Görüş
O zamanki uluslararası dengeler açısından Lozan ve Milli Mücadele

Komplo teorileri ihraç edilebilir ürünler olsaydı Türkiye de dahil olmak üzere Orta Doğu ve Balkanlar’daki devletlerin ciddi cari fazlaları olur; hatta muhtemelen Körfez’deki petrol zengini ülkelerle refah yarışında boy ölçüşürlerdi. Maalesef komplo teorilerinin hiçbir parasal karşılığı yok, ama alıcısı çok. Genellikle konuları bilgiye dayalı analizler üzerinden öğrenme alışkanlığı olmayan toplumlarda komplo teorileri oldukça yaygındır. İlk söylendiğinde akla yatkın gelirler ve büyük kitleler tarafından benimsenirler. Oysa konuları bilgiye dayalı olarak takip edenler açısından bunların hiçbir değeri yoktur; çünkü mukayeseli gerçek bilgiler karşısında komplo teorilerinin yaldızları hemen dökülür.
Lozan Antlaşması, Milli Mücadele ve özellikle Atatürk hakkında uydurulan komplo teorileri son yıllarda arttı veya dar gruplar arasında Atatürk ve reformlarını eleştirmek amacıyla uydurulan laflar arşiv belgeleriyle doğrulanmış büyük bilgilermiş gibi son yıllarda ortalığa saçıldı. Belki iyi de oldu; çünkü bu sayede konular uzmanları tarafından ayrı ayrı ele alınarak komplo teorileri tümden çürütüldü. İdeolojik gerekçelerle saplantılarını sürdürmek isteyenler bir tarafa Lozan Antlaşması ve Milli Mücadele hakkında şimdilerde çok daha ayrıntılı bilgi ve analizi öğrenmiş oldu toplumumuz. Bu yazının amacı Lozan ve Milli Mücadele hakkında uydurulan komplolardan birini veya bir kısmını çürütmeye çalışmak değil, genellikle yapılmayan bir işe girişmek yani Milli Mücadele ve Lozan’ı o zamanki güç dengeleri açısından ele alarak aslında ne kadar büyük bir başarı elde edilmiş olduğu gerçeğine farklı bir pencereden küçük bir katkıda bulunmak olacak.
Birinci Dünya Savaşı o zamana kadar bütün dünyanın gördüğü en büyük felaketti. Savaştan önceki yıllarda Avrupalı Büyük Devletler (European Great Powers) üçerli iki gruba ayrılarak Üçlü İttifak ve Üçlü Antant olarak bilinen iki blok oluşturmuşlardı. Üçlü İttifak kanadında Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya yer alırken diğer tarafta da İngiltere, Fransa ve Rusya bulunuyordu. Savaşı Üçlü Antant kazandı ve karşı taraf kaybetti; ancak altı ay süreceği beklenen savaş dört yıldan fazla devam edince blokların yapısı da değişti. Örneğin İtalya, müttefikleri Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa girmediği gibi bir yıl sonra karşı tarafta savaşa dahil oldu. Rus Çarlığı 1917 sonlarında meydana gelen Bolşevik İhtilali ile savaştan çekildi. İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği bloka İtalya’ya ilaveten 1917 sonlarından itibaren ABD de katıldı ve savaşı kazanan tarafta yer aldı.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN KAZANANLARI VE KAYBEDENLERİ
Savaşın Almanya, Avusturya-Macaristan ve savaşa erken bir tarihte dahil olan Osmanlı İmparatorluğu ile Bulgaristan kaybettiler. Kazanan devletlerden Amerika başlangıçta Wilson Prensipleri gibi kapsamlı bir deklarasyonla savaşa katılmış olsa da Kongre ile başkan arsındaki görüş ayrılıkları yüzünden bir süre sonra Avrupa’daki barış görüşmelerinden çekilmek zorunda kaldı. Sonuçta kazanan devletlerden İngiltere ve Fransa ile İtalya’dan oluşan grup kaybeden devletlere ağır barış antlaşmaları dayattılar. Örneğin savaşa girerken dünyanın en hızlı sanayileşen, inovasyonda tartışmasız lideri, bilimde öncü, Prusya geleneğine dayanan müthiş bir orduya sahip ve dahası 70 milyon nüfuslu Almanya’ya çok ağır bir anlaşma empoze ettiler.
Versailles Sarayı’nda imzalatıldığı için bu adla anılan anlaşmaya göre Almanya, 1870 yılında Fransa’dan aldığı ve nüfusunun büyük kısmı Fransızca konuşan Alsace-Lorraine bölgesini stratejik bazı topraklarla birlikte Fransa’ya geri verirken, Belçika’ya da sınır bölgesinden kayda değer toprak parçalarını bırakmak zorunda kaldı. Almanya’nın esas toprak kayıpları doğudaydı. Yeni kurulan Çekoslovakya devletine, üzerinde yaşayanların ezici çoğunluğu Alman olan Südetler bölgesini bırakırken, yine yeni kurulan Polonya’ya başta Alman nüfuslu Poznan bölgesi olmak üzere eski Doğu Prusya topraklarını vermeye zorlandı. Şimdiki tersane şehri Gdansk – o zamanki adıyla Danzig – Almanya kontrolünden çıkarılırken, Almanya’ya ağır bir savaş tazminatı – o zaman buna tamirat denilmişti – dayatıldı ki, önce 56 milyar sonra 36 milyar dolar olarak belirlenen bu borcu Almanya’nın ödeyecek durumu yoktu. Ayrıca Almanya’nın ordu kurması sınırlandırılıyor ve başta denizaltılar olmak üzere stratejik silahlara sahip olması yasaklanıyordu. Sömürgeleri ise elinden hemen alınıp galipler arasında paylaşılıyordu.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde 63 milyon nüfusa sahip ve büyük ölçüde orta ve doğu Avrupa’daki Katolik ülkelerden oluşan Habsburg İmparatorluğu’nun devamı Avusturya-Macaristan ise paramparça edildi. Geriye küçücük bir Avusturya kalırken, bir zamanların güçlü, müreffeh ve bilim/sanatta öncü imparatorluğunun topraklarında bağımsız devletler kuruldu. Çekya ile Slovakya bu imparatorluktan çıktılar; sonra galip devletler onları birleştirerek Çekoslovakya kurarken imparatorluğun doğu topraklarının büyük bir kısmı üzerinde bağımsız Polonya devleti ortaya çıktı. Avusturya-Macaristan’dan kopan üç parça yani Slovenya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek ise Fransa, İngiltere ve İtalya’nın girişimleriyle oluşturulan Yugoslavya’ya dahil edildi. Avusturya’ya da bir savaş tamiratı borcu yüklendi ve Almanya ile birleşmesi yasaklandı. O güçlü ordusundan ise geriye eser bile kalmadı. Öte yandan savaşın yenilenlerinden Macaristan Trianon Antlaşması ile komşusu Romanya, Slovakya, Yugoslavya ve Ukrayna’ya üzerinde Macarların yaşadığı büyük toprakları bırakmak zorunda kaldı. Macarlar hala bu duruma hayıflanırlar ve onların Sevr Antlaşması diyebileceğimiz bu dayatmayı bir Atatürk çıkaramadıkları için yırtıp atamadıklarını ve o toprakları geri alamadıklarını söylerler.
