Bizi Takip Edin

Görüş

Düşse de ayağa kalkabilecek başka bir ‘güvenli liman’ yoksa…

Avatar photo

Yayınlanma

Kimine göre, altın çoğu zaman kötü bir enflasyon koruma aracı ve aynı zamanda kötü bir yatırım aracı; yaklaşık 30 yılda bir büyük balonlar ve patlamalar yaşaması da bunun kanıtı… Bu görüşü ileri sürenler, tarihsel süreçte altının uzun vadeli bir enflasyon koruması sağlamadığını iddia ederler. Altının kağıt dolar cinsinden fiyatının önce hızla yükseldiğini, sonra da uzun dönemler boyunca değerinde derin düşüşler yaşadığını, çılgın patlamalardan sonra büyük dalgalanmalar geçirdiğini anımsatırlar. Örnekleri de sıralarlar: Altın 1865 yılında zirvesinden yüzde 55 düştü. Bu düşüş oranları 1902’de yüzde 69, 1942’de yüzde 64, 1980’de yüzde 85 ve 2011’de yüzde 47 oldu. Altın için bu fiyat artışları hisse senedi piyasasına göre daha yüksek ve abartılı, dip noktaları ise hisse senedi piyasasına göre daha derin ve uzun süreli oluyor. Değerlerdeki bu büyük dalgalanmalar nedeniyle, zamanlama her şey, hatta hisse senedi piyasasından bile daha önemli, çünkü altındaki fiyat düşüşleri hisse senedi piyasasından daha derin ve uzun… Yanlışlanması zor bir tez, ancak mesele sadece enflasyon karşısında değer koruma aracı olarak görülürse… Oysaki, ‘güvenli liman’ demek, sadece enflasyona karşı korunmak demek değil!

Son dönemde altın fiyatlarındaki hızlı yükselişin pek çok gerekçesi var ve herbiri enflasyona karşı koruma kadar önemli…

BELİRSİZ BİR TARİHSEL DÖNEMEÇTEYKEN…

Şöyle bir geriye dönelim… 2025 yılının başında ons başına 4,000 ABD Doları çok uçuk bir hedef gibi görünüyordu. Ancak yaklaşık yüzde 60’lik bir yükselişin ardından, işte buradayız! Ve geçtiğimiz haftaki dramatik düşüşe rağmen ons altının fiyatının orta vadede yukarı yönlü hareketini sürdürmesi bekleniyor. Kısa bir süre öncesine kadar, birkaç yatırımcı dışında, ons altının 4,000 dolar seviyelerini test edeceğini öngören yoktu. Peki ama küresel ekononominin ve küresel siyasetin böylesine dalgalanacağını, bu kadar yüksek gerilim olacağını, belirsizliklerin ve akıldışılıkların zirve yapacağını bekleyen var mıydı? Belki yine birkaç kişi vardı ama o kadar! Ve işte bölgesel savaşların ortasında, karşılıklı tehditlerin havada uçuştuğu, yeni bir dünya düzenine gebe, ancak doğum sancıları bitmeyen, doğumun ise bir türlü gerçekleşmediği tarihsel bir dönüm noktasındayız. Galiba ‘noktası’ndan demek de doğru değil, ‘belirsiz bir tarihsel dönüşüm süreci’ demek doğru olacak.

SADECE TRUMP FAKTÖRÜ MÜ?

Altın, ABD Başkanı Donald Trump’ın küresel ticareti altüst eden gümrük vergilerini açıkladığı nisan ayından bu yana yaklaşık üçte bir oranında değer kazanarak 1970’lerden bu yana en büyük yükselişini kaydetti. Analistler, yatırımcıları endişelendiren bir diğer meselenin de ABD’de hükûmetin kapanmasının ikinci haftasına girmesiyle birlikte önemli ekonomik verilerin açıklanmasındaki gecikmeler olduğunu söylüyor. Bölgesel savaşlar sürüyor ve yeni savaşların başlama ihtimali de var. Hemen herkes 2030’ların başında büyük bir hesaplaşma bekliyor. Bu hesaplaşmanın ardından ‘tek kutuplu’ mu yoksa ‘ço kutuplu’ mu bir dünyada yaşayacağız ya da yaşanacak bir dünya bulabilecek miyiz bilemiyoruz!

E malum, altın, piyasa türbülansları veya ekonomik durgunluk dönemlerinde değerini koruması veya artırması beklenen, ‘güvenli liman’ yatırımıdır. Yani böyle bir tabloda altının fiyatı artmayacak da neyin fiyatı artacak?

2026’DA 5,055 DOLAR OLUR MU? OLUR!..

