Görüş
Ukrayna’da sonsuz savaş

İnsanlığın 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük yıkımlardan biri olan Ukrayna Savaşı siyasetten askeri alana birçok ezberi yıktı. Küreselleşen dünyanın yumuşayan sınırları ve zayıflayan ulus devletleri yerini içine kapanan ve ekonomik bağımsızlığına odaklanan ülkelere bıraktı. Bu sırada küçülmekte ve “profesyonelleşmekte” olan ordular eski zamanların doktrinlerini tozlu raflarından tekrardan indirdiler.
1990’ların Soğuk Savaş sonrası algısı, gayri nizami harp ve terörle mücadele başlıkları altında toplanıyordu. Sadece NATO değil, Doğu milletleri de bu yeni savaş algısına hazırlanmaktaydı. Rusların Çeçenistan’da yaşadığı sıkıntılar, peşinden Gürcistan seferini getirdi. Rusya, Batılıların yaptığı reformları takip etme ihtiyacı duydu. Sadece piyadelerin teçhizatları yenilenmemişti, Rus ordusu da küçülmeye gitmişti. Ruslarda Sovyetlerin yıkılmasıyla ortaya çıkan “özel askeri şirket” geleneği tam da bu ortama uygundu. Küçük çaplı görevlerin maksadı düşman vekil güçlerini bastırmak, önemli kişileri korumak ve ülkedeki istenilen değişimleri hedefleyen yumuşak güç unsurlarına ufak bir itiş sağlamaktı.
Suriye İç Savaşı, dünyadaki küçük ordu akımının ne kadar güzel işlediğini gösterdi. Neredeyse bütün aktörler kendi vekilini bulmuş, onlara sağladığı hava desteği, eğitimler ve politik yönlendirmeler sonucunda istediklerini elde ediyor gibi gözüküyordu. Yani böylece, devasa fabrikaların sabah akşam top mermisi üretmesine, milyonlarca vatandaşın silah altına alınmasına gerek yoktu. Ukrayna da buna benzer bir örnekti aslında. Neticede 2014’te Donbass’ta başlayan iç savaşa Ukrayna tarafı “terörle mücadele” diyordu. Bu çatışma ortamı da Suriye’den farklı değildi. Azov Tugayı gibi neo-nazi yapılarla Rus ayrılıkçıların iki ayrı vekil güç olarak sahada karşı karşıya geldiği düşük yoğunluklu bir çarpışmaydı. Bu dönemde Azov’lar Ukrayna ordusuna dahil olmadığı gibi kendilerine verilen direktiflere itaat bile etmiyordu. Kural tanımazlıkları Batı medyasında bile defalarca gündem olmuştu.
Yeni Nesil Savaş
Askeri çevrelerde Rus Genelkurmay Başkanı Valeri Gerasimov’a atfedilen ama birçok farklı subayın katkısıyla ortaya çıkan “Yeni Nesil Savaş” teorisi 2013’te gündeme geldi. Buna günümüzde çokça popüler olan “hibrid savaş” konseptinin Rus versiyonu da demek mümkün. Yeni Nesil Savaş, konvansiyonel olmayan yöntemlerin kullanılarak bir bölgede gerginliğin artması ve sonunda konvansiyonel bir müdahaleyle istenilen politik hedefin başarılmasını içeriyor. Bu yöntemin kullanıldığı en popüler yer 2014’te Kırım oldu.
Kırım’ın ilhakı öncesi Ruslar bölgeye çokça müdahalede bulundular. Bunların en meşhuru “Küçük yeşil adamlardı”. Bu gizemli kişiler, giydikleri yeşil askeri üniformaların üzerinde hiçbir isim ya da sembol taşımıyorlardı. Kırım’da propaganda, rüşvet, casusluk gibi çeşitli faaliyetler yürüttüler. İşlerini bitirdiklerinde Ukrayna ordusu zayıflamış, Kırım’daki halk Rusya’yı “bekler” hale gelmişti. Yeni Nesil Savaş’ın son hamlesi olarak bir askeri harekatla Kırım ilhak edildi. Ruslar, kan akmadan çok değerli gördükleri Kırım’ı ele geçirmeyi başarmışlardı.
