olduğunu söyledi. Çin, “Güney Tibet” olarak adlandırdığı Arunachal Pradesh’i kendi toprağı olarak görüyor. 1962’de savaşa yol açan Çin saldırısından bu yana Arunachal Pradesh, Çin ve Hindistan arasında sürekli bir ikili gerilim kaynağı. Arunachal Pradesh yerleşkeli Hint vatandaşlarına Çin tarafından zımbalanmış vizeler veriliyor ve bazen vizeler tamamen reddediliyor. Bu sarsıcı gözaltı olayından sonra Hindistan Dışişleri Bakanlığı 25 Kasım’da sert bir açıklama yayınladı ve Arunachal Pradesh’in “Hindistan’ın ayrılmaz ve devredilemez bir parçası olduğu ve bunun apaçık bir gerçek olduğu” belirtildi ve “Çin tarafının ne kadar inkar ederse etsin bu tartışılmaz gerçeği değiştiremeyeceği” ifade edildi.
Kısacası ikili arasında son yaşanan bu gözaltı olayı Hindistan-Çin yakınlaşmasına bir tehdit olarak değil, yakınlaşmanın sınırlarını hatırlatan bir olay olarak görülmeli. Hindistan, sınırındaki tehlikeleri azaltmak ve daha geniş anlamda ilişkileri daha istikrarlı hale getirmek için Çin ile gerilimleri azaltma yoluna gitti. Bu adımlar, Pakistan ile gerilimlerin tehlikeli derecede yüksek olduğu ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinde beklenmedik gerginlikler yaşandığı bir dönemde, Çin ile bir başka krizi kaldıramayacağı bir anda atılıyor. Esasen bu, Hindistan’ın özellikle çalkantılı bir jeopolitik dönemi atlatmasına yardımcı olacak bir “riskten korunma stratejisi”. Yani dolayısıyla Hindistan’ın Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerine dair görüşleri, Hindistan-Çin rekabeti bağlamında anlaşılmalı. Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri’nin —son zamanlardaki eğilimlerinden ve yeni yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden de hissedilebildiği üzere— “Çin ile uzlaşmayı ciddi olarak düşünebileceği konusunda” son derece kaygılı Kİ bu, Hindistan için söz konusu olmayan bir durum. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile yakınlaşma arayışında olmazsa ABD-Hindistan ortaklığının stratejik gerekçesi yani “Çin’e karşı koyma ortak arzusu” bozulmadan kalacak ve iki ülke mevcut gerilimlerini de aşabilirse ikili ilişkilerinin toparlanmasına yardımcı olacak.
Büyük Güç Olmak ile Olmamak Arasında Bir Yerlerde Ancak Biraz Ondan Biraz da Öbüründen Şimdilik İş Görüyor
Amerika Birleşik Devletleri ile Hindistan ortaklığının stratejik gerekçesi yani “Çin’e karşı koyma ortak arzusu” demişken, “Hindistan’ın Çin’i dengeleme konusunda ağırdan almasından dolayı hayal kırıklığına uğramış bir Amerika Birleşik Devletleri var” ama bu konuya geleceğim demiştim, işte tam da yeri ve zamanı burası.
Özellikle Modi yönetimi ile birlikte son birkaç yılda Hindistan’ın dünya görüşünde “minik” bir değişim oldu ve bu değişim kısmen değişen uluslararası koşullardan, kısmen de Modi’nin Hindistan’ı bir “uygarlık gücü olarak gören sağcı milliyetçi dünya görüşünden” ve aynı zamanda mevcut hükümetin kendisini “geçmişten kopuş olarak konumlandırma arzusundan” kaynaklanıyor. Hindistan özellikle 2000’lerin başlarından son birkaç yıla kadar geleneksel büyük güç kavramını, küresel süper güç statüsünü sorguluyor ve çok kutupluluğu çok taraflılık yoluyla gücün yayılması olarak görüyordu. Son yıllarda ise Hint yetkililer, nihai hedeflerinin çok kutuplu bir dünyada kutup olmak, büyük güç hatta süper güç statüsüne ulaşmak olduğunu açıkça belirtmeye başladılar. Hindistan’ın Amerika Birleşik Devletleri ile yaşadığı çekişme, Hindistan’ı büyük bir güç olma arayışını daha da yüksek sesle ilan etmeye itti. Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, eylül ayında, “ABD eylemlerinin dünyanın çok kutupluluğa doğru kaymasını hızlandırdığına” dikkat çekerken, ekim ayında, “Genel olarak, Hindistan çok kutuplu bir ortamda faaliyet göstermeli ve kendisi de bir kutup olarak ortaya çıkmaya hazırlanmalıdır” dedi.
