Bizi Takip Edin

Görüş

Rusya’da liberal muhalefet: bir “vaka çalışması”, bir siyasi analiz, bir gelecek tahmini

Avatar photo

Yayınlanma

Bir “vaka çalışması”

Sırbistan’la Rusya arasındaki ilişkiler tarih boyunca hep problemli olmuştur. Bununla birlikte eğer bir “Slav kardeşliğinden” söz edilebilirse eğer, bu belki de her şeye rağmen en çok Sırbistan ve Rusya arasında gözlenir, hatta belki Belarus ve Rusya arasında olduğundan bile çok. Nedeni basit; uzaklığın getirdiği bir tür romantizm de var.

Sadece bu da değil: Sırbistan’ın kaderi, Rusya’da bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılmasının itici güçlerinden biridir. (Ayrıntılar için bak. Yalan, provokasyon, bombardıman: “Yugoslavya’nın yok edilmesinin kısa tarihi”.)

Vucic 22 Şubat 2022’de, yani Rusya’nın “özel askeri harekâtının” başlamasına sadece iki gün kala, Putin tarafından imzalanan başkanlık kararnamesiyle Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerinin tanınmasının ertesi günü, Sırbistan halkının büyük çoğunluğunun (yüzde 85!) Rusya’yı “daima destekleyeceğini” söylemişti. Vučić, bunun sadece halkın desteği olmadığını da vurgulamıştı: “Sırbistan medyasının yüzde 80’i Rusya yanlısı; sadece yüzde 20’si muhalif bir tutum takınıyor.”

Vučić bunu hiç de olumlu bir faktör saymıyordu aslında, ona göre: “Haber başlıklarımıza baktığınızda medyanın yüzde 80’inde objektivite olmadığını görebilirsiniz.”

Halkta ve medyadaki bu ortak eğilimi olumsuzlamak, Vučić için karakteristik, zira Sırbistan yönetimi hemen bütün tarihi boyunca olduğu gibi bugün de batı ve Rusya arasında sıkışmış durumda. Tercihi esasen siyasi olarak batıdan yana, ama Rusya’yı (“Slav kardeşliği”) aşamıyor. Tarafgirliğin bu siyasi niteliğini özellikle vurgulamak gerek, zira aslında, Lavrov’un Belgrad ziyaretinin aradaki ülkelerin hava sahasından geçmesine izin verilmediği için iptaline seyircilikle, Kiev rejimine el altından Sırbistan silahları sevkiyatına varan pragmatizmle, Rusya’ya karşı BM oylamalarında çekimserlik hatta onaylarla pekişen tuhaf bir şark kurnazlığı dikkat çekiyor. Kısmen Macaristan’a ve daha ziyade de akla gelecek ilk ülkeye bir benzerlik var elbette; bununla birlikte kurnazlığın gerçek itici gücü çatışmadan menfaat sağlama arzusu değil ülke içindeki siyasi güçsüzlük, “idealler” ve nesnellik arasındaki açı.

Bu nedenle Aleksandr Lısov’un (Rus-Sırp Kültür ve Enformasyon Merkezi “Orlı” yöneticisi) Vučić’in tutumunu Yanukoviç’le karşılaştırması, haklı.

Bir sınıf analizi

Lısov, Rusya’dan giden “rusofobiklerin” 2022’den sonra Sırbistan’da daha sık oturma izni almaya başladıklarını ve Sırp halkının Ruslara dostluğundan “yararlanarak” bir “rusofobik göçmen grubu” oluşturduklarını ileri sürüyordu.