Kaybedenler safındaki Osmanlı’nın bu iki büyük ve güçlü devletle mukayese edilebilecek yanı yoktu. Nüfusu Arap eyaletleri (bugünkü Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Arabistan) ile birlikte 21 milyon civarındaydı. Kapitülasyonlar altında ekonomik, ticari, idari ve hatta adli bağımsızlığı büyük ölçüde sınırlandırılmış ve bu büyük savaştan hemen önce Balkan Savaşları gibi büyük bir felaketi yaşamıştı. Buna rağmen özellikle Çanakkale ve Irak cephesinde (Kutül Amare) ve hatta başlangıçta Kanal bölgesinde iyi savaşan, buna karşılık Sarıkamış cephesinde büyük bir felaket yaşayan Osmanlı savaşın sonu itibariyle Suriye dahil ve bugünkü Kuzey Irak (Musul Eyaleti) hariç olmak üzere bütün Arap eyaletlerini fiilen kaybetmiş durumdaydı.
ADALAR VE MUSUL
Osmanlı’dan nüfus, ekonomik güç, bilimsel altyapı vd. bütün konularda fevkalade ileri olan Almanya ve Avusturya-Macaristan kendilerine dayatılan Sevr diyebileceğimiz antlaşmalara karşı koyamazken ve bunu yapabilen sadece Atatürk liderliğindeki Türk milletiyken, Milli Mücadele’yi koskoca Osmanlı ile küçücük Yunanistan arasındaki basit bir savaş olarak göstermeye çalışıp, küçümsemek hangi mantıkla izah edilebilir? Kaldı ki o yıllarda toplam Türkiye nüfusu ile Yunanistan arasındaki nüfus farkının bire ikiden az olduğunu ve Milli Mücadele liderliğinin nüfusun tamamını etkili bir şekilde mobilize edemediğinin de altını çizelim. Mesela Balkan savaşları sırasında Balkan devletlerinin Osmanlı’dan sayıca daha büyük ve silah gücü olarak hiç de geride olmayan ordulara sahip olduklarını biliyor muyuz? İlaveten Milli Mücadele yıllarında Yunanistan’ın özellikle İngiltere tarafından donatıldığını ve savaşın Yunanistan ile sınırlı olmadığını, bir yandan Fransa, İtalya gibi devletlere diğer taraftan da Ermenilere karşı mücadele edildiğini unutmayalım. İç isyanlar vd. olaylar da cabası…
Lozan’da neden Ege adalarını ve Musul’u bıraktık? Hiçbir akademik anlamı olmayan bu sorunun arkasına saklanarak Lozan gibi muhteşem bir başarıyı üstelik Almanya ve Avusturya-Macaristan gibi devasa güçlerin hayal dahi edemediği bir zaferi gölgelemeye çalışmak sadece kötü niyetle açıklanabilir. Adaların elimizde kalanları Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden Balkan Savaşları sırasında (Oniki Adalar Balkan savaşlarından hemen önce İtalya tarafından işgal edilmişti) kaybedilmişti. Israr etmekle alınmaları mümkün değildi; çünkü işe yarar bir donanmamız yoktu.
Musul meselesine gelince, bu konuda ciddi diplomatik/siyasi mücadele verildiğini; ancak Şeyh Said isyanı dolayısıyla devletin daha temkinli olma yolunu seçerek 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile bugünkü Kuzey Irak yani Osmanlı’nın Musul Eyaleti üzerindeki iddialarından belirli haklar/şartlar karşılığında vazgeçtiğini kamuoyumuz epeyce biliyor.
Burada, yeterince bilinmeyen bir konuya değinmekte fayda olacaktır. Bugünkü Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin (İsrail de dahil) ve Arabistan toprakları 1918 sonlarında yani savaş biterken Osmanlı hakimiyetinden çıkmıştı. Suudi Arabistan adını alan ve bağımsız olarak uluslararası sisteme dahil olan devlet hariç geriye kalan topraklarda ve Osmanlı’dan daha önce fiilen çıkan Mısır’da (1882) o ülkelerin ileri gelenlerinin örgütledikleri bağımsızlık direnişleri hiçbir zaman Milli Mücadele boyutuna ulaşmamış olsa da örneğin Mısır’da patlak veren Weft isyanı dalga dalga Irak’a da yayılmış ve Suriye’de de Dürzi lider Sultan Atraş’ın başlattığı ayaklanma Suriye topraklarının büyük bir kesiminde kendini hissettirmişti. Bu isyanlar üzerine İngiltere bu toprakları doğrudan koloni halinde veya manda yönetimleri altında tutamayacağını anlayarak buralarda yani Mısır ve Irak’ta ve sonradan oluşturulan Ürdün’de yerli monarşilerle yönetilen devletler kurdu. Irak da bunlardan birisiydi. Osmanlı idari yapısında Irak diye bir birim yoktu. Kuzeyde Musul, ortada Bağdat ve güneyde Basra eyaletleri birleştirilerek Irak isminde bir devlet kuruldu ve başına da Mekke Şerifi Hüseyin’in büyük oğlu Faysal getirildi. Bütün bunlar olurken biz Milli Mücadele ile meşguldük. O ara dönemde Atatürk ve bu Arap liderler arasında mesaj alışverişleri de olmuştu; ama 1920-21 yıllarına gelindiğinde bu devletlerde sular durulmuş ve İngiltere ile yaptıkları belirli anlaşmalarla egemenlikleri kısıtlanmış olsa da kendi devletlerini elde etmiş görünüyorlardı.