Ezberler yıkılırken
8 yıl sonra, 24 Şubat 2022’de Rus zırhlı formasyonları Ukrayna’ya dört koldan saldırdı. Bu taarruzun sonucu için ABD Genelkurmay Başkanı Milley; “Kiev en fazla 3 gün dayanır” diyordu. Çatışmalar günlerce devam etti ama Rus ordusu yavaşlamıştı. Kiev sınırlarına kadar ulaşan birlikler korkunç kayıplar veriyordu. Cephe arkasına indirilen Rus elit hava piyadeleri, Hostomel Havaalanı’nda kıstırılmış ve imha edilmişti. Ellerinde bidonlarla benzin almaya çalışan Rus askerleri… yok edilmiş konvoylar… etrafa saçılmış cesetler… Savaşın ilk bir haftası tam anlamıyla bir faciaydı. Rusların ısrarı Kuzey cephesinde çok uzun sürmedi. Ağır kayıplar sonrası 1 ay geçmeden Kiev etrafından çekildiler. Rusların yaşadığı soğuk duş tüm askeri çevrelerde de şok yarattı. Peki Ruslar neyi yanlış yapmıştı? Modern teknolojilerde zırhlı araçların, daha doğrusu tankların devri geçiyor muydu? Yoksa küçük ordu konsepti tarihe mi karışıyordu?
Rusların yaşadığı facialar bir süre daha devam etti. Verilen ağır kayıplar sonrası cephe hattında boşluklar oluşmuştu. Ukraynalılar bunları kullanarak başlattıkları taarruzda Harkiv bölgesini geri aldılar. Rus ordusunun yaşadığı en büyük sorun insan gücüydü. Operasyona ayrılan kuvvet 150 bin ila 200 bin askerden oluşuyordu. Ukrayna ordusunun savaş başladığındaki personel sayısı 250 bini buluyordu. Amerikalıların 2. Dünya Savaşı’ndan kalma hesaplarına göre ele geçirdiğiniz bir bölgeyi tutmak istiyorsanız 40 sivil başına en az 1 asker bulundurmanız gerekir. ABD, Irak işgalini başarıyla tamamlamasına rağmen işgal sonrasında bölgede 160 bin asker bulundurmuş yani 160 Iraklıya 1 asker düşmüştü. Sonrasında ABD için epey kanlı isyanların başladığı bir döneme şahit olduk.
Yani Ruslar işin konvansiyonel yönünü bitirseler bile, tüm ülkeyi kontrol edecek asker sayısına yakın bile değildiler. Ukrayna’nın savaş başında 30 milyon, mülteciler dağıldıktan sonra ise 20 milyon nüfusunun olduğunu söylemek gerekir. Bu kadar ufak bir güçle Ukrayna gibi büyük bir ülkeye saldırmaları, çok bir çatışma olmadan işi bitireceklerini düşündükleri anlamına geliyordu. Zelenski’nin eski danışmanı Oleksiy Arestoviç de aynısını söylüyor. Ona göre Ruslar, işgalden ziyade “darbeye” gelmişlerdi. Yönetime el konulacak, ordu dağıtılacak, Ukraynalılar da onları Kırım’daki gibi çiçekle karşılayacaklardı. Olmadı.
Rus ordusunun ikinci büyük sorunu formasyonlarında yatıyordu. Devasa konvoyları etkileyici gözüküyordu ama onlara eşlik eden hafif piyade yoktu. İşgal için seçtikleri gün olan 24 Şubat’ta ülkedeki zemin zırhlı araçların ilerlemesi için pek elverişli değildi. Bazı ABD’li emekli askerler, “Ruslar saldırmak için zeminin donmasını bekleyecekler” bile diyordu. Ancak 24 Şubat geldiğinde, tankların büyük çoğunluğu araziden ziyade yolları kullanmak durumunda kaldı. Böylece hareket kabiliyetleri kısıtlandı. Tek sıra halinde ilerleyen araçların bir tanesi vurulunca diğerleri kaçamadı. Konvoyun içindeki araçlar güdümlü anti tank füzeleri tarafından avlandılar.