Ama bu, aslında Rusya’da (ve ne yazık ki dünyada, dünya solunda) hep olduğu gibi, meselenin sınıfsal zeminini kaçırmak anlamına geliyor. Bütün bunların altında yatan şudur ve bunu kavramadan gidişatın nereye varacağı hakkında bir tahminde bulunmak güçtür:

Rusya’da “sistem-dışı” liberal muhalefetin sınıfsal zeminini en azından 2000’li yılların başındaki iktisadi yükselme ve nispi refahla birlikte, arkasındaki gerçek finansör büyük burjuvazi olsa bile, Rusya orta burjuvazisi ve küçük burjuvazinin zengin, kalburüstü kesimi teşkil etmiştir. Bu muhalefet hareketine dair bütün veriler (örgütlerin yapısı, gösterilerin yapıldığı şehirler, gösterilere katılanların gelir durumu, gözaltına alınanların mesleki aidiyetleri, vb.) bunu teyit eder. Alışılmadık bir görüngüdür bu ve sınıfsal nitelik doğru analiz edilmediği için Rusya’da “sistem-dışı” liberal muhalefet hemen her defasında başka ülkelerdeki halk muhalefetiyle (mesela Gezi’yle) bir tutulmuştur.

Ne var ki bu orta burjuvazi 24 Şubat’tan sonra ya tamamen deklase olmuş ya da büyük ölçüde etkisizleşmiştir; “kısmi seferberlikten” kaçmak için başta Avrupa ülkelerine, Sırbistan’a, kısmen Yunanistan’a, daha ziyade Türkiye’ye, BAE’ye ve İsrail’e yahut Ermenistan, Gürcistan ve Kazakistan’a göç edenlerin büyük çoğunluğu, bunlardır. Bu göçler her özgül ülke için bu sınıfların ayrı bir klanına işaret eder: BAE ve İsrail, orta burjuvazinin en zenginleri ve büyük burjuvazinin ikinci vatanı olmuştur, Avrupa onları bir tık geriden takip eder. Sırbistan daha ziyade “aktivistlerin” ve entelijensiyanın tercihidir. Türkiye ve Yunanistan orta burjuvazinin mütevazı, etliye sütlüye daha az dokunan kesimlerine ev sahipliği yapar. Ermenistan, Gürcistan ve Kazakistan ise daha elit yerlere göçmeye gücü yetmeyenlere, bu meyanda özellikle küçük burjuvazinin zenginlerine.

Yeni “göçmenler” kendilerini iç savaş sırasında ve sonrasında başta İstanbul’a ve sonra Avrupa’ya akan göçmenlerle bir tutuyorlar. Bu, yaşadıkları ideolojik sarsıntıya işaret etmesi açısından ilginç. İç savaş sırasında ve sonrasında sadece eski düzenin hakim sınıfları ülkeyi terk etmişti ve bunlar, teşviklere rağmen (Türkiye hariç, zira kemalist iktidar, Sovyetler Birliği’ne karşı herhangi bir eylemin üssü olmama konusunda son derece kararlıydı; dahası Cerjinskiy ve daha sonra dışişleri bakan yardımcısı olacak Potyomkin sayesinde Türkiye’deki göçmen sorunu daha 1923 gibi çok erken bir tarihte büyük ölçüde çözülmüştü) Sovyet karşıtı harekete kütlesel olarak katılmamışlardı. Daha 1920’lerin sonuna varmadan göçmen kütlesinin büyük bölümü bu ülkelerde erimiş, hatta önemli bir kısmı (Polonya’yı istisna tutarsak) sol hareketlere de katılmıştı. Bugün ise öyle bir durum yok ve beklememek gerek, çünkü Rusya’da iktidar değişikliği hedefinin yerine Kremlin’le uzun süreli barışın konulması, emperyalist sistemin küresel reorganizasyon gündemi nedeniyle, mümkün değil; bu durumda göçmenlerin önemli bölümü, bu kavramın belki de ilk ispanik anlamına yakın bir “beşinci kol” olarak varlığını devam ettirecek.

Bununla birlikte, bütün genellemelerde olduğu gibi bunda da hata payını korumak gerek. Baltık dışında Post-Sovyet ülkeleri ve Türkiye gibi yerler, aynı zamanda paralel ithalat sayesinde yeni bir orta burjuvazinin palazlanmasına da olanak sağlıyor.