Kısacası 1923 Lozan Antlaşması sonrasında biz Musul eyaletini geri almak için diplomatik/siyasi manevralar yaparken karşımızda mandater yönetim olarak İngiltere ve bir de yeni kurulmuş Irak devleti vardı. O devletin toprak bütünlüğünün bozulması anlamına gelecek böyle bir girişim askeri bir çatışmaya dönüşürse bir başka tehlikeyi daha göze almak zorundaydık. İtalya’da 1922 yılında egemen olan Faşist Mussolini İngiltere ile böyle bir savaş halinde İzmir ve Batı Anadolu’ya asker çıkarmayı teklif ediyordu. Faşizmin İtalya’ya erken gelişi Milli Mücadele yıllarında İtalya’nın Anadolu’ya yeterince ilgi gösterememesi sebebiyle işimize yaramıştı; ama artık gücünü pekiştiren Mussolini böyle bir çatışmadan fırsat çıkarma peşindeydi. Bir de bunlara Şeyh Sait isyanını eklersek manzara daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen hiçbir devletin yapamadığını Milli Mücadele ile yaptıktan ve Sevr Antlaşmasını yırtıp attıktan sonra yenilen hiçbir devletin hayal bile edemeyeceği şartları (Kapitülasyonların kaldırılması, tam bağımsızlık vd.) Lozan’da elde ettikten sonra birileri bunu nasıl hezimet olarak görebilir. Koca bir imparatorluk tasfiye edildi laflarını bırakıp mukayeselere bakalım. Tasfiye edilen Avrupa güç dengesinde özellikle Balkan Savaşları sonrasında fazlaca bir ehemmiyeti kalmayan, zor bela ayakta durabilen bir Osmanlı idi ve yerine güçlü, yenilgi psikolojisini atıp zafer psikolojisiyle hareket eden ve bu sebeple de İkinci Dünya Savaşı’nda macera peşinde koşmayan akıllı bir Türkiye çıktı. Son yüzyıllarda azgın sömürgecilere karşı böyle bir zafer elde eden ve onların dikte ettiği anlaşmayı yırtıp atan ve onlara bir antlaşma dayatan başka bir millet ve başka bir lider mi vardı? Yetmez mi?
Görüş
İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir
İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.
İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.
Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.
Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.
Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.
Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.
Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.
Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.
Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.
Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.
Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.
Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.
Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.
Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.
Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.
Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.
Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?
Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.
Görüş
Gazze, “dünyanın en ahlaklı ordusu” efsanesini yerle bir ediyor

Gazze’den Haider Al-Aila Harici için yazdı

İsrail ordusunu “dünyanın en ahlaklı ordusu” diye nitelemek, sahadaki gerçekler ve Filistin halkına reva görülen vahşet karşısında tamamen çöken bir iddia. Sivilleri katleden, evleri ailelerin üzerine yıkan, mülkleri yağmalayan ve ölülere dahi saygısızlık eden bir ordu, lider kadrosu tüm dünyaya ahlaki üstünlük taslarken ne tür bir ahlaktan söz edebilir?
Ahlak, sloganlarla veya askeri teknolojiyle ölçülmez; gücün nasıl kullanıldığıyla, insan hayatına ve onuruna gösterilen saygının derecesiyle belirlenir. Bu zaviyeden bakıldığında, İsrail’in Gazze’ye açtığı yıkıcı savaş; güvenlik yahut meşru müdafaa gibi hiçbir kılıfla meşrulaştırılamayacak sistemli, suç niteliğindeki uygulamaları sergiliyor.
Öldürmek bir güç gösterisine dönüştüğünde
Bu savaşın en kahredici boyutlarından biri, kadın, çocuk veya yaşlı gözetmeksizin, içinde yaşam olan evleri toplu mezarlara çeviren aralıksız bombardıman. Nüfusun iç içe yaşadığı Gazze Şeridi’nde geniş bir alana yayılan saldırılar, mahalleleri haritadan silerken binlerce aileyi de enkaz altına gömdü.
Gazze kentindeki Şifa Hastanesi ile Han Yunus’taki Nasır Hastanesi yakınlarında bulunan toplu mezarlara dair haberler de bir o kadar dehşet verici. Bu alanlarda kadın ve yaşlıların naaşları bulundu; bazılarında infaz izleri, bağlanmış uzuvlar ve soyulmuş giysiler dikkat çekiyordu. Görgü tanıkları, Gazze’nin kuzeyindeki Endonezya Hastanesi çevresinde de benzer toplu mezarları kayda geçirdi. Birleşmiş Milletler, işlendiği açık olan bu savaş suçlarının sorumlularını belirlemek üzere bağımsız ve şeffaf soruşturmalar yapılması çağrısında kesinlikle haklı.
Ölülerin dokunulmazlığı, en temel insan hakkıdır. Bu ilkenin çiğnendiği her durum, diplomatik kalkanlara sığınmadan ya da inkâra sapmadan, titizlikle soruşturulmalı ve yargıya taşınmalıdır.
