Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘Rusya tehdidi’ ve Kuzey Avrupa’nın askerileşmesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız değerlendirme, Kuzey Avrupa’da giderek derinleşen güvenlik kaygılarını ve NATO’nun bölgesel genişlemesini stratejik bir zaruret çerçevesinde ele alıyor. Finlandiya ve İsveç’in tarafsızlıktan kolektif savunma mimarisine geçişini, tarihsel hafızanın yeniden seferber edilmesi ve Rusya’ya atfedilen tehditkâr süreklilikle temellendiren bir anlatıya yaslanıyor. Ancak metin, bu dönüşümün jeopolitik sonuçlarını incelerken, Soğuk Savaş’tan miras kalan ve günümüzde yeniden üretildiği görülen güvenlikçi tahayyülleri sorgulamadan yeniden kuruyor. NATO’nun genişleyen sınırlarıyla birlikte Arktik coğrafyasının da Batılı güvenlik paradigmasına dahil edilişi, yalnızca askeri caydırıcılık değil, aynı zamanda doğal kaynaklara erişim ve ticaret yolları üzerinde kurulan yeni bir egemenlik dili olarak da okunabilir. Bu bağlamda metin, kuzeyin buzullarında donmuş görünen büyük güç rekabetinin, aslında derin jeoekonomik fay hatlarında ısınmakta olduğunu da ima ediyor; kimi zaman örtük, kimi zaman ise açık bir dille.


Kuzey Avrupa’nın Üzerinde Dolaşan Rus Tehdidi

Hugo Blewett-Mundy
The Arctic Institute
17 Nisan 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Kuzey Avrupa tarihsel olarak hep Rusya ile Batı dünyası arasında bir çatışma alanı oldu. Büyük Kuzey Savaşı’nda (1700-1721) Büyük Petro, Rusya’yı büyük bir güce dönüştürmek için İsveç İmparatorluğu hakimiyetine meydan okumuştu. Bugün ise bölge kendini bir kez daha Doğu-Batı çatışmasının merkezinde buluyor.

Uzun süredir tarafsızlığını koruyan Finlandiya ve İsveç, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya dönük geniş çaplı işgaline hızlı bir karşılık verdi. Rus yayılmacılığına ilişkin ortak tarihsel deneyim, bu iki İskandinav ülkesini, Moskova’nın Ukrayna’nın çok ötesine uzanabilecek uzun vadeli bir tehdit oluşturduğu sonucuna götürdü. NATO’ya katılmak, biraz da bu yüzden Rusya’nın Soğuk Savaş sonrası düzeni zor yoluyla yeniden yazma çabasına karşı koymak için gerekli görüldü. Ve katılımlarının ardından her iki ülke de Avrupa-Atlantik güvenlik sağlayıcıları olarak rollerine daha da sıkı sarıldılar.

Finlandiya silahlı kuvvetleri, Avrupa’daki birçok muadilinin aksine, Soğuk Savaş’ın sona erdikten sonra da caydırıcılığa odaklanmaya devam etti. Bu durum, Finlandiya’nın NATO’nun kolektif güvenlik sisteminde merkezi bir rol oynamasına imkân tanıdı. Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, geçtiğimiz yıl olası bir savaş halinde Kuzey Avrupa’nın savunmasını üstlenmekle görevli yeni bir NATO kara komutanlığı kurdu.

İsveç de bir NATO üyesi olarak Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğine önemli katkılar sundu. 2 milyar doların üzerinde savunma malzemesi ihraç ederek Avrupa’nın en büyük savunma sanayi üslerinden biri olma unvanını elde etti. Kuşkusuz İskandinav yarımadasındaki konumu da onu stratejik açıdan önemli kılmaya devam etti. Öyle ki İsveç Donanması’nın Baltık Denizi boyunca uzanan geniş kıyı hattındaki tehditlere ilişkin doğrudan bilgi elde edebiliyor olması, NATO’nun bölgeye yönelik deniz stratejisi geliştirmesini sağlıyordu.

Ancak belki de tüm bunlardan önemlisi, Finlandiya ve İsveç, NATO’ya geniş bir coğrafi erişim sunuyorlar. 2022-2024 yılları arasında İsveç Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Tobias Billström, NATO’nun İskandinavya’ya genişlemesinin, Kuzey Kutbu, Kuzey Atlantik ve Baltık bölgelerini birbirine bağlama etkisi yarattığını belirtmişti. Bu, uluslararası normlar ya da değerler yerine güç dengesi çerçevesinde düşünen bir Rusya ile yüzleşen NATO için hayati önem taşıyacaktır.

İster Çarlık döneminde, ister Sovyet döneminde, isterse de komünizm sonrası dönemde olsun, bazı sabit coğrafi gerçeklikler, Rusya’nın dış politikasını etkileyegelmiştir. Ural Dağları dışında çok az doğal sınırı olan Büyük Avrasya düzlüğünde Rusya, ulusal bekasını hep genişleme yoluyla sağlamaya çalışmıştır. Biraz tuhaf görünse de, Rusya’nın hissettiği bu içsel güvensizlik duygusu bugün bile ülkenin kendi kimliğine nüfuz etmektedir.

Sovyetler Birliği çözüldüğünde Rus liderliği, ülkelerini Doğu Avrupa’nın sınırlarına mahkum eden ABD liderliğindeki uluslararası düzeni kabul etmeyi reddetti. 1996’dan 1998’e kadar Rusya dışişleri bakanı olarak görev yapan Yevgeni Primakov, Mihail Gorbaçov’un Batı ile tutturduğu uzlaşmacı yaklaşımı terk ederek, Sovyet sonrası hakimiyet alanlarını savunmayı önceliklendirdi.

Primakov’un dış politika anlayışının etkisi, bugün Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’da hala görülüyor. “Rusya’nın gelişimini güçlendiren elverişli dış ortam”, Putin’in 2012’de başlayan üçüncü döneminden bu yana Kremlin belgelerinin baskın teması olmuştur. Rusya için Kuzey Denizi’nin kontrolü bu jeopolitik hedefe ulaşmada kritik bir rol oynamaktadır.

Kuzey Denizi Rotası (NSR) –Barents Denizi’nden Bering Boğazı’na uzanan ticaret hattı– Moskova’ya Avrupa Birliği üyesi ülkelerin Rus gazı ithalatındaki azalmanın ekonomik maliyetini dengeleme fırsatı sunuyor. Eylül 2024’te, Rusya’ya ait sıvılaştırılmış doğalgaz taşıyan bir LNG-2 tankeri, NSR üzerinden geçerek yaptırımları ilk kez bu yolla deldi. Güvenlik çıkarlarına gelince, Rusya NATO ile doğrudan bir çatışma çıkması halinde Barents ve Norveç Denizlerinde ve daha geniş anlamda Kuzey Atlantik’te seyrüsefer özgürlüğünü korumaya çalışıyor.