Ancak bunu tali saymak gerek; çünkü mevcut durumda dinamikler daha uzun vadeli olan iktisadi açıdan yeni bir orta burjuvaziye nefes kanalları açma yönünde işlerken, kısa vadede tayin edici olan siyasi açıdan ise aslında liberal muhalefet için yeni imkânların ortaya çıkması yönünde işliyor. Rusya’da “fonlanma” imkânı kalmayan muhalefet daha rahat “fonlandığı”, daha serbest (hatta bütünüyle engelsiz) hareket ettiği ülkelerde “çalışıyor”.

Bu çerçeve içinde iki ülke özgüllükleriyle öne çıkıyor. Türkiye ve (Ermenistan dışında) post-Sovyet coğrafyası ülkeleri, Baltık bir kenara konulacak olursa, Rusya ile ilişkileri ve hiç değilse şimdilik belli bir denge siyasetini devam ettirme zaruretleri yüzünden liberal muhalefetin siyasi faaliyetleri açısından iyi ev sahibi değiller. Ama Sırbistan ve Ermenistan, Rusya ile tarihi ilişkileri ve karşılıklı kültürel bağlara rağmen iktidarın batı yanlısı oryantasyonu sayesinde bu rol için ideal adaylar.

Bir gelecek tahmini

Liberal muhalefet iki başlıkta ele alınabilir. İlki, “Post-Rusya Hür Halklar Forumu”. Bu forum, adından anlaşılacağı gibi, siyasi olarak Rusya’nın parçalanmasını hedefliyor. Liberal muhalefetin etkili ama geçen yıl susturulan sesi Novaya Gazeta, bu yıl 3 Şubat’ta (Rusya’da kapatılıp gittiği) Avrupa’dan, “Forum”un arkasında Ukraynalı Oleg Magaletskiy’in olduğunu yazmıştı. En ilginç isim, İlya Ponomaryov. Bir tür Fouché örneği bu; Hodorkovskiy’in YUKOS’undan Komünist Parti’ye, Adil Rusya’da Duma parlamenterliğine, hatta “Sol Cephe” üyeliğine kadar tuhaf bir hayat hikâyesi var. Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasına karşı oy veren tek parlamenterdi; bu yüzden Adil Rusya’dan atıldı. O zamandan beri ABD ve şimdi Kiev’de yaşıyor.

Bu “ütopistleri” çok da ciddiye almaya gerek yok (geçenlerde Kuril adalarını Japonya’ya vermek için Tokyo’da parlamentoda grubu olan bütün partilerle görüşmeler yapmak gibi delice eylemleri ancak güldürür); ama varlıkları, “realistler” için gerekli ve önemli. Bunların başını ise ünlü Hodorkovskiy çekiyor.

Çok daha ciddi, temkinli ve örgütlü çalıştıkları anlaşılıyor “realistlerin”; sadece fon ve hayal peşinde koşmakla yetinmeyip başta Avrupa olmak üzere sağlam, kalıcı bağlar da kuruyorlar. Geçen haziranda Avrupa Parlamentosu’nda yapılan “Brüksel Diyalogu”, Hodorkovskiy’in siyasi faaliyetlerindeki son halkaydı ve analitik bakışıyla muhakkak göz doldurmuş olmalı. Örneğin şu sözler:

“Rusya vatandaşları savaşa başladıktan sonra, haksız ve hata bile olsa kaybedilmesinin kabul edilemeyeceğini, çünkü bunun Rusya’nın dağılmasına götüreceğini düşünüyorlar. … [Oysa] Ben, Rusya’nın dağılması tehdidinin Putin’in iktidardan gitmesinden değil Putin’den geldiğini… söylüyorum.”

“Saharov Merkezi”nden (Avrupa’da adına ödül dağıtılan Andrey Saharov anısına 1996’da kuruldu, 18 Ağustos’ta, Adalet Bakanlığı tarafından kapatıldı) Kirill Rogov, aynı yerde:

“Putin rejiminin Ukrayna’da tam bir bozgunu tehlikelidir, zira Rusya’da istikrarsızlık yaratır. Bu nedenle, rejimin transformasyonuna yönelik zayıflaması için kısmi bir bozgun daha iyidir.”