Elbette Hindistan çok kutuplu bir dünyada kutup olma iddiasında bulunmak için çoğu ülkeden daha iyi bir konumda ancak büyük güç statüsüne ulaşmak karşı konulamaz bir kader değil, bir tercih konusu olabilir ve Hindistan’ın bu tercihi yapması gerekir mi gerekmez mi bu başka bir tartışma konusu, ANCAK Şu anki Hindistan-ABD anlaşmazlığı, Hindistan’ın büyük güç statüsü meselesi ile iç içe geçmiş durumda. 20 yıllık Hindistan-ABD stratejik ortaklığı ve 2020 Galwan sonrası Çin-Hindistan soğukluğuna karşın Hindistan, Çin’e karşı topyekün bir mücadele yürütmek için ABD koalisyonuna katılmadı. Çok değil, 2023’te, “Hindistan Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiki değil ve hiçbir zaman da olmak istemedi” mesajları verilmişti. Amerika Birleşik Devletleri’nin yaşamış olduğu hayal kırıklığı, “ABD ittifak sistemi karşısında Hindistan’ın stratejik özerkliğine olan bağlılığı” olarak açıklanmaya çalışılsa da bu, özünde “Hindistan’ın büyük bir güç gibi davranmaması” sorununun ta kendisiydi.
ABD prizmasından, Hindistan, Çin ile çatışmasının ve Amerika Birleşik Devletleri’ne daha da yaklaşmasının kaçınılmaz bir sonuç olarak karşısına çıkacağı güç dengesi oyununa tüm gücü ile girmiyor, girmek de istemiyor. Kİ Bu da Hindistan’ın Amerika Birleşik Devletleri için stratejik bir ortak olarak pek bir faydası olmadığı, olmayacağı anlamına geliyor. Trump döneminde Amerika Birleşik Devletleri, teşvikten zorlamaya doğru taktik değiştirmiş olsa da nihai hedef eskisi ile aynı: Hindistan’ı büyük güç yarışına çekmek. Böyle bir okuma ile Trump’ın Hindistan’a karşı sergilediği açıkça sert tavır da stratejik ve bu da Hindistan’ın büyük güç statüsüne ulaşma çabasının büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğine bağlı olduğunu hatırlatıyor. Yani ya ABD isteklerine boyun eğecek ya da Amerika Birleşik Devletleri onu sıradan bir ülke olarak görecek ve ona öyle davranmaya başlayacak.
Hindistan, küresel düzeni şekillendirmek için “masada bir yer” istiyor, “çok kutuplu dünyada kutup olmak” istiyor, kısacası “büyük güç” olmak istiyor, istek çok açık ANCAK bu isteği nasıl kullanacağı belirsiz. Dile getirdiği küresel düzen vizyonları mevcut durumdan pek de farklı değil, küresel yönetişim reformlarına yönelik talepleri genellikle yalnızca nüfuz elde etme amacına indirgeniyor ve BM Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelik yolu ile neyi başarmayı umduğunu hiçbir zaman yeterince açıklamadı. Ayrıca son yıllarda Hindistan’ın bir “uygarlık gücü” olduğu yönündeki söylemlerin yükselişine tanık olmakla beraber Hindistan’ın başka bir büyük güç ile çatışmaya sokacak bir toprak genişleme gündeminin de olmadığının altını çizmek gerek (Hindistan siyasi söyleminin bazı köşelerinde ortaya çıkmaya başlayan “Pakistan işgali altındaki Keşmir’i geri alma” yönündeki hayali talepleri dikkate dahi almıyorum). AYRICA Genellikle tartışmalı konulardan ve baskıcı bir diplomatik tavırdan kaçındığı için çoğu ülke tarafından nispeten zararsız bir aktör olarak görüldüğünün ve hem de bu algının avantajlarının çok iyi farkında olan Hindistan, büyük bir güç doğası gereği küçük ülkelerde kuşku ve korku uyandırdığı için de “büyük güç olma çabasını söylemde güçlü uygulamada zayıf tutuyor”.