İddia o ki Ruslar birçok konuda hazırlıksız yakalanmışlardı. Pantsir gibi hava savunma sistemleri Bayraktar SİHA’ları hedef almak için ayarlanmamıştı. Belarus’ta bekleyen askerler Ukrayna’ya gireceklerini sadece saatler önce öğrenmişlerdi. Wagner CEO’su Prigozhin’in iddiasına göre, orduda korkunç bir nepotizm sorunu vardı. Savaşta önemli bir yer tutan İHA/SİHA’lar, Putin’in de itiraf ettiği şekilde küçümsenmişti. İşte üst üste konulan bu sorunlar Rusya’nın birinci aydaki faciasının temelini oluşturdu.
Yıpratma Savaşı
İş bu noktadan sonra yıpratma savaşına döndü. Cephede büyük toprak parçalarının el değiştirdiği dönem geride kaldı. Rusya zırhlı formasyonları düşmanın üstüne yollamaktan vazgeçmişti. Küçük ordu konseptini hızlı bir şekilde çöpe attılar ve Sovyet doktrinlerinin kapağını açtılar. Hava Savunmasına, yoğun topçu bombardımanına ve yüksek insan gücüne odaklı Sovyet yolundan gideceklerdi. Rusya’nın elinde korkunç bir envanter vardı. Milyonlarca top mermisi, binlerce zırhlı araç… Savaşın bu döneminde Rusya, günde 60 bin kadar top mermisi kullanabiliyordu. Bu sürede Ukraynalılar en iyi ihtimalle 3-5 bini ancak buluyordu. Wagnerleri meşhur Bahmut kentinde kullanan Rusya’nın amacı belliydi. Prigozhin, Savunma Bakanlığı’yla yaptığı anlaşmada maksatlarının Bahmut’u almak yerine Ukrayna ordusunu yıpratmak olduğunu söyledi. Ruslar, ilk aylardaki yaralarını sararken Ukraynalılar Wagner tarafından yıpratılmaya devam edecekti.
Bu süre zarfında Batı, önceden geçmekten çekindiği birçok çizgiyi aştı. Ukrayna’ya önce HIMARS füzeleri verildi. Rusya’nın hızının kesilmesinde önemli bir pay sahibi olan bu füzeler, cephe arkasındaki mühimmat depolarını vuruyor, lojistik desteği zorlaştırıyordu. Sonra zırhlı araçlar geldi. Ukrayna bir taarruza hazırlanmalıydı. Topraklarını geri alacak ve Rusya’yı ülkeden atacaktı. 6 ayı geçen eğitim kampları sonrası yaklaşık 12-13 tugay bu taarruz için hazırlandı. Ülkenin deneyimli askerleri olan Azov taburu ya da Aidar Tugayı gibi yapılar Bahmut çevresinde beklerken bu yeni deneyimsiz ama eğitimli grup, NATO doktrinleri uygulamak için sahadaydı. Yaz başında zayıf nokta bulmak için yapılan “probing” saldırıları başladı. 2 ay sonra da ana saldırıya geçildi. Ukrayna NATO doktrinleri ve ekipmanlarıyla sadece birkaç kasabayı geri alabilmişti. Rusların Harkiv yenilgisi sonrası başa getirdiği komutan Surovikin, bir havacı olmasından dolayı Ukrayna’nın enerji altyapısına saldırmayı öncelese de derin tahkimatlar hazırlamayı ihmal etmemişti. “Surovikin” hattı olarak da bilinen bu savunma sistemi Ukrayna taarruzunu durdurdu. Sadece birkaç haftada Ukraynalılar Batı’dan aldıkları ekipmanların 3’te 1’ini kaybettiler.
