Bizi Takip Edin

Görüş

Düşse de ayağa kalkabilecek başka bir ‘güvenli liman’ yoksa…

Avatar photo

Yayınlanma

Kimine göre, altın çoğu zaman kötü bir enflasyon koruma aracı ve aynı zamanda kötü bir yatırım aracı; yaklaşık 30 yılda bir büyük balonlar ve patlamalar yaşaması da bunun kanıtı… Bu görüşü ileri sürenler, tarihsel süreçte altının uzun vadeli bir enflasyon koruması sağlamadığını iddia ederler. Altının kağıt dolar cinsinden fiyatının önce hızla yükseldiğini, sonra da uzun dönemler boyunca değerinde derin düşüşler yaşadığını, çılgın patlamalardan sonra büyük dalgalanmalar geçirdiğini anımsatırlar. Örnekleri de sıralarlar: Altın 1865 yılında zirvesinden yüzde 55 düştü. Bu düşüş oranları 1902’de yüzde 69, 1942’de yüzde 64, 1980’de yüzde 85 ve 2011’de yüzde 47 oldu. Altın için bu fiyat artışları hisse senedi piyasasına göre daha yüksek ve abartılı, dip noktaları ise hisse senedi piyasasına göre daha derin ve uzun süreli oluyor. Değerlerdeki bu büyük dalgalanmalar nedeniyle, zamanlama her şey, hatta hisse senedi piyasasından bile daha önemli, çünkü altındaki fiyat düşüşleri hisse senedi piyasasından daha derin ve uzun… Yanlışlanması zor bir tez, ancak mesele sadece enflasyon karşısında değer koruma aracı olarak görülürse… Oysaki, ‘güvenli liman’ demek, sadece enflasyona karşı korunmak demek değil!

Son dönemde altın fiyatlarındaki hızlı yükselişin pek çok gerekçesi var ve herbiri enflasyona karşı koruma kadar önemli…

BELİRSİZ BİR TARİHSEL DÖNEMEÇTEYKEN…

Şöyle bir geriye dönelim… 2025 yılının başında ons başına 4,000 ABD Doları çok uçuk bir hedef gibi görünüyordu. Ancak yaklaşık yüzde 60’lik bir yükselişin ardından, işte buradayız! Ve geçtiğimiz haftaki dramatik düşüşe rağmen ons altının fiyatının orta vadede yukarı yönlü hareketini sürdürmesi bekleniyor. Kısa bir süre öncesine kadar, birkaç yatırımcı dışında, ons altının 4,000 dolar seviyelerini test edeceğini öngören yoktu. Peki ama küresel ekononominin ve küresel siyasetin böylesine dalgalanacağını, bu kadar yüksek gerilim olacağını, belirsizliklerin ve akıldışılıkların zirve yapacağını bekleyen var mıydı? Belki yine birkaç kişi vardı ama o kadar! Ve işte bölgesel savaşların ortasında, karşılıklı tehditlerin havada uçuştuğu, yeni bir dünya düzenine gebe, ancak doğum sancıları bitmeyen, doğumun ise bir türlü gerçekleşmediği tarihsel bir dönüm noktasındayız. Galiba ‘noktası’ndan demek de doğru değil, ‘belirsiz bir tarihsel dönüşüm süreci’ demek doğru olacak.

SADECE TRUMP FAKTÖRÜ MÜ?

Altın, ABD Başkanı Donald Trump’ın küresel ticareti altüst eden gümrük vergilerini açıkladığı nisan ayından bu yana yaklaşık üçte bir oranında değer kazanarak 1970’lerden bu yana en büyük yükselişini kaydetti. Analistler, yatırımcıları endişelendiren bir diğer meselenin de ABD’de hükûmetin kapanmasının ikinci haftasına girmesiyle birlikte önemli ekonomik verilerin açıklanmasındaki gecikmeler olduğunu söylüyor. Bölgesel savaşlar sürüyor ve yeni savaşların başlama ihtimali de var. Hemen herkes 2030’ların başında büyük bir hesaplaşma bekliyor. Bu hesaplaşmanın ardından ‘tek kutuplu’ mu yoksa ‘ço kutuplu’ mu bir dünyada yaşayacağız ya da yaşanacak bir dünya bulabilecek miyiz bilemiyoruz!

E malum, altın, piyasa türbülansları veya ekonomik durgunluk dönemlerinde değerini koruması veya artırması beklenen, ‘güvenli liman’ yatırımıdır. Yani böyle bir tabloda altının fiyatı artmayacak da neyin fiyatı artacak?

2026’DA 5,055 DOLAR OLUR MU? OLUR!..

JP Morgan analistleri, yatırımcıların altına ilgisinin devam edeceğini ve merkez bankalarının istikrarlı alım yapacağı beklentilerini gerekçe göstererek, altın fiyatlarının 2026’nın dördüncü çeyreğine kadar ons başına ortalama 5,055 dolara ulaşacağını öngörüyor. Banka, notunda, “Yapışkan enflasyon endişesi, Fed’in bağımsızlığı konusundaki endişeler ve daha geniş çaplı değer kaybı riskinden korunma önlemleriyle birlikte bir faiz indirimi döngüsüne girdiğimiz şu günlerde altının daha da yükseleceğine inanıyoruz” ifadelerine yer veriyor. JP Morgan analistleri, ABD varlıklarının yabancı sahiplerinin ABD Dolarından altına doğru yöneldiğini öne sürüyor. JP Morgan Küresel Emtia Stratejisi Başkanı Natasha Kaneva, ABD varlıklarının ‘portföylerinin merkezi’nde yer almaya devam ettiğini, ancak şirketlerin tahsislerini tedrici olarak azalttığını belirtiyor.

EŞİ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ YÜKSELİŞİN SEBEPLERİ VAR

Altındaki yükselişin aynı zamanda ABD Dolarının zayıflaması ve perakende yatırımcı olarak bilinen daha fazla profesyonel olmayan alıcının altın satın almasıyla da bağlantılı olduğunu dile getirenlerin sayısı artıyor. Altın fiyatlarındaki mevcut yükseliş kısa vadeli belirsizliklerden kaynaklansa da, altının genel gücü büyük ölçüde merkez bankalarının ABD hazine bonolarından stratejik bir uzaklaşma hamlesi olarak altın satın almalarının sonucu. Merkez bankaları 2022’den bu yana her yıl ortalama 1,000 tonun üzerinde altın satın alıyor. Bu rakam, 2010 ile 2021 yılları arasında yıllık ortalama 481 tondan biraz fazlaydı. Polonya, Türkiye, Hindistan, Azerbaycan ve Çin geçen yıl önde gelen alıcılar arasındaydı.

ETF ALIMLARINDA REKOR

Altına yatırım yapan herkes fiziksel değerli metal satın almıyor. Bazı yatırımcılar paralarını, altına dayalı borsa yatırım fonları (ETF) gibi finansal ürünlere yatırıyor. Dünya Altın Konseyi’ne göre, bu yıl şimdiye kadar altın ETF’lerine rekor seviyede 64 milyar dolar yatırım yapıldı. Altın vadeli işlemleri, 2025’in başından bu yana yaklaşık yüzde 60 değer kazandı. Gümüş ise yılbaşından bu yana daha da büyük bir yüzdelik artış kaydetti. Gümüş vadeli işlemleri yaklaşık yüzde 70 artış gösterdi. Benzer bir eğilim diğer bir yatırım aracı olarak görülen değerli metal platin için de geçerli. Doğal olarak nadir olan değerli oluyor. Hele ki arzı da fiziki olarak sınırlıysa…

BEKLENMEKTE OLAN SERT DÜZELTME BU MU?

Peki ne oldu da geçtiğimiz hafta, hem altının hem de gümüşün fiyatları sert bir düşüş kaydetti. Hem de öyle böyle bir düşüş değil; 21 Ekim’de altın, 12 yılı aşkın süredir tek bir günde en sert düşüşünü yaşadı ve yüzde 6’dan fazla değer kaybederek ons ​​başına yaklaşık 300 dolar eridi. Gümüşteki düşüş daha da fazlaydı; yaklaşık yüzde 9… Bu ani satış dalgası, özellikle altının destansı yükselişine tanık olduktan sonra birçok yatırımcıyı hazırlıksız yakaladı. Altın o günden bu yana dalgalı seyirle düşmeye devam etti ve ons başına 4,100 doların biraz üzerinde seyrediyor.

Şu anda, altın fiyatını neden baskı altında olduğunu açıklamaya yardımcı olan birkaç önemli faktör bir araya geliyor: Altın fiyatları, yatırımcıların yaygın ekonomik belirsizlik nedeniyle sığınacak yer aramasıyla bu yıl yükseldi. Ancak bir varlık sert bir şekilde değer kaybettiğinde, kâr realizasyonu riski artar ve görünen o ki tam da bu yaşandı geçtiğimiz hafta… Son dönemdeki sert düşüşün kısmen altın yatırımcılarının kazançlarını nakde çevirmelerine bir tepki olduğunu belirtiliyor. Yatırımcıların kâr realizasyonuna gitmesi, altın gibi bir varlıklarda ivmeyi hızla tersine döndürebiliyor.

DÜZELTME, DALGALI SEYİR VE SONRA TEKRAR YUKARI YÖNLE HAREKET Mİ?

Ancak bu değer kaybının geçici olduğunu ve yeniden yukarı yönlü hareketin başlayacağını düşünenler çoğunlukta… Ki bu görüşü destekleyen pek çok makroekonomik verinin yanı sıra, küresel siyasetteki belirsizlikler varlığını sürdürüyor. Ve gerilimlerin ve belirsizliklerin azalması bir yana artacağını düşünenlerin sayısı da hiç az değil.

Değerli metaller satıcısı ve depolama sağlayıcısı Silver Bullion’un kurucusu Gregor Gregersen, müşteri sayısının geçen yıl iki katından fazla arttığını anımsatıyor. Perakende yatırımcılar, merkez bankaları, yatırım bankaları, bankalar ve zenginler, küresel ekonomik belirsizliğe karşı bir güvence olarak gördükleri altına giderek daha fazla yöneliyor. Gregersen, “Altın bir noktada düşecek, ancak ekonomik ortam göz önüne alındığında en az beş yıl boyunca yükseliş trendinde olacağına inanıyorum” diyor.

Altın fiyatının düşüş trendine girebilmesi için, faiz oranlarında artış olması veya jeopolitik gerginlikler ve siyasi belirsizliklerin azalması gerek. Ki şu anda böylesi bir gelişme mümkün değil. Altının özellikle 2025’in başından bu yana baş döndürücü yükselişinin temel nedenlerini bir sıralayalım şimdi…

‘ALTIN ÇAĞ’IN SÜRMESİ  İÇİN PEK ÇOK SEBEP VAR

Öncelikle dünya artık eski dünya değil… Küresel ekonomik gelişmelerle küresel siyaset arasında ciddi bir dengesizlik söz konusu… Küresel ekonominin klasik baş rol oyuncuları artık eskisi kadar rakipsiz sayılmaz. Almanya bunun en çarpıcı örneği; bir zamanlar gelişmiş ülkelerin ‘üretici gücü’, ciddi bir bunalım içerisinde… Gelişmiş ekonomilerin lideri ABD’nin reel sektörü artık üretim ve rekabet becerisini kaybetti. Finans ve hizmet sektöründe eskisi gibi rakipsiz değil. Çin öncülüğünde diğer gelişen ekonomilerin küresel ekonomi içindeki payı hızla artıyor, ancak başta ödeme sistemleri olmak üzere, küresel finansta musluğun başını tutanlar hâlâ ABD ve Birleşik Krallık, buna biraz da Avrupa Birliği’ni ekleyin. Yuan, rupi ve rublenin ödeme sistemlerine dahil olması bir ekonomik zorunlulukken, hâlâ dolar hegemonyasında bir küresel ticaret sürmesi en büyük sıkıntılardan biri… Bu durum, küresel ekonominin önündeki en büyük bariyeri oluşturuyor. Ve yine merkez bankası rezervlerinde dolardan altına geçiş de bu gelişmelerin bir yansıması olarak görülmeli.

DOLAR ESKİSİ GİBİ GÜVENİLİR DEĞİLSE

ABD Dolarına eski güven kalmadı ve artık yeni referans para birimlerine ihtiyaç var. ABD’nin piyasaya kağıt sürüp küresel ticarete hegemon olması gelişen ekonomiler tarafından her zamankinden fazla sorgulanıyor. Kripto varlıklara yönelişin sebeplerinden biri bu, yine BRICS üyelerinin ulusal para birimleri üzerinden karşılıklı ticareti geliştiriyor olması bir başka eğilim.

Bunun yanı sıra, dış açığını ve kamu borçlarını kapatmak için gelişmiş ekonomilerin, başta da ABD’nin, doların değerini düşürmesi gerek. Bu da bir ikilem yaratıyor. Düşük dolar dış açığı azaltabilir ama güvenilir para birimi niteliğini törpüler.

Devasa kamu borçları en önemli sorunlardan biri olmaya devam ediyor ve görünen o ki gelişen ekonomilerin ayakta durabilmek için daha da fazla borçlanması gerek. Tahvil piyasalarındaki kırılganlık da ayrı bir mesele… Buna bir de borsalardaki köpüğü eklemek gerek! Öyle ya da böyle bu köpük alınmak zorunda, birkaç seferlik kâr realizasyonlarıyla olması da mümkün, bir anda ciddi bir çöküşle de… Kimilerine göre ABD borsalarındaki balon yüzde 20’lik bir düzeltmeyi zorunlu kılıyor.

İngiltere Merkez Bankası (BoE) yayımladığı raporda, “Fed’in güvenilirliğine ilişkin algılarda ani veya önemli bir değişiklik, ABD egemen borç piyasaları da dahil olmak üzere ABD Doları varlıklarının keskin bir şekilde yeniden fiyatlandırılmasına yol açabilir ve bu durum oynaklığın, risk primlerinin ve küresel yayılmaların artmasına neden olabilir” uyarısında bulundu. Banka, bazı kâr ölçütleri açısından bunun ‘bin yılın başında büyük bir çöküşle sonuçlanan dotcom balonunun zirvesine benzediğini’ vurguladı. Raporda, “Birçok ölçüte göre, özellikle yapay zekâ odaklı teknoloji şirketleri için hisse senedi piyasası değerlemeleri gergin görünüyor” ifadelerine yer verildi.

Yani balon endişesi artıyor. Ya patlarsa?.. Yerli ve yabancı yatırımcıların ani bir çıkışının yaratacağı finansal şokun küresel ekonomiye maliyetiniin 35 trilyon doları bulabileceğini iddia edenler bile var. Bir kıyaslama yapmanız için söyleyeyim; 2024 yılında küresel ticaret hacmi 33 trilyon dolardı!

MAGA’CILARIN DERDİ NE?

Mesele konjonktürel olsa neyse, ancak bu kez birçok olumsuz etken bir araya gelmiş durumda… Ve her zamankinden daha tehlikeli bir çıkmazı işaret ediyor. Batı Blokunun bu zorlu durumdan çıkabilmesinin tek yolu kaba kuvvet kullanmak. Bunu topyekûn bir küresel savaş yerine stratejik bölgelerdeki vekalet savaşları stratejisiyle devam ettirmeyi tercih ediyorlar. Ancak, hemen bir not düşelim, şimdilik!..

Gelelim tarife savaşlarına… Bu savaşı Trump başlattı ve MAGA (Make America Great Again) taraftarları ülkenin eski gücüne kavuşması için yeniden sanayide lokomotif olmaları gerektiğini düşünüyorlar. Aslına bakarsanız, bir ölçüde de haklılar… Çünkü finans ve yeni ekonomideki güç, göründüğü üzere ABD’nın dünya liderliğini sürdürmesi için yeterli değil. ‘Amerikan rüyası’nın orta sınıf ABD’liler için bir kabusa dönüşmemesi için ‘dünyanın üretim merkezleri’nden biri olmalarının olmazsa olmaz olduğu fikrindeler.

Bunun için ABD reel sektörünü ayağa kaldırmaları gerekiyor ve bunu ancak koruma duvarları inşa ederek başarabilirler. Yani Trump deli olduğu için başlatmadı bu ticaret savaşını… Ancak görünen o ki biraz geç kalmış! Bu savaşın maliyeti tüm dünyaya olduğu gibi ABD’ye de enflasyonist baskı olarak dönecek. Bu da faiz indirimleri döngüsünü kesintiye uğratabilir. Büyüme bekletileri negatif yönde revize edilebilir. Bu da bir yana, üretimi ayağa kaldırabilmek için bile başta Çin olmak üzere, gelişen ekonomilerin hammadde ve ara mallarına muhtaçlar… İşte bu sebeple Avrupa’ya istediğini yaptırabilen Washington, Çin’e karşı tarifeleri sabitlemede bu kadar git-gelli bir tavır sergilemek zorunda kalıyor. En bariz örneğini nadir toprak elementleri meselesinde görüyoruz zaten.

KUKLA DEVLETLERDEN ‘SALINCAK DEVLETLER’E

Dahası da var, söz gelimi Batı Blokunun eskisi gibi her sözünün emir telakki eden uydu devletleri yok. Bunun en bariz örnekleri Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye gibi ‘salıncak devletler’… Pakistan her zamankinden çok Çin’e yakın ve Hindistan kendi gücünü keşfetmiş görünüyor. Yani ABD’nin borusu eskisi kadar güçlü ötmüyor!

Küresel nüfus ve bu nüfusun dengesiz dağılımının, küresel iklim krizinin sürekli artan maliyetlerinin etkilerini hesaplamak henüz mümkün görünmüyor, ancak sosyal güvenlik harcamaları ve doğal afetlerden kaynaklı harcamaların çok daha yüseleceğini söylemek gerek. Buna bir de yapay zekâ ve robotiğin üretimdeki rolünün hızla artacak olmasından kaynaklanacak küresel işsizliği, yani geniş ‘gereksizler’ sınıfının yaratacağı sorunları ekleyelim.

ALTIN KARANLIKTA PARILDAR

Tünelin ucunda bir ışık görebiliyor musunuz? “Evet” cevabını verebilmek çok güç. Okyanuslarda sürekli kasırgalar olacaksa eğer herkes kendine güvenli bir liman arayacaktır. Aslına bakarsanız, özellikle bu yıl olup biten de bu! İşte bu sebepledir ki, altın bu dönemin düşse de ayağa kalkacak tek yatırım aracı olacak. İşler kötüye gittikçe yükselişini sürdürecek. Hele ki küresel ölçekte bu tehlikeli körebe oyunu devam ederken…

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English