Kısacası Hindistan’ın büyük güç statüsü elde etme arzusu yoğunlaşmaya başlamış olsa da gerçek politika henüz buna ayak uyduramadı Kİ Eylemleri, büyük güç statüsünü tam anlamıyla elde etme konusunda hala tereddütlü olduğunu gösteriyor. Çin ile krizde aşırı gerilimden kaçındı ve yakınlaşma/uzlaşma/normalleşme arayışına girdi, Amerika Birleşik Devletleri ile krizde Trump’ın yoğun provokasyonlarına karşın son derece ihtiyatlı-iyimser davrandı. Kendi “Mahallesindeki” temkinli davranışlarından dahi söz etmiyorum, henüz. Bir yanda Hindistan’ın çok taraflılık yoluyla gücün yayılması anlayışını taşıyan çok kutupluluk vizyonu var, diğer yanda da güç dengesi ilkelerine dayalı çok kutuplu bir sistemin çok fazla kutbun yükselişini hoş görmeyeceği ve şu an çok kutupluluk yanılgısı yaratan yükselişteki ülkelerin çoğunun muhtemelen bölgesel güçler veya diğer büyük güçlerin küçük ortakları olarak kalacağı bir gerçekçi politika var. Ve gidişata göre -ekstrem bir durum gelişmezse- Hindistan belki bunlardan bir tık fazlası olacaktır. Hindistan’ın jeopolitik ve ekonomik stratejisi bugün Çin-ABD rekabetini kontrol altına almak yerine ondan faydalanmaya odaklanıyor VE Strateji, diğer büyük güçler izin verdiği sürece işe yarar Kİ Eğer Hindistan’ı çok fazla zorlarlarsa, sonunda büyük güç rekabetine katılmak zorunda kalacaktır.
SON OLARAK
2025’e elveda 2026’ya merhaba demek üzere iken Hindistan’da -özellikle Delhi’de- hava kirliliği hala sorun, problem olmaya da devam edecek. Hindistan rupisi hala tüm zamanların en düşük düzeyinde geziniyor ve Asya’nın en kötü performans gösteren para birimi olmaya devam ediyor. Hasina hükümetinin devrilmesinin yol açtığı sorunlu Bangladeş ilişkisi hala sorunlu ve 2026 seçimleri beklense de Bangladeş bir süre daha baş ağrısı olmaya devam edecek. İsteksizce ve örtük bir ilişki kuruluyor olsa da Myanmar’da 2021’de gelen askeri cunta yönetimi hala sorun ve “hileli ve danışıklı” olarak algılanan 2026 seçimleri söz konusu olacak olsa da cunta yönetimi kuvvetle muhtemel Myanmar’ın çoğu bölgesinde yönetimini sürdürmeye aynen devam edeceğinden Hindistan’ın Myanmar ilişkisi de problemli olmaya devam edecek. Bu arada da Myanmar STK’ları Hindistan’ı Myanmar cuntasının “sahte” seçimini desteklememeye çağırırken, 90 kuruluş tarafından imzalanan “Myanmar’da Gerçek Bir Demokrasi İçin Hindistan’ın Liderliğine İhtiyaç Var” başlıklı açık mektup söz konusu ANCAK Hindistan’ın böyle bir liderliği yapmasına, 2026 seçimlerine “çok örtük ve çok dolaylı bir dille verdiği destek açıklamasının da kanıtladığı üzere”, pek niyeti yok gibi gözüküyor. Ve de Dünyanın en az gelişmiş sınır bölgelerinden birinde Hindistan-Myanmar sınırında 1970’lerden beridir uygulanan ancak geçen yıl kısıtlanan Serbest Dolaşım Rejimi hala son bulmuş durumda. Değiştirilen sisteme göre Hindistan’a giriş ve çıkışlar yalnızca Zokhawthar’daki tek bir kontrol noktasından yapılabilecek ve biyometrik tarama gerektirecek. Yolcular ayrıca giriş yaptıkları aynı sınır kapısından çıkmak zorunda kalacaklar. Hindistan ayrıca 1.643 kilometrelik sınırın tamamı boyunca bir çit inşa etmeyi planlıyor. Ve son not, Bangladeş ile neredeyse aynı kaderi yaşayan, kitlesel ayaklanma ile hükümetin devrildiği Nepal için de 2026, tıpkı Bangladeş için de olduğu gibi, ve her ne kadar sonuç pek değişmeyecek olsa da Myanmar için de olduğu gibi, seçim yılı olacak ve elbette Hindistan, mahallesindeki bu parametrelerden direkt etkilenen olarak, sürekli strateji ve ilişki geliştirme modunda olacak.
