Bizi Takip Edin

Görüş

Faşizmin nimetleri  

Avatar photo

Yayınlanma

Almanya’da şubat ayındaki seçimlerde Wagenknecht hareketi 14 bin oyla Bundestag’ın dışında kaldı. Hareket birçok bölgede seçimlerde usulsüzlük yapıldığını iddia etti ama itirazlar sonuç vermedi. Böylece Almanya’nın geleceği açısından müesses nizamın dışında konuşan tek ciddi güç büyük ölçüde etkisizleştirildi.

Temmuz ayında Hamburg idare mahkemesi Marxistische Abendschule Hamburg adlı bir okuma grubuyla ilgili davaya ilişkin gerekçeli kararında marksizmin “özgür demokratik temel düzenle” “bazı açılardan” “esastan uyumsuz” olduğuna, ancak “yeterince önemli” ve “aktif militan” olmadığı sürece bu tür grupların faaliyetlerine izin verilebileceğine hükmetti. Dava aslında okuma grubu tarafından eyalet anayasayı koruma örgütünün bu grubun kâr amacı gütmeyen kuruluş statüsünü iptal etmesine ve “listeye” almasına karşı açılmıştı; mahkeme nisan ayındaki sözlü kararda grubun başvurusunu yerinde bulmuştu. Gerekçeli karar ise tam tersi yönde çıktı.

Rheinmetall hükümetinin (yani sağcılığından kimsenin kuşkusu olmayan CDU/CSU’dan başka solcu sanılan SPD’nin de hükümetinin) başkanı ağustos ayında Berlin merkezinde “komünizmin kurbanları” anıtı kurulacağını söyledi. Anıt, şansölyeye göre, Demokratik Almanya’da “komünist rejim mağdurlarını” onurlandırmayı, başka bir deyişle (bu da açıkça söyleniyor zaten) komünizmin nazizmle eşitlenerek kriminalize edilmesini amaçlıyor.

* * *

İç siyaset açısından gayet işlevsel bir siyaset bu. “Faşizmin koltuk değneği” SPD koalisyon ortağı olarak destek veriyor; modern faşizmin tetikleyicisi Yeşiller daha uzun vadeli bakıyor: anıt yerine müfredatta Demokratik Almanya tarihinin balçığa bulanmasının yeterli olacağını savunuyor. AfD ise destekliyor elbette, “daha çabuk, daha çok, daha büyük” olsun diye çabalıyor. Rheinmetall böylece CDU/CSU tabanını kenetlemekle kalmıyor, AfD ile arasındaki mesafeyi daraltırken diğerlerini de kendi etrafında konsolide ediyor.

Akla gelebilecek ve gelemeyecek her türlü suçu işlemiş faşist bir rejimi ona son veren devrimci bir hareketle eşitliyor, yani bir nitelik farkını basit bir nicelik farkına dönüştürüyorsanız gerçekte tek amacınız bu rejimi meşrulaştırmaktır. Yalnız bunun için mağduriyet de gerekir — anlatı ancak “tamam biz fazla ileri gittik ama onlar başlattı” üzerine kurgulanırsa karşılık bulur. Bu anlatıyla “onlar başlattı biz karşılık verdik” anlatısı arasında sadece bir tık fark vardır. Rheinmetall hükümeti tam da bunu yapıyor: Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan arşivlerinde Sovyetler Birliği’ndeki Almanların (Volga Almanları) 1930’lu ve 40’lı yıllarda doğrudan hedef alınarak represyona uğradığının “kanıtlanması” ve “soykırım kurbanları listesi” hazırlanması için “bilimsel araştırmalara” finansman ayırıyor.

Sovyet iktidarının Almanlara karşı kriminal faaliyetleri anlatısı, tıpkı Ukraynalılara karşı soykırım amacı güden golodomor anlatısı gibi faşizmi meşrulaştırmaya yöneliktir. Kiev rejimi bu anlatıyla Bandera’yı devlet kahramanına çevirdi; Rheinmetall iktidarı, yani bu sözümona “merkez sağ ve merkez sol koalisyonu” Hitler’i kahramanlaştıramasa bile von der Leyen’in, Baerbock’un, Scholz’un, Merz’in dedelerini, faşist Alman generallerini kahramanlaştırmaya çalışıyor.

