Bizi Takip Edin

Görüş

Ukrayna’da sonsuz savaş

Yayınlanma

İnsanlığın 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük yıkımlardan biri olan Ukrayna Savaşı siyasetten askeri alana birçok ezberi yıktı. Küreselleşen dünyanın yumuşayan sınırları ve zayıflayan ulus devletleri yerini içine kapanan ve ekonomik bağımsızlığına odaklanan ülkelere bıraktı. Bu sırada küçülmekte ve “profesyonelleşmekte” olan ordular eski zamanların doktrinlerini tozlu raflarından tekrardan indirdiler.

1990’ların Soğuk Savaş sonrası algısı, gayri nizami harp ve terörle mücadele başlıkları altında toplanıyordu. Sadece NATO değil, Doğu milletleri de bu yeni savaş algısına hazırlanmaktaydı. Rusların Çeçenistan’da yaşadığı sıkıntılar, peşinden Gürcistan seferini getirdi. Rusya, Batılıların yaptığı reformları takip etme ihtiyacı duydu. Sadece piyadelerin teçhizatları yenilenmemişti, Rus ordusu da küçülmeye gitmişti. Ruslarda Sovyetlerin yıkılmasıyla ortaya çıkan “özel askeri şirket” geleneği tam da bu ortama uygundu. Küçük çaplı görevlerin maksadı düşman vekil güçlerini bastırmak, önemli kişileri korumak ve ülkedeki istenilen değişimleri hedefleyen yumuşak güç unsurlarına ufak bir itiş sağlamaktı.

Suriye İç Savaşı, dünyadaki küçük ordu akımının ne kadar güzel işlediğini gösterdi. Neredeyse bütün aktörler kendi vekilini bulmuş, onlara sağladığı hava desteği, eğitimler ve politik yönlendirmeler sonucunda istediklerini elde ediyor gibi gözüküyordu. Yani böylece, devasa fabrikaların sabah akşam top mermisi üretmesine, milyonlarca vatandaşın silah altına alınmasına gerek yoktu. Ukrayna da buna benzer bir örnekti aslında. Neticede 2014’te Donbass’ta başlayan iç savaşa Ukrayna tarafı “terörle mücadele” diyordu. Bu çatışma ortamı da Suriye’den farklı değildi. Azov Tugayı gibi neo-nazi yapılarla Rus ayrılıkçıların iki ayrı vekil güç olarak sahada karşı karşıya geldiği düşük yoğunluklu bir çarpışmaydı. Bu dönemde Azov’lar Ukrayna ordusuna dahil olmadığı gibi kendilerine verilen direktiflere itaat bile etmiyordu. Kural tanımazlıkları Batı medyasında bile defalarca gündem olmuştu.

Yeni Nesil Savaş

Askeri çevrelerde Rus Genelkurmay Başkanı Valeri Gerasimov’a atfedilen ama birçok farklı subayın katkısıyla ortaya çıkan “Yeni Nesil Savaş” teorisi 2013’te gündeme geldi. Buna günümüzde çokça popüler olan “hibrid savaş” konseptinin Rus versiyonu da demek mümkün. Yeni Nesil Savaş, konvansiyonel olmayan yöntemlerin kullanılarak bir bölgede gerginliğin artması ve sonunda konvansiyonel bir müdahaleyle istenilen politik hedefin başarılmasını içeriyor. Bu yöntemin kullanıldığı en popüler yer 2014’te Kırım oldu.

Kırım’ın ilhakı öncesi Ruslar bölgeye çokça müdahalede bulundular. Bunların en meşhuru “Küçük yeşil adamlardı”. Bu gizemli kişiler, giydikleri yeşil askeri üniformaların üzerinde hiçbir isim ya da sembol taşımıyorlardı. Kırım’da propaganda, rüşvet, casusluk gibi çeşitli faaliyetler yürüttüler. İşlerini bitirdiklerinde Ukrayna ordusu zayıflamış, Kırım’daki halk Rusya’yı “bekler” hale gelmişti. Yeni Nesil Savaş’ın son hamlesi olarak bir askeri harekatla Kırım ilhak edildi. Ruslar, kan akmadan çok değerli gördükleri Kırım’ı ele geçirmeyi başarmışlardı.