Asya
Japonya Merkez Bankası gelecek hafta politika faizini yüzde 1,25’e yükseltmeye hazırlanıyor

Enflasyon ve ABD baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası, faiz artışlarının hızını artırıyor.
Nikkei Asia’nın edindiği bilgilere göre Japonya Merkez Bankası (BOJ), artan ham petrol fiyatları ve yenin değer kaybetmesi nedeniyle yükselen enflasyon baskısını kontrol altına almak amacıyla 17-18 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek Para Politikası Kurulu toplantısında temel faiz oranını mevcut yüzde 1 seviyesinden yüzde 1,25’e yükseltmeyi planlıyor.
Faizin en son haziran ayında artırıldığı dikkate alındığında, olası yeni artış Mart 2024’te başlayan mevcut faiz artırımı sürecindeki en kısa zaman aralığına işaret edecek.
ABD, yenin değerini desteklemek için Japonya’nın çabalarına katıldığında bunu karşılıksız yapmamıştı. Geçtiğimiz haftalarda ABD Hazine Bakanı Scott Bessent Tokyo’ya baskı yaparak, “Faiz artırımlarına hız verin ve büyük ekonomik teşviklere ilişkin modası geçmiş fikirleri terk edin” demişti.
Bessent, Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda’nın zayıf yenle mücadele etmek amacıyla para politikasında “doğru olanı yapacağını” umduğunu söylemişti.
BOJ Başkanı Kazuo Ueda ve diğer üst düzey yöneticiler faiz artışını kurulun gündemine getirecek ve dokuz üyeli Para Politikası Kurulu’nda çoğunluğun onayını almaya çalışacak.
Öngörülen yüzde 1,25’lik politika faizi, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye olacak. Merkez bankası şimdiye kadar faiz oranlarını yaklaşık altı ayda bir artırıyordu. Ancak BOJ’un bu tempoyu üç ayda bire, başka bir ifadeyle iki politika toplantısında bir faiz artışına hızlandırmaya hazırlandığı değerlendiriliyor.
BOJ yetkilileri, temel ekonomik faktörlerden kaynaklanan fiyat artışlarının bankanın yüzde 2’lik enflasyon hedefini aşması konusunda giderek daha dikkatli davranıyor.
Ueda, temmuz ayı sonunda gerçekleştirilen bir önceki toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında enflasyon baskısının artmasına katkıda bulunan üç faktöre dikkat çekmişti: Orta Doğu’daki gerilimin yükselmesi nedeniyle artan ham petrol fiyatları, yapay zekâyla (AI) bağlantılı talepteki yükseliş ve yenin değer kaybetmesi.
ABD ile İran arasındaki silahlı saldırıların yeniden başlaması nedeniyle petrol fiyatları tekrar yükselişe geçti. West Texas Intermediate (WTI) türü ham petrol vadeli işlemlerinin fiyatı perşembe günü varil başına 100 doların üzerine çıkarak son üç buçuk ayın en yüksek seviyesine ulaştı.