ABD başkanı Trump hem narsist hem de cahil olmasına rağmen sezgileri son derece güçlü, kurnaz ve ortaklarının açıklarını yakalayıp kendi menfaatleri için kullanmakta son derece yetenekli. Trump’ın bu yılın başında Rheinmetall şansöliyesini Beyaz Saray’da kabulü sırasında “biz nazileri yendik” hatırlatması, şansöliyenin ortak zafer diye yumuşatmaya çalışmasına rağmen, dedelere açık bir göndermeydi.

* * *

Klasik ayrımlar artık hiçbir önem taşımadığı gibi sadece hakikati karartmak amacı güdüyor. De Gaulle hiç kuşkusuz merkez sağdı, Chirac öyleydi, Sarkozy bile bir ölçüde merkez sağdı. Almanya’da Brandt’ı takip eden bütün şansölyeler, bir önceki dönem SPD-Yeşiller koalisyonuna kadar merkez sağdı; Kohl öyleydi, hatta SPD’li olsa bile Schröder ve bir ölçüde Merkel bile öyleydi.

Kendilerine öyle dedikleri için değil, gerçekten öyle oldukları için; çünkü bunlar mevcut düzenin sosyal, iktisadi, ideolojik ve siyasi sürdürülebilirliğinin teminatıdırlar. Bu nedenle merkez sağın ve merkez solun iktidarı boyunca normlar pek az değişiklik gösterir. Normlardaki köklü değişiklikler ise siyasi aktörlerin rollerinde de köklü değişikliklere işaret eder.

Gerçekte merkez sağ ve merkez sol az çok istikrarlı siyasi sistemlere özgüdür; bu sistemlerde siyasi istikrarın görüngülerinden biri de hâkim ideolojinin istikrarı ve bütünlüğüdür. Sistemde yapısal bir siyasi kriz ortaya çıktığında buna kaçınılmaz bir şekilde ideolojik kriz de eşlik eder. Bir ideolojik kriz o ana kadar yerleşik bütün davranış normlarında köklü değişiklikle karakterize olur. Kriz öncesi mevcut normlar kaybolur, onların yerine ilkin normatif bir anarşi, ardından karşıtları geçer.

Başka türlü davranmanın önünde engel olan kurallar, sadece kural olarak genel kabul gördüğü için kuraldır — tıpkı paranın evrensel eşdeğer olarak kabul gördüğü için para olması gibi. Ama paranın evrensel eşdeğer niteliği bir defa sarsılmaya görsün, artık kâğıt parçası veya istiflenmiş maden yığınından ibarettir. Moda deyimle “değerler” de böyledir: ideolojik krizle birlikte bunlar yerle bir olur, iflas eder. Bu iflası önce her tür rezillik ve anarşik bir kaos takip eder. Eski değerlere bağlılık şimdi sadece hayat tarzında değil siyasi ve ideolojik bir muhafazakarlık da sayılır, aşağılanır, hor görülür, böylece kaos ilerleme diye rahatlıkla yutturulur. Onun ardından yeni bir “düzen” gelir; ama bu defa daha önceki bütün “değerler” tersine çevrilmiştir.

Eğer faşizm tiranın döktüğü kan miktarıyla ölçülen bir şey değil de bütünüyle modern bir görüngü, mali sermayenin (yani hâkim sınıf kompozisyonunun) “en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının” başka halklara “hayvani nefret” besleyen terörist diktatörlüğü ise, bu adamların ve kadınların kendilerine kondurdukları etiketlerin veya davranışlarındaki zarafetin hiçbir önemi yoktur. Faşizm ideolojik planda hiç de bir serseri hareketi değildir; tersine, altüst olmuş ideolojik ve siyasi bir ortamda düzeni temsil eden faşist şefler ve hatta ortalama faşist kitleler bile “düşmanları” dışında kendi aralarındaki ilişkilerinde nezih, zarif, nazik ve kibardır, çünkü faşizm krizle birlikte kaosa dönüşmüş olan ideolojik ve davranış normlarına yeni kurallar getirir, bunlara “düzen” verir.

Pek meşhur bir gazeteci Ukrayna savaşının ilk aylarında katıldığı bir televizyon programında, kendisinin Lvov’a gittiğini, oradaki insanların “biraz milliyetçi” ama çok kibar ve nazik olduğunu, Ukrayna’da faşizm olmadığını, dolayısıyla Rusya’nın banderacılık iddialarının demagojik olduğunu ileri sürmüştü. Lvov’da ne işi olduğu başka bir meseledir, ama faşizmle ilgili fikir yürüten bu cahil cesaretinin altında bütün faşistleri serseri sanmak yatar.