Savaşın geleceği
Bu kronoloji üzerinde gerçekleşen olaylar hem bu savaşın gidişatı hem de savaş olgusunun geleceği üzerine bize birkaç şey söylüyor. Öncelikle en çok konuşulan “tankların devri geçti” iddiasından başlayalım. Ukrayna yanlısı açık istihbarat kaynaklarına göre Rusya, 1600-2000 arası ana muharebe tankı kaybetti. Bu sayı birçok Avrupa ülkesinin envanterlerinin toplamından fazla. Ukraynalıların tank formasyonlarının da başarısız olması sonrası bu kadar ağır kayıp verildiğine göre tankların devri geçmiş denilebilir değil mi? Pek sayılmaz. Tanklar, hala manevra savaşı için çok şey ifade ediyorlar. Eğer hızlı bir şekilde taarruz edecek ve büyük miktarda toprağı kontrol edecekseniz mekanize birliklerinize önderlik edecek tanklara ihtiyacınız var. Sovyetler 2. Dünya Savaşı’nın meşhur tank muharebesi olan Kursk’ta 1 ay içinde 6 bin tank kaybettiler ama muharebeyi kazandılar. İçinde kıymetli elektronik sistemler bulunan modern tankların kaybı daha yaralayıcı olsa da onların görevini yapacak başka bir teçhizat yok. Bu araçların kullanım yöntemleri de ne kadar katkı sağladığını belirliyor. Mesela savaş başından beri çok efektif olmayan Rus helikopterleri Ukrayna taarruzuna karşı inanılmaz bir savunma yaptılar. Daha iyi organizasyon ve daha yüksek bir insan gücüyle tanklar da aynı başarıyı sağlayabilirler.
Burada kilit başka bir konu da Ukrayna taarruzunun neden başarısız olduğuydu. Birçok batılı uzman NATO eğitimlerinin etkisiz olduğunu söylüyor. Bunun sebebiyse Ukrayna’nın, NATO’nun sahip olduğu devasa ateş gücü ve hava üstünlüğüne sahip olmamasıydı. Hava gücü olmadan NATO doktrinleri başarısızlığa mahkumdu. Bahmut çevresinde Sovyet doktrinleriyle savaşan Azovlar çok daha başarılı olmuşlardı.
Ancak bu Ukrayna’nın beceriksizliği mi yoksa modern savaşın soğuk savaş sonrası doktrinleri boşa çıkarmasından kaynaklı mı bilmek kolay değil. Ruslar, soğuk savaş döneminde hava gücü olarak Batı’yı yakalayamayacaklarını anlamış ve hava savunma sistemlerine yatırım yapmaya başlamıştı. NATO, Rusya’yla karşılaşmasında Ukrayna’dan çok daha fazla kaynağa sahip olsa da Bağdat’ta olduğu gibi rahatça bombalayabileceği bir ortam bulamazdı. Ciddi kayıplar verirdi.
Bu da bize şunu söylüyor. Hem insan gücü hem de teknoloji ve ateş gücü bakımından denk iki kuvvetin savaşında modern silahlar hızlı ilerlemelerin önünü kesiyor. 2. Dünya Savaşı’nda Almanların uyguladığı ama İngilizlerin isimlendirdiği Blitzkrieg’in başarılı olması için hala savunan tarafın gerçekten ne yaptığını bilmemesi ya da şok geçirmesi gerekiyor. Bu da gözlem kabiliyetlerinin çok yüksek olduğu modern çağda nadir yaşanan bir durum. Özellikle stabil hale gelmiş bir cephe hattının kırılması artık çok zor.