Ezberler yıkılırken

8 yıl sonra, 24 Şubat 2022’de Rus zırhlı formasyonları Ukrayna’ya dört koldan saldırdı. Bu taarruzun sonucu için ABD Genelkurmay Başkanı Milley; “Kiev en fazla 3 gün dayanır” diyordu. Çatışmalar günlerce devam etti ama Rus ordusu yavaşlamıştı. Kiev sınırlarına kadar ulaşan birlikler korkunç kayıplar veriyordu. Cephe arkasına indirilen Rus elit hava piyadeleri, Hostomel Havaalanı’nda kıstırılmış ve imha edilmişti. Ellerinde bidonlarla benzin almaya çalışan Rus askerleri… yok edilmiş konvoylar… etrafa saçılmış cesetler… Savaşın ilk bir haftası tam anlamıyla bir faciaydı. Rusların ısrarı Kuzey cephesinde çok uzun sürmedi. Ağır kayıplar sonrası 1 ay geçmeden Kiev etrafından çekildiler. Rusların yaşadığı soğuk duş tüm askeri çevrelerde de şok yarattı. Peki Ruslar neyi yanlış yapmıştı? Modern teknolojilerde zırhlı araçların, daha doğrusu tankların devri geçiyor muydu? Yoksa küçük ordu konsepti tarihe mi karışıyordu?

Rusların yaşadığı facialar bir süre daha devam etti. Verilen ağır kayıplar sonrası cephe hattında boşluklar oluşmuştu. Ukraynalılar bunları kullanarak başlattıkları taarruzda Harkiv bölgesini geri aldılar. Rus ordusunun yaşadığı en büyük sorun insan gücüydü. Operasyona ayrılan kuvvet 150 bin ila 200 bin askerden oluşuyordu. Ukrayna ordusunun savaş başladığındaki personel sayısı 250 bini buluyordu.  Amerikalıların 2. Dünya Savaşı’ndan kalma hesaplarına göre ele geçirdiğiniz bir bölgeyi tutmak istiyorsanız 40 sivil başına en az 1 asker bulundurmanız gerekir. ABD, Irak işgalini başarıyla tamamlamasına rağmen işgal sonrasında bölgede 160 bin asker bulundurmuş yani 160 Iraklıya 1 asker düşmüştü. Sonrasında ABD için epey kanlı isyanların başladığı bir döneme şahit olduk.

Yani Ruslar işin konvansiyonel yönünü bitirseler bile, tüm ülkeyi kontrol edecek asker sayısına yakın bile değildiler. Ukrayna’nın savaş başında 30 milyon, mülteciler dağıldıktan sonra ise 20 milyon nüfusunun olduğunu söylemek gerekir. Bu kadar ufak bir güçle Ukrayna gibi büyük bir ülkeye saldırmaları, çok bir çatışma olmadan işi bitireceklerini düşündükleri anlamına geliyordu. Zelenski’nin eski danışmanı Oleksiy Arestoviç de aynısını söylüyor. Ona göre Ruslar, işgalden ziyade “darbeye” gelmişlerdi. Yönetime el konulacak, ordu dağıtılacak, Ukraynalılar da onları Kırım’daki gibi çiçekle karşılayacaklardı. Olmadı.

Rus ordusunun ikinci büyük sorunu formasyonlarında yatıyordu. Devasa konvoyları etkileyici gözüküyordu ama onlara eşlik eden hafif piyade yoktu. İşgal için seçtikleri gün olan 24 Şubat’ta ülkedeki zemin zırhlı araçların ilerlemesi için pek elverişli değildi. Bazı ABD’li emekli askerler, “Ruslar saldırmak için zeminin donmasını bekleyecekler” bile diyordu. Ancak 24 Şubat geldiğinde, tankların büyük çoğunluğu araziden ziyade yolları kullanmak durumunda kaldı. Böylece hareket kabiliyetleri kısıtlandı. Tek sıra halinde ilerleyen araçların bir tanesi vurulunca diğerleri kaçamadı. Konvoyun içindeki araçlar güdümlü anti tank füzeleri tarafından avlandılar.