Tuhaf bir şekilde bu anlayış özellikle düzeniçi solda çok yaygındır; Avrupa gezilerinde Yeşillerin sloganlarından veya sosyal-demokratların (kendilerine öyle diyenlerin) laf kalabalığından yağları eriyip medeniyet hülyaları görürler. Görüngü hakikatin yerini alır, nezahat ve zarafet medeniyetle eş sayılır.

* * *

Rus halkının ve Rusya devletinin tuhaf bir kaderi var. Sosyalizm döneminin siyasi ve sosyal düzeni yapısal olarak hiçbir karşılığı olmasa bile kültür (en önemlisi yönetme kültürü) ve milli bilinç seviyesinde korunuyor. Sovyet geçmişi, Rus halkının, Rusya milletinin ve “devletliliğinin”, milli kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Siyasi seviyede bu geçmişe geri dönmek sözkonusu değildir, ancak bu geçmiş olmadan Rusya milleti var olamaz.

Tarihin cilvesi saymalı: Sovyetler Birliği’nin yıkıntıları üzerinde kurulmuş bir devlet ve o yıkıntıların içinden yeni bir millet teşkil etmeyi başarmış halk, siyasi inancı, amacı ve hedefi hiç de bu istikamette olmadığı halde ortak geçmişi savunduğu için milli bir devlet ve millettir.

Bunun tersi de doğrudur. Avrupa’da antikomünizm Ekim devriminden bu yana aynı zamanda rusofobik bir anlam da taşımıştır (Rus eşittir komünist eşittir kötü adam). Bu nedenle dekomünizasyon ister istemez derusifikasyon anlamına gelir.

* * *

Tarih spiral yükselen bir döngüye benzer ve tekerrür izlenimi de bundan doğar. Bugünün olayları, aktörleri, söylemleri, spiralin alt döngülerindeki olaylar, aktörler ve söylemlerle benzeşir. Benzerlik aynı tarihi çağdaki kriz dönemlerinde daha da belirgin hale gelir; çünkü dünya eni sonu bir küredir, kaynaklar sınırlıdır, savaş kombinasyonları da sonsuz değildir.

Tarihin spiralinde bugüne çok benzeyen iki dönem var. İlki 1930’lardır — hikâyenin bu kesitini herkes bilir. Diğeri de 1951’de yaşanmıştı.

Adenauer hükümeti 1951’de Almanya KP hakkında kapatma davası açtı. Dava anayasanın 21’inci maddesi kapsamında açılmıştı ve bu madde, sadece Parti’nin değil, taraftarlarının da “hür demokratik hukuk devletine zarar vermeye veya ortadan kaldırmaya veya federatif cumhuriyetin varlığını tehdit etmeye yönelik” eylemlerinin anayasa dışı olduğu maddesine dayandırılıyordu. Alabildiğine lastikli bir ifadedir bu, zira 1) sadece partinin değil taraftarlarının da eyleminden söz eder, böylelikle bütün partilerin kapatılması mümkündür; 2) zaten bu formülasyon da anayasayı yazan Amerikalılar tarafından daha en baştan müesses nizama karşı çıkacak bütün partilerin (iktidar partileri dahil) kapatılmasının önünü açmak için üretilmiştir.

Doğal ki bu durumda önem taşıyan tek şey anayasa mahkemesinin bileşimiydi (ve her yerde her zaman öyledir), bu bileşimi de iktidar tayin etmişti (hemen her yerde ve hemen her zaman öyledir).

Kapatma davası sadece KP’nin mücadelesi ve güç kazanmasıyla ilgili değildi; aynı zamanda Almanya’nın savaş sonrası elitinin büyük çoğunluğunun (başta yüksek bürokrasinin ve büyük burjuvazinin) nazilerle ilişkiliydi — veya, daha doğru bir ifadeyle, bunların büyük çoğunluğunun geçmiş dönemin azılı nazileri olmasıyla. Başka deyişle mesele hukuk değildi (ve hukukun tanımı gereği hiçbir zaman öyle olmamıştır), nitekim mahkeme; Almanya’nın ordu kurmasını yasaklayan açık anayasa hükmüne rağmen 1951’de Avrupa Savunma Topluluğuna girme kararını görüşmeyi bile reddetmişti.