Petrol fiyatlarındaki artış, çok çeşitli ürünlerin fiyatlarını ve ulaşım maliyetlerini yukarı çekiyor.
Asya
Güney Kore, Trump’la yaptığı 350 milyar dolarlık anlaşmanın gereğini yerine getirecek mi?

Güney Kore ve ABD arasındaki anlaşmanın imzalanmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçerken Washington’da rahatsızlık büyüyor.
Güney Kore’nin ABD Başkanı Donald Trump’la ABD’ye 350 milyar dolar yatırım yapma konusunda anlaşmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Ancak bugüne kadar henüz hiçbir yatırım için para taahhüdünde bulunulmadı. Bu durum Washington’da rahatsızlığı artırırken Seul’de de endişeye yol açıyor.
Güney Kore medyasında Teksas’ta doğalgazla çalışan bir elektrik santrali ve nükleer enerji santralleri de dahil olmak üzere çeşitli projelerin gündemde olduğuna ilişkin spekülasyonlar çıktı. Ancak Seul yönetimi bu iddiaları hızla yatıştırmaya çalıştı.
Seul bu hafta yaptığı açıklamada, “ABD yatırımları konusunda ne belirli yatırım alanları ve bunların açıklanacağı tarihler ne de ilk para transferinin miktarı ve zamanı kesinleşmiş durumda” dedi.
Konu hakkında bilgi sahibi bir ABD’li kaynak, Financial Times’a, Seul’ün “artık harekete geçmesi” gerektiğini, aksi halde Trump’ın sert tepki gösterme riskiyle karşı karşıya kalacağını söyledi. Bir başka kaynak ise yatırım sürecindeki gecikmelere ilişkin duyulan rahatsızlığın, Trump’ın geçen ay ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü kampanyaya yeterince destek vermediği gerekçesiyle Güney Kore’yi özellikle hedef almasının nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü.
Washington merkezli danışmanlık şirketi The Asia Group’un ortağı Jennifer Lee, “ABD hükümeti içinde ciddi bir rahatsızlık birikiyor. Özellikle de Kore’nin kaydettiği ilerleme, Japonya’nın peş peşe açıkladığı yatırım paketleriyle kıyaslandığında yavaş görünüyor” dedi.
Taahhüt, geçen yıl Trump’ın Güney Kore mallarına uygulamakla tehdit ettiği yüzde 25’lik tarifeleri yüzde 15’e düşürmesini öngören anlaşmanın bir parçasıydı. Seul ayrıca gemi inşasına 150 milyar dolar, stratejik sektörlere ise 200 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Yıllık yatırım tutarı 20 milyar dolarla sınırlandırıldı.
Japonya da benzer bir anlaşma kapsamında ABD’ye 550 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Ancak Japonya için yıllık bir üst sınır bulunmuyor ve Tokyo daha hızlı hareket etti. Japonya, Ohio’da 33 milyar dolarlık doğalgaz santrali ile Tennessee ve Alabama’da toplam 40 milyar dolara kadar çıkabilecek küçük modüler nükleer reaktör projeleri dahil çeşitli yatırımlar açıkladı.
Trump bu tür yatırım taahhütlerini son derece işlemsel bir çerçevede ele aldı. Daha önce Güney Kore’nin 350 milyar dolarlık taahhüdünü “peşin” ödenecek para olarak tanımlamıştı. Trump’ın ticaret danışmanı Peter Navarro ise Japonya’yla yapılan anlaşmayı “esas itibarıyla açık çek” olarak nitelemişti.
Başkan Lee Jae Myung, geçen kasım ayında anlaşmayı Güney Kore kamuoyuna anlatırken yatırımların “yalnızca ticari olarak uygulanabilir projelere” yapılacağını söylemişti.
Kore Ulusal Diplomasi Akademisi Profesörü Min Jeong-hun da projelerin ekonomik açıdan mantıklı olmadığı durumda şirketlerin yatırım yapmayacağını söyledi.