2020’den beri “yabancı acentası” sayılan Lev Ponomaryov da gayet “pratik” bir öneriyle çıktı:

“Rusya’da 7/24 sansürsüz televizyon yayını yapacak bir uyduyu uzaya fırlatmak gerek. Orada dizi filmler gösterilmeli, çünkü insanlar dizi filmleri seviyor, reklamlar yerine de demokrasiyi anlatmak lazım.”

Bütün bu sözleri, “birliği” korumak için sistem-dışı liberal muhalefetin sistem-içi muhalefetle işbirliği girişimi sayılmalı. Tam bu noktada, 17 Ağustos’ta Foreign Affairs’te sistem-dışı liberal muhalefete akıl veren Jade McGlynn ve Kirill Şamiyev ile karşılaşıyoruz. Yazarların sorusu şu: liberaller milliyetçiliğin yükselişini Rusya’da iktidar değişikliğinden sonra kullanacaklar? Muhteşem bir pragmatizm örneği:

“Prigojin isyanı, liberal muhalefetin milliyetçiliğin her tür biçimini evrensel liberal değerlerle uyumlu değil diye reddeden görece küçük bir kesiminin karşı karşıya bulunduğu güçlüklerin de altını çizdi. Bu liberaller insanların büyük çoğunluğunun bilhassa istikrarsızlık ve kayıplar döneminde kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olmak için duydukları güçlü arzuyu kabul etmedikçe toplumda anlayış görmeleri neredeyse imkânsız. Bunlar, ister etnik bir grup, bir yurttaşlık veya devlet olsun, tarihi süreklilik duygusu tatmak için can atıyorlar. Rusya liberalleri ise tersine insanların büyük çoğunluğunun yüreğinde karşılık görmeyen mesihçi bir bireycilik önermek istiyorlar. … Ancak gerçekçi bakmak gerekirse Rusya’da siyasi geçişin her tür biçimi son derece sıkıntılı ve kanlı olacaktır. Rusya’nın demokratikleşmesini hayal ederken bu karanlık tabloyla karşılaşanların ülkede küreselleşmeci bir liberal rejim kurmaya kalkışmamaları gerekli; tersine, milliyetçiliğin her halükârda ortaya çıkacağı ve iyisi mi ona, daha çirkin biçimlerinden ayırt edecek bir biçim kazandırmaya çalışmak gerektiği gerçeğini kabul etmeli.”

Liberal muhalefetin realist kanadının bu neredeyse naif açıklığı, beni her zaman şaşırtmıştır.

10 Eylül’de bütün Rusya’da federal bölge seçimleri yapılacak. Bunlar arasında boşalan 4 Duma üyeliğinden başka 21 federal bölgenin başkanları (doğrudan seçim), 5 federal bölgenin başkanları (4’ü yeni federal bölgeler; parlamento tarafından), 20 federal bölgenin parlamento seçimleri, 11 federal bölgenin yerel temsil organlarının seçimleri de var. Mali, siyasi ve ideolojik açıdan başını Hodorkovskiy’in çekmeye devam ettiği liberal muhalefetin eylem programı da böylece ortaya çıkıyor: “başka biçimde” bir milliyetçiliği pompalayarak ve Rusya’nın birliği görüntüsünü vererek, fazla sivri unsurlarından kurtulmuş, sistem-içine çekilmeye çalışan bir siyasi çizgi geliştirmeye çalışmak.

Federal bölge seçimleri büyük önem taşıyor olsa bile liberal muhalefetin herhangi bir bölge yönetimini kazanması, Yekaterinburg dahil, mümkün değil. Ama faaliyet kitleler nezdinde meşrulaşmaya dönük ve esas amaç, öyle görünüyor ki, gelecek yıl yapılacak başkanlık seçimleri.

Bu başlıkta altını çizmek istediğim isim, Dmitriy Muratov; ancak şimdilik sadece adını anmakla yetinmeli.

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English