Bu doğrultuda Rusya, geniş ve giderek daha açık hale gelen kuzey sınırlarının savunmasına büyük bir dikkat gösteriyor. Nitekim son Rus dış politika belgesinde, Arktik bölgesi önemli bir stratejik alan olarak tanımlandı. Rusya’nın Kola Yarımadası’ndaki Kuzey Filosu, Grönland-İzlanda-Birleşik Krallık hattında NATO’ya deniz erişimini engelleme kapasitesini göstermek için önemli tatbikatlar yaptı. Rusya, Ukrayna’da kayıplar vermeye devam ettikçe gücünü gösterebilmek için Arktik’te nükleer caydırıcılığa daha da fazla başvuracaktır.

Norveç, büyük güç rekabetinin ortaya çıkması ve Kuzey Kutbu’nda giderek artan yanlış hesaplama riskinden büyük endişe duymaya başladı. Norveç hükümeti geçtiğimiz yıl 83,281 kilometrelik kıyı şeridi boyunca harekât kabiliyetine ve durumsal farkındalığa öncelik veren uzun vadeli savunma planını açıkladı. Öneriler kapsamında Norveç, önümüzdeki on yıl içinde savunmaya 600 milyar Norveç kronu (yani 50,9 milyar Avro) harcayacağını açıkladı.

Diğer NATO müttefiklerinin de Norveç örneğinin izinden giderek Rusya’nın oluşturduğu uzun vadeli tehdide uygun, güvenilir bir savunma ve caydırıcılık duruşu inşa etmeleri gerekecektir. Her ne kadar 2022 Stratejik Konsepti Rusya’yı “en önemli ve doğrudan tehdit” olarak tanımlasa da, NATO’nun Rusya’nın sistemik tehdidine karşı hazırlıklı olup olmadığı net değil. Savunma harcamaları için belirlenen yüzde 2’lik asgari eşik, Moskova’nın NATO topraklarına saldırısını caydırmak için gereken “ileri savunma” yeteneklerini elde etmek için oldukça yetersiz görünmektedir.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, aralık ayında yaptığı uyarıda, NATO’nun Rusya ile “uzun vadeli bir çatışma” karşısında yetersiz kalabileceğini söylemişti. Rus ekonomisi savaş zamanı modunu açmış durumda, öyle ki 2025 yılı bütçesinin üçte biri savunmaya ayrıldı bile.

Moskova, NATO’nun 5. Maddesinin¹ inandırıcılığını test ettiğinin bir işareti olarak hibrit savaşa yöneldi. Finlandiya’ya göre Moskova, doğrudan askeri güç kullanılmayan [siber saldırılar, dezenformasyon, ekonomik baskı gibi] müdahale biçimlerinin artışından sorumlu. Bu kötü niyetli faaliyetler, oldukça karmaşık ve bir o kadar da kapsamlı: Sabotajdan göçün araçsallaştırılmasına ve Baltık Denizi’ndeki deniz seyrüsefer sistemlerine müdahaleye kadar uzanıyor.

Rusya-NATO ilişkilerindeki kopukluk, Moskova’nın jeopolitik hedeflerine ulaşmak için askeri hazırlıklarını sürdürdüğünü düşündüğümüzde, muhtemeldir ki öngörülebilir gelecekte de devam edecek. Bu yeni güvenlik durumunda, Kuzey Kutbu artık Avrupa-Atlantik alanından ayrı bir varlık olarak görülemez. NATO, Rusya’yı caydırma ihtiyacıyla Arktik’te barış ve istikrarı sürdürme gerekliliği arasında bir denge kurmanın yolunu bulmak zorundadır.


¹ NATO’nun 5. maddesi, bir üyeye yönelik silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını belirtir. 5. madde, NATO’nun kolektif savunma ilkesini tanımlar; ancak bu ilke, siyasi koşullara ve ittifak içi güç dengelerine bağlı olarak uygulanabilirliği tartışmalı bir güvenlik vaadine dönüşebilmektedir. İttifak tarihinde sadece bir kez işletilmiştir, o da 11 Eylül saldırılarından sonra, ABD için. (ç .n.)

Dünya Basını

Dolarsızlaşmayı Çin mi engelliyor?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, küresel ekonomideki ilginç bir açmaza işaret ediyor: Özellikle Ukrayna ve İran savaşları ile birlikte yaygınlaşan yaptırım ekonomisinin tetiklediği tüm “dolarsızlaşma” iddialarına rağmen, Çin’in finansal piyasalara yönelik kısıtlayıcı tutumu ve renminbiyi konvertibl kılmaması doların küresel rezerv para olma statüsünü koruyor. Dolayısıyla ABD’ye ve dolarına rakip olduğu düşünülen Çin ve renminbi, aslında dolara karşı küresel bir alternatif ortaya çıkmasının önündeki en büyük engel gibi görünüyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


İktidarda Kalmak

Ho-fung Hung
NLR/Sidecar
5 Haziran 2026

Küresel ekonomi her kargaşaya sürüklendiğinde, dolar hegemonyasının sonunun yaklaştığına dair tartışmalar yeniden gündeme gelir. Mart 1978’de –Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından ve ABD’de stagflasyonun hüküm sürdüğü bir dönemde– New York Times, Sovyet ekonomist Stanislav M. Menşikov’un “Dolar Krizine Marksist Bir Bakış” başlıklı bir köşe yazısını yayınladı. Kızıl Ordu üniforması giymiş bir ayının bir dolar banknotunu büyüteçle incelediği bir karikatürle birlikte yayınlanan makale, ABD tekelci kapitalizminin çelişkileri ve krizlerinin doların küresel hakimiyetine son verdiğini ve büyük ekonomilerin değer saklama aracı olarak altına ve daha güvenli para birimlerine yönelmeye başladığını ilan ediyordu.

2008 finans krizi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Trump’ın gümrük vergileri ve ABD’nin müttefiklerini işgal etme tehditleri ile İran’la devam eden savaş, hepsi de dünyanın savaş sonrası para düzenine olan sabrının tükenmekte olduğuna dair benzer tahminlere ilham verdi. Dünya ekonomisindeki hiçbir büyük aktörün, ticareti ve birikimleri için dengesiz bir gücün para birimine bağımlı kalmak istemeyeceği mantıklı görünüyor. ABD dolarının itibari para birimi statüsü –Nixon’un 1971’de doların altınla değiştirilebilirliğini sona erdirmesinden bu yana herhangi bir değerli metal ile desteklenmiyor– ABD’nin kötüleşen cari hesap ve mali açıkları göz önüne alındığında uzun süredir kırılgan olarak görülüyor. Yine de dolar, küresel ticaret ve finans alanında en yaygın kullanılan para birimi olmaya devam ederken, avro ise çok geride ikinci sırada yer alıyor. Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve “dünyanın atölyesi” haline gelmiş olsa da, renminbinin uluslararası kullanımı buna kıyasla hâlâ çok az; İngiliz sterlini ve Japon yeninin bile çok gerisinde kalıyor. Bu durum, renminbinin bir sonraki hegemon para birimi olmak üzere olduğunu savunanları hayal kırıklığına uğratıyor.