“Yapmazlar. Kore’nin temkinli davranmaktan başka seçeneği yok” diyen Min, “Başkan Trump hızlı ilerleme görmek istiyor. Tarafların pozisyonları farklı” ifadelerini kullandı.
Koreli şirketler ayrıca geçen eylülde ABD göçmenlik yetkililerinin Georgia’daki Hyundai-LG Energy Solution batarya fabrikasına düzenlediği baskından da ciddi şekilde rahatsız olmuştu. Olayın hemen ardından Başkan Lee, bunun Koreli şirketleri ABD’de yatırım yapmak konusunda “son derece tereddütlü” hale getirebileceği uyarısında bulunmuştu.
The Asia Group’tan Lee de iki hükümet arasında neyin üzerinde anlaşmaya varıldığı konusunda “gerçek bir yorum farkı” bulunduğunu kabul etti. Washington’ın tek tek projelerde daha büyük çaplı yatırımlar ve projelerin seçiminde daha fazla söz hakkı istediğini belirtti.
Washington ayrıca Samsung Electronics ve SK Hynix’in ABD’de gelişmiş bellek çipi üretimine yatırım yapması yönünde baskı uyguluyor. Ancak sektörün stratejik önemi ve çip üreticilerinin Güney Kore’de halihazırda üstlendikleri büyük yatırım taahhütleri nedeniyle bu talepler Seul açısından son derece hassas.
Buna karşılık gemi inşa sektörü, Seul’ün elinde belli ölçüde pazarlık gücü bulunan alanlardan biri.
ABD, küresel ticari gemi tonajının yalnızca yüzde 0,2’sini üretirken Güney Kore, Çin’in ardından dünyanın en büyük ikinci gemi üreticisi konumunda. Trump’ın ABD gemi inşa sektörünü canlandırma planları da Kore teknolojisinin ve uzmanlığının Amerikan tersanelerine taşınmasını öngörüyor.
King’s College London’dan Ramón Pacheco Pardo, “Benim izlenimim, Trump’ın müttefiklerle ilişkilerinde benimsediği işlemsel yaklaşımın bir zaferi olarak sunabileceği büyük ölçekli yatırımlar görmek istediği yönünde” dedi.
Bazı uzmanlar ise Seul’ün bekleyerek kendi işini daha da zorlaştırdığını savunuyor.
Korea Economic Institute of America’dan Troy Stangarone, “Kore’nin ilk yatırım projesini açıklaması kritik önem taşıyor” dedi.
Stangarone, “Kore geciktikçe yönetimde, Güney Kore’nin taahhüdünden sıyrılmaya çalıştığı yönünde bir algı oluşması riski artıyor” ifadelerini kullandı.
Kasım ayında yapılacak ABD ara seçimleri de baskıyı artırabilir.
Ewha Womans Üniversitesi Profesörü Park Won Gon, “Trump açısından bakıldığında, ABD’de yatırımların gerçekleşmesi gerekiyor ki bunu seçim kampanyasında kullanabilsin” dedi.
Yatırım anlaşmazlığı, ABD-Güney Kore ilişkilerinin başka boyutlarıyla da iç içe geçmiş durumda.
Trump 16 Ağustos’ta, Kuzey Kore’yi caydırmayı amaçlayan yıllık Ulchi Freedom Shield askeri tatbikatının kapsamının daraltılması talimatını verdi. Ertesi gün ABD Başkanı, “Sizi Kim Jong Un’dan korumak için orada 39 bin askerimiz var… ve siz İran’daki çok kolay bir askeri operasyonda bize yardım etmeyeceksiniz. Bu garip” dedi.
Bununla birlikte ABD, Güney Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenlediği beş günlük ayrı bir askeri tatbikat bu hafta planlandığı şekilde başladı. Tatbikatın kapsamı veya süresinde herhangi bir değişiklik yapıldığı bildirilmedi.
Seul, İran konusunda ABD’ye nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin seçenekleri değerlendirdiğini söylüyor. Ancak İran Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü, Güney Kore’nin Körfez ve Hürmüz Boğazı’ndaki operasyonlara katılmasının “ciddi sonuçları” olabileceği uyarısında bulundu.
Stangarone ise Hürmüz’de olası bir angajmanın Güney Kore’ye yatırım konusunda herhangi bir avantaj sağlamayabileceği görüşünde.
“Bir konuşlanma açıklamasının Kore’ye yatırım meselesinde herhangi bir esneklik sağlayacağını düşünmüyorum” diyen Stangarone, “Bu, kazanımlarını azamiye çıkarmaya çalışan bir [ABD] yönetimi” ifadelerini kullandı.
Pacheco Pardo’ya göre Trump, ilave baskı aracı olarak Washington’ın geçen yıl Seul’ün nükleer enerjili denizaltı edinme planlarını destekleme yönündeki anlaşmasından da “geri adım atabilir” ya da Kore’deki Amerikan askerlerini çekmekle tehdit edebilir.
Pacheco Pardo, ABD-Güney Kore ittifakının “temellerinin” güçlü olduğunu söylese de şu değerlendirmeyi yaptı:
“Trump’ın müttefiklere ilişkin görüşleri dikkate alındığında, Trump görevde kaldığı sürece ilişkiler çalkantılı olmaya devam edecek.”
Asya
İran ile Çin arasında milyarlarca dolarlık gizli ticaret ağı

İran, petrol gelirlerini doğrudan nakit almak yerine Çin’den ithal ettiği malların finansmanında kullanarak milyarlarca dolarlık yaptırımları aşıyor. Reuters ajansının haberine göre gizli takas mekanizması üzerinden son bir yılda 2,5 milyar dolarlık işlem gerçekleşirken, bu kaynaklarla ilaç ve araçların yanı sıra askeri teçhizat da temin edildi.
İran, petrol satışlarına yönelik yaptırımları aşmak ve Çin’den askeri teçhizat dahil milyarlarca dolarlık ürün satın almak için takas benzeri gizli bir ticaret mekanizması işletiyor.
Reuters ajansına konuşan iki üst düzey İranlı yetkili ve konuyu yakından izleyen üç kaynak, Tahran yönetiminin Çin’e sattığı petrol karşılığında nakit yerine bu ülkeden ithal edilen mallar için kredi aldığını aktardı.
Adlarının gizli kalmasını isteyen kaynaklar, petrol gelirlerini Çin mallarıyla takas eden bu yöntemin, nükleer programı nedeniyle ABD’nin ekonomik ve askeri baskısını artırdığı son dönemde Tahran yönetimine doğrudan mali can damarı sağladığını vurguluyor.
Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı konumundaki Çin ise bu sayede indirimli İran petrolüne erişmeyi sürdürürken, bu ülkeye ihracat yapan bankalarını ve şirketlerini uluslararası ceza riskinden koruyor.
Washington yönetimi, İran petrolünün taşınmasını sağlayan bazı küçük ölçekli Çinli kuruluşlara yaptırım uygulasa da, küresel ekonomiyi sarsabilecek kapsamlı adımlardan kaçınıyor.
İki ülke arasındaki savaş sürerken Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya çalışan ABD, baskının dozunu artırdı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent geçen ay yaptığı açıklamada, Tahran ile ticari ilişkilerini kesmeyen ülkelerin dolar sisteminden çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalacağını belirtmişti.
Altı aydır süren savaş kapsamında ABD’nin İran’a uyguladığı deniz ablukasının bu takas mekanizmasını nasıl etkilediği henüz netleşmedi.
Fakat 14 Temmuz’da ablukanın yeniden yürürlüğe konmasından bu yana Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Çin’e ulaşan hiçbir İran petrol sevkiyatı kayıtlara geçmedi.
Batı’nın tek taraflı yaptırımlarını yasa dışı olarak niteleyen Pekin ve Tahran ise ticareti nasıl sürdürdüklerini kamuoyuna açıklamaktan kaçınıyor.
Kaynaklar, Tahran’ın bu sistemi ilaç, araç ve iletişim ekipmanı temin etmek amacıyla devreye soktuğunu aktarıyor. Çinli üreticilerin İran ile doğrudan temas kurmadığı ve yaptırımları deldiklerine dair bir işaret olmadığı belirtiliyor.
