Bizi Takip Edin

Görüş

Düşse de ayağa kalkabilecek başka bir ‘güvenli liman’ yoksa…

Avatar photo

Yayınlanma

Kimine göre, altın çoğu zaman kötü bir enflasyon koruma aracı ve aynı zamanda kötü bir yatırım aracı; yaklaşık 30 yılda bir büyük balonlar ve patlamalar yaşaması da bunun kanıtı… Bu görüşü ileri sürenler, tarihsel süreçte altının uzun vadeli bir enflasyon koruması sağlamadığını iddia ederler. Altının kağıt dolar cinsinden fiyatının önce hızla yükseldiğini, sonra da uzun dönemler boyunca değerinde derin düşüşler yaşadığını, çılgın patlamalardan sonra büyük dalgalanmalar geçirdiğini anımsatırlar. Örnekleri de sıralarlar: Altın 1865 yılında zirvesinden yüzde 55 düştü. Bu düşüş oranları 1902’de yüzde 69, 1942’de yüzde 64, 1980’de yüzde 85 ve 2011’de yüzde 47 oldu. Altın için bu fiyat artışları hisse senedi piyasasına göre daha yüksek ve abartılı, dip noktaları ise hisse senedi piyasasına göre daha derin ve uzun süreli oluyor. Değerlerdeki bu büyük dalgalanmalar nedeniyle, zamanlama her şey, hatta hisse senedi piyasasından bile daha önemli, çünkü altındaki fiyat düşüşleri hisse senedi piyasasından daha derin ve uzun… Yanlışlanması zor bir tez, ancak mesele sadece enflasyon karşısında değer koruma aracı olarak görülürse… Oysaki, ‘güvenli liman’ demek, sadece enflasyona karşı korunmak demek değil!

Son dönemde altın fiyatlarındaki hızlı yükselişin pek çok gerekçesi var ve herbiri enflasyona karşı koruma kadar önemli…

BELİRSİZ BİR TARİHSEL DÖNEMEÇTEYKEN…

Şöyle bir geriye dönelim… 2025 yılının başında ons başına 4,000 ABD Doları çok uçuk bir hedef gibi görünüyordu. Ancak yaklaşık yüzde 60’lik bir yükselişin ardından, işte buradayız! Ve geçtiğimiz haftaki dramatik düşüşe rağmen ons altının fiyatının orta vadede yukarı yönlü hareketini sürdürmesi bekleniyor. Kısa bir süre öncesine kadar, birkaç yatırımcı dışında, ons altının 4,000 dolar seviyelerini test edeceğini öngören yoktu. Peki ama küresel ekononominin ve küresel siyasetin böylesine dalgalanacağını, bu kadar yüksek gerilim olacağını, belirsizliklerin ve akıldışılıkların zirve yapacağını bekleyen var mıydı? Belki yine birkaç kişi vardı ama o kadar! Ve işte bölgesel savaşların ortasında, karşılıklı tehditlerin havada uçuştuğu, yeni bir dünya düzenine gebe, ancak doğum sancıları bitmeyen, doğumun ise bir türlü gerçekleşmediği tarihsel bir dönüm noktasındayız. Galiba ‘noktası’ndan demek de doğru değil, ‘belirsiz bir tarihsel dönüşüm süreci’ demek doğru olacak.

SADECE TRUMP FAKTÖRÜ MÜ?

Altın, ABD Başkanı Donald Trump’ın küresel ticareti altüst eden gümrük vergilerini açıkladığı nisan ayından bu yana yaklaşık üçte bir oranında değer kazanarak 1970’lerden bu yana en büyük yükselişini kaydetti. Analistler, yatırımcıları endişelendiren bir diğer meselenin de ABD’de hükûmetin kapanmasının ikinci haftasına girmesiyle birlikte önemli ekonomik verilerin açıklanmasındaki gecikmeler olduğunu söylüyor. Bölgesel savaşlar sürüyor ve yeni savaşların başlama ihtimali de var. Hemen herkes 2030’ların başında büyük bir hesaplaşma bekliyor. Bu hesaplaşmanın ardından ‘tek kutuplu’ mu yoksa ‘ço kutuplu’ mu bir dünyada yaşayacağız ya da yaşanacak bir dünya bulabilecek miyiz bilemiyoruz!

E malum, altın, piyasa türbülansları veya ekonomik durgunluk dönemlerinde değerini koruması veya artırması beklenen, ‘güvenli liman’ yatırımıdır. Yani böyle bir tabloda altının fiyatı artmayacak da neyin fiyatı artacak?

2026’DA 5,055 DOLAR OLUR MU? OLUR!..