Doların küresel hakimiyeti, ABD’ye dünyanın dört bir yanından kendi para birimiyle borçlanma konusunda “fahiş bir ayrıcalık” sağlamıştır. Teorik olarak ABD, Washington’un her zaman borcunun faizini ödemek ve geri ödemek için daha fazla para basabileceği için temerrüde düşemez. Karşılığında eşdeğer miktarda ürün ve hizmet sunmaya gerek kalmadan, yoktan var ettiği dolarlarla dünyanın dört bir yanından ürün ve hizmet satın alabilir. Başka hiçbir ülke, iflasla karşı karşıya kalmadan bu ölçekte mali ve ticaret açıklarını sürdüremez. Aynı zamanda, dolara bağımlı olan tüm ülkeler, özellikle de gelişmekte olan ülkeler, ABD faiz oranlarındaki dalgalanmaların insafına kalmıştır. Faiz oranlarını yüzde 20’nin üzerine çıkaran ve uluslararası bir borç krizini tetikleyen 1979 Volcker şoku, dolar bağımlılığının tehlikelerini acı bir şekilde ortaya koymuştur. Yine de, zaman zaman ortaya çıkan hoşnutsuzluk patlamalarına rağmen, dolar, hegemonyasının altınla desteklendiği dönemin (1945–1971) iki katından fazla bir süre boyunca (1971–2026) bir itibari para birimi olarak hegemonyasını sürdürmüştür.

Bu hegemonyayı ne sürdürmektedir, hangi koşullarda sona erebilir ve ondan sonra ne gelebilir? Ana akım iktisatçılar, dolar sisteminin devamlılığını açıklamak için genellikle “ağ dışsallıkları”na veya “sürü psikolojisi etkisine” odaklanmaktadır. Çoğu ülke ve şirket dolara güvendiği için, tek bir aktörün kopup başka bir para birimini kullanmaya başlaması zordur. İktisat literatürü ayrıca dolar varlık piyasalarının benzersiz derinliğini, kurumsal gelişmişliğini ve istikrarını vurgular. Yine de bu faktörler bir para biriminin hegemonyasını sürdürmek için yeterli olsaydı, İngiliz sterlininin hegemonya dönemi sona ermezdi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1944’teki Bretton Woods Konferansı’nda 35 doların bir ons altına sabitlenmiş uluslararası bir para sistemi kurulmuş olmasına rağmen, sterlin hâlâ önde gelen para birimiydi. İngiliz İmparatorluğu, çoğu kendi para birimine bağlı olan geniş topraklar üzerinde kontrolünü sürdürüyordu. 1947’de, dünyadaki döviz varlıklarının neredeyse %90’ı hala sterlin cinsindendi. Ne var ki, İngiliz İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, yeni bağımsızlığını kazanmış eski İngiliz kolonileri ve himayesi altındaki ülkeler de dahil olmak üzere şirketler ve ülkeler dolara geçtikçe sterlinin hegemonyası hızla çöktü. Londra önde gelen bir finans merkezi olmaya devam etti fakat şehrin bankaları sterlin işlemlerini dolar işlemlerine dönüştürdü. Aslında, Londra’nın bir offshore dolar merkezi olarak yükselişi, doların küresel hakimiyetine ivme kazandırdı.

Dolayısıyla, doların kalıcılığı yalnızca mevcut avantajına ve New York’taki dolar finans piyasalarının derinliğine dayanamaz. Kurumsal faktörler ve özel finans alanındaki mevcut tercihler normal zamanlarda önemlidir. Ama kriz anlarında, ABD’nin askeri gücü sıklıkla devreye girmiştir. Araştırmam, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana küresel dolar sisteminin temel direklerinden birinin, ABD’nin en zengin kapitalist ekonomilere (Avrupa ve Japonya) ve emtia üreticilerine (özellikle Orta Doğu’daki petrol ihracatçıları) sağladığı güvenlik şemsiyesi olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük silah ihracat mekanizmasına ve en geniş üs ağına sahip olan ABD, müttefiklerinin büyük miktarda dolar varlığı bulundurmasını ve koruma karşılığında ticaretlerini dolar üzerinden yürütmesini sağlıyor. Bir ülkenin Amerikan silah alımlarına ve topraklarında Amerikan askerlerinin varlığına dayanan savunma konusunda ABD’ye bağımlılığı, ABD Hazine tahvillerinin ve diğer dolar varlıklarının sahipliği ile yüksek oranda ilişkili. Benim “dolar-güvenlik bağı” olarak adlandırdığım bu düzen altında, en zengin kapitalist ülkeler ve önde gelen petrol ihracatçıları dolar sistemine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Bu düzenleme, bu pazarlara veya enerji kaynaklarına erişmek isteyen diğer ülkelerin de dolar kullanmak zorunda olduğu anlamına gelir.

Soğuk Savaş’ın doruk noktasından bu yana, büyük iktisadi aktörler zaman zaman rezervlerini çeşitlendirmeye ve diğer para birimlerinde ticaret yapmaya çalışmıştır. Örneğin Batı Almanya, 1950’lerin sonlarında ABD’nin ödemeler dengesinin bozulmasıyla birlikte dolar rezervlerini altınla değiştirmeye başlamıştı. Arap petrol üreticileri ise 1970’lerde petrol ihracatlarının faturalandırılmasını bir para birimi sepeti üzerinden yapmayı düşünmüştür. 2000’li yılların başında, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, BM’nin “Petrol Karşılığı Gıda” programındaki satışlarını dolar yerine avro cinsinden gerçekleştirmeye başladı. Her durumda Washington, bu ülkeleri tekrar kendi safına çekmek için –teşvik, zorlama veya doğrudan işgal yoluyla– askeri baskıya başvurdu.