JP Morgan analistleri, yatırımcıların altına ilgisinin devam edeceğini ve merkez bankalarının istikrarlı alım yapacağı beklentilerini gerekçe göstererek, altın fiyatlarının 2026’nın dördüncü çeyreğine kadar ons başına ortalama 5,055 dolara ulaşacağını öngörüyor. Banka, notunda, “Yapışkan enflasyon endişesi, Fed’in bağımsızlığı konusundaki endişeler ve daha geniş çaplı değer kaybı riskinden korunma önlemleriyle birlikte bir faiz indirimi döngüsüne girdiğimiz şu günlerde altının daha da yükseleceğine inanıyoruz” ifadelerine yer veriyor. JP Morgan analistleri, ABD varlıklarının yabancı sahiplerinin ABD Dolarından altına doğru yöneldiğini öne sürüyor. JP Morgan Küresel Emtia Stratejisi Başkanı Natasha Kaneva, ABD varlıklarının ‘portföylerinin merkezi’nde yer almaya devam ettiğini, ancak şirketlerin tahsislerini tedrici olarak azalttığını belirtiyor.

EŞİ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ YÜKSELİŞİN SEBEPLERİ VAR

Altındaki yükselişin aynı zamanda ABD Dolarının zayıflaması ve perakende yatırımcı olarak bilinen daha fazla profesyonel olmayan alıcının altın satın almasıyla da bağlantılı olduğunu dile getirenlerin sayısı artıyor. Altın fiyatlarındaki mevcut yükseliş kısa vadeli belirsizliklerden kaynaklansa da, altının genel gücü büyük ölçüde merkez bankalarının ABD hazine bonolarından stratejik bir uzaklaşma hamlesi olarak altın satın almalarının sonucu. Merkez bankaları 2022’den bu yana her yıl ortalama 1,000 tonun üzerinde altın satın alıyor. Bu rakam, 2010 ile 2021 yılları arasında yıllık ortalama 481 tondan biraz fazlaydı. Polonya, Türkiye, Hindistan, Azerbaycan ve Çin geçen yıl önde gelen alıcılar arasındaydı.

ETF ALIMLARINDA REKOR

Altına yatırım yapan herkes fiziksel değerli metal satın almıyor. Bazı yatırımcılar paralarını, altına dayalı borsa yatırım fonları (ETF) gibi finansal ürünlere yatırıyor. Dünya Altın Konseyi’ne göre, bu yıl şimdiye kadar altın ETF’lerine rekor seviyede 64 milyar dolar yatırım yapıldı. Altın vadeli işlemleri, 2025’in başından bu yana yaklaşık yüzde 60 değer kazandı. Gümüş ise yılbaşından bu yana daha da büyük bir yüzdelik artış kaydetti. Gümüş vadeli işlemleri yaklaşık yüzde 70 artış gösterdi. Benzer bir eğilim diğer bir yatırım aracı olarak görülen değerli metal platin için de geçerli. Doğal olarak nadir olan değerli oluyor. Hele ki arzı da fiziki olarak sınırlıysa…

BEKLENMEKTE OLAN SERT DÜZELTME BU MU?

Peki ne oldu da geçtiğimiz hafta, hem altının hem de gümüşün fiyatları sert bir düşüş kaydetti. Hem de öyle böyle bir düşüş değil; 21 Ekim’de altın, 12 yılı aşkın süredir tek bir günde en sert düşüşünü yaşadı ve yüzde 6’dan fazla değer kaybederek ons ​​başına yaklaşık 300 dolar eridi. Gümüşteki düşüş daha da fazlaydı; yaklaşık yüzde 9… Bu ani satış dalgası, özellikle altının destansı yükselişine tanık olduktan sonra birçok yatırımcıyı hazırlıksız yakaladı. Altın o günden bu yana dalgalı seyirle düşmeye devam etti ve ons başına 4,100 doların biraz üzerinde seyrediyor.

Şu anda, altın fiyatını neden baskı altında olduğunu açıklamaya yardımcı olan birkaç önemli faktör bir araya geliyor: Altın fiyatları, yatırımcıların yaygın ekonomik belirsizlik nedeniyle sığınacak yer aramasıyla bu yıl yükseldi. Ancak bir varlık sert bir şekilde değer kaybettiğinde, kâr realizasyonu riski artar ve görünen o ki tam da bu yaşandı geçtiğimiz hafta… Son dönemdeki sert düşüşün kısmen altın yatırımcılarının kazançlarını nakde çevirmelerine bir tepki olduğunu belirtiliyor. Yatırımcıların kâr realizasyonuna gitmesi, altın gibi bir varlıklarda ivmeyi hızla tersine döndürebiliyor.

DÜZELTME, DALGALI SEYİR VE SONRA TEKRAR YUKARI YÖNLE HAREKET Mİ?

Ancak bu değer kaybının geçici olduğunu ve yeniden yukarı yönlü hareketin başlayacağını düşünenler çoğunlukta… Ki bu görüşü destekleyen pek çok makroekonomik verinin yanı sıra, küresel siyasetteki belirsizlikler varlığını sürdürüyor. Ve gerilimlerin ve belirsizliklerin azalması bir yana artacağını düşünenlerin sayısı da hiç az değil.

Değerli metaller satıcısı ve depolama sağlayıcısı Silver Bullion’un kurucusu Gregor Gregersen, müşteri sayısının geçen yıl iki katından fazla arttığını anımsatıyor. Perakende yatırımcılar, merkez bankaları, yatırım bankaları, bankalar ve zenginler, küresel ekonomik belirsizliğe karşı bir güvence olarak gördükleri altına giderek daha fazla yöneliyor. Gregersen, “Altın bir noktada düşecek, ancak ekonomik ortam göz önüne alındığında en az beş yıl boyunca yükseliş trendinde olacağına inanıyorum” diyor.

Altın fiyatının düşüş trendine girebilmesi için, faiz oranlarında artış olması veya jeopolitik gerginlikler ve siyasi belirsizliklerin azalması gerek. Ki şu anda böylesi bir gelişme mümkün değil. Altının özellikle 2025’in başından bu yana baş döndürücü yükselişinin temel nedenlerini bir sıralayalım şimdi…

‘ALTIN ÇAĞ’IN SÜRMESİ  İÇİN PEK ÇOK SEBEP VAR

Öncelikle dünya artık eski dünya değil… Küresel ekonomik gelişmelerle küresel siyaset arasında ciddi bir dengesizlik söz konusu… Küresel ekonominin klasik baş rol oyuncuları artık eskisi kadar rakipsiz sayılmaz. Almanya bunun en çarpıcı örneği; bir zamanlar gelişmiş ülkelerin ‘üretici gücü’, ciddi bir bunalım içerisinde… Gelişmiş ekonomilerin lideri ABD’nin reel sektörü artık üretim ve rekabet becerisini kaybetti. Finans ve hizmet sektöründe eskisi gibi rakipsiz değil. Çin öncülüğünde diğer gelişen ekonomilerin küresel ekonomi içindeki payı hızla artıyor, ancak başta ödeme sistemleri olmak üzere, küresel finansta musluğun başını tutanlar hâlâ ABD ve Birleşik Krallık, buna biraz da Avrupa Birliği’ni ekleyin. Yuan, rupi ve rublenin ödeme sistemlerine dahil olması bir ekonomik zorunlulukken, hâlâ dolar hegemonyasında bir küresel ticaret sürmesi en büyük sıkıntılardan biri… Bu durum, küresel ekonominin önündeki en büyük bariyeri oluşturuyor. Ve yine merkez bankası rezervlerinde dolardan altına geçiş de bu gelişmelerin bir yansıması olarak görülmeli.

DOLAR ESKİSİ GİBİ GÜVENİLİR DEĞİLSE

ABD Dolarına eski güven kalmadı ve artık yeni referans para birimlerine ihtiyaç var. ABD’nin piyasaya kağıt sürüp küresel ticarete hegemon olması gelişen ekonomiler tarafından her zamankinden fazla sorgulanıyor. Kripto varlıklara yönelişin sebeplerinden biri bu, yine BRICS üyelerinin ulusal para birimleri üzerinden karşılıklı ticareti geliştiriyor olması bir başka eğilim.

Bunun yanı sıra, dış açığını ve kamu borçlarını kapatmak için gelişmiş ekonomilerin, başta da ABD’nin, doların değerini düşürmesi gerek. Bu da bir ikilem yaratıyor. Düşük dolar dış açığı azaltabilir ama güvenilir para birimi niteliğini törpüler.

Devasa kamu borçları en önemli sorunlardan biri olmaya devam ediyor ve görünen o ki gelişen ekonomilerin ayakta durabilmek için daha da fazla borçlanması gerek. Tahvil piyasalarındaki kırılganlık da ayrı bir mesele… Buna bir de borsalardaki köpüğü eklemek gerek! Öyle ya da böyle bu köpük alınmak zorunda, birkaç seferlik kâr realizasyonlarıyla olması da mümkün, bir anda ciddi bir çöküşle de… Kimilerine göre ABD borsalarındaki balon yüzde 20’lik bir düzeltmeyi zorunlu kılıyor.

İngiltere Merkez Bankası (BoE) yayımladığı raporda, “Fed’in güvenilirliğine ilişkin algılarda ani veya önemli bir değişiklik, ABD egemen borç piyasaları da dahil olmak üzere ABD Doları varlıklarının keskin bir şekilde yeniden fiyatlandırılmasına yol açabilir ve bu durum oynaklığın, risk primlerinin ve küresel yayılmaların artmasına neden olabilir” uyarısında bulundu. Banka, bazı kâr ölçütleri açısından bunun ‘bin yılın başında büyük bir çöküşle sonuçlanan dotcom balonunun zirvesine benzediğini’ vurguladı. Raporda, “Birçok ölçüte göre, özellikle yapay zekâ odaklı teknoloji şirketleri için hisse senedi piyasası değerlemeleri gergin görünüyor” ifadelerine yer verildi.

Yani balon endişesi artıyor. Ya patlarsa?.. Yerli ve yabancı yatırımcıların ani bir çıkışının yaratacağı finansal şokun küresel ekonomiye maliyetiniin 35 trilyon doları bulabileceğini iddia edenler bile var. Bir kıyaslama yapmanız için söyleyeyim; 2024 yılında küresel ticaret hacmi 33 trilyon dolardı!

MAGA’CILARIN DERDİ NE?

Mesele konjonktürel olsa neyse, ancak bu kez birçok olumsuz etken bir araya gelmiş durumda… Ve her zamankinden daha tehlikeli bir çıkmazı işaret ediyor. Batı Blokunun bu zorlu durumdan çıkabilmesinin tek yolu kaba kuvvet kullanmak. Bunu topyekûn bir küresel savaş yerine stratejik bölgelerdeki vekalet savaşları stratejisiyle devam ettirmeyi tercih ediyorlar. Ancak, hemen bir not düşelim, şimdilik!..

Gelelim tarife savaşlarına… Bu savaşı Trump başlattı ve MAGA (Make America Great Again) taraftarları ülkenin eski gücüne kavuşması için yeniden sanayide lokomotif olmaları gerektiğini düşünüyorlar. Aslına bakarsanız, bir ölçüde de haklılar… Çünkü finans ve yeni ekonomideki güç, göründüğü üzere ABD’nın dünya liderliğini sürdürmesi için yeterli değil. ‘Amerikan rüyası’nın orta sınıf ABD’liler için bir kabusa dönüşmemesi için ‘dünyanın üretim merkezleri’nden biri olmalarının olmazsa olmaz olduğu fikrindeler.

Bunun için ABD reel sektörünü ayağa kaldırmaları gerekiyor ve bunu ancak koruma duvarları inşa ederek başarabilirler. Yani Trump deli olduğu için başlatmadı bu ticaret savaşını… Ancak görünen o ki biraz geç kalmış! Bu savaşın maliyeti tüm dünyaya olduğu gibi ABD’ye de enflasyonist baskı olarak dönecek. Bu da faiz indirimleri döngüsünü kesintiye uğratabilir. Büyüme bekletileri negatif yönde revize edilebilir. Bu da bir yana, üretimi ayağa kaldırabilmek için bile başta Çin olmak üzere, gelişen ekonomilerin hammadde ve ara mallarına muhtaçlar… İşte bu sebeple Avrupa’ya istediğini yaptırabilen Washington, Çin’e karşı tarifeleri sabitlemede bu kadar git-gelli bir tavır sergilemek zorunda kalıyor. En bariz örneğini nadir toprak elementleri meselesinde görüyoruz zaten.

KUKLA DEVLETLERDEN ‘SALINCAK DEVLETLER’E

Dahası da var, söz gelimi Batı Blokunun eskisi gibi her sözünün emir telakki eden uydu devletleri yok. Bunun en bariz örnekleri Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye gibi ‘salıncak devletler’… Pakistan her zamankinden çok Çin’e yakın ve Hindistan kendi gücünü keşfetmiş görünüyor. Yani ABD’nin borusu eskisi kadar güçlü ötmüyor!

Küresel nüfus ve bu nüfusun dengesiz dağılımının, küresel iklim krizinin sürekli artan maliyetlerinin etkilerini hesaplamak henüz mümkün görünmüyor, ancak sosyal güvenlik harcamaları ve doğal afetlerden kaynaklı harcamaların çok daha yüseleceğini söylemek gerek. Buna bir de yapay zekâ ve robotiğin üretimdeki rolünün hızla artacak olmasından kaynaklanacak küresel işsizliği, yani geniş ‘gereksizler’ sınıfının yaratacağı sorunları ekleyelim.

ALTIN KARANLIKTA PARILDAR

Tünelin ucunda bir ışık görebiliyor musunuz? “Evet” cevabını verebilmek çok güç. Okyanuslarda sürekli kasırgalar olacaksa eğer herkes kendine güvenli bir liman arayacaktır. Aslına bakarsanız, özellikle bu yıl olup biten de bu! İşte bu sebepledir ki, altın bu dönemin düşse de ayağa kalkacak tek yatırım aracı olacak. İşler kötüye gittikçe yükselişini sürdürecek. Hele ki küresel ölçekte bu tehlikeli körebe oyunu devam ederken…

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English