Tek bir hedef bahanesiyle yerle bir edilen mahalleler
Burada yalnızca raporlara dayanarak konuşmuyorum; Gazze’de olayları bizzat yaşayan bir tanık sıfatıyla yazıyorum. Tek bir şahsın hedeflendiği bahanesiyle, çaresiz ailelerin sığındığı koca yerleşim bloklarının yerle bir edilişine kendi gözlerimle tanıklık ettim. İsrail ordusu defalarca bir hedefi keşif dronlarıyla izledi, kişinin kalabalık bir apartmana girmesini bekledi ve ardından tüm binayı yerle bir etti. Bunu yaparken de takip edilen şahısla hiçbir bağı olmayan onlarca sivili yok etti.
Bu çıplak gerçek, şu can yakıcı soruyu doğuruyor: Bir ordu bir hedefi milimetrik bir hassasiyetle izleyecek gözetleme teknolojisine sahipse, o binayı yerle bir etmek için neden içeride masum siviller varken bekler? Bu aileler hayatlarıyla ödeyecek ne suç işledi?
Yasanın öngördüğü tedbirleri almaksızın sivilleri kasten felakete sürüklemek, orada bir hedefin bulunmasıyla açıklanamaz. Bu tutum, Uluslararası İnsancıl Hukuk’un doğrudan ihlalidir ve yasa dışı bir toplu cezalandırma niteliğindedir. Bunlar benim için soyut istatistikler ya da ekrandan akıp giden görüntüler değil; bir anda yok edilen ailelerin bizzat yaşanmış gerçekliğidir.
Namlu gölgesinde yağma
Yaşanan çürüme, öldürme ve fiziki yıkımın da ötesine uzanıyor. İnsan hakları örgütleri ve 2024 tarihli bir BM Soruşturma Komisyonu, İsrail askerlerinin Filistinlilerin evlerini yağmalayarak nakit para, altın, ziynet eşyası ve elektronik cihazları çaldığı çok sayıda hadiseyi belgeledi.
İşlenen suçu daha da ağırlaştıran ise askerlerin sosyal medyada kurbanlarla alay eden, çaldıkları malları sergileyen ve sivil mülklerin yıkımını kutlayan videoları sıklıkla paylaşması oldu. Yerinden edilmiş yahut hayatını kaybetmiş sivillerin eşyalarını yağmalamak askeri kahramanlık değildir; düpedüz bir savaş suçudur ve insan onuruna saldırıdır.
Kurşundan önce gelen ırkçılık
Bu fiiller, Filistinlileri insan altı bir varlık ve yaşamı hak etmeyen kimseler olarak gören insanlık dışı, ırkçı söylemden bağımsız ele alınamaz. Ulusal üstünlük normalleştirilip Filistinlilerin hayatı değersiz görüldüğünde, ordunun giriştiği vahşet kaçınılmaz bir sonuca dönüşür. Zihni yıkanmış bir askerin gözünde, insanlıktan çıkarılmış bir toplum; katledilecek, işkence edilecek ve aşağılanacak açık bir hedeftir.
Bu tespit, yekpare bir bütün olmayan Yahudi halkına dönük bir itham değildir; ırkçı Siyonist ideolojinin, işgalin acımasız politikalarının ve bu suçları mümkün kılan yahut aklayan herkesin mahkûm edilmesidir.
Öldürmek bir sürek avına dönüştüğünde
En kan dondurucu tanıklıklar arasında, keskin nişancıların genç Filistinlileri adeta bir av gibi hedef aldığı videolar ve ifadeler yer alıyor. Askerlerin tahkim edilmiş mevzilerden kurbanlarını adım adım izlediği, kurşun hedefe ulaştığında ise alkışlar ve sevinç çığlıkları attığı kayıtlara geçti.
Burada öldürmek, bir savaş eylemi olmaktan çıkıp bir eğlenceye dönüşüyor. İnsan ölümünün bir neşelenme vesilesi sayılmasına hangi ahlaki çürüme cevaz verebilir? Bu tavır, kurbanın insanlığını elinden alıyor; hayalleri, geleceği ve ailesi olan bir canı sıradan bir hedef tahtasına indirgiyor.
Ahlaktan yoksun teknoloji
İsrail ordusu gelişmiş gözetleme sistemleri, yapay zekâ ve nokta atışı yapabilen silahlarıyla övünüyor. Oysa teknolojik üstünlük ahlaki üstünlük getirmediği gibi, bir orduya orantısız güç kullanması için sınırsız bir çek de vermez.
Uluslararası İnsancıl Hukuk; hedef gözetmeyi, orantılılığı ve tedbiri emreder. Teknoloji sadece şiddet kapasitesini artırır; kitle katliamlarını meşrulaştırmaz, sorumluları hesap vermekten muaf tutmaz.
İçerideki çatlak: “Artık suskunluğa dayanamıyorum”
Resmi anlatıdaki yarıklar içeriden de boy vermeye başladı. İsrail yedek kuvvetlerinden Binbaşı Avdar Shailovsky’ye atfedilen ve Jerusalem News Agency tarafından yayımlanan “Artık Suskunluğa Dayanamıyorum” başlıklı metin, Gazze’de şahit olunan dehşet karşısında sessiz kalmayı reddeden bir tavrı aktarıyor.
Bu anlatım; sivillerin toplandığı alanların ve yardım dağıtım noktalarının kasten vurulduğunu, kadın ve çocukların keskin nişancılarca hedef alındığını ve Filistinlilerin çektiği acılarla sistematik biçimde alay edildiğini ayrıntılarıyla anlatıyor. Suça ortak olmaktan ötürü derin bir vicdan azabı duyduğunu belirten Shailovsky, orduyu sürükleyen ırkçı şartlandırmanın reddedilmesi çağrısında bulundu. İsrail toplumunda bu tür vicdanlı sesler yükselse de, bunlar işgali ve Filistin haklarının yok sayılmasını onaylayan hâkim aşırı sağcı kültür karşısında kenara itilmiş bir azınlık olarak kalıyor.
Geriye hangi ahlak kaldı?
Bu savaşı besleyen söylem, eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın Filistinlileri “insansı hayvanlar” diye nitelemesiyle en baştan açıkça ortaya konmuştu. Bu tür bir dil, ardından gelen vahşetin ideolojik zeminini hazırladı.
Halkla ilişkiler çalışmaları, Gazze’deki saha gerçekliğini silmeye yetmez. Ne askeri güç ne de dışarıdan sağlanan diplomatik kalkanlar toplu mezarları gizleyebilir ya da kurbanların sesini bastırabilir.
Gazze’de, çok katlı kulelerin mezarlıklara dönüştürüldüğünü, varlıklarını değersiz sayan bir ordu tarafından insanların “ikincil hasara” indirgendiğini gördüm. Ölüler betonların altında mahsur yatarken, ilk yardım ekiplerinin onlara ulaşması engellenirken ve bir ulusun çektiği acılar hiçe sayılırken ahlaki üstünlükten nasıl bahsedilebilir?
Gazze, sadece “dünyanın en ahlaklı ordusu” efsanesini yıkmakla kalmadı; tüm uluslararası toplumun vicdanını da sanık sandalyesine oturttu.
Diplomasi
“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri

Barış Zeren
İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Richard Moore sevimli bir diplomattı. 2010’ların ikinci yarısında, Erdoğan iktidarının demokratik odakları hallaç pamuğu gibi attığı, sokakların terörle kan gölüne döndüğü, Türkiye’nin kimilerine göre Batı’dan uzaklaşıp “eksen kayması” yaşadığı bir dönemde, Türk halkına twitterdan Türkçe olarak şakıyordu. Sosyal medyadaki mizah performansımıza ayak uydurabilmiş ve bir İngiliz diplomatına yakışır, soğukkanlı üslubuyla iktidar yanlısından muhalifine herkesten sempati toplamıştı. Tabii, kendi devletinin de takdirini kazandı: “Türkiye’nin geçirdiği sallantılı (volatile) süreçte”, “iç bölünmüşlüğün arttığı dönemde” buna uygun titizlikle politika yürüten İngiliz Dışişleri Bakanlığı’yla birlikte Moore, “liderlik ve etkililiğiyle hayranlık” uyandırmıştı.[1] Hemen sonra İngiliz gizli servisinin başına atandı. Ama Türkiye’de kendini öyle evinde hissediyordu ki 2025 yılında İstanbul’un göbeğinde, İngiliz gizli servisine eleman devşirme konuşması bile yaptığı medyaya yansıdı, İbrahim Kalın ve Hakan Fidan’a da teşekkürlerini eksik etmemişti. O konuşmada, Esad’ın devrilmesinden bir iki yıl önce HTŞ’yle görüşmeler yaptığını açıkladı. Bunu Bahçeli’nin “bölgede çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demesi, Ekim 2024’te Kürt açılımını duyurması ve İngilizlerin Bağdat’tan beri irtibatta olduğu El Kaide militanı El-Colani’nin Şam’a direniş görmeden yürümesi izledi.
Bu, Britanya’nın Türkiye ilgisinde yükseliş ile bir Kürt açılımının örtüştüğü ilk zaman aralığı değil. Daha önce de, 2011-13 döneminde, Arap Baharı ve Suriye’ye emperyalist saldırı seferberliği sırasında iki ülke arasında stratejik-askeri işbirliği antlaşmaları ve özel diplomasi forumları kurulmuş, bu arada, birbiri ardına –bu yazıda da değineceğimiz– Kürt raporlarıyla formüle edilen bir Kürt açılımı ilan edilmişti. Tabii o zaman da AKP iktidarının önünde Türkiye’de anayasa ve hukukun ayaklar altına alınabildiği, demokratik kurum ve siyasetlerin pervasızca bastırılabildiği engin bir manevra alanı açılmıştı.
Dolayısıyla, Mümtazer Türköne Bahçeli açılımını aslında İsrail’e karşı “baskın gelen Anglo-Amerikan merkezin tetiklediği bir plan” olarak kutladığında, bu ifşaata şaşırmamak gerekiyor. Hatta süreci 2025’te “illiberal barış imalatı” (Illiberal peacemaking) olarak kavramlaştırıp “Demokrasisiz barış başarı sağlar mı?” sorusunu gündeme getirenin İngiltere’nin tarihi savunma ve güvenlik strateji kuruluşu RUSI (The Royal United Services Institute) olması da bu manzarayla tutarlıdır. Emperyalizmin bir tarifi de kendi aklını sana senin “devlet aklın” olarak sunma becerisi ise, bu beceri fikir özgürlüğünün yasaklandığı toplumlarda çok daha verimli kullanılıyor. Tıpkı 1880’lerde, yeni emperyalizmin doğuş döneminde Osmanlı’yı yöneten Sultan Abdülhamid’in yaptığı gibi bugün de, kamuoyu ve tartışma bu ülkeden kovulmuş; iktidar, meşruiyetini yurtdışında tartışılıp pişirilen formüllerin uygulanmasından türetmeye başlamıştır.
Westminister Koridorlarında Bir “Çerçeve”: Kürtlerin Temsili
Şimdilik, konunun İsrail’in rolü, Kürt cephesinin konumu gibi veçhelerini bir kenara bırakalım. Öncelikle, 2024 yılında aniden önümüze gelinceye dek bir emperyalist başkentte pişen “formülleri” ve Britanya eksenli Kürt programının anahatlarını tespit etmek uygun olur. (Bu arada, Londra’nın bu konuda tek başına olmadığı ve özellikle 2011 döneminde, ABD dışişleri ve demokratlarıyla paralel hareket ettiği söylenebilir. Trump yönetimi bu paralelliği başka konularda bozmuşsa da, Ortadoğu’da Britanya’yla uyum hâlâ izlenebiliyor.)
Gerçekten de, Beştepe Kürt siyasetçileri tasfiye eder, belediyelere kayyımlar atar, hukukçuları tutuklarken Kürt politikasını Erdoğan hükümetinin geleceği bağlamında tartışan mahfillerden biri Birleşik Krallık siyaset aygıtıydı. 2021 Kasım ayında, Avam Kamarası’nda Kürt sorununu odağa alan rapor ve rapora ilişkin yapılan bir oturum, tam olarak bu ilişkiyi gösteren bir uğrak olarak ele alınmayı hak eder. Sözkonusu oturum belli kararların verildiği bir toplantı değil, daha önce aynı konudaki raporların, çeşitli tarafların görüşlerinin, bu arada İngiliz bürokrasisinin görüşlerinin derlendiği bir platform olarak önemlidir. Ve yalnızca İngiltere’nin Türkiye ile Kürt politikasını üreten sürecin değil, 2024 açılımının da motiflerini ele vermektedir.
İlk olarak bu, “Türkiye ile Suriye’de Kürdistan İçin Tüm-Partiler Parlamento Grubu’nun (All-Party Parliamentary Group for Kurdistan in Turkey and Syria) bölgede yaptırdığı bir saha araştırmasına dayalı olarak hazırladığı raporun sunulduğu bir oturumdu. Grubun adı, başlı başına bir gerçeği ifade ediyor: Tom Barrack’ın Türkiye ve Suriye büyükelçisi olarak atanması Trump yönetimine özgü bir tasarruf değildir. Emperyalist merkezlerde, bu örnekte Londra’da, Türkiye ile Suriye’nin ortak bir siyasal alan olarak anılmasında Türkiye’deki Kürt siyasetinin bölgedeki yayılım alanının belirleyici yeri vardır. Tom Barrack ise bu yeni siyasal coğrafyayı yönetirken, İngiltere dış politikasıyla oldukça paralel (ve İsrail hükümetini kızdıracak) adımlar atmıştır.
İkincisi, oturum “Türkiye’de Kürtlerin Siyasal Temsili ve Eşitliği” (Kurdish Political Representation and Equality in Turkey) başlığını taşıyordu. Temelde, Britanya’nın Türkiye’yle ilişkileri hızla gelişir ve özel bir boyut kazanırken, Kürt meselesi etrafındaki hak ve özgürlükler sorunlarının artmasından kaynaklanan çelişkinin değerlendirilmesine odaklanılıyordu. Bu bağlamda, 2016 yılından itibaren Türkiye’de hızla çöken Kürt siyasal temsiliyetinin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin çeşitli görüşleri izlemek de mümkün oluyordu. Parlamento oturumunda, PKK’nin terör örgütü listesinden çıkarılmasını talep edenlerden Beştepe’nin resmi güvenlik söylemini savunanlara kadar farklı görüşler yer buluyor ve fakat hepsinin de odak noktası, PKK’nin şu ya da bu şekilde silahsızlandırılması oluyordu. Birleşik Krallık Dışişleri’nden bir üst düzey yetkilinin “Türkiye’de PKK şiddetini sona erdirme ve bir barış sürecine dönme konusundaki zorlayıcı çabalarımıza devam ediyoruz,” sözleri ana ekseni belirtmektedir.[2]
Dönemin Birleşik Krallık hükümetinin rapora ve oturuma yansıyan tutumunu açmak gerekir. Birleşik Krallık hükümet ve bürokrasisinin Kürt sorununu tartışırken öncelikle Erdoğan iktidarına verdiği destek dikkat çekicidir. Asya’dan Sorumlu Bakan (Minister of Asia) Amanda Milling’in söylediği gibi: Türkiye, Suriye’den Afganistan’a kadar bir coğrafyada Britanya’nın da karşı karşıya kaldığı meselelerde ön saflardaydı, önemli bir ortaktı. Başka hiçbir ülkenin yapmadığı kadar Suriyeli mülteci kabul ediyordu. Kürtler HDP’den ibaret değildi ve silahlı faaliyetlerine devam eden PKK, terör örgütü listesinden çıkarılmamalı, HDP de PKK’yle arasına mesafe koymalıydı.[3]
Neredeyse bir Beştepe sözcüsünün ağzından çıkmış gibi duran bu söylemler, Türkiye’nin ABD’yle siyasal-diplomatik kırılmalar yaşadığı, Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor tamtamlarının çalındığı bir döneme aittir. Rastlantı değil, Britanya Brexit’ten ayrılma referandumundan altı ay sonra, Ocak 2017’de Türkiye’yle bir askeri havacılık antlaşması yaptı. 2020’de Türkiye’yle ayrı bir Serbest Ticaret Antlaşması’nı da karara bağladı. Bu, 2018 yılında Türkiye’yi bir dolar kuru şokuna sürükleyen, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkaran, çeşitli askeri kısıtlamalara tabi tutan ABD politikasına zıt bir seyirdir. Zıt seyir, Suriye’de PYD’ye destek veren ABD’den farklı olarak Britanya Dışişleri’nin PYD’yi PKK’nin uzantısı olduğunu kabul eden ve onu PKK merkezinden uzaklaştırmayı hedefleyen politikalarında da gözlenebilir.[4]
Nitekim, konumuzla özellikle ilgili üçüncü nokta da, Türkiye-Kürtler bağlantısının Britanya’nın emperyal siyasal ufkuna nasıl yerleştirildiğiyle ilgilidir. Hükümetteki muhafazakâr partinin kurmaylarından Crispin Blunt bu toplantıda, muhalefeti de kapsayan bir konuşmayla yeni bir çerçeve çiziyordu: “Küresel Britanya’nın değerlerini yerleştirme çabası aşamasındayız. Avrupa Birliği’nden çıktığımıza göre, bu ulus bugün neyi savunuyor? Arkasında durduğumuz değerleri tarif etme uğrağındayız.”[5] Blunt’ın Avam Kamarası’nda eski Dışişleri Komisyonu başkanı ve 2022’de kendi partisinden muhafazakâr başbakan Liz Truss’ın istifasını kamuoyu önünde isteyen, etkili bir sima olduğunu geçerken belirtelim. Hükümetin söylemine göre nüanslı bir tutumla Blunt’ın, bir 19. yüzyıl İngiliz diplomatını anımsatırcasına Türkiye’de Britanya’nın gözetiminde bir “reform” gündemi açılmasını önerdiği söylenebilir. Kürt sorunu, “Küresel Britanya” kapsamında tarif edilen bu nüfuz bölgesindeki önemli bir manivela oluyordu.