Elbette, dolar hegemonyasının dayanıklılığı, onun kalıcılığını garanti etmez. 2000 yılından bu yana, küresel olarak tutulan ABD Hazine tahvillerinin çoğunluğu, askeri açıdan ABD’ye bağımlı ülkelerde kalmaya devam etse de, giderek artan bir payı, Cayman Adaları gibi offshore finans merkezlerindeki hesaplara ve Washington’un güvenlik şemsiyesinden bağımsız olmasının yanı sıra jeopolitik bir rakip olan ilk büyük güç olan Çin’e kaymıştır. Dolar-güvenlik bağına yönelik bu erozyon –artan ABD mali ve cari açıklarıyla birleşince– küresel ölçekte bu para biriminden uzaklaşma sürecini tetikleyebilirdi. Fakat şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Bunun yerine, ABD’nin kendisinde başlayanlar da dahil olmak üzere arka arkaya yaşanan krizlerin ardından doların küresel ekonomi üzerindeki hakimiyetinin daha da pekiştiğine tanık olduk.

Bu geçişin durmasının önemli bir nedeni, uygulanabilir bir alternatifin olmamasıdır. Avronun tasarım kusurları, özellikle merkezi mali ve siyasi otoritenin eksikliği, Avrupa dışında kullanımını kısıtlıyor. Renminbi daha makul bir aday gibi görünüyor. ABD’nin güvenlik şemsiyesi dışındaki en büyük ekonomi olarak Çin, küresel olarak dolar hegemonyasına meydan okuyabilecek en güçlü konuma sahip. RMB’nin [renminbi] uluslararası kullanımını teşvik etmek, 2008 küresel finans krizinden bu yana Çinli politika yapıcıların açıkça belirtilen bir hedefi olmuştur. Ne var ki, Çin Komünist Partisi, finansal açıklığa karşı temkinli davranmaya devam ederek sermaye kaçışını önlemek için sıkı bir sermaye kontrol rejimi sürdürdü. Bu durum, RMB’nin serbestçe konvertibl hale gelmesini engelleyerek para birimine yönelik küresel talebi bastırıyor. RMB’nin dönüştürülemezliği nedeniyle, ABD yaptırımları nedeniyle dolar sisteminden dışlanan ve Çin ile ticaretinin büyük bir kısmını RMB üzerinden yürüten Rusya da dahil olmak üzere RMB sahipleri, RMB’yi Rus merkez bankası raporlarında “düşman devletlerin para birimleri” (yani ABD doları ve diğer Batı para birimleri) olarak adlandırılan para birimlerine dönüştürmek için maliyetli ve genellikle şeffaf olmayan yollar bulmak zorundalar. Birçok ortodoks iktisatçı ve IMF yetkilisi, Çin’in finansal sisteminin DTÖ’ye katılımının ardından giderek daha açık hale geleceğini varsaymıştı. Fakat sistemin kapalı olmasının sadece iktisadi bir durum olmadığını fark edemediler. Bu, ÇKP yönetiminin doğasında kök salmış bir siyasi düzenleme.

Bu beklentilerin aksine, Çin’in finansal sistemi tam tersi yönde ilerledi. Anayasa ile güvence altına alınmış devlet mülkiyetinin üstünlüğü göz önüne alındığında, Çinli özel servet sahipleri varlıklarının güvenliği konusunda temkinli davranmakta ve bunları özel mülkiyetin daha güçlü koruma altında olduğu yargı bölgelerine taşımaya istekli bulunuyorlar. Bu hedefler çoğunlukla Hong Kong, Singapur, Cayman Adaları ve ABD gibi köklü ortak hukuk [common law] geleneklerine sahip eski veya mevcut İngiliz toprakları. Çin ekonomisinin son on yılda derinleşen bir kriz dönemine girmesiyle ve bu krizin sonunun görünmemesiyle sermaye kaçışının baskısı artmıştır. Bu durum da ÇKP’nin sermaye kontrollerini sıkılaştırma isteğini yoğunlaştırdı.

Hong Kong’un en büyüğü olduğu offshore RMB piyasalarının, serbestçe dönüştürülebilir bir renminbi havuzu sağlayarak uluslararasılaşmanın başlangıç noktası olarak hizmet etmesi bekleniyordu. Fakat Pekin’in, offshore ve onshore RMB arasındaki faiz oranları ve değerlemelerdeki genişleyen uçurum ve bunun sonucunda ortaya çıkan finansal istikrarsızlık riskleri konusundaki endişesi, bu piyasaların genişlemesini yavaşlattı. Offshore mevduatlar şu anda onshore mevduatların yüzde 0,5’inden azını oluşturuyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, ABD dışında tutulan dolar mevduatları, ABD içindekinden daha fazla.

Çin ticaretinin giderek artan bir kısmı, Rusya ile ticaretin büyümesinin de etkisiyle, artık ABD doları yerine RMB ile gerçekleştiriliyor. Fakat Çin, ticaret ortaklarının çoğuyla büyük ticaret fazlası verdiğinden, bu durum offshore RMB’nin önemli ölçüde birikmesine yol açmadı. Çin dışındaki iki ülke –örneğin Suudi Arabistan ve Brezilya– birbirleriyle büyük ölçekte renminbi cinsinden ticaret yapmak isteseydi, offshore piyasalarda renminbi kıtlığı sorunuyla hemen karşı karşıya kalırlardı. İşlemlerini Çin’de onshore olarak gerçekleştirselerdi, sınırlı yatırım fırsatları ve paralarını ülke dışına çıkarmada önemli kısıtlamalarla karşılaşırlardı.

Çin daha fazla finansal açıklık seçmiş ve renminbiyi tam olarak konvertibl hale getirmiş olsaydı, muhtemelen doların üstünlüğünde önemli bir erimeye tanık olurduk. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Çin’e bağımlı olanlar da dahil olmak üzere Asya’daki birçok ekonomi, Çin’den RMB cinsinden krediler alarak ve ticarette RMB kullanımını artırarak dolarizasyondan çıkma sürecini başlatmış olabilirdi. Bu, en azından son yıllarda Amerika’nın Asya’daki jeopolitik etkisinin azalmasıyla birlikte hızla genişleyen Çin’in etki alanı içindeki dolar hegemonyasının sonunu işaret ederdi.

Böylece, dolar hegemonyasının uzun süredir devam eden temeli olan ABD’nin küresel askeri şemsiyesi zayıflama belirtileri gösterirken, ÇKP’nin parti-devleti istemeden de olsa doların hakimiyetini uzatıyor. Çin’de köklü bir finansal reform yapılmadığı sürece, dünyanın isteksizce dolar sistemine hapsolduğu mevcut çıkmazın devam etmesi muhtemel. ABD-Çin rekabetinin yoğunlaşmasıyla birlikte, Çin’in ekonomisi üzerindeki kontrolünün Amerikan imparatorluğunun ayakta kalmasında kilit bir faktör haline gelmesi ironiktir. 