Madem böyle, savaş nasıl bitecek? Yıpratma savaşına dönen bu Ukrayna meselesi, bir tarafın savaşma şevki tamamen kırılana kadar ya da endüstriyel kapasiteler savaşı destekleyememeye başlayana kadar sürecek. Ruslar yıpratma savaşıyla Batı’yı kendi sahalarına çektiler. Batı, ne kadar güçlü ekipmanlara sahip olsa da Sovyet doktrinleri çerçevesinde yapılacak bir savaşa hazır değil. Top mermisi üretemiyorlar. Gerekli adımlar atılsa da şu an ayda 15-20 bin kadar üretilen top mermisi 3-4 yılda ancak 85 bine çıkabilecek. Bu da günde 3 bin atışa denk gelebiliyor. Bu sırada Rusların Sovyetlerden kalma fabrikaları harıl harıl çalışıyor. Bu yüzden de savaşı şimdi dondurmak istemiyorlar. Çünkü böyle bir durumda batı envanterini dolduracak ve Ukrayna daha iyi bir konuma gelecek. Onlara göre, eğer savaş devam ederse belki envanterin tükenmesiyle, belki de Trump’ın ABD’de tekrar seçilmesiyle Batı desteği yavaşlayacak ve Rusya zafer ilan edecek. Çünkü onlar kendi silahını üretirken Ukrayna “makinaya” bağlı yaşıyor.
Özetle modern savaşta cephe hattını kıracak üstün bir kuvvetiniz yoksa her şey ekonomik gücünüze bağlı kalıyor. Bugün izlediğimiz Ukrayna Savaşı’nın 20 yıl önceden bir farkı yok. Soğuk Savaştan beri var olan güdümlü anti tank füzeleri, mayınlar ve top atışları zayiatın büyük kısmını oluşturuyor. Tek büyük değişiklik SİHA ve İHA’ların varlığı. Bu araçlar sayesinde sahadaki durumu yüksek kalitede gözlemleyebiliyoruz. Bunun dışında bu savaşı “yeni” kılan tek faktör, iki nispeten denk kuvvetin karşı karşıya uzun zaman sonra ilk kez gelmesi.
Yani teknoloji büyük katkılar verse bile geçmişten öğreneceğimiz çok şey var. Mızrakla savaşan atalarımız dahi bugün savaşta fark yaratacak fikirleri bize verebilirler. Bu nedenle “artık x’in devri geçti” derken iki kere düşünmek gerekir. Modern ordular sahada oluşabilecek her duruma karşı hazır olmalılar. Terörle mücadele için de Ukrayna’daki gibi bir konvansiyonel savaş için de hazır durumda bulunmak gerekir. İçin de bulunduğumuz dönem, özellikle yapay zekâ konusunda büyük teknolojik zıplamaların yaşandığı bir dönem. Maalesef ki teknolojik gelişmeler tüm tarih boyunca dünyadaki güç dengelerini sarstı ve büyük savaşlara neden oldu. Önümüzdeki on yıl, orduların tekrar büyüdüğü ve üretim kapasitelerinin silahlara odaklandığı bir dönem olarak geçecek.
Son olarak, Ukrayna savaşının bitişi de Batı’nın onları ne kadar desteklemek istediğine bağlı. Bir tarafın büyük bir hata yapmadığı, ya da savaşma arzusunun tamamen kırılmadığı yerde belirleyici en büyük faktör Batılıların desteği devam ettirip etmemesi üzerine kurulu. Rusların ve Ukraynalıların varoluşsal olarak gördüğü bu savaş Batı için “ölüm-kalım” meselesi değil. Bir yandan Ukrayna’nın insan gücü yavaştan tükeniyor. Şu anda kalan nüfusunun yüzde 10’u silah altına alınmış durumda. Ve dahası, Rusların savaş devam ettikçe toparlanma gibi bir huyları var. Başkalarının dağılacağı yenilgiler sonrası yaralarını sarıp ders çıkarmayı biliyorlar. Herkes 1945’teki Kızıl Ordu’yu konuşur ama kimse 1941’deki tarumar olmuş hallerini konuşmaz. Bu nedenle tarihsel olarak direnci yüksek olan Rusları avantajlı gördüğümü söylemeliyim. Ancak savaşın doğası aldatmaca ve sürprizlerle dolu. Hangi tarafın kimsenin görmediği zaafları değerlendireceği bilinmez. Maalesef ki barış ufukta gözükmüyor.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek









