Bizi Takip Edin

Görüş

Gazze’deki savaş henüz bitmekten çok uzak

Avatar photo

Yayınlanma

15 Ekim’de İsrail Savunma Bakanı Katz’ın ofisi, Filistin İslami Direniş Hareketi’nin (Hamas) ateşkes şartlarına uymaması hâlinde İsrail’in askerî harekâtı yeniden başlatacağını tehdit etti. Aynı gün ABD Başkanı Trump, Hamas’ın kendiliğinden silah bırakmaması durumunda “biz onları silahsızlandıracağız” dedi. İsrail tarafının kastettiği, Hamas’ın mutabık kalındığı üzere hayatta olan son 20 tutukluyu serbest bıraktıktan sonra vefat edenlerin cenazelerini henüz tamamen teslim etmemesiydi; ABD’nin kastettiği ise Hamas’ın gelecekte silahları tamamen bırakmayı reddetmesiydi.

İsrail’in talebi ABD-İsrail tarafının birinci aşama hedefidir, ABD’nin talebi ise ikinci aşama talebidir. İsrail Başbakanı Netanyahu ile Trump’ın Kudüs’te birlikte “Gazze savaşı bitti” diye ilan etmelerinden ve gösterişli bir “Mısır Barış Zirvesi” toplamalarından yalnızca bir hafta sonra, Trump sabırsızca kendi kendisini tekzip etti, barış vaadinden döndü, Gazze’deki çatışmayı yeniden başlatmaya hazırlandı ve hatta ABD ordusunu bizzat sahaya sürmekle tehdit etti.

İsrail Gazze’de yüklü kuvvetler bırakarak tetikte bekliyor ve taraflar ateşkesin birinci aşama hükümlerine uymamakla birbirini suçluyor. Trump’ın İsrail adına sergilediği bu güç gösterisiyle birlikte, iki yıldır uzayan Gazze savaşının bitmekten çok uzak olduğu görülüyor.

Bu son savaş söylemi, Trump’ın gönlünde yatan Nobel Barış Ödülü’nü kaçırmasının üzerinden bir hafta geçmişken geldi ve onun hiçbir zaman barışsever, barışın kurucusu ya da koruyucusu olmadığını kanıtladı; o, şöhret peşinde koşan ve sözleriyle eylemleri tutmayan bir savaş taciridir, İsrail’in güvenlik çıkarlarının mutlak savunucusudur, İsrail’in özellikle Gazze Şeridi’nde Ortadoğu’yu kasıp kavuran savaş makinesine mühimmat ve yakıt tedarikçisidir ve ABD ile İran arasındaki çatışmayı kışkırtan faildir. “Yedi savaşı bitirdim” diye böbürlenen bu Beyaz Saray sahibine Barış Ödülü’nü vermeyen ve hâlâ vicdan ile sınır taşıyan Nobel Barış Komitesi’ne içten teşekkür etmek gerekir.

Trump, Hamas’ı silahsızlandırma konusunda Netanyahu’dan daha acelecidir ve Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin kendisine Mısır’ın en yüksek nişanı olan “Nil Nişanı”nı vermesini de boşa çıkarmıştır. Sisi’nin Trump’ın sözde arabuluculuk çabalarına yaptığı bu “övgü”, şimdi bakıldığında yalnızca savaşın alevlerini geçici olarak durdurmuş, Hamas ile İsrail’in “esir takası” gibi sınırlı bir hedefi tamamlamasına imkân tanımış, özünde Netanyahu hükümetini kurtarmıştır. Hayatta kalan tutuklular ile hayatını kaybedenlerin cenazelerini geri almak ve içerdeki savaş karşıtı baskıyı hafifletmek sayesinde Netanyahu hükümeti ikinci aşamada Hamas’a karşı çekincesizce hareket edebilir, Hamas’ın silahlı gücünü tamamen imha etmeye girişebilir, Gazze’yi yeniden kan gölüne çevirebilir ve 75 bin kişinin öldüğü, yaklaşık 200 bin kişinin sakat kaldığı bir soykırım sürecinde Filistinlilerin katliama uğramaya devam etmesine yol açabilir.

Trump’ın son savaş tehdidi, onun için sahneye çıkan, destek veren ve alkış tutan Batı, Arap ve İslam dünyasından çok sayıda lideri de küçük düşürdü; çünkü sözde Mısır Barış Zirvesi yalnızca bir “siyasal defile”ydi. Neyse ki sakin gözlemciler, “Gazze savaşı bitti” sloganının, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümü düğümünde konulmuş bir durak işareti olduğunu, Gazze’deki uzun savaşın kısa bir molası olduğunu ve Trump ile Netanyahu’nun bir ikili oyunu olduğunu biliyor: İsrail’in “esir takası” fırsatını kullanarak askerî ve harp hazırlığı konuşlanmalarını ayarlaması, daha fazla kamuoyu desteği kazanması ve savaş yoluyla ya silahlı direnişte ısrar eden Hamas’ı ortadan kaldırması ya da teslim olup silah bırakan bir Hamas’a yer tanıması; böylece “Hamas’tan arındırma, silahsızlandırma, aşırılıktan arındırma” biçimindeki belirlenmiş stratejik hedefleri tamamlaması.

İsrail işgal güçlerinin biraz geri çekildiği ve denetimleri bir parça gevşettiği Gazze Şeridi’nin kıyı bölgelerinde Hamas “öldürülemeyen hamam böceği” gibi yeniden su yüzüne çıktı ve sokaklara indi. Silahlı mensupları, derinlere gizlenmiş tünellerden hayatta olan 20 İsrailli tutukluyu güvenli, düzenli ve etkin biçimde çıkarıp iade etmekle kalmadı, peş peşe 9 cenazeyi de teslim etti; ayrıca Gazze Şeridi üzerinde kapsamlı denetimi yeniden tesis etmeye başladı ve buranın meşru ve tek yöneticisi olduğunu gösterdi. Bu önlemler şunları kapsar, ancak bunlarla sınırlı değildir: savaş enkazının temizlenmesi, insani yardım malzemelerinin dağıtımının örgütlenmesi, sivil silahlı gruplara silah bırakma emri verilmesi, kargaşadan yararlanıp yağmalayanların yakalanması, İsrail’le iş birliği yapmış “hainlerin” alenen idamı ve hatta “hainlerle hesaplaşma” gerekçesiyle İsrail’in desteklediği yeni vekillerin tasfiyesi.

Xinhua Haber Ajansı’na göre 16 Ekim’de Kahire’deki Hamas temsilcileri, Mısırlı yetkililerle Gazze Şeridi’ndeki savaş sonrası güvenlik konularını ve İsrail’le ateşkes anlaşmasının uygulanması gibi hususları görüştü. Bunlar arasında Mısır ve Ürdün’de eğitim almış 1.000 Filistinli güvenlik görevlisinin, Filistin Ulusal Otoritesi’nin denetimi altında Gazze Şeridi’nde düzeni sağlaması; Hamas’ın Gazze’nin güvenlik kurumlarından çekilmesi olasılığı ve ABD’nin “20 maddelik planı”na göre silahsızlanma gibi meseleler yer aldı.

Trump yönetimi “20 maddelik plan” barış önerisini ortaya koyup İsrail hükümetini bunu kabul etmeye zorladıktan sonra, tüm baskıyı üstlenen Hamas çok esnek biçimde derhal uyum sağlayacağını ilan etti ve savaş sonrası Gazze yönetimine katılmayı aramayacağını belirtti, ancak silah bırakmayı kesinlikle reddetti ve bunun yasadışı işgale karşı direnişin ulusal bir hakkı olduğunu söyledi. Bu tek başına, Hamas ile ABD ve İsrail arasında yapısal ve uzlaştırılamaz çelişkiler oluştuğu anlamına gelir; ayrıca ateşkes anlaşmasının birinci aşaması, yani “esir takası” tamamlandığında Gazze’de çatışmanın kaçınılmaz olarak yeniden başlayacağı anlamına gelir. Hâlen Gazze Şeridi’nin yüzölçümünün yüzde 53’ünü kontrol eden ağır donanımlı İsrail birlikleri, Hamas’ın kalan güçlerine karşı son genel taarruzu başlatacak ve hatta ABD ordusundan destek alması da mümkündür.

“Aksa Tufanı” İsrail’i süpürmeye başladığında, İsrail istihbarat birimleri Hamas’ın yaklaşık 20.000 savaşçısı olduğunu tahmin etmişti. İki yıllık savaşın ardından, elde kalan İsrailli tutuklular ancak özgürlüklerine kavuştu ve Hamas’ın enkazlar arasındaki gerilla savaşı hiç durmadı; bu da Hamas’ın hâlâ hatırı sayılır bir kuvvet büyüklüğü ve dayanma direnci bulunduğunu, hatta İsrail’in Hamas’ın labirentimsi tünel savaş sistemiyle baştan sona hesaplaşmayı tam olarak başaramadığını gösterir. Haberlerde, bu ateşkes sırasında Hamas’ın sokaklarda düzeni sağlamak için 7.000’e kadar silahlı personeli seferber ettiği belirtilirken, gerçekten kaç savaşçısının cephede yer alabileceğini, her şeyi gören İsrail istihbaratının bile tam olarak kavraması zor görünmektedir.

“Düşman durumu belirsizliği”nin yarattığı kaotik hâl, Hamas’ın güçlerini halk arasında gizleme savaş tarzı ve yıkıntı yığınlarının oluşturduğu “orman savaşı” yer şekilleri, İsrail’in gelecekte Gazze Şeridi’ne yönelik stratejik genel taarruzunun son derece acımasız olacağını gösterir. Bu da, “dünyanın dördüncü askerî gücü”ne ağır darbeler indirip sınırlı hava sahasında onunla iki yıl boyunca karşı koyup manevra yaparak devlet dışı bir aktör için bir “silahlı mucize” yaratan Hamas’ın, İsrail’den daha da pervasız, çok katmanlı ve imha edici saldırılarla karşılaşacağı anlamına gelir.

Ne var ki Hamas, sekülerlik ve milliyetçilik temelli Kürdistan İşçi Partisi değildir. Onlar onlarca yıllık kanlı mücadeleden sonra nihayet ulusal bağımsızlık iddiasından vazgeçtiklerini ilan edip merkezi hükümete teslim olmaya ve silah bırakmaya razı olmuşlardır; çünkü Türkiye’deki Kürt meselesi sonuçta bir iç siyaset meselesi ve bir azınlık hakları meselesidir. Hamas ise teokrasi ve milliyetçilik temelleri üzerinde kurulmuş meşru bir direniş örgütüdür; savaş yoluyla istilaya uğrayıp ata yurtları ve kuşaklar boyu meşru hakları gaspedilen, yabancı bir etnik unsur tarafından işgal edilen bir halkı temsil eder ve son derece güçlü bir İsrail karşıtı kamuoyu zemini ile direniş kültürel genine sahiptir.

Bu nedenle, 1987’de kuruluşundan beri, dinî inanç ve ulusal haklar uğruna canını verme, Hamas üyelerinin tüm misyonu ve var oluş değeridir. 38 yılda, Hamas’ın kilit kadrolarından pek azı canını kurtarmaya çalışmış ya da geri dönüp “kıyıyı aramış”, hele ki saf değiştirip düşmana katılmıştır; tam tersine, Hamas üyelerinin çoğu peş peşe can vererek amaç uğruna kendini feda etmiştir. Aynı anda, Hamas’ın kamuoyu temeli zayıf ve marjinal olmaktan çıkıp giderek kalın ve merkezî hâle gelmiştir; gücü İsrail tarafından defalarca kuşatılıp vurulmasına rağmen dövüştükçe büyümüş, savaştıkça güçlenmiştir; destekçiler ve katılımcılar bir nesil biçildikçe bir nesil daha yetişmiştir.

Tam da bu yüzden, Filistin toplumunda “Hamaslaşma” diye bir dönem niteliği ortaya çıkmıştır: Gazze Şeridi 2007’de iktidar değiştirerek “Hamasistan” olmuştur; uzun süre Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin (El Fetih) dayanağı ve karargâhı olan Batı Şeria da Hamas’ın eline geçmeye yaklaşmıştır; hatta kimi Fetih kadroları İsrail hapishanesinden çıktıktan sonra Hamas’a geçmiştir. Filistin’de uzun yıllardır genel seçim yapılmamasının önemli bir nedeni, her anketin Hamas’ın rahatça kazanacağını göstermesidir; PLO’yu 40 yılı aşkın süredir kontrol eden uzun soluklu rakip Fetih bunun yanına yaklaşamamaktadır.

“Aksa Tufanı” saldırısı Filistinlere, özellikle de Gazze Şeridi’ne insanlık dışı bir felaket getirmiş olsa da, Filistinliler yine de Hamas’ın siyasî ve ahlaki sorumluluk taşıdığına inanmaz. Aksine, Hamas’ın çizgisini ve stratejisini benimseyen Filistinliler hâlâ çoğunluktadır; İsrail’le uzlaşmayı ve müzakereyle çözüm aramayı savunan Fetih ise kamuoyu nezdinde hâlâ geridedir.

Son dönem yabancı kaynaklar ve güvenilir anket verilerinin bütüncül analizi, Filistin kamuoyunda “Aksa Tufanı” saldırısına yönelik olumlu duyguların ve Hamas’ın savaşı kazanacağına dair inancın düşmeye devam ettiğini gösteriyor. Ancak çoğunluk, saldırı ve onu izleyen “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın Filistin meselesini küresel ilgi odağı haline getirdiğini düşünüyor. Bu da, bu savaşın Hamas’ın ve hatta Filistin’in siyasi ve kamuoyu nezdindeki bir zaferi olduğunu, Hamas’ın intiharvari direnişi ve Filistin halkının “arıtma azabı” pahasına elde edildiğini ortaya koyuyor.

İlgili anketler, Filistinlilerin ezici çoğunluğunun Hamas’ın silahsızlandırılmasına karşı olduğunu, rehinelerin serbest bırakılmasının savaşı bitirmeyeceğini düşündüğünü ve hatta savaş sonrası Hamas’ın Gazze’yi kontrol etmeye devam edeceğine inandığını gösteriyor. Gazze’deki gösterilerde Hamas’ı destekleyenlerle karşı çıkanlar yarı yarıya olsa bile, halkın çoğu dış güçlerin müdahil olduğuna inanıyor. Hamas’ın popülaritesi bir süre düşse de Fetih daha çok tercih edilmedi. Filistinlilerin “iki devletli çözüm”e desteği değişmedi, ancak yöntemde silahlı mücadele gerilerken müzakere yükseliyor; yine de bağımsız Filistin devleti kurmanın birinci tercih yöntemi silahlı mücadele olmaya devam ediyor.

Filistinlilerin çoğu, kötüleşen Gazze insani felaketinin başlıca sorumlularının ABD ve İsrail olduğuna inanıyor. “Aksa Tufanı” saldırısını destekleyen Filistinliler, bunun mutlaka Hamas’ı veya sivillere yönelik her türlü öldürme ve vahşeti destekledikleri anlamına gelmediğini vurguluyor. Kıl payı bir çoğunluk bir an önce ateşkes istiyor ve çoğunluk Hamas’ı hâlâ kazanan olarak görüyor, ileride de kazanacağına inanıyor. Gazze’de Filistin Yönetimi güvenlik güçlerine yardımcı olmak üzere Arap güvenlik unsurları konuşlandırma fikrine, Filistinlilerin yaklaşık üçte ikisi karşı çıkıyor.

Ayrıca, Gazzelilerin Hamas’a duyguları karmaşık olsa da, büyük çoğunluk rehinelerin serbest bırakılması ve Hamas’ın silahsızlandırılmasının İsrail’in çekilmesini ve barışı zorunlu olarak getirmeyeceğine inanıyor; bu yüzden Hamas’ın silahsızlandırılmasına veya askeri liderlerinin Gazze’den ayrılmasına karşı çıkıyor. En önemlisi, savaş süresince Filistinlilerin Hamas’a memnuniyeti düşmeye devam etse de, bu memnuniyet düzeyi Filistin Ulusal Otoritesi’ne, Fetih’e ve lideri Abbas’a duyulan memnuniyetin belirgin biçimde üzerindedir.

Bu karmaşık Filistin anket sonuçları, İsrail tüm gücünü kullansa bile Hamas’ı kökten yok edemeyeceğini, bunun ancak Gazze’deki 2,3 milyon ve Batı Şeria’daki 3,4 milyon Filistinlinin tümünün yok edilmesi veya sürgün edilmesiyle mümkün olacağını gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında, Filistin-İsrail çatışması şiddet ve savaşla bitirilemez, yalnızca “iki devletli çözüm”le mümkün olabilir.

16 Ekim’de Filistin Başbakanı Abbas, Mısır’ın kasım ayında bir Gazze yeniden inşa konferansı düzenleyeceğini ve Gazze Şeridi’nde etkin yönetişim ve idarenin yeniden tesisinin çok önemli olduğunu açıkladı. Şu an belirleyici olan, Gazze Şeridi’nin geleceğine Mısır ve Filistin Ulusal Otoritesi’nin değil, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve Hamas’ın karar verecek olmasıdır. Hamas silahsızlanmayı kabul etmeden savaş kaçınılmazdır; çünkü bu, İsrail koalisyon hükümetinin varlığına, Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve hatta kişisel özgürlüğüne ilişkindir.

Trump ve Netanyahu’nun “Gazze savaşı bitti” beyanları geçerli değilse ve Trump ile 20’den fazla ülke liderinin tanıklık ettiği Mısır Barış Zirvesi Gazze barışını garanti edemiyorsa, Gazze yeniden inşa konferansı nasıl toplanacak ve toplansa ne sonuç verecek? (Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü’nden Araştırmacı Li Xinggang bu makaleye katkı sunmuştur; kendisine teşekkür edilir.)

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English