JP Morgan analistleri, yatırımcıların altına ilgisinin devam edeceğini ve merkez bankalarının istikrarlı alım yapacağı beklentilerini gerekçe göstererek, altın fiyatlarının 2026’nın dördüncü çeyreğine kadar ons başına ortalama 5,055 dolara ulaşacağını öngörüyor. Banka, notunda, “Yapışkan enflasyon endişesi, Fed’in bağımsızlığı konusundaki endişeler ve daha geniş çaplı değer kaybı riskinden korunma önlemleriyle birlikte bir faiz indirimi döngüsüne girdiğimiz şu günlerde altının daha da yükseleceğine inanıyoruz” ifadelerine yer veriyor. JP Morgan analistleri, ABD varlıklarının yabancı sahiplerinin ABD Dolarından altına doğru yöneldiğini öne sürüyor. JP Morgan Küresel Emtia Stratejisi Başkanı Natasha Kaneva, ABD varlıklarının ‘portföylerinin merkezi’nde yer almaya devam ettiğini, ancak şirketlerin tahsislerini tedrici olarak azalttığını belirtiyor.

EŞİ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ YÜKSELİŞİN SEBEPLERİ VAR

Altındaki yükselişin aynı zamanda ABD Dolarının zayıflaması ve perakende yatırımcı olarak bilinen daha fazla profesyonel olmayan alıcının altın satın almasıyla da bağlantılı olduğunu dile getirenlerin sayısı artıyor. Altın fiyatlarındaki mevcut yükseliş kısa vadeli belirsizliklerden kaynaklansa da, altının genel gücü büyük ölçüde merkez bankalarının ABD hazine bonolarından stratejik bir uzaklaşma hamlesi olarak altın satın almalarının sonucu. Merkez bankaları 2022’den bu yana her yıl ortalama 1,000 tonun üzerinde altın satın alıyor. Bu rakam, 2010 ile 2021 yılları arasında yıllık ortalama 481 tondan biraz fazlaydı. Polonya, Türkiye, Hindistan, Azerbaycan ve Çin geçen yıl önde gelen alıcılar arasındaydı.

ETF ALIMLARINDA REKOR

Altına yatırım yapan herkes fiziksel değerli metal satın almıyor. Bazı yatırımcılar paralarını, altına dayalı borsa yatırım fonları (ETF) gibi finansal ürünlere yatırıyor. Dünya Altın Konseyi’ne göre, bu yıl şimdiye kadar altın ETF’lerine rekor seviyede 64 milyar dolar yatırım yapıldı. Altın vadeli işlemleri, 2025’in başından bu yana yaklaşık yüzde 60 değer kazandı. Gümüş ise yılbaşından bu yana daha da büyük bir yüzdelik artış kaydetti. Gümüş vadeli işlemleri yaklaşık yüzde 70 artış gösterdi. Benzer bir eğilim diğer bir yatırım aracı olarak görülen değerli metal platin için de geçerli. Doğal olarak nadir olan değerli oluyor. Hele ki arzı da fiziki olarak sınırlıysa…

BEKLENMEKTE OLAN SERT DÜZELTME BU MU?

Peki ne oldu da geçtiğimiz hafta, hem altının hem de gümüşün fiyatları sert bir düşüş kaydetti. Hem de öyle böyle bir düşüş değil; 21 Ekim’de altın, 12 yılı aşkın süredir tek bir günde en sert düşüşünü yaşadı ve yüzde 6’dan fazla değer kaybederek ons ​​başına yaklaşık 300 dolar eridi. Gümüşteki düşüş daha da fazlaydı; yaklaşık yüzde 9… Bu ani satış dalgası, özellikle altının destansı yükselişine tanık olduktan sonra birçok yatırımcıyı hazırlıksız yakaladı. Altın o günden bu yana dalgalı seyirle düşmeye devam etti ve ons başına 4,100 doların biraz üzerinde seyrediyor.

Şu anda, altın fiyatını neden baskı altında olduğunu açıklamaya yardımcı olan birkaç önemli faktör bir araya geliyor: Altın fiyatları, yatırımcıların yaygın ekonomik belirsizlik nedeniyle sığınacak yer aramasıyla bu yıl yükseldi. Ancak bir varlık sert bir şekilde değer kaybettiğinde, kâr realizasyonu riski artar ve görünen o ki tam da bu yaşandı geçtiğimiz hafta… Son dönemdeki sert düşüşün kısmen altın yatırımcılarının kazançlarını nakde çevirmelerine bir tepki olduğunu belirtiliyor. Yatırımcıların kâr realizasyonuna gitmesi, altın gibi bir varlıklarda ivmeyi hızla tersine döndürebiliyor.

DÜZELTME, DALGALI SEYİR VE SONRA TEKRAR YUKARI YÖNLE HAREKET Mİ?

Ancak bu değer kaybının geçici olduğunu ve yeniden yukarı yönlü hareketin başlayacağını düşünenler çoğunlukta… Ki bu görüşü destekleyen pek çok makroekonomik verinin yanı sıra, küresel siyasetteki belirsizlikler varlığını sürdürüyor. Ve gerilimlerin ve belirsizliklerin azalması bir yana artacağını düşünenlerin sayısı da hiç az değil.

Değerli metaller satıcısı ve depolama sağlayıcısı Silver Bullion’un kurucusu Gregor Gregersen, müşteri sayısının geçen yıl iki katından fazla arttığını anımsatıyor. Perakende yatırımcılar, merkez bankaları, yatırım bankaları, bankalar ve zenginler, küresel ekonomik belirsizliğe karşı bir güvence olarak gördükleri altına giderek daha fazla yöneliyor. Gregersen, “Altın bir noktada düşecek, ancak ekonomik ortam göz önüne alındığında en az beş yıl boyunca yükseliş trendinde olacağına inanıyorum” diyor.

Altın fiyatının düşüş trendine girebilmesi için, faiz oranlarında artış olması veya jeopolitik gerginlikler ve siyasi belirsizliklerin azalması gerek. Ki şu anda böylesi bir gelişme mümkün değil. Altının özellikle 2025’in başından bu yana baş döndürücü yükselişinin temel nedenlerini bir sıralayalım şimdi…

‘ALTIN ÇAĞ’IN SÜRMESİ  İÇİN PEK ÇOK SEBEP VAR

Öncelikle dünya artık eski dünya değil… Küresel ekonomik gelişmelerle küresel siyaset arasında ciddi bir dengesizlik söz konusu… Küresel ekonominin klasik baş rol oyuncuları artık eskisi kadar rakipsiz sayılmaz. Almanya bunun en çarpıcı örneği; bir zamanlar gelişmiş ülkelerin ‘üretici gücü’, ciddi bir bunalım içerisinde… Gelişmiş ekonomilerin lideri ABD’nin reel sektörü artık üretim ve rekabet becerisini kaybetti. Finans ve hizmet sektöründe eskisi gibi rakipsiz değil. Çin öncülüğünde diğer gelişen ekonomilerin küresel ekonomi içindeki payı hızla artıyor, ancak başta ödeme sistemleri olmak üzere, küresel finansta musluğun başını tutanlar hâlâ ABD ve Birleşik Krallık, buna biraz da Avrupa Birliği’ni ekleyin. Yuan, rupi ve rublenin ödeme sistemlerine dahil olması bir ekonomik zorunlulukken, hâlâ dolar hegemonyasında bir küresel ticaret sürmesi en büyük sıkıntılardan biri… Bu durum, küresel ekonominin önündeki en büyük bariyeri oluşturuyor. Ve yine merkez bankası rezervlerinde dolardan altına geçiş de bu gelişmelerin bir yansıması olarak görülmeli.

DOLAR ESKİSİ GİBİ GÜVENİLİR DEĞİLSE

ABD Dolarına eski güven kalmadı ve artık yeni referans para birimlerine ihtiyaç var. ABD’nin piyasaya kağıt sürüp küresel ticarete hegemon olması gelişen ekonomiler tarafından her zamankinden fazla sorgulanıyor. Kripto varlıklara yönelişin sebeplerinden biri bu, yine BRICS üyelerinin ulusal para birimleri üzerinden karşılıklı ticareti geliştiriyor olması bir başka eğilim.

Bunun yanı sıra, dış açığını ve kamu borçlarını kapatmak için gelişmiş ekonomilerin, başta da ABD’nin, doların değerini düşürmesi gerek. Bu da bir ikilem yaratıyor. Düşük dolar dış açığı azaltabilir ama güvenilir para birimi niteliğini törpüler.

Devasa kamu borçları en önemli sorunlardan biri olmaya devam ediyor ve görünen o ki gelişen ekonomilerin ayakta durabilmek için daha da fazla borçlanması gerek. Tahvil piyasalarındaki kırılganlık da ayrı bir mesele… Buna bir de borsalardaki köpüğü eklemek gerek! Öyle ya da böyle bu köpük alınmak zorunda, birkaç seferlik kâr realizasyonlarıyla olması da mümkün, bir anda ciddi bir çöküşle de… Kimilerine göre ABD borsalarındaki balon yüzde 20’lik bir düzeltmeyi zorunlu kılıyor.

İngiltere Merkez Bankası (BoE) yayımladığı raporda, “Fed’in güvenilirliğine ilişkin algılarda ani veya önemli bir değişiklik, ABD egemen borç piyasaları da dahil olmak üzere ABD Doları varlıklarının keskin bir şekilde yeniden fiyatlandırılmasına yol açabilir ve bu durum oynaklığın, risk primlerinin ve küresel yayılmaların artmasına neden olabilir” uyarısında bulundu. Banka, bazı kâr ölçütleri açısından bunun ‘bin yılın başında büyük bir çöküşle sonuçlanan dotcom balonunun zirvesine benzediğini’ vurguladı. Raporda, “Birçok ölçüte göre, özellikle yapay zekâ odaklı teknoloji şirketleri için hisse senedi piyasası değerlemeleri gergin görünüyor” ifadelerine yer verildi.

Yani balon endişesi artıyor. Ya patlarsa?.. Yerli ve yabancı yatırımcıların ani bir çıkışının yaratacağı finansal şokun küresel ekonomiye maliyetiniin 35 trilyon doları bulabileceğini iddia edenler bile var. Bir kıyaslama yapmanız için söyleyeyim; 2024 yılında küresel ticaret hacmi 33 trilyon dolardı!

MAGA’CILARIN DERDİ NE?

Mesele konjonktürel olsa neyse, ancak bu kez birçok olumsuz etken bir araya gelmiş durumda… Ve her zamankinden daha tehlikeli bir çıkmazı işaret ediyor. Batı Blokunun bu zorlu durumdan çıkabilmesinin tek yolu kaba kuvvet kullanmak. Bunu topyekûn bir küresel savaş yerine stratejik bölgelerdeki vekalet savaşları stratejisiyle devam ettirmeyi tercih ediyorlar. Ancak, hemen bir not düşelim, şimdilik!..

Gelelim tarife savaşlarına… Bu savaşı Trump başlattı ve MAGA (Make America Great Again) taraftarları ülkenin eski gücüne kavuşması için yeniden sanayide lokomotif olmaları gerektiğini düşünüyorlar. Aslına bakarsanız, bir ölçüde de haklılar… Çünkü finans ve yeni ekonomideki güç, göründüğü üzere ABD’nın dünya liderliğini sürdürmesi için yeterli değil. ‘Amerikan rüyası’nın orta sınıf ABD’liler için bir kabusa dönüşmemesi için ‘dünyanın üretim merkezleri’nden biri olmalarının olmazsa olmaz olduğu fikrindeler.

Bunun için ABD reel sektörünü ayağa kaldırmaları gerekiyor ve bunu ancak koruma duvarları inşa ederek başarabilirler. Yani Trump deli olduğu için başlatmadı bu ticaret savaşını… Ancak görünen o ki biraz geç kalmış! Bu savaşın maliyeti tüm dünyaya olduğu gibi ABD’ye de enflasyonist baskı olarak dönecek. Bu da faiz indirimleri döngüsünü kesintiye uğratabilir. Büyüme bekletileri negatif yönde revize edilebilir. Bu da bir yana, üretimi ayağa kaldırabilmek için bile başta Çin olmak üzere, gelişen ekonomilerin hammadde ve ara mallarına muhtaçlar… İşte bu sebeple Avrupa’ya istediğini yaptırabilen Washington, Çin’e karşı tarifeleri sabitlemede bu kadar git-gelli bir tavır sergilemek zorunda kalıyor. En bariz örneğini nadir toprak elementleri meselesinde görüyoruz zaten.

KUKLA DEVLETLERDEN ‘SALINCAK DEVLETLER’E

Dahası da var, söz gelimi Batı Blokunun eskisi gibi her sözünün emir telakki eden uydu devletleri yok. Bunun en bariz örnekleri Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye gibi ‘salıncak devletler’… Pakistan her zamankinden çok Çin’e yakın ve Hindistan kendi gücünü keşfetmiş görünüyor. Yani ABD’nin borusu eskisi kadar güçlü ötmüyor!

Küresel nüfus ve bu nüfusun dengesiz dağılımının, küresel iklim krizinin sürekli artan maliyetlerinin etkilerini hesaplamak henüz mümkün görünmüyor, ancak sosyal güvenlik harcamaları ve doğal afetlerden kaynaklı harcamaların çok daha yüseleceğini söylemek gerek. Buna bir de yapay zekâ ve robotiğin üretimdeki rolünün hızla artacak olmasından kaynaklanacak küresel işsizliği, yani geniş ‘gereksizler’ sınıfının yaratacağı sorunları ekleyelim.

ALTIN KARANLIKTA PARILDAR

Tünelin ucunda bir ışık görebiliyor musunuz? “Evet” cevabını verebilmek çok güç. Okyanuslarda sürekli kasırgalar olacaksa eğer herkes kendine güvenli bir liman arayacaktır. Aslına bakarsanız, özellikle bu yıl olup biten de bu! İşte bu sebepledir ki, altın bu dönemin düşse de ayağa kalkacak tek yatırım aracı olacak. İşler kötüye gittikçe yükselişini sürdürecek. Hele ki küresel ölçekte bu tehlikeli körebe oyunu devam ederken…

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English