İddia o ki Ruslar birçok konuda hazırlıksız yakalanmışlardı. Pantsir gibi hava savunma sistemleri Bayraktar SİHA’ları hedef almak için ayarlanmamıştı. Belarus’ta bekleyen askerler Ukrayna’ya gireceklerini sadece saatler önce öğrenmişlerdi. Wagner CEO’su Prigozhin’in iddiasına göre, orduda korkunç bir nepotizm sorunu vardı. Savaşta önemli bir yer tutan İHA/SİHA’lar, Putin’in de itiraf ettiği şekilde küçümsenmişti.  İşte üst üste konulan bu sorunlar Rusya’nın birinci aydaki faciasının temelini oluşturdu.

Yıpratma Savaşı

İş bu noktadan sonra yıpratma savaşına döndü. Cephede büyük toprak parçalarının el değiştirdiği dönem geride kaldı. Rusya zırhlı formasyonları düşmanın üstüne yollamaktan vazgeçmişti. Küçük ordu konseptini hızlı bir şekilde çöpe attılar ve Sovyet doktrinlerinin kapağını açtılar. Hava Savunmasına, yoğun topçu bombardımanına ve yüksek insan gücüne odaklı Sovyet yolundan gideceklerdi. Rusya’nın elinde korkunç bir envanter vardı. Milyonlarca top mermisi, binlerce zırhlı araç… Savaşın bu döneminde Rusya, günde 60 bin kadar top mermisi kullanabiliyordu. Bu sürede Ukraynalılar en iyi ihtimalle 3-5 bini ancak buluyordu. Wagnerleri meşhur Bahmut kentinde kullanan Rusya’nın amacı belliydi. Prigozhin, Savunma Bakanlığı’yla yaptığı anlaşmada maksatlarının Bahmut’u almak yerine Ukrayna ordusunu yıpratmak olduğunu söyledi. Ruslar, ilk aylardaki yaralarını sararken Ukraynalılar Wagner tarafından yıpratılmaya devam edecekti.

Bu süre zarfında Batı, önceden geçmekten çekindiği birçok çizgiyi aştı. Ukrayna’ya önce HIMARS füzeleri verildi. Rusya’nın hızının kesilmesinde önemli bir pay sahibi olan bu füzeler, cephe arkasındaki mühimmat depolarını vuruyor, lojistik desteği zorlaştırıyordu. Sonra zırhlı araçlar geldi. Ukrayna bir taarruza hazırlanmalıydı. Topraklarını geri alacak ve Rusya’yı ülkeden atacaktı. 6 ayı geçen eğitim kampları sonrası yaklaşık 12-13 tugay bu taarruz için hazırlandı. Ülkenin deneyimli askerleri olan Azov taburu ya da Aidar Tugayı gibi yapılar Bahmut çevresinde beklerken bu yeni deneyimsiz ama eğitimli grup, NATO doktrinleri uygulamak için sahadaydı. Yaz başında zayıf nokta bulmak için yapılan “probing” saldırıları başladı. 2 ay sonra da ana saldırıya geçildi. Ukrayna NATO doktrinleri ve ekipmanlarıyla sadece birkaç kasabayı geri alabilmişti. Rusların Harkiv yenilgisi sonrası başa getirdiği komutan Surovikin, bir havacı olmasından dolayı Ukrayna’nın enerji altyapısına saldırmayı öncelese de derin tahkimatlar hazırlamayı ihmal etmemişti. “Surovikin” hattı olarak da bilinen bu savunma sistemi Ukrayna taarruzunu durdurdu. Sadece birkaç haftada Ukraynalılar Batı’dan aldıkları ekipmanların 3’te 1’ini kaybettiler.

Savaşın geleceği

Bu kronoloji üzerinde gerçekleşen olaylar hem bu savaşın gidişatı hem de savaş olgusunun geleceği üzerine bize birkaç şey söylüyor. Öncelikle en çok konuşulan “tankların devri geçti” iddiasından başlayalım. Ukrayna yanlısı açık istihbarat kaynaklarına göre Rusya, 1600-2000 arası ana muharebe tankı kaybetti. Bu sayı birçok Avrupa ülkesinin envanterlerinin toplamından fazla. Ukraynalıların tank formasyonlarının da başarısız olması sonrası bu kadar ağır kayıp verildiğine göre tankların devri geçmiş denilebilir değil mi? Pek sayılmaz. Tanklar, hala manevra savaşı için çok şey ifade ediyorlar. Eğer hızlı bir şekilde taarruz edecek ve büyük miktarda toprağı kontrol edecekseniz mekanize birliklerinize önderlik edecek tanklara ihtiyacınız var. Sovyetler 2. Dünya Savaşı’nın meşhur tank muharebesi olan Kursk’ta 1 ay içinde 6 bin tank kaybettiler ama muharebeyi kazandılar. İçinde kıymetli elektronik sistemler bulunan modern tankların kaybı daha yaralayıcı olsa da onların görevini yapacak başka bir teçhizat yok. Bu araçların kullanım yöntemleri de ne kadar katkı sağladığını belirliyor. Mesela savaş başından beri çok efektif olmayan Rus helikopterleri Ukrayna taarruzuna karşı inanılmaz bir savunma yaptılar. Daha iyi organizasyon ve daha yüksek bir insan gücüyle tanklar da aynı başarıyı sağlayabilirler.

Burada kilit başka bir konu da Ukrayna taarruzunun neden başarısız olduğuydu. Birçok batılı uzman NATO eğitimlerinin etkisiz olduğunu söylüyor. Bunun sebebiyse Ukrayna’nın, NATO’nun sahip olduğu devasa ateş gücü ve hava üstünlüğüne sahip olmamasıydı. Hava gücü olmadan NATO doktrinleri başarısızlığa mahkumdu. Bahmut çevresinde Sovyet doktrinleriyle savaşan Azovlar çok daha başarılı olmuşlardı.

Ancak bu Ukrayna’nın beceriksizliği mi yoksa modern savaşın soğuk savaş sonrası doktrinleri boşa çıkarmasından kaynaklı mı bilmek kolay değil. Ruslar, soğuk savaş döneminde hava gücü olarak Batı’yı yakalayamayacaklarını anlamış ve hava savunma sistemlerine yatırım yapmaya başlamıştı. NATO, Rusya’yla karşılaşmasında Ukrayna’dan çok daha fazla kaynağa sahip olsa da Bağdat’ta olduğu gibi rahatça bombalayabileceği bir ortam bulamazdı. Ciddi kayıplar verirdi.

Bu da bize şunu söylüyor. Hem insan gücü hem de teknoloji ve ateş gücü bakımından denk iki kuvvetin savaşında modern silahlar hızlı ilerlemelerin önünü kesiyor. 2. Dünya Savaşı’nda Almanların uyguladığı ama İngilizlerin isimlendirdiği Blitzkrieg’in başarılı olması için hala savunan tarafın gerçekten ne yaptığını bilmemesi ya da şok geçirmesi gerekiyor. Bu da gözlem kabiliyetlerinin çok yüksek olduğu modern çağda nadir yaşanan bir durum. Özellikle stabil hale gelmiş bir cephe hattının kırılması artık çok zor.

Madem böyle, savaş nasıl bitecek? Yıpratma savaşına dönen bu Ukrayna meselesi, bir tarafın savaşma şevki tamamen kırılana kadar ya da endüstriyel kapasiteler savaşı destekleyememeye başlayana kadar sürecek. Ruslar yıpratma savaşıyla Batı’yı kendi sahalarına çektiler. Batı, ne kadar güçlü ekipmanlara sahip olsa da Sovyet doktrinleri çerçevesinde yapılacak bir savaşa hazır değil. Top mermisi üretemiyorlar. Gerekli adımlar atılsa da şu an ayda 15-20 bin kadar üretilen top mermisi 3-4 yılda ancak 85 bine çıkabilecek. Bu da günde 3 bin atışa denk gelebiliyor.  Bu sırada Rusların Sovyetlerden kalma fabrikaları harıl harıl çalışıyor. Bu yüzden de savaşı şimdi dondurmak istemiyorlar. Çünkü böyle bir durumda batı envanterini dolduracak ve Ukrayna daha iyi bir konuma gelecek. Onlara göre, eğer savaş devam ederse belki envanterin tükenmesiyle, belki de Trump’ın ABD’de tekrar seçilmesiyle Batı desteği yavaşlayacak ve Rusya zafer ilan edecek. Çünkü onlar kendi silahını üretirken Ukrayna “makinaya” bağlı yaşıyor.

Özetle modern savaşta cephe hattını kıracak üstün bir kuvvetiniz yoksa her şey ekonomik gücünüze bağlı kalıyor. Bugün izlediğimiz Ukrayna Savaşı’nın 20 yıl önceden bir farkı yok. Soğuk Savaştan beri var olan güdümlü anti tank füzeleri, mayınlar ve top atışları zayiatın büyük kısmını oluşturuyor. Tek büyük değişiklik SİHA ve İHA’ların varlığı. Bu araçlar sayesinde sahadaki durumu yüksek kalitede gözlemleyebiliyoruz. Bunun dışında bu savaşı “yeni” kılan tek faktör, iki nispeten denk kuvvetin karşı karşıya uzun zaman sonra ilk kez gelmesi.

Yani teknoloji büyük katkılar verse bile geçmişten öğreneceğimiz çok şey var. Mızrakla savaşan atalarımız dahi bugün savaşta fark yaratacak fikirleri bize verebilirler. Bu nedenle “artık x’in devri geçti” derken iki kere düşünmek gerekir. Modern ordular sahada oluşabilecek her duruma karşı hazır olmalılar. Terörle mücadele için de Ukrayna’daki gibi bir konvansiyonel savaş için de hazır durumda bulunmak gerekir. İçin de bulunduğumuz dönem, özellikle yapay zekâ konusunda büyük teknolojik zıplamaların yaşandığı bir dönem. Maalesef ki teknolojik gelişmeler tüm tarih boyunca dünyadaki güç dengelerini sarstı ve büyük savaşlara neden oldu. Önümüzdeki on yıl, orduların tekrar büyüdüğü ve üretim kapasitelerinin silahlara odaklandığı bir dönem olarak geçecek.

Son olarak, Ukrayna savaşının bitişi de Batı’nın onları ne kadar desteklemek istediğine bağlı. Bir tarafın büyük bir hata yapmadığı, ya da savaşma arzusunun tamamen kırılmadığı yerde belirleyici en büyük faktör Batılıların desteği devam ettirip etmemesi üzerine kurulu. Rusların ve Ukraynalıların varoluşsal olarak gördüğü bu savaş Batı için “ölüm-kalım” meselesi değil. Bir yandan Ukrayna’nın insan gücü yavaştan tükeniyor. Şu anda kalan nüfusunun yüzde 10’u silah altına alınmış durumda. Ve dahası, Rusların savaş devam ettikçe toparlanma gibi bir huyları var. Başkalarının dağılacağı yenilgiler sonrası yaralarını sarıp ders çıkarmayı biliyorlar. Herkes 1945’teki Kızıl Ordu’yu konuşur ama kimse 1941’deki tarumar olmuş hallerini konuşmaz. Bu nedenle tarihsel olarak direnci yüksek olan Rusları avantajlı gördüğümü söylemeliyim. Ancak savaşın doğası aldatmaca ve sürprizlerle dolu. Hangi tarafın kimsenin görmediği zaafları değerlendireceği bilinmez. Maalesef ki barış ufukta gözükmüyor.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English