Bizi Takip Edin

Görüş

2023 Hindistan panoraması

Avatar photo

Yayınlanma

2023, Yeni Delhi’nin kapasitesinin çok ötesinde bir hırs ve çabaya tanıklık etti. Ve bazı noktalarda kendini aşabildiği veya sınırlarının ötesine geçebildiği bir yıl oldu.

Örneğin, Ay’ın -henüz kimsenin başaramadığı- zorlu güney kutbuna ulaşan ilk ülke oldu (Chandrayaan-3 Misyonu). En hızlı büyüyen büyük ekonomi haline geldi. Dijital ödemelerde zirveye yerleşti. Dünyadaki en hızlı 5G sunumunu gerçekleştirdi. Dünyanın en büyük ofis binası “Surat Diamond Bourse” açılışını yaptı. Dünyanın en büyük meditasyon merkezi “Swarved Mahamandir” açılışını yaptı. Dünyanın en uzun nehir gezisine imza attı (MV Ganga Vilas). Air India, dünyanın en büyük havacılık anlaşmasını imzaladı (70 milyar dolar). Birleşmiş Milletler’de Başbakan Narendra Modi liderliğindeki yoga seansı -en kalabalık katılım ile- Guinness Dünya Rekoru kırdı. Ayodhya’daki Deepotsav (Diwali Festivali kutlamalarının bir parçası), aynı anda 2,2 milyonun üzerinde diya (pişmiş kilden yapılmış minik gaz lambası) aydınlatarak yeni bir Guinness Dünya Rekoru kırdı.

Aynı zamanda 2023, Hindistan’ın diplomasi ve politika dünyasının hiç sıkılmadığı, iyisiyle kötüsüyle hareketliliğin her daim canlı olduğu bir yıldı. Ve 2023 sona ererken Hindistan’ın diplomasisine ve dış politikasına bir dizi küresel angajman, stratejik hamle ve birtakım zorluklar silsilesi damgasını vurdu.

Yıl boyunca Hindistan, Delhi G-20 Zirvesi, Küresel Güney odağı, Afrika odağı, Başbakan Modi’nin ikili ilişkileri güçlendirmek için yaptığı ziyaretler, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) başkanlığı, yeni elçiliklerin açılması, diaspora bağlarının güçlendirilmesi, BM reformlarının savunulması, Türkiye’den Sri Lanka’ya küresel yardım çabaları, gibi büyük diplomatik çabalarla öne çıkarken Kanada ile diplomatik çatışmalar, Trudeau’nun iddiaları, Khalistan kaygılarını yönetmek, Katar’ın gözaltı meselesindeki Hintler, Çin-Bhutan müzakereleri, Maldivler seçimleri, İsrail-Hamas çatışması sırasında Orta Doğu’daki duruşunu dengelemek, Kızıldeniz’den Sudan’a kadar uzanan krizlerle uğraşmak, gibi zorlu durumlarla karşı karşıya kaldı ve “en azından Washington ile” bu zorlukları ustaca idare etti.

2023’te Hindistan denildiğinde ilk akla gelen  hiç kuşkusuz başkanlığını yürüttüğü geleneksel bir G-20 Zirvesi’ni gösterişli bir festivale dönüştürdüğü an oluyor. Eylül ayında Yeni Delhi dünyanın dört bir yanından liderleri ağırladı. Zirvede yayınlanan ortak bildiride, küresel zorlukların işbirliği yoluyla ele alınmasına yönelik kolektif kararlılığın altı çizildi. Hindistan’ın ev sahibi olarak rolü, artan nüfuzunu ve uluslararası işbirliğini teşvik etme konusundaki kararlılığını ortaya koydu. Dahası, G-20 Zirvesi Hindistan’ın pan-Afrika vizyonunu öne çıkararak, Afrika’ya küresel yönetişimde daha fazla söz hakkı verme yönünde sağlam bir etki yarattı ve Yeni Delhi’nin öncelikli hedefi olarak, Afrika Birliği’nin dahil edilmesi ile G-20’yi G-21’e dönüştürdü.

Ayrıca 2023, Yeni Delhi’nin yalnızca G-20 başkanlığını yaptığı bir yıl değil, aynı zamanda ŞİÖ başkanlığını yaptığı bir yıl oldu. Hindistan, ŞİÖ Zirvesi’nin başkanı olarak zirveye sanal ortamda ev sahipliği yaptı. Temel sonuçlar arasında İran’ın gruba katılması ve Belarus’un üyelik sürecinin hızlandırılması yer aldı. Goa’daki ŞİÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı, ilişkiler donmuş bir durumdayken dahi Pakistan Dışişleri Bakanı Bilawal Butto’nun -Yeni Delhi ile herhangi bir ilerleme kaydedemeden ayrılmış olsa da- Hindistan’a nadir bir ziyaretine tanık oldu.

Ancak, 2023’te Hindistan söz konusu olduğunda ikinci akla gelen, Yeni Delhi’nin Küresel Güney merkezli liderlik rolüne soyunması oluyor ve “Küresel Güney’in sesi” olma atılımları dikkati çekiyordu. Hindistan, sanal zirveler ve bir dizi duyuru aracılığıyla Küresel Güney’e ulaşarak ortak zorluklarla karşı karşıya kalan ülkeler arasında bir köprü olma rolünü güçlendirmeye çalıştı. Bu çabalar, kapasite geliştirmeden birçok konuda tek ses olmaya kadar çeşitli konularda işbirliğini geliştirmeyi amaçlıyordu.

2023 aynı zamanda Başbakan Modi’nin yurtdışı ziyaretleri doğrultusunda proaktif etkileşimlerine tanık oldu. Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) yapılan bir devlet ziyaretinden Paris’teki Bastille Günü’nün onur konuğu olmaya, Japonya’daki G-7 Hiroşima Zirvesi’ne katılmaktan Avustralya’ya yapılan ikili ziyarete kadar bu etkileşimler, Hindistan’ın stratejik ortaklıklar kurma ve güçlendirme konusundaki kararlılığının altını çizdi. 2023 ayrıca geçmiş, şimdiki ve gelecekteki ortaklıkların önemini vurgulayan Yeni Delhi’nin, Rusya ile geleneksel ortaklığını ve eş zamanlı olarak Batı ile gelişen ortaklıklarını ustaca dengelediği bir yıldı.

Ve 2023’te yeni ufuklara da yelken açan Hindistan, Paraguay ve Litvanya’da yeni büyükelçilikler açtı, Seattle’daki konsolosluğunu faaliyete geçirdi ve Letonya’da misyon planlarını açıkladı. Bu genişleme, bu ülkelerle diplomatik, ekonomik ve kültürel amaçlarla daha geniş bir erişim ve etkileşim anlamına geliyor.

Hindistan prizmasından 2023’ün bir diğer dikkat çeken faktörü, Hint diasporasının katılımı oldu. Doğrusu, Hindistan’da devlet başkanlarından çokuluslu şirketlerin liderlerine ve Orta Doğu’daki mavi yakalı işçilere kadar yaklaşık 33 milyon güçlü diaspora bulunuyor. Pravasi Bharatiya Divas (Hint diasporasının Hindistan’a katkılarını kutlayan ve Hindistan ile Hint diasporası arasındaki bağların güçlendirilmesine katkı sağlayan önemli bir etkinlik) sırasında Hindistan, Guyana Devlet Başkanı Mohamed Irfaan Ali ve Surinam Devlet Başkanı Chandrikapersad Santokhi’yi ağırladı. Her ikisi de Hint kökenli küresel liderler. Ayrıca Başbakan, Dışişleri Bakanı ve bakanların yurtdışı ziyaretleri sırasında diaspora ile etkileşimleri fazlasıyla gündem yarattı.

Öte yandan, geleneksel olarak kendi mahallesine veya yakın komşularına ya da en fazla genişletilmiş komşularına odaklanan Hindistan, 2023’te bunun ötesine geçti. Ve küresel sahnede olumlu anlamda ilk müdahale örneği olarak iki olay dikkati çekti. Ne yazık ki Türkiye’de yaşanan deprem felaketinin ardından Yeni Delhi hiç vakit kaybetmeksizin küresel insani yardım çabalarına girişirken başlattığı “Dost Operasyonu” ile Hint yardım ekipleri Türkiye’ye ve aynı zamanda depremlerden etkilenen Suriye’ye akın etti. Ayrıca, Sri Lanka’nın ekonomik krizinde Yeni Delhi, 4 milyar dolarlık şaşırtıcı bir yardım sağlayarak Kolombo’nun belini doğrultmasında kilit bir rol oynadı.

Bu arada 2023, Hindistan’ın gezegendeki en kalabalık ülke haline gelmesiyle bir dönüm noktasına tanık oldu. Ancak, paradoksal olarak, küresel insanlığın altıda birini temsil eden bir ülke, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yüksek masasında yer almıyor. Hindistan, BM reformlarına yönelik adımlarını yoğunlaştırdı. BM Genel Kurulu oturumu, küresel yapının yeniden şekillendirilmesini savunan bir dizi ülkeye tanık oldu. Ancak, özellikle P-5 (kalıcı beşli) arasında fikir birliğine varmak aşılması zor bir sorun olmaya devam ediyor.

Hindistan prizmasından 2023’e damga vuran zorluk, Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun kendi topraklarındaki bir Khalistan cinayetine ilişkin Hindistan’ı “açıktan” suçlayan iddiaları üzerine Yeni Delhi’nin Ottawa ile yaşadığı diplomatik kriz oldu. Trudeau’nun Kanada Parlamentosu’nda Hindistan’ı Khalistan aşırılık yanlısı Hardeep Singh Nijjar’ın ölümüyle ilişkilendiren yorumları, iki ülke ilişkilerini zorlu bir çıkmaza soktu. Ayrıca bu nedenle 2023, Yeni Delhi’nin Khalistan kaygılarının yeniden alevlendiği bir yıl oldu. Batılı ülkelerin Khalistan aşırıcılığına ve Hindistan karşıtı söylemlere kamusal alan açtığı görüldü. Bu durum özellikle ABD ve Kanada’da görüldü; Hindistan’ın terörist listesinde yer alan Gurpatwant Singh Pannun, Air India uçuşlarını ve Hindistan Parlamentosunu tehdit etti. Kanada’daki Khalistan ayrılıkçıları Hint diplomatlara karşı ölüm saçan, tehditler savuran posterler yayınlarken San Francisco’daki Hindistan konsolosluğu tahrip edildi.

Ancak Hindistan için 2023’ün şok gelişmesi, Katar’ın gözaltında tutulan sekiz eski Hint subayına idam kararı vermesi oldu. Dava şu anda mahkemede, temyiz başvurusu kabul edildi ve şimdilik son duruşmanın 28 Aralık’ta yapılacağı söyleniyor. Başbakan Modi ve Katar Emiri, Dubai’deki COP İklim Zirvesi oturum aralarında gayriresmi bir görüşme yaptı ama açıklamalarda bu konunun masaya yatırıldığına ilişkin bir doğrulama görülmedi. Şimdilik Hindistan yetkililerince dava yakından takip ediliyor ve açıkçası bu kriz, Hint diplomasisi açısından da bir sınav niteliğinde.

2023’ün Hindistan için kritik bir başka zorluğu İsrail-Hamas savaşının doğurduğu Kızıldeniz krizi oldu. Husilerin neden olduğu ve dünya ekonomisini ciddi anlamda tehdit eden Kızıldeniz krizi, Hindistan’a giden MV Chem Pluto ve MV Sai Baba gemilerine yapılan saldırılarla daha da artarak Yeni Delhi’ye zor anlar yaşatıyor. MV Chem Pluto, Gujarat kıyısının 200 deniz mili açığında hedef alınırken Washington, bu saldırıyı İran’a ve MV Sai Baba saldırısını Güney Kızıldeniz’deki Husilere atfetmiş ama bu iki Amerikan iddiası da ilgilileri tarafından reddedilmişti. Ancak bu olaylar, Hindistan’ın ekonomik güvenliğine ciddi tehdit oluşturuyor. Şu anda Hindistan Donanması’nın varlıkları bölgede bulunuyor, devriye geziyor ve ticari gemilerin güvenliğini sağlamaya katkıda bulunuyor.

Ve 2023, çok çarpıcı bir biçimde, Yeni Delhi’nin uzak coğrafyadaki bir kriz üzerine taraflardan birine yönelik “hızlı ve açık destek” sunması gibi Hindistan için çok ender, hatta ilk denilebilecek bir geleneksel “bekle ve izle” yaklaşımından kopuş örneğine tanıklık etti. Narendra Modi, ekim ayında Hamas’ın İsrail’e yaptığı saldırıyı hiç vakit kaybetmeden terör saldırısı olarak kınamış ve Hindistan’ın İsrail’in yanında olduğunu ilan etmişti. Ancak sonrasında İsrail’in karşı saldırı başlatması üzerine insani felaketlere yol açması ile Hindistan’ın devlet aklı devreye girdi ve Yeni Delhi daha dengeli bir yaklaşım sergilemeye başladı. İlk etapta çekimser kaldığı Gazze’ye ateşkes çağrısı yapan BM Genel Kurulu kararının ikincisine onay verdi. Ayrıca hâlihazırda Hindistan’ın ilgili kurumları Gazze’ye yardım gönderdi ve Hindistan Dışişleri Bakanlığı İsrail-Hamas çatışması sırasında diyalog ve diplomasiyi vurgularken iki devletli çözümü destekledi. Modi, konu hakkında İsrail Başbakanı ve bir dizi Arap liderle temaslarda bulundu ve ülkesinin iki devletli çözüm vurgusunu yineledi. Ve Arap-İslam Dışişleri Bakanlarının Yeni Delhi’ye planlı ziyareti, program sorunları nedeniyle gerçekleştirilemedi.

Bu arada, krizlerin damgasını vurduğu bir yılda Hindistan, savaşın yıktığı Sudan’dan vatandaşlarını tahliye etmek için önceki yılki Ganga Operasyonu’na benzer şekilde Kaveri Operasyonu’nu gerçekleştirdi. Hindistan hükümeti, Kaveri Operasyonu kapsamında Sudan’da mahsur kalan 4 bin 97 kişiyi başarıyla tahliye etti. Bunlardan 3 bin 961’i Hindistan uyruklu, 136’sı ise yabancı uyrukluydu.

Son olarak, Hindistan’ın Çin mücadelesini atlamayalım. 2023, Yeni Delhi’nin kendi güvenliğine öncelik verirken Pekin ile ilişkilerinde kararlı davrandığını, aceleci bir ilişkiye girmekten kaçındığını ve ekonomik çıkarlarını güvenlik kaygılarının önüne geçirmediğini gördü. Dolayısıyla Modi ve Xi arasında üst düzey bir görüşmeye tanıklık edilmedi ve hâlihazırda Çin ile sınır krizi görüşmeleri devam ederken diplomatik ilişkiler donuk kalmaya devam ediyor. BRICS mevkidaşı Çin Devlet Başkanı Xi Jinping hem eylül ayındaki Delhi G-20 Zirvesi’nde hem de kasım ayında gerçekleşen sanal G-20 Zirvesi’nde -dikkat çekici bir biçimde- yer almadı. Ayrıca, Pekin’in birden fazla ülkenin topraklarını talep eden tartışmalı bir siyasi harita yayınlaması, Yeni Delhi’nin öncülüğünde hızla kınandı ve yaklaşık 10 ülke, Pekin’in provokatif eylemlerine ilişkin kaygılarını dile getirdi.

Ve bonus: 2023 yılı, savunma ihracatının tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığı ve tüm zamanların en yüksek savunma üretimlerine tanık olduğu için Hindistan Savunma Bakanlığı adına bir dönüm noktasıydı. Hindistan Savunma Bakanlığı’na göre ihracat, 2022-23 Mali Yılı’nda yaklaşık 160 milyar rupi (ortalama 2-2,5 milyar dolar) ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı; bu, bir önceki mali yıla göre neredeyse 30 milyar rupi daha fazla ve 2016-17 mali yılından bu yana 10 kattan daha fazlası anlamına geliyor. Hindistan endüstrisi şu anda savunma ürünleri ihraç eden 100 firma ile 85’ten fazla ülkeye ihracat yapıyor. Ayrıca, toplam bütçenin yüzde 13,18’inin Savunma Bakanlığı’na ayrıldığı 2023-24 Mali Yılı için savunma sermayesi satın alma bütçesinin yüzde 75’lik aslan payı yerli sanayiye ayrılmış durumda; bu, 2022-23 Mali Yılı’nda yüzde 68 idi.

Sonuç olarak 2023, Yeni Delhi’ye birçok diplomatik iniş ve çıkışlar yaşattı. Ancak her ne olursa olsun 2023, Hindistan için dünya politikasında bir “parlama” yılıydı. Belki öngörülebilir gelecekte o çok arzuladığı ve çok iyimser yaklaştığı “süper güç” statüsüne erişemeyecek ama dünya 2024 planları yaparken Hindistan’ın diplomatik rotası uluslararası sahnede dinamik bir güç olmaya devam edecek.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English