KP anayasa mahkemesi önünde şunlardan sorumlu tutuldu: Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in proletarya diktatörlüğü üzerine yazı ve konuşmalarından, SSCB 1936 anayasasından, SBKP tüzüğünden, Komintern faaliyetlerinden, komünist basında eski Reich komiserlerine emekli aylığı bağlanmasına karşı yazılardan, vb.

Parti 17 Ağustos 1956’da yasaklandı. Bu sırada 85 bin üyesi vardı. Onlara da toplam 200 bine yakın ceza davası açıldı. Bütün parlamenterlerinin vekilliği düşürüldü. Bütün parti yayınları yasaklandı. 1966’ya kadar KP’ye yakın olduğu gerekçesiyle 200’ün üzerinde yerel örgüt de yasaklılar arasına katıldı.

Yasak ancak 1968’de “neue Ostpolitik” ile kaldırıldı. Ancak o yıl kurulan Alman Komünist Partisi de aynı yıl Anayasayı Koruma Örgütü (iç istihbarat) tarafından “dogmatik aşırı solcu” ve şüpheli kabul edildi. DKP’ye yönelik bu yaklaşım o tarihten bu yana hiç değişmedi.

Bu terörün nedeni Almanya’nın tarafsızlıktan çıkıp NATO üyesi olmasıydı.

* * *

Bugün neden yeni bir konsolidasyona ihtiyaç var?

Alman çelik üretimi bu yılın mart ayı itibariyle geçen yıla göre yüzde 12 azaldı. 2017’de fabrikalardan 6,2 milyon otomobil çıkmıştı, 2024’te bu sayı 2,85 milyondu. 2020’de Çin ile imzalanan kapsamlı yatırım anlaşması Konsey ve Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanmadığı için yürürlüğe girmemişti; Yeşiller vb. sonunda Çin’le ilişkileri Almanya ekonomisini teknolojik olarak da sarsan bir noktaya getirmeyi başardılar. Üretkenlik endeksi sürekli düşüyor; regresyon ortalamasına göre en azından 2015’ten beri sıfırın altında ve bu negatif eğilim devam ediyor. (Benim hesaplarım. Yapay zekaya rağmen Avrupa’da üretkenlik endeksinin düşüş eğilimi üzerine ileride yazacağım.) Emperyalist sermaye ihracı yerini giderek üretken sermayenin ABD’ye kaçışına, yani Almanya’nın sömürgeleştirilmesine bırakıyor.

Bütün bunlara eşlik eden ideolojik kriz çağdaş faşizmin tetikçisi Yeşiller iktidarında başarılı bir kaos doğurmuştu, ama artık ikinci aşamaya geçildi: kaosun yerini faşist düzen alıyor. Bu durumda konsolidasyon hayati bir önem kazanır; ama dikkatleri başka yöne çekmek için demagoji cephaneliğinde pek az malzeme vardır: milliyetçilik, dincilik, mağduriyet, hamaset. Geçmiş dönemde düşünülemeyecek her şey artık düşünülebilir olmakla kalmayıp rutine dönüşür: utanç verici geçmişte bereketli kahramanlık tohumları bulunup çıkartılır, doğudan gelen tehdit söylemi vites yükseltir, sosyal devlet gereksizleşir, burjuva hukukunun yerine Karl Schmidt alır.

Bütün bunlar emperyalist kapitalizmin hayvani içgüdüleri besler.

Bugün Zimbabve olan Rodezya’ya adını veren Cecil Rhodes, klasik sömürgeciliğin bu personifekasyonu geçtiğimiz yüzyılın başında şöyle demişti:

“Dünya neredeyse tamamen bölünmüş durumda, kalanı da bölünüyor, fethediliyor, sömürgeleştiriliyor. Geceleri başınızın üzerinde gördüğünüz şu yıldızları, asla erişemeyeceğimiz uçsuz bucaksız dünyaları düşünün. Elimden gelse bütün gezegenleri ilhak ederdim; sık sık düşünürüm bunu. Onları böylesine berrak ve bu kadar uzak görmek beni kahrediyor.”

Bu hayvani içgüdü emperyalist güçlerin davranışına yön vermeye devam eder. Hiç değilse şimdilik başka gezegenlere ulaşamayacağına göre ve ulaşsa bile bunu zenginliğe çeviremeyeceğine göre kıt kaynaklarımızı paylaşmaktan ve yeniden paylaşmaktan başka bir yol yoktur.

İlk Lebensraum macerasının nasıl bittiğini unutmuş olabilirler, ama hatırlayacaklardır.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English