Öte yandan mekanizma, geçtiğimiz yıl İran’a milyonlarca dolar değerinde hava savunma ekipmanı sağlayan sözleşmeler kapsamında da en az bir kez kullanıldı. Kaynaklar söz konusu sevkiyatlara dair ayrıntı vermezken, işlemler bağımsız mercilerce doğrulanmadı.
Birleşmiş Milletler’in konvansiyonel silah ambargosu, İran ile küresel güçler arasında 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın çökmesi üzerine Eylül 2025’te diğer yaptırımlarla birlikte yeniden devreye girdi.
Tahran anlaşma hükümlerinden çekilmiş, Avrupalı ülkelerin yaptırımları otomatik olarak geri getirmesini ise Pekin ile Tahran hukuken sakat bir adım olarak tanımlamıştı.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın sorularına verdiği yanıtta söz konusu ticaret yapısından haberdar olmadığını belirtti.
Pekin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı taşımayan ve uluslararası hukuka dayanmayan tek taraflı yaptırımlara karşı durduğunu bildirdi.
İran’ın New York ve Cenevre’deki diplomatik temsilcilikleri ise sorulara sessiz kaldı. Beyaz Saray adına konuşan bir ABD yetkilisi, Tahran’ın nükleer hedeflerine ulaşmasını engellemek için AB dahil uluslararası ortaklarla çalıştıklarını söylemekle yetindi.
Kpler veri analiz şirketine göre, 2025 yılında İran’ın ihraç ettiği ham petrolün yüzde 80’den fazlasını Çin satın aldı. Bu oran günde ortalama 1,4 milyon varile denk geliyor.
İki ülke 2021 yılında enerji ve altyapı alanlarını kapsayan 25 yıllık stratejik ortaklık anlaşması imzalasa da işbirliğinin uygulama detayları büyük ölçüde gizli tutuluyor.
Söz konusu model, İran’ın uluslararası bankacılık kanallarına uğramadan Çin’den mal ve hizmet temin ettiği ağlardan yalnızca birini oluşturuyor.
Batılı bir yetkili ve konuyu izleyen diğer iki kişi, devlete ait Çinli petrol şirketi Zhuhai Zhenrong adına hareket eden bir alıcının, Çin merkezli ChuXin adlı gölge bir finans kuruluşuna bu yıla kadar her ay yüz milyonlarca dolar yatırdığını aktardı.
Bu mevduatların, İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC) ile bağlantılı Hong Kong merkezli bir şirketten alınan petrolün bedelini oluşturduğu belirtiliyor.
ChuXin üzerinden aktarılan petrol gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’i İran’daki altyapı projelerine ayrılıyor. Kalan kısım ise İran’a mal sağlayan şirketlere ödeme yapmak üzere kurulan özel amaçlı şirketin (SPV) hesaplarına aktarılıyor.
İran’ın karar alma merkezine yakın kaynaklar, bu finansal mekanizmanın varlığını doğruluyor.
Fonların yönetimini Çin Ticaret Bakanlığı adına hareket eden bir firma ile İran Merkez Bankası ile bağlantılı diğer bir kuruluş paylaşıyor. İran Merkez Bankası ithalatçılara yetki verdiğinde, para transferi tedarikçi firmalara yönlendiriliyor. Resmi kayıtlarda ChuXin adına rastlanmazken, bir kaynak yapının yalnızca muhasebe tablolarında yaşam bulduğunu kaydetti.
Exeter Üniversitesi’nden uluslararası politika uzmanı Andrea Ghiselli, Pekin’in bu dolaylı ağları ABD’nin ikincil yaptırım tehditlerine boyun eğmeyeceğini göstermek için kullandığını ifade etti.
Ghiselli, Çinli liderlerin kendi bankalarını ve firmalarını küresel finansal sistemin dışına itilmekten korumayı amaçladığına dikkat çekerek, “İnkar edilebilir bir zemin oluşturmak istiyorlar” dedi.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor