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Asya ülkeleri Kuzey Deniz Yolu için Rusya ile ortaklık kuruyor

Yayınlanma

Kutup İpek Yolu ve Kuzey Deniz Yolu, Batı’nın yaptırımlarına ve küresel jeopolitik krizlere rağmen Asya ülkelerinin yatırımlarıyla hızla gelişmeye devam ediyor. Asia Investment Research Kurucusu Henry Tillman, eriyen buzulların açtığı bu yeni koridorun enerji maliyetlerini düşürürken küresel ticaretin rotasını kökten değiştirdiğini belirtiyor.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın konuğu olan Asia Investment Research Kurucusu ve Ayana Research Üst Yöneticisi Henry Tillman, Kuzey Deniz Yolu ve Kutup İpek Yolu çerçevesinde yaşanan jeopolitik ve jeoekonomik dönüşümleri analiz etti.

Tillman, küresel düzeyde yaşanan çatışmalara ve Batı’nın Rusya’ya yönelik ağır yaptırımlarına rağmen, Kuzey Kutbu’ndaki deniz koridorunun gelişiminin durmadığını, aksine Asya merkezli ortaklıklarla büyük bir ivme kazandığını vurguladı.

Kuzey Kutbu bölgesine yönelik ilgisinin ve uzmanlığının yaklaşık otuz yıl öncesine dayandığını belirten Tillman, Kanada ve Rusya genelinde kutup bölgelerini ve buzulları uzun yıllardır fotoğrafladığını ifade etti.

Bu süreçte iklim değişikliğinin somut etkilerini gözlemlediğini ve bu gözlemlerini uluslararası forumlara taşıdığını söyleyen Tillman, 2018 yılında Çin hükümeti ve İzlandalı araştırmacılarla birlikte hazırlanan ve bugün de geçerliliğini koruyan Kutup İpek Yolu raporunun üç yazarından biri olduğunu hatırlattı.

Tillman, raporun ticari boyutunu şekillendiren kişi olarak, Kuzey Kutbu’nun sunduğu ekonomik fırsatların jeopolitik sonuçlarını öngördüklerini dile getirdi.

“Kuzey Deniz Yolu sadece daha ucuz değil, nakliye sürelerini de yarı yarıya azaltıyor”

Kuzey Deniz Yolu’nun sunduğu muazzam ekonomik ve lojistik avantajlara dikkat çeken Henry Tillman, yaptıkları çalışmaların ve kamusal verilerin bu rotanın rekabet gücünü açıkça ortaya koyduğunu belirtti.

Nakliye süreleri ve maliyetler arasındaki büyük farkı açıklayan Tillman şu ifadeleri kullandı:

“Vladivostok’tan Londra’ya bir kargonun ulaşması Kuzey Deniz Yolu üzerinden sadece 18 gün sürüyor. Buna karşılık, aynı kargonun Hürmüz Boğazı üzerinden gitmesi 35 gün, Ümit Burnu’nu dolaşarak Güney Afrika üzerinden gitmesi ise tam 50 gün alıyor. Dolayısıyla bu rota sadece hammaddeyi topraktan çıkarma maliyeti açısından değil, nakliye maliyeti ve süresi açısından da diğer tüm alternatiflere göre katbekat daha avantajlı bir konumda.”

Tillman, Rusya’nın Yamal bölgesindeki sıvılaştırılmış doğalgaz üretim maliyetlerinin Batı standartlarına göre son derece düşük olduğunu ve bu durumun küresel enerji pazarında Rusya’yı çok güçlü bir rakip haline getirdiğini vurguladı.

2004 yılında başlatılan Sibirya yatırımlarının meyvelerini verdiğini söyleyen Tillman, Rusya’nın kısa sürede Katar’ın ardından dünyanın en büyük ikinci sıvılaştırılmış doğalgaz üreticisi konumuna yükseldiğini ifade etti.

“Kuzey Kutbu buzulları 1970’lerden beri yüzde 50 oranında çekildi ve bölge dört kat daha hızlı ısınıyor”

Bölgedeki ticari hareketliliğin arkasındaki en büyük etkenlerden birinin iklimsel değişimler olduğunu belirten Henry Tillman, Kuzey Kutbu’ndaki erimenin tahmin edilenden çok daha hızlı gerçekleştiğini kaydetti.

Tillman, bölgedeki fiziksel değişimleri şu verilerle paylaştı:

“Kuzey Kutbu’ndaki buz miktarı 1970’li yıllardan bu yana yüzde 50 oranında azaldı. Bu olağanüstü bir durumdur ve bölgenin dünyanın geri kalanına kıyasla dört kat daha hızlı ısındığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Buzulların kıyı şeridinden yukarıya doğru çekilmesi, çevreye zarar vermeden bu koridorun ticari olarak kullanılabilmesini mümkün kılıyor. Bu durum, ülkelerin bu yeni rotayı ticarileştirme konusunda uzmanlaşmasına yol açtı.”

Lojistik altyapı ve teknoloji alanında Rusya’nın çok ciddi bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade eden Tillman, Rusya’nın envanterinde sekiz adedi nükleer olmak üzere kırktan fazla buzkıran gemisi bulunduğunu söyledi.

Çin’in de kendi nükleer buzkıranlarını ve büyük nükleer kargo gemilerini inşa etmeye başladığını belirten Tillman, Rusya ve Çin’in toplam buzkıran gücünün tüm NATO ülkelerinin toplamından daha fazla olduğuna dikkat çekti.

Rusya’nın tarihsel olarak Kuzey Kutbu nüfusunun yüzde 65’ini barındırdığını ve toprak kütlesinin yarısından fazlasına sahip olduğunu hatırlatan Tillman, Rusya’nın bölgedeki varlığının yeni bir gelişme olmadığını, tarihsel bir gerçeklik olduğunu vurguladı.

“Batı’nın uyguladığı yaptırımlar Kutup İpek Yolu’nun gelişimini çok büyük ölçüde hızlandırdı”

Glenn Diesen’ın yaptırımların ters teptiği ve Batı’yı izole ettiği yönündeki tespitlerine katılan Henry Tillman, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin sert yaptırım politikalarının küresel ticarette Doğu’ya doğru kaçınılmaz bir kayış başlattığını belirtti.

Tillman, bu dinamikleri şu sözlerle açıkladı:

“Batı’nın Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların bu süreci olağanüstü şekilde hızlandırdığını söyleyebilirim. Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptırımları bu kadar sert ve yaygın bir biçimde kullanması, Rusya ve Çin’i Kutup İpek Yolu projesini hayata geçirme konusunda adeta kamçıladı. Projenin hızlı bir şekilde ilerlemesi için Çin sermayesine ihtiyaç vardı ve bu sermaye akışı sağlandı. Çin şu anda Rusya’nın tarihi ve stratejik açıdan çok büyük önem taşıyan Arhangelsk Limanı’nın modernizasyonu için 2,5 milyar dolarlık bir yatırım yapıyor. Bu liman, Norveç sınırına en yakın büyük deniz kapısı konumundadır.”

Yaptırımların Batı’da enerji maliyetlerini artırdığını, Doğu’da ise ucuz enerjiye dayalı yeni bir sanayi ağı ördüğünü belirten Tillman, Alman kimya devi BASF’ın Almanya’daki faaliyetlerini daraltarak Çin’de Rus sıvılaştırılmış doğalgazını kullanacak 10 milyar dolarlık yeni bir tesis açmasını bu durumun en somut örneği olarak gösterdi.

Tillman, Alman yeşil hidrojen şirketlerinin de yüksek maliyetler nedeniyle üretim üslerini Çin’e kaydırdığını ifade etti.

“Hindistan, Rusya ve İran arasında kurulan yeni döngünün Batı ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor”

Kuzey Deniz Yolu’nun sadece Rusya ve Çin arasında bir hat olmadığını, Hindistan’ın da dahil olduğu devasa bir çoklu koridora dönüştüğünü kaydeden Henry Tillman, Uluslararası Kuzey-Güney Taşıma Koridoru ile Kuzey Deniz Yolu’nun birleşerek tam bir döngü oluşturduğunu belirtti.

Tillman, Doğu’da şekillenen bu bağımsız lojistik ve enerji mimarisini şu şekilde detaylandırdı:

“St. Petersburg’dan başlayıp Tahran’a uzanan demiryolu hattı, oradan Hindistan’a bağlanıyor ve deniz rotalarıyla tekrar dünyanın kuzeyine ulaşıyor. Bu devasa lojistik döngünün Batı ile hiçbir ilgisi ve bağı yoktur. Hindistan, bu ortaklık sayesinde Rusya’dan son derece düşük maliyetli enerji tedarik ederek kendi sanayisini besliyor. Sadece son birkaç ay içinde Rusya; Vietnam, Endonezya ve Suudi Arabistan ile liman geliştirme, deniz taşımacılığı ve lojistik alanlarında çok büyük anlaşmalar imzaladı. Toplamda yarım milyardan fazla nüfusu temsil eden bu ülkeler, enerji tedariklerini ve ticaret rotalarını güvence altına almak için Rusya ile ortak hareket ediyor.”

Tillman, küresel enerji pazarında yaşanan dalgalanmalar ve Orta Doğu’daki güvenlik riskleri göz önüne alındığında, ülkelerin tek bir kaynağa bağımlı kalmak istemediklerini ve riskleri dağıtmak için Kuzey Deniz Yolu gibi güvenli alternatiflere yöneldiklerini sözlerine ekledi.

“Tibet’teki buzulların erimesiyle Çin’de Yangtze Nehri büyüklüğünde yeni bir nehir inşa ediliyor”

Küresel iklim krizinin ve buzulların erimesinin sadece deniz rotalarını değil, karasal coğrafyayı da radikal biçimde değiştirdiğini belirten Henry Tillman, Batı medyasının görmezden geldiği çok büyük bir projeyi paylaştı.

Tibet bölgesindeki hızlı erimenin Çin tarafından tarımsal bir avantaja dönüştürüldüğünü ifade eden Tillman, projenin büyüklüğünü şu sözlerle aktardı:

“Tibet’teki buzulların erimesi sonucunda Çin, ülkenin batı kesiminde Yangtze Nehri ile aynı büyüklükte yeni bir nehir yatağı inşa ediyor. Bu devasa mühendislik projesi sayesinde, bölgedeki eriyen buzul suları çölleri yeşertmek için kullanılacak. Bu proje tamamlandığında, o devasa coğrafya tarım alanına dönüşecek ve bu durum, Çin’in dünyanın geri kalanından gıda ithal etme ihtiyacını ve küresel gıda dengelerini tamamen değiştirecektir. İklimdeki bu köklü değişimler yaşanırken Batı medyası bu gelişmeleri kendi anlatı kalıplarına uymadığı gerekçesiyle hiçbir şekilde gündeme getirmiyor.”

“Amerikan şirketlerinin Rusya’da halen 100 milyar dolarlık yatırımı var”

Kuzey Kutbu bölgesinin sıfır toplamlı bir çatışma alanı olmaktan çıkarılması ve yeniden işbirliği zeminine taşınması gerektiğine değinen Henry Tillman, Batı ile Doğu arasındaki ticari bağların siyasi gerilimlere rağmen perde arkasında devam ettiğini belirtti.

ABD ve Avrupa ülkelerinin uzun vadede Rusya ile yeniden ticari yakınlaşma arayışına gireceğini öngören Tillman, şu değerlendirmede bulundu:

“St. Petersburg’da düzenlenen ekonomi forumunda da gördüğümüz üzere, Amerikan şirketlerinin Rusya’da halihazırda 100 milyar doların üzerinde yatırımı var ve bu hiç de azımsanacak bir rakam değildir. Forumda çok sayıda Amerikan şirketinin temsilcisi yer aldı. Ticari akıl her zaman siyasi sınırları aşmanın bir yolunu bulur. Rusya’nın enerji, nükleer teknoloji ve mühendislik alanındaki muazzam birikimi küresel sermayeyi cezbetmeye devam ediyor. Gelecekte ABD’nin, Almanya’nın ve İtalya’nın Rusya ile ticari ve teknolojik anlamda yeniden yakınlaşacağını, rekabet yerine işbirliği odaklı ortaklıkların kurulacağını düşünüyorum.”

Tillman, Batılı hükümetlerin halklarına gerçeği açıklamakta zorlandığını, ekonomik çıkarlarla uyuşmayan yaptırım politikalarının Avrupa’da sanayisizleşmeye, yüksek enflasyona ve toplumsal huzursuzluklara yol açtığını belirterek, gerçekçi politikaların er ya da geç kabul edilmek zorunda kalınacağını vurguladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Atlantic Council Direktörü Panikoff: Trump, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir

Yayınlanma

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü Jonathan Panikoff, ABD ile İran arasında imzalanması muhtemel anlaşmayı değerlendirdi.

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü ve eski istihbarat yetkilisi Jonathan Panikoff, Bloomberg televizyonuna verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan olası bir anlaşmayı, bölgedeki milis güçlerin konumunu, askeri caydırıcılık adımlarını ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini detaylı bir şekilde değerlendirdi.

ABD ile İran arasında yakın zamanda bir anlaşma imzalanması ihtimaline yönelik ilk soruya yanıt veren Panikoff, son dönemde yaşanan hızlı gelişmelere atıfta bulunarak, “Harika bir birliktelik. Bakın, kesinlikle öyle olmasını umuyorum. Açıkçası hepimiz burada biraz baş dönmesi yaşadık. Gerçek şu ki, daha önce de buna benzer açıklamalar görmüştük” dedi.

ABD Başkanı’nın yaptığı sosyal medya paylaşımlarının yapısına dikkat çeken Panikoff, bu kez geçmişe kıyasla daha somut unsurların bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Ancak bu paylaşımın çerçevelenme biçiminin, geçmişte çoğumuzun sahip olduğundan biraz daha fazla iyimserlik için bir neden sunduğunu düşünüyorum. Ülkenin adını doğrudan telaffuz etmesi ve bunun çok yakında gerçekleşeceğini söylemesi önemli. Burada daha önce görmediğimiz bazı ayrıntılar ve somut detaylar var. Dolayısıyla, bunun mümkün olduğunu düşünüyor muyum? Kesinlikle düşünüyorum.”

“Başkan, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir”

Olası bir anlaşmanın önündeki siyasi risklere değinen Jonathan Panikoff, ABD yönetiminin müzakerelerde uyguladığı taktiksel baskıya dikkat çekti.

Sürecin henüz tamamen sonuçlanmadığını belirten Panikoff, doğrudan alıntıyla şu değerlendirmeyi yaptı:

“Aynı zamanda, Başkan’ın belki de İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olması ya da onları veya daha da kötüsü kendisini köşeye sıkıştırmaya çalışarak sonunda buna razı olacaklarını umması yönünde göz ardı edilemeyecek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden henüz her şeyin tamamen bittiğini söylemeye hazır değilim ancak bu durum kesinlikle iyimser olmak için bir neden sunuyor.”

Bölgedeki aktörlerin konumunu değerlendiren Panikoff, Yemen’deki Husilerin ve Lübnan’daki Hizbullah’ın bu süreçteki olası tavırlarını analiz etti.

Husilerin kendi siyasi öncelikleri olduğunu ifade eden Panikoff, “Hizbullah ve Husilerin bunu kabul etmesi ne kadar önemli olacak? Tabii ki müzakere masasında olmayacaklar” sorusu üzerine şunları söyledi:

“Bu oldukça doğru. Husi tarafına bakıldığında, bu savaş boyunca en büyük sorulardan biri, Husilerin neden daha fazla müdahil olmadığı yönündeydi. Yemen’de gerçekten kendi siyasi gündemlerine sahip oldukları gerçeği hakkında önemli görüşmeler yapıldı. Bu durum, Suudiler ile Husiler arasında perde arkasında bazı anlaşmalar olabileceği gerçeğini bir şekilde zayıflatabilirdi. Açıkçası, en azından yakın vadede Husilerin bu süreçte biraz daha kolay ikna edileceğini düşünüyorum.”

“İsrail, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda her zaman dinlemeye niyetli olmadığını gösterdi”

Lübnan sınırındaki askeri hareketliliğe ve İsrail’in pozisyonuna değinen Panikoff, asıl zorlu başlığın Hizbullah ve dolayısıyla İsrail olacağını kaydetti.

İsrail’in mevcut anlaşma taslağının genel çerçevesinden duyduğu rahatsızlığı anımsatan Panikoff, şu ifadeleri kullandı:

“Hizbullah gerçekten büyük bir soru işareti. Açıkçası, bu açıdan bakıldığında İsrail de öyle. İsraillilerin bu anlaşmanın ana hatlarından memnun olmadığını biliyoruz; çünkü anlaşmanın her zaman bir ateşkes ve boğazın açılmasıyla ilgili olması, ardından da belki 60 günlük bir zaman diliminde nükleer programla ilgilenilmesi öngörülüyordu ki bu neredeyse uzun bir gün anlamına gelecektir. Ancak balistik füzeler meselesi ele alınmazsa ve İsrail, Hizbullah’ın balistik füzelerinden kaynaklanan tehdit nedeniyle kendisini hala tehlike altında hissederse ya da Hizbullah’ın faaliyetleri sebebiyle tehdit sürerse ne olacak? Özellikle de İran gelecekte Hizbullah’ı yeniden ikmal etmeye başlarsa?”

Hizbullah’ın İsrail sınırındaki kesintisiz saldırılarını ve ABD’nin telkinlerine rağmen İsrail’in kendi askeri planlarını uygulamadaki kararlılığını vurgulayan Panikoff, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hizbullah’ın İsrail sınırına yönelik sürekli saldırıları var. İsrail’in, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda, Başkan Trump’ın kendilerini durdurma çabalarına rağmen her zaman dinlemeye niyetli olmadığını zaten gördük. İsrail geçen hafta bir saldırı gerçekleştirdi ve bunun açıkça yansımaları oldu. Vekil güçlerin tüm bu süreçte nerede konumlanacağı sorusunun ucu açık bir mesele olacağını düşünüyorum.”

“İran’ın acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek”

Mülakatın devamında, ABD’nin bölgedeki askeri caydırıcılık adımlarının ve özellikle bir helikopterin düşmesi sonrası gerçekleştirdiği misilleme saldırılarının İran’ı masaya getirmede etkili olup olmadığı yönündeki soruya yanıt veren Panikoff, Washington’ın blöf yapmadığını gösterdiğini belirtti.

Ancak İran’ın bu baskılara karşı direnç kapasitesinin farklı olduğunu ifade eden Panikoff, şu analizi paylaştı:

“Bunun ABD’nin blöf yapmadığını kesinlikle gösterdiğini düşünüyorum. Bu kısmın doğru olduğuna inanıyorum. Yine de İran’ın bunu gerçekten o kadar önemseyip önemsemediği konusunda oldukça ucu açık bir soru var. Bildiğimiz tek bir şey var: İran ekonomisinden, halkından çok büyük fedakarlıklar yapmaya hazır ve acıya karşı toleransı ile acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek. ABD’nin şu aşamada desteklemeye istekli olduğu şey de bu; örneğin Başkan Trump’a ve bu savaşa verilen desteğe yönelik anketlerin nerede olduğuna bakarsanız bunu görebilirsiniz.”

ABD’nin askeri adımlarının sınırlı ve stratejik bir hedef gözettiğini savunan Panikoff, tırmandırma politikasının müzakerelere etkisini şu sözlerle açıkladı:

“Aynı zamanda, bugün yapılan tehditlerin bile zorlayıcı askeri saldırılar düzenlemekle ilgili olduğu açık. Bu saldırılar, gerçekleşmiş olsalardı, bizi tam ölçekli bir savaşa veya mart ayı boyunca gördüğümüz duruma geri götürmeyi amaçlamıyordu; aksine, çıtayı sürekli yükseltmeye çalışmak için stratejik adımlardı. Bunların kesinlikle bir miktar etkisi olduğunu düşünüyorum. İran’ın şu an müzakerelere katılma kararının tek nedeninin bu askeri adımlar olmadığını net bir şekilde belirtmek isterim. Perde arkasında müzakerelerin oldukça uzun süredir devam ettiğini biliyoruz ve açıkçası bunun her iki unsurun bir kombinasyonu olduğunu düşünüyorum.”

“Hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajlar muhtemelen karşılık bulmazdı”

Gelişmelerin zamanlamasına ve ABD Başkanı’nın açıklamalarının arkasındaki diplomatik trafiğe değinen Panikoff, sürecin birkaç saatlik bir zaman diliminde değil, haftalar süren bir hazırlık aşamasının ardından bu noktaya geldiğini söyledi.

Üçüncü ülkelerin arabuluculuk çabalarına işaret eden uzman, süreci şöyle özetledi:

“Tahminimce buna beş saatlik bir zaman dilimi olarak bakmamak gerekir. Haftalar süren hazırlık döneminin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu durum, ABD saldırıları devam ederken ve hatta İran geçen hafta misillemede bulunurken bile müzakerelerin sürdüğünün bir yansımasıdır. Doğrudan ya da dolaylı olsun, bir şekilde temas kurulduğundan ve mesaj alışverişi yapıldığından hiçbir şüphem yok. Diğer ülkelerin de ek roller oynadığını biliyoruz; örneğin Pakistanlılar halen çaba gösteriyor. Karşılıklı olarak yoğun bir mesaj trafiğinin yaşandığına şüphe yok. Ancak geçen hafta ya da iki hafta boyunca gerekli hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajların muhtemelen karşılık bulmayacağını da düşünüyorum. Bugün buraya nasıl ulaştığımızı gerçekten anlamak için bu iki unsuru birleştirmek gerekiyor.”

İran tarafındaki karar alma mekanizmalarının ve müzakereyi yürüten kadroların kimliğinin önemine dikkat çeken Panikoff, Tahran’daki yönetim yapısının karmaşıklığına değindi.

İran’daki güç odaklarının onay sürecindeki rolünü yorumlayan Panikoff, şu bilgileri verdi:

“Bu durum, İran liderliğinin kararlarını nasıl aldığına dair bir miktar boşluk ve belirsizlik olduğu gerçeğinin bir yansımasıdır. Temel olarak şu anda Tahran’da en üst düzey, Mojtaba ve dini lideri de kapsıyor gibi görünüyor. Ancak duyduğum her şeyden ve konuştuğum kişilerden edindiğim izlenime göre, şu anda Tahran’da gerçekten liderlik eden, karar almak için bir araya gelen ve koordinasyon sağlayan 6 ila 8 kişilik bir gruptan bahsediyoruz. Bu grupta Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı General Salami gibi isimler yer alıyor. Meclis Başkanı Kalibaf ve yeni ulusal güvenlik danışmanları gibi birkaç kişi daha bu grupta bulunuyor. Dolayısıyla hepsinin bir araya gelip anlaşmaya vardığını umarsınız. Problem de burada başlıyor; eğer sadece bir ya da ikisi bu karara katıldıysa, ki ABD ve Pakistanlılar ile yapılan görüşmelerde ana müzakereci ve muhatap Ali Laricani oldu, o zaman bu bir zorluk haline gelecektir. Başkan’ın paylaşımındaki ifadelere bakılırsa, bunun çoğunluğu kapsadığı varsayılabilir. Bu da diğerlerinin de bunu onaylamak için bir araya geldiği anlamına gelir. Zaman gösterecek ancak bunun gerçek olup olmadığına dair oldukça hızlı bir şekilde fikir edineceğiz.”

“ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız”

Anlaşmanın imzalanması durumunda, bunun sürdürülebilirliği ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması gibi stratejik konuların nasıl güvenceye alınacağı sorusunu yanıtlayan Panikoff, kısa ve uzun vadeli askeri çözümlere değindi.

Avrupa ülkelerinin deniz gücü oluşturma çabalarını aktaran Panikoff, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Temel sorun şu: Eğer bu gerçekten sadece boğazı açmak ve ablukayı sona erdirmek için yapılan bir mutabakat zaptı ise, ki ima edilen de bu gibi görünüyor, o zaman diğer tüm kilit konularda katetmeniz gereken çok yol var demektir. Boğazın kapatılması veya bu yöndeki tehditler çatışmadan önce var olan bir sorun değildi. Önümüzde iki ihtimal veya fırsat bulunuyor. Birincisi, Avrupalılar, Fransızlar ve İngilizler, boğaz boyunca bir tür güç bulundurmak amacıyla benzer düşünen ülkelerden oluşan bir grup bir araya getirmek için denizcilik faaliyetlerine öncülük ediyorlar. İranlıların bunu kabul edip etmeyeceği konusunda sorular var ancak bu yöntemlerden biri olabilir. Paris’te bulunmuş ve Fransız yetkililerle konuşmuş biri olarak biliyorum ki en acil vadede, bir kez ateşkes sağlandığında bu güç neredeyse hemen konuşlandırılabilir.”

Bölgedeki ABD askeri varlığının devam etmesi gerekeceğini savunan Panikoff, Washington’ın caydırıcı güç olarak kalmasının önemini şu sözlerle vurguladı:

“Sürecin ikinci kısmı ise şu: Muhtemelen bir ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız. Bu, uzun vadeli bir tehdit projeksiyonuyla ilgili olacaktır; yani İran boğazı tekrar kapatmakla tehdit ederse ya da gemilere saldırmak ve boğazı kapatmak için örneğin insansız hava araçları kullanmaya kalkışırsa, ABD bu geniş koalisyon gücünden bağımsız olarak harekete geçebilecek konumda olacaktır. Dolayısıyla bu tür bir askeri varlığı sürdürmeniz gerekecek ki bu, açıkçası Başkan Trump’ın görev süresinin başındaki söylemlerine bakılırsa pek de yapmak istemediği bir şeydir.”

“Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz”

Mülakatın sonunda, Hürmüz Boğazı’ndan enerji akışına bağımlı olan müttefiklerin sorumluluk alması yönündeki çağrılara ve ABD’nin bölgedeki rolüne değinen Panikoff, Washington’ın tamamen geri çekilmesinin riskli olacağını söyledi.

Müzakerelerde eldeki kozların korunması gerektiğini belirten Panikoff, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gönüllüler koalisyonunun kesinlikle devreye girebileceğini ve bunun oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşebileceğini düşünüyorum, bundan eminim. Ancak ABD’nin bu noktada bölgeden tamamen çekileceğini söylemesi son derece zor olacaktır. Bu hassas bir süreç ve burada zorlayıcı bir nitelik de bulunuyor. Nükleer program henüz çözülmemiş durumda, balistik füzelerle ilgili konular hala çözülmedi, İran ve vekil güç ağlarıyla ilgili sorular hala askıda duruyor. Başka bir deyişle, eğer müzakerelere devam edeceksek, bence bu gücü korumak ve Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English