Peki Türkiye, daha doğrusu tartışmada geçtiği haliyle, Tayyip Erdoğan, Kürt sorununu hangi yolu izleyerek çözmeliydi? Oturumda Blunt’ın sözlerinden, Birleşik Krallık siyasal aygıtının bu soruyla hemen Brexit ertesinde meşgul olduğunu anlıyoruz. Blunt, 2017’de Dışişleri Komisyonu olarak hazırladıkları raporu anımsatıyordu. Muhafazakâr milletvekiline göre, Tayyip Erdoğan’ın elinde 2017’de de bir fırsat vardı, 2021’de de: Abdullah Öcalan.[6] 2015’te Suriye (Rojava’ya yönelik Işid istilası) 2016’da Türkiye (Hendek savaşları), 2017’de Kuzey Irak (bağımsızlık referandumu), Kürt siyasal oluşumlarının egemen bir güç oluşturamayacağını teyit etmişken, bağımsız devlet kurma dışında bir çizgi izleyen Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde, o vesileyle Birleşik Krallık Ortadoğu politikası açısından anahtar rol üstlenebileceği anlaşılıyordu.
Öcalan Formülü Üzerine
Öcalan’ın değişen rolü, aslında 2011’den beri Londra’nın nabız yokladığı bir formüldür. Formül İngiliz-Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki bayilerinden Cengiz Çandar’ın –yine TESEV bünyesindeki– raporunda geçerken onunla aynı dönemde de İngiliz siyaset aygıtının lûgatına, International Crisis Group’un (ICG), Eylül 2011 tarihli “Türkiye: PKK’nin Silahlı Mücadelesine Son Vermek” başlıklı raporunda giriyordu.
Birleşik Krallık hükümetinin fonladığı, İngiliz diplomasisince başvuru kaynağı olan ICG’nin raporu “Öcalan Çıkmazı” başlığıyla sona ererken, PKK’nin dört parçada ve resmi siyasetten sokak siyasetine uzanan etkili bir örgüt haline geldiğini saptıyordu. Kürt siyaseti bağımsızlık, otonomi gibi taleplerinden vazgeçmişti ve “otoriter nitelik taşıyan” bu örgütün silahsızlanması ancak ağırlaştırılmış müebbet mahkûmu Öcalan aracılığıyla gerçekleşebilecekti: “Öcalan, açıklamalarında açık ve net olmayabilir, ancak Türkiyeli Kürt fraksiyonlarını bir araya getirme konusundaki uzun deneyimi ve yeteneği, onun, eğer isterse Kürt sorununa bir çözüm bulunmasında yardımcı olabilmesini sağlıyor.”[7]
Britanya’nın Kürt realizmi
2021’deki parlamento oturumuna bakıldığında, Britanya siyasetinde Kürtlerin temsiliyeti konusundaki tartışmanın anahatları şöyle ortaya çıkıyor: Britanya’nın Brexit sonrası yeni bir emperyal vizyon oluşturma amacı, Türkiye ile Suriye’nin birlikte bir nüfuz bölgesi olarak ele alınması, PKK’nin silahsızlandırılması (ya da “barış”) ve bunun için de en iyi seçeneğin Tayyip Erdoğan’ın elinde bulunan Öcalan’ın kullanılması.
İlk bakışta bu fikir silsilesi, özellikle de Öcalan’ın Kürt bağımsızlık heveslerine alternatif olarak kullanılması önerisine varan saptamalar, Britanya’nın Kürt politikasında belki Cihan Harbi ertesinde Lord Curzon’unkine benzer bir realizmi benimsediği izlenimi uyandırıyor. O dönem Britanya dış politikasında bir ekol, Kürtlere devlet fikrine soğuk bakmış ve bir Arap devleti olarak Irak adını ilk öneren Sir Arnold Wilson örneğinde görüldüğü üzere yirminci yüzyıldaki ulusal sınırların oluşumuna varan gidişatta pay sahibi olmuştu. Kürtlerin geniş ve dağlık coğrafyaya yayılan dağınık yapıları, parçalılıkları, aşiret bağlılıkları nedeniyle Mezopotamya’da istikrarlı bir toprak egemenliği kuramayacakları, bu nedenle Kürtlerin kendi kendini yönetemeyeceği ve etkin bir dış güç desteği olmadan ayakta kalamayacağı gibi gerekçeler ön plandadır. Sonuçta Kürtler dört ayrı başkentin idaresine taksim edildi ve yeri geldiğinde bu başkentlere karşı da İngiliz politikasının aracı olarak Kürt bağımsızlığından daha işlevli oldu.
Bugün de Kürtlerin iç çatışmaları Britanya diplomasisinin Kürt sorunu konusundaki vurgularından biridir. KDP’nin zorladığı 2017 bağımsızlık referandumuna Goran’ın katılmayıp KYB’nin sınırlı katılımı, PKK’nin KDP’yle hem Kuzey Irak hem Suriye’deki çatışmalı hali pek çok gerilim hattından başlıcaları olarak kaydedilmektedir. Nitekim, yine Dışişleri Komisyonu’nun 2017-19 yıllarını kapsayan “Kürt Hevesleri ve Birleşik Krallık’ın Çıkarları” (Kurdish Aspirations and Interests of the UK) başlıklı tartışmada, “‘Büyük Kürdistan’ idealinin, bir simgesel önem taşımasına rağmen, uygulanabilir bir siyasal hedef olmadığı” yine Kürt siyasetlerinin çeşitli sözcülerinin ağzından aktarılıyordu.[8]
Hedef: Kandil
Yine de, günümüzdeki değerlendirmelerde 1918’den ciddi bir farklılık göze çarpmaktadır: Tam da dört parçada etkili olan ve Öcalan etrafında bütünlük sergileyen PKK merkezinin (Kandil’in) özellikle sorunun kalbi olarak görülmesi. Yukarıda söz ettiğimiz ICG’nin raporunda, KCK’nın bir “pan-Kürtçü şemsiye örgüt” olduğu tespit ediliyor, bunu “PKK’dan ayırt etmek oldukça zor” deniyor, PKK’nin de “KCK sisteminin ideolojik gücü olarak tüm Kürt bölgesinde komiser gibi çalışması gerektiği” yolundaki Karayılan’ın sözlerine dikkat çekiliyordu. Böyle bir yapı, Kürtlerin temsiliyeti meselesini zorlaştırmaktaydı. “BDP’nin statüsünü tehlikeye düşürüyor,” çünkü BDP ve sivil Kürtler üzerinde bir tür sulta oluşturuyor, Demokratik Toplum Meclisi gibi Kürt “avukatlar, çiftçiler, iş adamları ve kadın gruplarının bulunduğu meşru özel ve tüzel kişileri bir araya getiren” yapıları yönettiği belirtiliyordu. PKK’nin silahsızlanması raporunun hazırlayıcıları, “KCK, Türkiyeli Kürt milliyetçi hareketinin terk etmesi gereken, hatalı bir fikir” sözleriyle nihai görüşlerini bağlıyor ve “Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtlerin gerçek anlamda demokratik geleceğinin önünde bir engel olarak” durduğunu vurguluyorlardı.[9]
Bu rapordaki KCK tasvirinde çizilen coğrafi ve toplumsal kapsam, 1918’deki aşiretçi, feodal Kürt halkı tasvirinden farklıdır. İngiliz raportörleri burada, ayrı coğrafyalardaki Kürt dinamiğini birleştiren, bu arada “modern” toplumsal kesim ve sınıfları etkisi altında tutan bir birleştirici hareket sorunu tespit etmektedir. Britanya diplomasisi bu kez bir engeli kaldırmak, bir “realiteyi” bozmak üzere politika önermektedir.
Nitekim, söz yerindeyse bu fazla büyük Kürt siyasal yapısına ilişkin olumsuz bakış, 2017 yılında, Britanya Dışişleri’nin parlamento oturumuna gönderdiği notta boyut kazanarak devam etmiştir. Bu notta PKK merkezli siyasetin Suriye’de Esad’la bağlantıları (madde 9), Rusya’da ofis açması (madde 19), İran’la bağları (madde 18), diğer Kürt gruplarına Suriye’de alan tanımaması (madde 22) sözkonusu harekete ilişkin İngiliz diplomasisinin rezervlerini yansıtıyordu.[10]
Böyle bir odağın tasfiye edilmesinden çıkan mantıksal sonuç, Kürt siyasetinin karaya vurmuş balina misali parçalanarak yeniden ayrı merkezlere bağlanmasıdır ve 2024 yılından itibaren Kürt hareketlerinin Türkiye’de Türkiyelileşme, Suriye’de entegrasyon ve bu arada Irak’ta Bağdat’a bağlanma yoluyla “çözüm” süreçlerine sokulduğunu görebiliyoruz. (Bu yazının kaleme alındığı sırada, Irak’taki PKK uzantısı Yezidi milislerinin Bağdat yönetimine bağlanması konusunda artık somut adımlar atılıyordu.) Bunun, Irak’ın Irak, Suriye’nin Suriye ve Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkması sonrasında gerçekleşmesi ise emperyalizmin uzun vadeli politikalarıyla tutarlı görünüyor.
İkinci Balkanlara Doğru
Peki Birleşik Krallık neden böyle bir yapıyı dağıtmayı öne koyuyor, üstelik Kandil’den “demokratik emperyalizm” temalı işbirliği mesajları yirmi beş yıldır eksik olmamasına rağmen? Neden Kürtlerin temsiliyetini değiştirmeyi öne koyuyor? Bunun hem jeopolitik hem sosyolojik iki boyutunu iki ayrı yazıya bırakıyorum. Ama “Küresel Britanya” etiketiyle emperyalist dengeleri yeniden dizmeye girişen Londra, kendi tarihsel ürünleri olan Türkçülük ve İslamcılığın Türkiye’deki iktidarıyla uyumunu daha da değerlendirecek görünüyor. Buna bir de Kürt-İslamcılığı eklerse, ülkemizi yönetenlerin Hamidist rüyalarıyla da tam bir bütünleşme sağlanmış olur. Bu, Kandil’in de Sovyetler ve Esad gibi çözülmesi için oluşturulan kuşatıcı baskının muhtemel sonuçlarından biri. Ama evdeki hesap ne kadar çarşıya uyacak? Britanya kendi krizi içinde bu “küresel” ufku ne denli koruyabilecek? Önümüzdeki süreçte bu gerilimi izleyeceğiz.
Barış Zeren
[1] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, prf 40-41, s. 18.
[2] Wendy Morton (Foreign, Commonwealth and Development Office), “Kurdish political representation and equality in Turkey”, Debate Pack, 28 Ekim 2021, s. 11.
[3] Amanda Milling’in konuşması, House of Commons, “Kurdish Political Representation and Equality in Turkey
Volume 702” 2 Kasım 2021 içinde, Column 311WH (https://hansard.parliament.uk/commons/2021-11-02/debates/5E2BA5CB-9E50-4B3D-B63A-D26E7DDA2C60/KurdishPoliticalRepresentationAndEqualityInTurkey)
[4] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, Madde 155.
[5] Cristin Blunt’ın konuşması, “Kurdish Political Representation”, Column 305WH.
[6] Aynı yer.
[7] International Crisis Group, “Türkiye: Pkk’nın Silahlı Mücadelesine Son Vermek”, Avrupa Raporu no: 213, 20 Eylül 2011, s. 36.
[8] House of Commons Foreign Affairs Committee, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017, s. 7.
[9] International Crisis Group, aynı rapor, s. 28-29.
[10] House of Commons Foreign Affairs Committee, “Written Evidence From The Foreign And Commonwealth Office (KUR0015)”, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017.
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi5 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını1 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Söyleşi7 gün önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını1 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını1 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Amerika2 hafta önceMilenyum kuşağı tarihin en büyük nostalji dalgasını başlattı











